Âl-i İmrân Sûresi 11. Ayet

كَدَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ شَد۪يدُ الْعِقَابِ  ١١

(Bunların durumu) Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin durumu gibidir: Âyetlerimizi yalanladılar. Allah da onları günahlarıyla yakaladı. Allah, azabı çok şiddetli olandır.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كَدَأْبِ durumu gibi د ا ب
2 الِ ailesinin ا و ل
3 فِرْعَوْنَ Fir’avn
4 وَالَّذِينَ ve kimselerin
5 مِنْ
6 قَبْلِهِمْ onlardan önceki ق ب ل
7 كَذَّبُوا onlar da yalanladılar ك ذ ب
8 بِايَاتِنَا ayetlerimizi ا ي ي
9 فَأَخَذَهُمُ onları yakaladı ا خ ذ
10 اللَّهُ Allah
11 بِذُنُوبِهِمْ günahlarıyla ذ ن ب
12 وَاللَّهُ Allah’ın
13 شَدِيدُ çetindir ش د د
14 الْعِقَابِ cezası ع ق ب
 

Riyazus Salihin, 429 Nolu Hadis

Enes radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Gerçek şudur ki kâfir bir iyilik yaptığı zaman, onun karşılığında kendisine dünyalık bir nimet verilir. Mümine gelince, Allah onun iyiliklerini âhirete saklar, dünyada da yaptığı kulluğa göre ona rızık verir.” Müslim, Münâfıkîn 57

Bir rivâyete göre de (Müslim, Münâfıkîn 56) Rasûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz ki Allah, hiçbir mü’minin işlediği iyiliği karşılıksız bırakmaz. Mümin, yaptığı iyilik sebebiyle hem dünyada hem de âhirette mükâfatlandırılır. Kâfire gelince, dünyada Allah için yaptığı iyilikler karşılığında kendisine rızık verilir. Âhirete vardığında ise, kendisiyle mükâfatlandırılacağı herhangi bir hayrı kalmaz.” 

 

Kede’bi ifadesinde de’b (دأب) dolaşmaya devam etmek demektir. Sürekli bir şekil üzere devam eden için de kullanılır. Ayette mana, ‘Firavun ehlinin alışageldiği gibi’ dir. (Müfredat)

 

 

 

كَدَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ


İsim cümlesidir. كَدَأْبِ  car mecruru, mahzuf mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri,  دأبهم (Onların durumu, hali) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. اٰلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. فِرْعَوْنَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , atıf harfi  وَ ‘ la  اٰلِ فِرْعَوْنَ ‘ e matuftur. مِنْ قَبْلِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ  car mecruru  كَذَّبُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَذَّبُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب  ’dir. 

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْۜ


Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَخَذَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بِذُنُوبِ  car mecruru  اَخَذَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

 

وَاللّٰهُ شَد۪يدُ الْعِقَابِ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  شَد۪يدُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْعِقَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

شَد۪يدُ  ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 

كَدَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ  فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْۜ

 

Ayet, istînâfiye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  كَدَأْبِ , takdiri  دأبهم (Onların durumu) olan mukadder mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. 

Muzâfun ileyh  اٰلِ فِرْعَوْنَۙ ’ ye matuf olan has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’ nin sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.  مِنْ قَبْلِهِمْۜ  car-mecruru, bu mahzuf sılaya mütealliktir. 

Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. Müşebbehe bih  دَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ  ifadesidir, müşebbeh ise mahzuftur.

Önceki cümle için tefsiriyye hükmündeki  كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا  cümlesininin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)

Veciz ifade kastına matuf  بِاٰيَاتِنَاۚ  izafetinde, azamet zamirine muzâf olan  اٰيَاتِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

دَأْبِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

دَأْبِا  kelimesi  دَأب  fiilinin masdarıdır. İnsan bir işte çok çabaladığı zaman  دئب في العمل denilir. Burada bu kelime, insanın içerisinde bulunduğu hal ve durum manasında kullanılmıştır. Başındaki  كَ  mahallen merfû‘dur, anlam; [bu kâfirlerin hali, tıpkı kendilerinden önceki Firavun hanedanı ve diğerlerinin hali gibidir] şeklindedir.  كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ  [ayetlerimizi yalanladılar] ifadesi, onların hallerinin yani yaptıklarının ve başlarına gelenlerin izahı olup hallerine dair farazî bir sorunun cevabı şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Bunlar Firavun’un ailesi değil de daha çok çetesidir. Dalkavuklar, ileri gelenler vs. Tabir olarak  اٰلِ , yani ailesi buyurulması çok yakın olduklarını gösterir.

فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْۜ  cümlesi,  كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede müsnedün ileyhin lafza-i celâlle marife oluşu, kalplere korku salmak amacına matuftur. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Önceki cümledeki azamet zamirinden lafza-ı celâle iltifat sanatı vardır. 

بِذُنُوبِهِم  ibaresine dahil olan  بِ  harfi sebebiyet bildirir. 

وَاللّٰهُ شَد۪يدُ الْعِقَابِ

 

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiyye  وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra kalplere korku salmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsned olan  شَد۪يدُ الْعِقَابِ  izafeti, sözü kısaltmış ve veciz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Bu üslup, mübalağa içerir.  Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

شَد۪يدُ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

شَد۪يدُ  ve  الْعِقَابِ۟  kelimeleri arasında mürâât-ı nazir sanatı vardır.

عقاب الله شديد ‘Allah’ın cezası şiddetlidir.’ ifadesi yerine,  وَاللّٰهُ شَد۪يدُ الْعِقَابِ  [Allah, cezası şiddetli olandır.] cümlesi gelerek vurgu yapılmıştır. Arapçada cümlede en önemli unsur ne ise onu öne geçirme isteği vardır.