اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَلَّوْا مِنْكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۙ اِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُواۚ وَلَقَدْ عَفَا اللّٰهُ عَنْهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟ ١٥٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 3 | تَوَلَّوْا | yüz çevirip giden |
|
| 4 | مِنْكُمْ | içinizden |
|
| 5 | يَوْمَ | gün |
|
| 6 | الْتَقَى | karşılaştığı |
|
| 7 | الْجَمْعَانِ | iki topluluğun |
|
| 8 | إِنَّمَا | şüphesiz |
|
| 9 | اسْتَزَلَّهُمُ | (yoldan) kaydırmak istemişti |
|
| 10 | الشَّيْطَانُ | şeytan |
|
| 11 | بِبَعْضِ | bazı |
|
| 12 | مَا | dolayı |
|
| 13 | كَسَبُوا | yaptıkları işlerden |
|
| 14 | وَلَقَدْ | ama elbette |
|
| 15 | عَفَا | affetti |
|
| 16 | اللَّهُ | Allah |
|
| 17 | عَنْهُمْ | onları |
|
| 18 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 19 | اللَّهَ | Allah |
|
| 20 | غَفُورٌ | çok bağışlayandır |
|
| 21 | حَلِيمٌ | halimdir |
|
اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَلَّوْا مِنْكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۙ اِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُواۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl, اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَوَلَّوْا مِنْكُمْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
تَوَلَّوْا iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْكُمْ car mecruru failin mahzuf haline mütealliktir. يَوْمَ zaman zarfı, تَوَلَّوْا fiiline mütealliktir. الْتَقَى ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الْتَقَى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. الْجَمْعَانِ ‘deki muttasıl zamir tesniye elifi, fail olarak mahallen merfûdur.
اِنَّمَا kâffe ve mekfufedir. Kâffe; meneden, alıkoyan anlamında olup, buradaki ma-i kâffeden kasıt ise اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
اسْتَزَلَّهُمُ cümlesi, cümle başındaki اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اسْتَزَلَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الشَّيْطَانُ fail olup damme ile merfûdur. بِبَعْضِ car mecruru اسْتَزَلَّهُمُ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كَسَبُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَسَبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
تَوَلَّوْا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
الْتَقَى fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi لقي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اسْتَزَلَّ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsî زلل ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
وَلَقَدْ عَفَا اللّٰهُ عَنْهُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
عَفَا elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَنْهُمْ car mecruru عَفَا fiiline mütealliktir.
اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. غَفُورٌ kelimesi إِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
غَفُورٌ- حَل۪يمٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَلَّوْا مِنْكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۙ اِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُواۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı, kasr ve isim cümlesi olmak üzere birden çok tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek ve inkâr edenleri tahkir içindir.
Mevsûlün sılası تَوَلَّوْا مِنْكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
الْتَقَى الْجَمْعَانِ cümlesi تَوَلَّوْا fiiline müteallik zaman zarfı يَوْمَ ‘nin muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Âşûr; gizli hezimetin sebebini açıklayan beyani istinaf cümlesi olduğunu söylemiştir. Bunun sebebi şeytanın onları ayartmasıdır.
اِنَّ ’nin haberi اِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُواۚ cümlesi, اِنَّمَا kasr edatıyla tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. اِنَّ ‘nin haberinin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
إِنَّمَا , kâffe (durduran, engelleyen) ve mekfûfe’dir. ماَ , zaid olup, edatın îrab bakımından tesirine mani olan harftir. إِنَّ ’yi amelden düşürmüştür.
اِنَّمَا ile yapılan iki tekid hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır. اسْتَزَلَّهُمُ , maksur/sıfat, الشَّيْطَانُ maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, bu faile hasredilmiştir.
اِنَّمَا kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Bu edatla kasr, müspet siyakında gelir (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Muzâfun ileyh konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan كَسَبُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ [İki grubun karşılaştığı gün] ifadesi Uhud Savaşı’ndan kinayedir.
[Şeytan onları kaydırdı.] tabirinde istiare vardır. [Kaydırma] fiili, şeytanın günaha düşürmesi manasında istiare edilmiştir. Kayan kişi dengesini kaybeder, amacına ulaşmakta zorlanır. Günah sebebiyle kalbindeki iman sağlamlığı bozulan kişi de cennet hedefine ulaşmakta zorlanır.
Âşûr الزَّلَلُ kelimesinin hata yapmak manasında müstear olduğunu, sin ve te harflerinin de tekid ifade ettiğini söylemiştir.
تولي arkasını dönmek demektir ama bunda gazaplanmak, reddetmek ve küçümsemek, hor görmek manaları da vardır. Bu fiilin kökü olan ولي zıt anlamlı fiillerdendir. Hem dost oldu hem düşman oldu demektir. Mevla, hem köle hem sahip anlamındadır. تَوَلَّوْا ’nın manasıyla: “bu savaşı hor görerek, küçümseyerek, reddederek kızgınlıkla geri dönenler” demektir.
[Şeytan içinizden geri dönenlerin ayaklarını kaydırmaya, şüphesiz işledikleri bazı şeyler] yani günahlar “sebebiyle yeltenmiştir”; zelleye düşmelerini/ayaklarının kaymasını isteyerek onları yanlışa çağırmıştır. Yani Uhud Savaşı’nda yenilgiye uğrayanların alanı bırakıp kaçmalarının sebebi, şeytana itaat edip günah işlemeleridir. Kendilerini işte bundan dolayı desteklemedim, işbu sebeple gönüllerini güçlendirmedim ve gerisin geri kaçtılar. Şöyle de denmiştir: Şeytanın, bunların ayaklarını kaydırmaya yeltenmesi, alanı bırakıp gitmeleridir; şeytan onları buna, daha önce işledikleri günahları sebebiyle davet edebilmiştir; çünkü günah, sahibini çekip bir başka günaha götürür. Nitekim işlenen bir taat de sahibini ikinci bir taate götürür ve ilk taat, ikincisini getiren bir lütuf olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ka’bî şöyle demiştir: “Bu ayet, günahların Allah’a nispet edilmeyeceğine delalet eder. Çünkü Allah Teâlâ, bu ayette onları şeytana nispet etmiştir. Bu, Allah Teâlâ’nın Musa’dan (a.s) naklettiği, [Bu, şeytanın işindendir. (Kasas Suresi, 15)]; Yusuf’tan (a.s) rivayet ettiği, [Şeytan benimle kardeşlerimizin arasını bozduktan sonra da… (Yusuf Suresi, 100)] ve Musa’nın (a.s) arkadaşı Yûşa’dan (a.s) naklettiği, [Bunu bana ancak şeytan unutturdu. (Kehf Suresi, 63)] sözleri gibidir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Hakk Teâlâ, şeytanın onların ayaklarını hangi hususta kaydırmak istediğini beyan etmedi. Çünkü affı zikrederken günahın çeşidini belirtmeye gerek yoktur. Ama alimler bundan muradın, ganimete rağbet ederek, cihaddan gevşeklik göstererek ve de ihlastan saparak, onların mevzilerini terk etmesi olabileceğini söylemişlerdir. Bunlardan hangisi olmuş olursa olsun, doğrusu şu ki Allah Teâlâ onları affetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
بِبَعْضِ مَا كَسَبُواۚ cümlesindeki ب ilsâk ifade etmektedir ve manası da “Onlardan birtakım günahlar sadır olmuştur. Ve bu günahlar sebebiyle de şeytan, onların ayaklarını kaydırabilmişti.” şeklindedir. Manası, “Şeytan, yaptıkları bütün şeylerde değil, fakat bazı şeylerde onların ayağını kaydırıp günaha düşürmüştü.” şeklindedir. Bundan murad, onların kâfir olmayıp dinlerini terk etmediklerini; aksine bu ayak kaymasının onların bazı amellerinde vuku bulduğunu beyan etmektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَقَدْ عَفَا اللّٰهُ عَنْهُمْۜ
وَ , istînafiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
لَ mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap olan عَفَا اللّٰهُ عَنْهُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri, kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, telezzüz, teberrük, haşyet duyguları uyandırmak ve hükmün illetini bildirmek için zamir makamında zahir ismin zikriyle yapılan ıtnâb sanatıdır. Bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Allah’ın غَفُورٌ ve حَل۪يمٌ۟ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
غَفُورٌ - حَل۪يمٌ۟ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumunda teşâbüh-i etrâf sanatı vardır.
غَفُورٌ - حَل۪يمٌ۟ - عَفَا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsm-i celâlin zahir olarak gelmesi, mehabeti artırmak ve illeti (sebebi) tekid içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
اِنَّ ile, haberdeki mübalağa sıygalarıyla, celâl ve kemâl ifade eden lafza-i celâlin zikredilmesi ile tekid edilmiştir. Bu lafza-i celâl, dinleyen kişinin kalbine korku saçar. Bu nedenle birçok fasılada bulunur. Bu mevki, bulunduğu siyaka bağlı olarak başka ayetlerde bulunmayan manalar da kazandırır. Bu gerçekten mühimdir. Yani aynı kelimeler ve aynı terkipten oluşmuş bir fasıla, her zaman aynı şeye delalet etmez. Çünkü siyak, o ibareye başka delaletler de kazandırır. Lafız ve terkiplerin bir olması, onları asıl manada birleştirir, ancak siyak onları ayırır, çeşitlendirir ve aynı olan ibareleri birbirinden uzaklaştırır ya da yaklaştırır. Siyak, manaları dolayısıyla bu farklılığa sebep olur. Bunları söylememin sebebi, bu fasılanın şibhi kemâl-i ittisâl yolu ile öncesindeki manayı tekid ederek gelmesidir. Zira öncesindeki manalar bu şekilde bir müjdeleme ihsanının sebebini merak ettirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.166)
Tövbe edip bağışlanma diledikleri için [Allah onları affetti, kuşkusuz, Allah günahları bağışlayıcıdır; Halim’dir.] cezalandırmakta acele etmez. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Cahilin iki zıddı vardır. Alim ve hilm sahibi. Duygularına kapılarak hareket eden cahil, aksi ise teenni ile hareket eden, halimdir.
“Yani günahları mağfiret eden gafûr, azap etmekte acele etmeyen halîmdir. Bu cümle (ayette bulunan) Uhud günü savaştan yüz çevirenleri Allah Teâlâ’nın affetmesinin bir sebebidir.” Allah Teâlâ her ne kadar Uhud günü Hz. Peygamber’in s.a.v. tavsiye ve emirlerini dinlemekte gevşeklik gösterseler de onlara karşı gafûr ve halîm olduğunu ayet sonunda böylece beyan etmiş olur.(Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)