يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَقَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ اِذَا ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ اَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا قُتِلُواۚ لِيَجْعَلَ اللّٰهُ ذٰلِكَ حَسْرَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ ١٥٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inananlar |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | تَكُونُوا | olmayın |
|
| 6 | كَالَّذِينَ | kimseler (gibi) |
|
| 7 | كَفَرُوا | inkar eden(ler) |
|
| 8 | وَقَالُوا | ve diyenler (gibi) |
|
| 9 | لِإِخْوَانِهِمْ | kardeşleri için |
|
| 10 | إِذَا | zaman |
|
| 11 | ضَرَبُوا | sefere çıktıkları |
|
| 12 | فِي |
|
|
| 13 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 14 | أَوْ | ya da |
|
| 15 | كَانُوا |
|
|
| 16 | غُزًّى | savaşa çıktıkları |
|
| 17 | لَوْ | eğer |
|
| 18 | كَانُوا | olsalardı |
|
| 19 | عِنْدَنَا | bizim yanımızda |
|
| 20 | مَا |
|
|
| 21 | مَاتُوا | ölmezlerdi |
|
| 22 | وَمَا |
|
|
| 23 | قُتِلُوا | ve öldürülmezlerdi |
|
| 24 | لِيَجْعَلَ | yapar |
|
| 25 | اللَّهُ | Allah |
|
| 26 | ذَٰلِكَ | bu (düşünce ve sözlerini) |
|
| 27 | حَسْرَةً | bir dert |
|
| 28 | فِي |
|
|
| 29 | قُلُوبِهِمْ | kalblerinde |
|
| 30 | وَاللَّهُ | Allahtır |
|
| 31 | يُحْيِي | yaşatan |
|
| 32 | وَيُمِيتُ | ve öldüren |
|
| 33 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 34 | بِمَا | şeyleri |
|
| 35 | تَعْمَلُونَ | yaptıklarınız |
|
| 36 | بَصِيرٌ | görmektedir |
|
Ğazeve غزو :
الْغَزْوُ düşmanla savaşa çıkmaktır. İsmi faili غازٍ şeklinde gelirken çoğulu غُزاةٌ ve غُزًى 'dir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim formunda 1 ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri gaza, gazve ve gazidir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı لَا تَكُونُوا ’dır.
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكُونُوا nakıs, نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı تَكُونُٓوا ‘nin ismi olarak mahallen merfûdur. كَ harf-i cerdir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl, تَكُونُٓوا ‘nin mahzuf haberine müteallik olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَقَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ اِذَا ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ اَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا قُتِلُواۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِاِخْوَانِهِمْ car mecruru قَالُوا fiiline mütealliktir. Aynı zananda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ضَرَبُوا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ضَرَبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru ضَرَبُوا fiiline mütealliktir.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. غُزًّى kelimesi كَانُوا ’nun haberi olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Mekulü’l kavl لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا ‘dır. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَوْ gayr-ı cazim şart harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. عِنْدَ mekân zarfı كَانُوا ’nün mahzuf haberine mütealliktir. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı مَا مَاتُوا ‘dur.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مَاتُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا قُتِلُوا cümlesi, atıf harfi وَ ’la مَا مَاتُوا ‘ya matuftur.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. قُتِلُواۚ damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b)(إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِيَجْعَلَ اللّٰهُ ذٰلِكَ حَسْرَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ
لِ harfi, يَجْعَلَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harfi ile قَالُوا fiiline mütealliktir.
Fiil cümlesidir. يَجْعَلَ fetha ile mansub muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. İşaret ismi ذٰلِكَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildirir, ك ise muhatap zamiridir.
حَسْرَةً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ف۪ي قُلُوبِهِمْ car mecruru حَسْرَةً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يُحْي۪ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
يُحْي۪ fiili ي۪ üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
وَ atıf harfidir. يُم۪يتُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
يُحْي۪ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حيي ’dir.
يُم۪يتُۜ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi موت ’dir.
وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harfi ceriyle بَصِیرٌ ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَعْمَلُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَعْمَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
بَصِیرٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
بَص۪يرٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَقَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ اِذَا ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ اَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafât, s. 107)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
İman edenlerin ismi mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek ve iman edenlere tazim içindir.
Nidanın cevabı olan لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَقَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ اِذَا ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ اَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا قُتِلُواۚ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Menfî nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi formunda gelen ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. كان ’nin haberi mahzuftur. Teşbih harfinin dahil olduğu ism-i mevsûl كَالَّذ۪ينَ , bu mahzuf habere mütealliktir. Sılası olan كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir.
[Ey iman edenler, küfür edenler gibi olmayın.] ifadesiyle müminler ümitsiz olmak, moral bozmak gibi konularda kafirlere benzemekten men edilmişlerdir.
Bu ayette muhataptan gaibe dönüldüğü için iltifat sanatı vardır. Bize “dikkatli olun!” uyarısı yapar.
وَقَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ اِذَا ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ اَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا قُتِلُواۚ cümlesi atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِذَا , cümleye muzaf olan, şarttan mücerret zaman zarfıdır. Müteallakı, قَالُوا fiilidir. اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi konumundaki ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانُوا غُزًّى cümlesi atıf harfi اَوْ ile makabline atfedilmiştir. Nakıs fiil كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا قُتِلُواۚ cümlesi, şart üslubunda gelmiştir.
كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi كَانُوا عِنْدَنَا , şarttır.
Şart cümlesinde îcaz-ı hazif sanatı vardır. عِنْدَنَا mekan zarfı, كَان ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi مَا مَاتُوا , menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Aynı üslupta gelen وَمَا قُتِلُواۚ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قُتِلُوا , fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
مَاتُوا - قُتِلُو kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اٰمَنُوا - كَفَرُوا kelimeleri arasında arasında tıbâk-ı îcab, لَا تَكُونُوا - كَانُوا kelimeleri arasında ise iştikak cinası, tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bu harf bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ şart edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
الضَّرْبُ في الأرْضِ ifadesi sefer demektir. الضَّرْبُ yürümek manasında da kullanılır. Çünkü bu kelimenin asıl manası bir cismi başka bir cismin üzerine koymak ve vurmaktır. Yürümek de ayakla yere vurmaktır. Dolayısıyla hem Allah Teâlâ hem de insanlar bu kelimeyi ticaret için ve Allah’ın fazlından aramak için kullanmıştır. Burada olduğu gibi mutlak olarak sefer, yani yolculuk için de gazve için de kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ sözünde istiare vardır. Çünkü burada الضرب uzağa gitmeyi, yeryüzünde uzak mesafeye gitmeyi ifade eder. Bu durum geceleyin karada kör gidişi gibi gidenin ve denizde yüzen kimsenin hareketine benzetilmiştir. Çünkü o, derin suyu yarmak ve geçmek için [el kol ve bacaklarını] suya çarpar (darb). (Şerif er-Râdî, Kur’an Mecazları)
Bu ayet, imanın lisan ile ikrardan ibaret olmadığına delalet eder. Eğer böyle olsaydı, münafık da mümin sayılırdı. Şayet o mümin olsaydı, Allah onu kâfir diye adlandırmazdı.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالُوا “dediler” fiilinin manası ayette يَقُولُون “derler, diyorlar…” şeklindedir. Buna göre sanki, “... inkâr edenler ve o kardeşleri hakkında şöyle şöyle... diyenler gibi olmayın...” denilmiştir. Burada şu iki faydadan dolayı muzari manası, mazi fiille ifade edilmiştir. 1- Gelecek zamanda olması zaruri olan bir şey, bazen “oldu, oluyor” diye ifade edilir.
2- Cenab-ı Hakk gelecek olanı mazi sıygası ile bildirince bundan maksat, sözün onlardan sadır olduğunu haber vermek değildir. Aksine bundan maksat, şüpheyi yerleştirme hususunda onların gösterdikleri faaliyetlerin ne derece fazla olduğunu haber vermektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu Kur’anı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Bu üslup tekit türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekit unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi, söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)
Bazı salihler Allah Teâlâ'nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك (Emret Allah'ım, emrine amadeyim) der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey iman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
لِيَجْعَلَ اللّٰهُ ذٰلِكَ حَسْرَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı يَجْعَلَ اللّٰهُ ذٰلِكَ حَسْرَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ cümlesi, وَقَالُوا fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin lafza-i celâlle gelmesi, muhatapları ikaz ve kalplere korku salmak amacına matuftur.
Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olmasına rağmen lafza-i celâlin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Mef’ûl olan ذٰلِكَ ile onların düşüncelerine işaret edilmiştir. Tecessüm ifade eden ذٰلِكَ ’de istiare vardır. Fikirler gözle görülür bir şeye benzetilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
İkinci mef’ûl olan حَسْرَةً ‘deki nekrelik nev ve kesret ifade etmiştir.
ف۪ي قُلُوبِهِمْ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyyet manası dolayısıyla kalp içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada zarfiyyeye, yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak bu kimselerin fikirlerindeki yanlışlığı etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
قُلُوبِهِمْۜ - قُتِلُواۚ - قَالُوا kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu durumda fiili Allah’a isnat etmenin anlamı nedir? dersen, şöyle derim: Bu bozuk itikada sahip olmaları sebebiyle Cenab-ı Hakk Teâlâ, gönüllerine o gamı ve iç yangınını koymakta; kalplerini daraltmaktadır. İşbu itikat onların fiili; bunun üzerine ortaya çıkan gam, iç yangını ve kalp daralması ise Allah’ın fiilidir. Tıpkı [… göğsünü de göğe çıkıyormuşçasına daraltır, sıkar. (Enam/125)] ayetinde olduğu gibi. Ayrıca bu, yasağın delalet ettiği şeye işaret de olabilir. Yani onlar gibi olmayın ki Allah, onlar gibi olmamanızı bunların gönüllerinde bir iç yangınına çevirsin. Çünkü söyledikleri ve itikat ettikleri hususlarda onlardan ayrışmak, onların zıttına gitmek, onları üzen ve öfkelendiren şeylerdendir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni ’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
لِيَجْعَلَ اللّٰهُ ذٰلِكَ الْكَلَامَ حَسْرَةً buyruğunun başındaki لِ harfi, nehyin delalet ettiği şeye taalluk etmektedir. Bunun takdiri, “Siz onlar gibi olmayınız, ta ki: Sizin kendileri gibi olmayışınızı Allah onların kalplerinde bir pişmanlık ve nedamet pınarı kılsın.” şeklinde olur. Çünkü söyledikleri ve inandıkları şeylerde onlara muhalefet edip onlara zıt davranmak onları gayza sevk eden şeylerdendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
حَسْرَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ [Kalplerinde bir pişmanlık] ibaresinde tecessüm ve istiare vardır.
وَاللّٰهُ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَللّٰهُ lafza-i celâli mübteda, يُحْـي۪ cümlesi mübtedanın haberidir.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olarak zamir makamında zahir isimle zikredilmesi, teberrük, haşyet duyguları uyandırmak ve tehdit ve içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûsi tecessüm ve teceddüt ifade eder.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üsluptaki وَيُم۪يتُ cümlesi atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Cümleler arasında lafzen mutabakat mevcuttur.
Hudûs, tecessüm ve teceddüt ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يُحْـي۪ - يُم۪يتُۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
مَا مَاتُوا - يُم۪يتُۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb ve iştikak cinası sanatları vardır.
وَاللّٰهُ يُحْي۪ وَيُم۪يتُ sözünden maksat, münafıkların ortaya attıkları o şüpheye cevap vermek değildir. Aksine Allah, müminleri münafıkların sözüne benzer bir söz söylemekten nehyedince Allah’ın nuru ve furkanı ile Allah’a ve Allah dostlarına itaat edenlerin kalplerini dirilteceğini, münafıklar gibi Allah düşmanlarının kalplerini de öldüreceğini murad ederek “Allah hem diriltir hem öldürür.” buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
وَ , istînâfiyyedir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. İkazı ve korkuyu artırmak için zamir makamında zahir isim olarak üç kez tekrarlanmasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur بِمَا تَعْمَلُونَ , ihtimam için, amili olan بَص۪يرٌ ‘e takdim edilmiştir.
مَا müşterek ism-i mevsûlu mecrur mahalde olup بَص۪يرٌ ’e mütealliktir. Sılası تَعْمَلُونَ , muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir.
Müsned olan بَص۪يرٌ sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu vasfın, müsnedün ileyhin ayrılmaz bir parçası olduğuna işaret eder.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Yaptıklarınızı görür] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir.
وَٱللَّهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ بَص۪يرٌ sözü, lafzen sarih olarak Allah’ın bütün yapılanları gördüğüne, bildiğine delalet eder. Ama maksat bu yapılanlara karşılık ahirette verilecek sevap ve cezayı hatırlatmaktır. Cümle, lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تَعْمَلُونَ - يَجْعَلَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin başında o münafıkların küfrünün zikredilmesi, onların hallerinin müminlerin hallerinden tamamen farklı olduğunu sarahaten belirtmek, düşmanı taklit etmekten, onlara benzemekten nefret ettirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah onların yaptıklarını hakkıyla görür. Buna göre kâfirler için bu bir azap vaididir. Bu, kâfirlerin hem söyledikleri sözleri hem o sözlerin kaynağı olan inançlarını hem de onların sonuçları olan hareketlerini kapsar. İşte bundan dolayıdır ki سميعٌ değil, بَص۪يرٌ buyurulmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Burada da zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artırmak, kalplere Allah korkusunu sokmak, tehditte mübalağa ve azap vaidini ağırlaştırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayette sadece ilâhî mağfiret ve rahmetin hayırlı olduğunun zikri ile yetinilmesi, fakat bunların gerçekleşip gerçekleşmediğinin meskût bırakılması, buna ihtiyaç olmadığı içindir. Zira Allahu Teâlâ’nın umut verdikten sonra mahrum bırakması mümkün değildir.
Bundan önceki ayette, ölmenin daha fazla öldürülmenin ise daha az vaki olmasına binaen “ölmezler, öldürülmezlerdi” dendiği halde burada, bu sıranın tersine “öldürülür veya ölürseniz…” buyurulması, Allah yolunda öldürülmenin değerini belirtmek, ilâhî mağfiret ve rahmetin celbinde yerinin ziyadesiyle yüksek olduğunu bildirmek ve bu suretle Müslümanları cihada teşvik içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
“Bu ifadeden maksat insanları müminlerin yoluna teşvik etme, münafıkların yolundan da sakındırmaktır.” Zira ayetin evvelinde Allah Teâlâ müminlere hitap etse de ayet ortasında inkarcıları zemmetmiştir. Ayet sonunda Allah Teâlâ’nın tüm yapılanları gördüğünü buyurması ise müminlere teselli olurken, münafıklara bir tehdittir.” (Keziban Dut, Ayet Sonlarındaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)