ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ اَيْنَ مَا ثُقِفُٓوا اِلَّا بِحَبْلٍ مِنَ اللّٰهِ وَحَبْلٍ مِنَ النَّاسِ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۠ ١١٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ضُرِبَتْ | vurulmuştur |
|
| 2 | عَلَيْهِمُ | onlara |
|
| 3 | الذِّلَّةُ | alçaklık (damgası) |
|
| 4 | أَيْنَ | nerede |
|
| 5 | مَا |
|
|
| 6 | ثُقِفُوا | bulunsalar |
|
| 7 | إِلَّا | ancak hariç |
|
| 8 | بِحَبْلٍ | ahdine (ipine) |
|
| 9 | مِنَ |
|
|
| 10 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 11 | وَحَبْلٍ | ve ahdine (ipine) |
|
| 12 | مِنَ |
|
|
| 13 | النَّاسِ | (inanan) insanların |
|
| 14 | وَبَاءُوا | ve uğradılar |
|
| 15 | بِغَضَبٍ | gazabına |
|
| 16 | مِنَ |
|
|
| 17 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 18 | وَضُرِبَتْ | ve vuruldu |
|
| 19 | عَلَيْهِمُ | üzerlerine |
|
| 20 | الْمَسْكَنَةُ | miskinlik (damgası) |
|
| 21 | ذَٰلِكَ | böyledir |
|
| 22 | بِأَنَّهُمْ | çünkü onlar |
|
| 23 | كَانُوا |
|
|
| 24 | يَكْفُرُونَ | inkar ediyorlar |
|
| 25 | بِايَاتِ | ayetlerini |
|
| 26 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 27 | وَيَقْتُلُونَ | öldürüyorlardı |
|
| 28 | الْأَنْبِيَاءَ | peygamberleri |
|
| 29 | بِغَيْرِ | -sız yere |
|
| 30 | حَقٍّ | hak- |
|
| 31 | ذَٰلِكَ | böyledir |
|
| 32 | بِمَا | çünkü |
|
| 33 | عَصَوْا | isyan etmişlerdi |
|
| 34 | وَكَانُوا |
|
|
| 35 | يَعْتَدُونَ | ve haddi aşıyorlardı |
|
“İp” anlamına gelen habl kelimesi, burada mecazen “güvence” mânasında kullanılmıştır. Râzî’ye göre burada Allah’ın ipinden maksat cizyedir; Ehl-i kitap cizye denilen vergiyi ödemeyi kabul ettikleri takdirde İslâm devletinin kendilerine sağlayacağı can ve mal güvenliğinden yararlanırlar. İnsanların ipinden maksat ise devlet başkanının görüşüne bırakılmış konularda onlara sağlanan güvencedir; devlet başkanının ictihadına göre bu güvencenin sınırları genişleyebilir ve daralabilir. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
Adeve عدو :
عَدْوٌ sınırı aşmak ve birleşip kaynaşmada uyuşmazlık, bağdaşmazlık anlamlarında kullanılır. Kimi zaman kalp itibara alınarak düşmanlık anlamında عَداوَة ve مُعاداة olarak; kimi zaman yürümek itibara alınarak koşmak anlamında عَدْوٌ şeklinde ve kimi zaman da muamelede adaleti ihlal etmek ve ihmalkarlık göstermek göz önüne alınarak zulmetme anlamında عُدْوانٌ ve عَدْوٌ şekillerinde ve kimi zaman da durulan bir yerin bölümleri göz önüne alınarak bir bölümü yüksek bir bölümü alçak olan yere عَدْواءٌ olarak kullanılır.
Düşman iki kısımdır:
1- Hasmın kasıtlı olarak yaptığı düşmanlık
2- Hasmın kasıtlı olmadan yaptığı düşmanlık Bu lafzın mukabilleri ise صَداقَة ve وَلايَة sözcükleridir. Bunun nedeni sıddık ve velilerin hak sahiplerinin hukukunu korumaları itibarıyladır. İftial babındaki إعْتِداءٌ kullanımına gelince onun manası hakka tecavüz etmek, zulmetmek ve haddi aşmaktır. (Müfredat - Tahqiq)
Kuran’ı Kerim’de pek çok farklı formda 106 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri adâvet, taaddi ve maadadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Darabe fiili alâ (عَلَى) harfi ceriyle birlikte kullanıldığında müzik aleti çalmak veya daktilo gibi tuşlu bir cihaz ile yazı yazmak veya akrebin sokması için kullanılır. Ayrıca bir şeyi empoze etmek, zorla kabul ettirmek manalarına gelir. (Dağarcık) Ayetteki mana ‘zillet damgası vuruldu’ dur. Arapça’da para basmak için de darp kelimesi kullanılır. Türkçe’de de darphane kelimesi kullanılmaktadır. Buradaki mana buna benzerdir. Kur’ân-ı Kerim’de üç yerde ضَرَبَ fiili عَلَى harfi ceriyle zillet veya meskenet ile birlikte kullanılmış olup ikisi bu ayette diğeri Bakara/61’dedir. Her iki ayetin devamında da ‘Allah’tan bir gazaba uğradılar’ ifadesi gelmiştir.
ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ اَيْنَ مَا ثُقِفُٓوا اِلَّا بِحَبْلٍ مِنَ اللّٰهِ وَحَبْلٍ مِنَ النَّاسِ
Fiil cümlesidir. وَضُرِبَتْ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. الذِّلَّةُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمُ car mecruru ضُرِبَتْ fiiline mütealliktir.
اَيْنَ مَا şart manalı iki fiili cezm eden mekân zarfı olup, ثُقِفُٓوا fiiline veya mukadder cevap cümlesine mütealliktir.
Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri; أين ما ثقفوا ذلّوا (Nerede bulunurlarsa bulunsunlar zillete uğramışlardır.) şeklindedir.
ثُقِفُٓوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
اِلَّا istisna edatıdır. بِحَبْلٍ car mecruru müstesna olup, şartın cevabındaki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; ذلّوا في كل الأحوال إلا في حالهم متمسّكين بعهد الله (Allah’ın ahdine sarılmadıkça her durumda küçük düşürüldüler.) şeklindedir. مِنَ اللّٰهِ car mecruru بِحَبْلٍ ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. حَبْلٍ مِنَ النَّاسِ cümlesi, atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَيْنَمَا edatın sonundaki مَا yalnız şart edatı olduğu zaman gelir. Soru edatı olduğu zaman gelmez. İrabı devamlı mekân zarfı yani cevabının mef’ûlü fihidir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَٓاؤُ۫ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. بِغَضَبٍ car mecruru بَٓاؤُ ‘ daki failin mahzuf haline mütealliktir. مِنَ اللّٰهِ car mecruru غَضَبٍ ‘ nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Takdiri, متلبّسين بغضب من الله (Allah’ın gazabına bürünmüş) şeklindedir.
وَ atıf harfidir. ضُرِبَتْ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. عَلَيْهِمُ car mecruru ضُرِبَتْ fiiline mütealliktir. الْمَسْكَنَةُ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
بِحَبْلٍ مِنَ اللّٰهِ [Allah’tan bir ip] ifadesi hal olarak mansub olup “Allah’tan uzatılan bir ipe yapışmış veya tutunmuş ya da ilişmiş olarak” şeklinde mukadderdir. Bu ifade, en umumi olandan istisnadır; anlamı da şudur: Allah’ın ve insanların ipine yapışmaları hali yani Allah’ın ve Müslümanların himayesinde olmaları hali müstesna onların üzerlerine bütün hallerde zillet damgası vurulmuştur. Yani bu tek durum haricinde yani kabul edecekleri bir cizye mukabilinde korunmaya sığınmaları hali dışında onlar için hiçbir izzet yoktur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
عَلَى harf-i ceri mecruruna istila, rağmen karşı, hal gibi manalar kazandırabilir. Buradaki عَلَى harf-i cerleri istila manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle ذٰلِكَ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُمْ muttasıl zamir اَنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَنَّ ’ nin haberi كَانُوا ’ nun dahil olduğu isim cümlesi olup, mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’ nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَكْفُرُونَ cümlesi كَانُوا ’ nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَكْفُرُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ car mecruru يَكْفُرُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَقْتُلُونَ atıf harfi وَ ’ la يَكْفُرُونَ cümlesine matuftur.
يَقْتُلُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. الْاَنْبِيَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بِغَيْر car mecruru يَقْتُلُونَ fiiline veya الْاَنْبِيَٓاءَ ’ nın mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; ظالمين أو جائرين (zalimler veya zorbalar) şeklindedir. حَقٍّۜ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
Burada ذٰلِكَ işaret ismiyle ayette söz konusu edilen zillet, aşağılanma, meskenet, Allah’ın gazabına uğrayarak dönmeleri gibi durumlarına işaret olunmaktadır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et- Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۠
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel, بِ harf-i ceriyle mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
عَصَوْا fiili mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. كَانُوا يَعْتَدُونَ۟ cümlesi, atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’ nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْتَدُونَ۠ cümlesi, كَانُوا ’ nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَعْتَدُونَ۟ fiili, sülasi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındandır. Sülâsî mücerredi عَدَوَ ’ dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ
Ayetin istînâfiyye olan ilk cümlesi müsbet mazi fiil sıygasında, fâide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
ضُرِبَتْ fiili mef’ûle dikkat çekmek kastıyla meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهِمُ , zilletin özellikle onların üzerine olduğunu vurgulamak için fail olan الذِّلَّةُ ‘ ye takdim edilmiştir.
Bu ibarede istiare vardır. Zillet, içinde bulunanları kuşatan bir çadıra benzetilmiştir. Meknî istiaredir. Çadır kurmakla ilgili olan ضرب fiili zikredilmiştir.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
عَلَيْهِمُ kelimesindeki zamir 110. ayette geçen اَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ ifadesindeki kişilere aittir. Bu Yahudilere hastır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bir şeyin bir şey üzerine basılıp onun üzerinde iz bırakması gibi o yahudiler üzerine de zillet adeta basılmış ve üzerlerinde iz bırakmıştır.
“Zillet damgasının” vurulmasının manası, zilleti onlara, onlardan hiç ayrılmayacak uzaklaşmayacak biçimde en kuvvetli bir şekilde yapıştırmaktır. Buna göre sanki şöyle denilmiştir: “Zillet onlardan asla ayrılmaz, onlar ancak Allah’tan ve insanlardan olan bir ip (ahd) sayesinde kurtulabilirler.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَيْنَ مَا ثُقِفُٓوا اِلَّا بِحَبْلٍ مِنَ اللّٰهِ وَحَبْلٍ مِنَ النَّاسِ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. اَيْنَ مَا ثُقِفُٓوا اِلَّا بِحَبْلٍ مِنَ اللّٰهِ cümlesinde اَيْنَ ما şart edatıdır. Mef’ûle dikkat çekmek için meçhul bina edilen ثُقِفُٓوا , şart fiilidir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şartın, takdiri ذلّوا (... zillete uğramışlar.) olan cevabı öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre mezkür şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
اِلَّا , istisna edatıdır. Müstesna mahzuftur.
بِحَبْلٍ , şartın cevabındaki failin mahzuf halinden istisna edilen mahzuf hale mütealliktir. مِنَ اللّٰهِ car-mecruru ise بِحَبْلٍ ‘ nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Halin, sıfatın ve müstesnanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
بِحَبْلٍ مِنَ اللّٰهِ [Allah’ın ipi] ve وَحَبْلٍ مِنَ النَّاسِ [insanlardan bir ip] ibarelerinde de istiare vardır. Burada ip yardım, destek anlamındadır.
حَبْلٍ - مِنَ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
حبل [ip] burada Allah’tan veya kullarından ahd-u eman anlamında istiare olarak kullanılmıştır. Câmi’; bağlantı kurmak, imdada yetişmek, kurtarmak, aşağıdan yukarı çıkmaya vesile olmak, düşmeyi engellemek, sağlamlaştırmak, menzile ulaştırmak, irtibat sağlamaktır. Allah’ın ahdi de müminlerin emanı da insanlar için bir kurtarıcı, ölümden, sürgünden kurtulmalarını sağlayan bir fırsattır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
بِحَبْلٍ kelimesindeki بِ harf-i ceri musahabe içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
بِحَبْلٍ sözündeki بِ harf-i cerinin, مَعَ manasına olması da mümkündür. Nitekim Arapların şu sözünde de böyledir: اُخْرُجْ بِنَا نَفْعَلْ “Bizimle beraber çık, şunu yapalım.” Buna göre ifadenin takdiri; اِلَّا مَعَ حَبْلٍ مِنَ اللَّهِ “Ancak Allah’tan olan bir ip (ahd) ile beraber olursa müstesna…” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُۜ
Cümle, atıf harfi وَ ’ la ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بِغَضَبٍ car mecruru, بَٓاؤُ۫ ‘ deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, متلبّسين بغضب من الله ( Allah’ın gazabına bürünmüş) şeklindedir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِنَ اللّٰهِ car mecruru ise, بِغَضَبٍ ‘ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Bu cümlede lafza-i celâlin zikri kalplere korku salmak amacına matuftur.
وباءوا بغضب [Allah’tan müthiş bir gazaba uğradılar.] sözünde بِغَضَبٍ kelimesinin nekre olması şiddet ve dehşet ifade eder.
بغضب , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Aynı üslupta gelen وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُ cümlesi, ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında fâide-i haber ibtidaî kelamdır.
ضُرِبَتْ fiili mef’ûle dikkat çekmek kastıyla meçhul bina edilmiştir. Fiilin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهِمُ, meskenetin özellikle onların üzerine olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
الذِّلَّةُ - الْمَسْكَنَةُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ضُرِبَتْ ifadesinde istiare vardır. Bununla anlatılmak istenen, sakinlerinin üzerine kurulmuş çadır ve gölgeleyen çardak ve revak gibi onları zilletin kaplaması ve miskinliğin kuşatmasıdır. Bu ifade tür olarak istiare-i mekniyye-i tahyiliyye olur: Zillet ve meskenet, çadır ve çardağa benzetilmiş, müşebbeh bih olan çadır ve çardak söylenmeyip bunun lâzımı olan ضرِبَ (kurmak) fiili, müşebbeh olan الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ ’ e isnad edilmiştir. Özne olan zillet ve meskenet -maddi çadır gibi- kurulamayacağından ضرِبَ kelimesinin mecazi anlamda olduğunu belirleyen karine olmuştur. Aynı zamanda ضرِبَ fiilinin zillet ve meskenete isnat edilmesiyle hayal gücü çadır gibi kurulanlar kategorisine zillet ve meskeneti de dahil etmiş olmuştur. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ “Onlar döne dolaşa Allah’ın gazabına uğradılar.” buyurulmuştur. Bunun manası, onların Allah’ın gazabı içinde kalakaldıkları, kalmaya devam ettikleri ve de devamlı kalacakları şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
غضب kelimesinin nekre olarak zikredilmesi, bu gazabın pek büyük ve korkunç olduğunu ifade etmek içindir. Gerçekten o günün Yahudileri, zelil ve miskin olarak genellikle Müslümanların ve Hristiyanların elinde ve hakimiyetinde yaşıyorlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۜ
Cümle, ta’liliye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. ذٰلِكَ mübtedadır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenin önemini vurgulamanın yanında tahkir ifade eder.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile hak ettikleri cezaya işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku” dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
ذَ ٰلِكَ ile müşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz.(Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190) Burada da Allah’ın gazabına işaret edilmiştir.
Burada ذٰلِكَ işaret ismiyle ayette söz konusu edilen zillet, aşağılanma, meskenet, Allah’ın gazabına uğrayarak dönmeleri gibi durumlarına işaret olunmaktadır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et- Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Masdar ve tekid harfi اَنَّ ‘ nin dahil olduğu بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ cümlesi masdar tevilinde, sebep bildiren بِ harfi ile ذَ ٰلِكَ ‘ nin mahzuf haberine mütealliktir.
Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اَنَّ ‘ nin haberi olan كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ cümlesi, nakıs fiil كَان ’ nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’ nin haberi olan يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَان ’ nin haberinin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كان ’ nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
كَان ’ nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
يَكْفُرُونَ fiiline müteallik olan بِاٰيَاتِ اللّٰهِ izafetinde, ayetlerin lafza-i celâle muzâf olması, ayetlere tazim ve teşrif ifade eder. Lafz-ı celâle muzâf olması, ayetlerin kemâl vasıflara sahip olduğuna da işaret eder.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Lafza-i celâl teberrük ve haşyet uyandırmak maksadıyla tekrarlanmıştır. Bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
وَيَقْتُلُونَ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقّ cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir.
حَقٍّۜ , taklîl için nekre gelmiştir.
Peygamberlerin hiçbir zaman haklı olarak öldürülmeleri söz konusu olmadığı halde بِغَيْرِ الْحَقّ kaydıyla onların öldürülmelerinin haksız yere olduğunun kayıtlanması, onların peygamberlere karşı düşmanlıklarının büyük bir çirkinlik ve adilik olduğunu göstermektedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Bakara/61)
ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۠
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi fâide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede haberin hazfi nedeniyle îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Mübtedanın işaret ismiyle gelmesi işaret edilene dikkat çekmenin yanında tahkir ifade eder.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile onların hak ettikleri cezaya işaret edilmiştir.
Mecrur mahallindeki masdar harfi مَا , sebep bildiren harf-i cer بِ ile mahzuf habere mütealliktir. Sılası olan عَصَوْا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Ayetin fasılası olan وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۠ , hükümde ortaklık sebebiyle عَصَوْا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
كَان ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’ nin haberi olan يَعْتَدُونَ۠ ‘ nin müspet muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
عَصَوْا - يَعْتَدُونَ۠ - يَكْفُرُونَ - يَقْتُلُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
عَلَيْهِمُ - ذٰلِكَ - كَانُوا kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بِمَا kelimesindeki بِ harf-i ceri sebep içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada, ذٰلِكَ işaret ismiyle ayette söz konusu edilen zillet, aşağılanma, meskenet, Allah’ın gazabına uğrayarak dönmeleri gibi durumlarına işaret olunmaktadır. Yani işte onların başlarına gelen bu şeyler, bu kimselerin Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri de öldürmeleri sebebiyledir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾ i ḳu’t-teʾvîl)