وَمَا يَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَلَنْ يُكْفَرُوهُۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ ١١٥
وَمَا يَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَلَنْ يُكْفَرُوهُۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
يَفْعَلُوا şart fiili olup, ن ’ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ خَيْرٍ car mecruru مَا ’ nın mahzuf haline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz müstakbele çeviren tekid harfidir.
يُكْفَرُو fiili نْ ’ un hazfıyla mansub meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَلِیمُۢ haber olup damme ile merfûdur. بِالْمُتَّق۪ينَ car mecruru عَلِیمُۢ ’ e müteallik olup, cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْمُتَّق۪ينَ ; sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا يَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَلَنْ يُكْفَرُوهُۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘ la önceki ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
Şart üslubunda gelen terkipte şart ismi olan مَا , mukaddem mef’ûldür. Müspet muzari fiil sıygasındaki مَا يَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ cümlesi, şarttır.
خَيْرٍ ‘ deki nekrelik, muayyen olmayan nev ifade etmiştir. مِنْ , beyaniyyedir. مِنْ خَيْرٍ car mecruru مَا ’ nın mahzuf haline mütealliktir.
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi olan فَلَنْ يُكْفَرُوهُ , menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.
Terkipte fiiller muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
لَنْ يُكْفَرُوهُ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Burada kelime mahrum etme manasını içerecek şekilde kullanılmıştır; sanki [Asla ondan mahrum edilmeyeceksiniz] yani onun mükâfatından mahrum edilmeyeceksiniz manasında فَلَنْ يُكْفَرُوهُ denilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَلَنْ يُكْفَرُوهُ tabirinin manası, “Onun sevabı ve mükâfatından mahrum bırakılmayacaksınız.” şeklindedir. Cenab-ı Hak, karşılığını vermemeyi, şu iki sebepten dolayı (örtmek, karşılığını vermemek, men etmek) kelimesiyle ifade etmiştir. “Onların hayır olarak yaptıkları hiçbir şey inkâr edilmez.”
Onların yaptıkları hiçbir hayır, elbette karşılıksız kalmaz.
Başka ayetlerde hayrın karşılığının tam verilmesi, şükür olarak ifade edilmiştir. Burada hayrın karşılığının tam verilmemesi de inkâr veya nankörlük olarak vasıflandırılmıştır. Bunun sebebi böyle bir halin Allah Teâlâdan sadır olmasının imkânsızlığını vurgulamak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması tazim, telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
اللّٰهُ mübteda, عَل۪يمٌ haberdir. İsm-i fail vezninde gelerek sübut ve istikrar ifade eden بِالْمُتَّق۪ينَ car mecruru عَل۪يمٌ ’ a mütealliktir.
عَلٖيمٌ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
بِالْمُتَّق۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah muttakileri bilir] ifadesinde Allah Teâlâ, takva sahiplerinden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine onlara mükafatının verileceği anlamını idmâc etmiştir.
Aslında Allah teala sadece müttakileri dedğil, müttaki olmayanları da bilir. Bu da meskûtun anh’dır. Teşvik için müttakileri bildiği zikredilmiştir.
Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Allah her şeyi bildiği halde özellikle عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ [muttakileri bilir] buyurulması takvaya teşvik eden tağlibtir. Cüz söylenip kül murad edilen mecaz-ı mürseldir. Ayrıca عَل۪يمٌ vasfı lâzım-melzûm alakasıyla müttakilere karşılığını fazlasıyla verir, anlamı taşır. Yeter ki takva vasfı devam etsin. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
“Allah, ittika edenleri (sakınanları, takva sahibi olanları) bilir.”
Bu cümle makablini açıklayan bir zeyl mahiyetindedir. Zira Allah Teâlânın onların halini çok iyi bilmesi, elbetteki onların sevabını tam vermesini gerektirir.
Burada takva sahiplerinden murad; Ya onların bahtiyar bir topluluk olduğunu. Onların zamir ile değil de zahir olarak مُتَّق۪ينَ [sakınanlar, ittika edenler] şeklinde belirtilmesi, kendilerini methetmek, ilâhî ilmin taalluk ettiği unvanı tayin etmek ve onların mükâfat sebebini bildirmek içindir. Bu da daha önce zikredilen hasletleri ihtiva eden takvadır. Ya da bu takva sahiplerinden maksat, bütün takva sahiplerini kapsayan muttakiler cinsidir ve anılan topluluk da öncelikle buna dahildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ [Müttakileri Allah bilir] ifadesi, müttakilerin bol mükâfata nail olacağını müjdelemekte ve Allah katında ancak takva ehli olanların kurtulacaklarına delalet etmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)