بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاساً يَغْشٰى طَٓائِفَةً مِنْكُمْۙ وَطَٓائِفَةٌ قَدْ اَهَمَّتْهُمْ اَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِۜ يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ مِنْ شَيْءٍۜ قُلْ اِنَّ الْاَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِۜ يُخْفُونَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَۜ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هٰهُنَاۜ قُلْ لَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذ۪ينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ اِلٰى مَضَاجِعِهِمْۚ وَلِيَبْتَلِيَ اللّٰهُ مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ١٥٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ثُمَّ | sonra |
|
| 2 | أَنْزَلَ | indirdi |
|
| 3 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 4 | مِنْ |
|
|
| 5 | بَعْدِ | ardından |
|
| 6 | الْغَمِّ | o üzüntünün |
|
| 7 | أَمَنَةً | bir güven |
|
| 8 | نُعَاسًا | bir uyku |
|
| 9 | يَغْشَىٰ | bürüyen |
|
| 10 | طَائِفَةً | bir kısmınızı |
|
| 11 | مِنْكُمْ | sizden |
|
| 12 | وَطَائِفَةٌ | ve bir kısmınız da |
|
| 13 | قَدْ | doğrusu |
|
| 14 | أَهَمَّتْهُمْ | kaygısına düşmüştü |
|
| 15 | أَنْفُسُهُمْ | kendi canlarının |
|
| 16 | يَظُنُّونَ | bir zanda bulunuyorlar |
|
| 17 | بِاللَّهِ | Allah’a karşı |
|
| 18 | غَيْرَ | -sız |
|
| 19 | الْحَقِّ | hak- |
|
| 20 | ظَنَّ | zannı (gibi) |
|
| 21 | الْجَاهِلِيَّةِ | cahiliyye |
|
| 22 | يَقُولُونَ | diyorlardı |
|
| 23 | هَلْ | var mı |
|
| 24 | لَنَا | bize |
|
| 25 | مِنَ |
|
|
| 26 | الْأَمْرِ | bu işten |
|
| 27 | مِنْ | hiçbir |
|
| 28 | شَيْءٍ | şey |
|
| 29 | قُلْ | de ki |
|
| 30 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 31 | الْأَمْرَ | iş |
|
| 32 | كُلَّهُ | bütünüyle |
|
| 33 | لِلَّهِ | Allah’a aittir |
|
| 34 | يُخْفُونَ | onlar gizliyorlar |
|
| 35 | فِي |
|
|
| 36 | أَنْفُسِهِمْ | içlerinde |
|
| 37 | مَا | şeyleri |
|
| 38 | لَا |
|
|
| 39 | يُبْدُونَ | açıklayamadıkları |
|
| 40 | لَكَ | sana |
|
| 41 | يَقُولُونَ | diyorlar ki |
|
| 42 | لَوْ | şayet |
|
| 43 | كَانَ | olsaydı |
|
| 44 | لَنَا | bize |
|
| 45 | مِنَ |
|
|
| 46 | الْأَمْرِ | bu işten |
|
| 47 | شَيْءٌ | bir şey (fayda) |
|
| 48 | مَا |
|
|
| 49 | قُتِلْنَا | öldürülmezdik |
|
| 50 | هَاهُنَا | burada |
|
| 51 | قُلْ | de ki |
|
| 52 | لَوْ | şayet |
|
| 53 | كُنْتُمْ | olsaydınız |
|
| 54 | فِي |
|
|
| 55 | بُيُوتِكُمْ | evlerinizde dahi |
|
| 56 | لَبَرَزَ | mutlaka boylardı |
|
| 57 | الَّذِينَ | olanlar |
|
| 58 | كُتِبَ | yazılmış |
|
| 59 | عَلَيْهِمُ | üzerine |
|
| 60 | الْقَتْلُ | öldürülme(si) |
|
| 61 | إِلَىٰ |
|
|
| 62 | مَضَاجِعِهِمْ | yatacakları yeri |
|
| 63 | وَلِيَبْتَلِيَ | ve denemesi içindir |
|
| 64 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 65 | مَا | olanı |
|
| 66 | فِي | içinde |
|
| 67 | صُدُورِكُمْ | göğüsleriniz |
|
| 68 | وَلِيُمَحِّصَ | ve açığa çıkarması içindir |
|
| 69 | مَا | olanı |
|
| 70 | فِي | içinde |
|
| 71 | قُلُوبِكُمْ | kalbleriniz |
|
| 72 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 73 | عَلِيمٌ | bilir |
|
| 74 | بِذَاتِ | özünü |
|
| 75 | الصُّدُورِ | göğüslerin |
|
Sonra o kederin ardından Allah size bir güven, bir grubunuzu kendinden geçiren uyuklama hali verdi; bir grup da kendi canlarının derdine düşmüşler, Allah hakkında haksız yere Câhiliye düşüncelerine kapılarak, "Bu işten bize ne?" diyorlardı. De ki: "İşin tamamı Allah’a aittir." Sana açmadıklarını içlerinde gizliyorlar: "Bu işte bizim görüşümüz alınsaydı burada öldürülmezdik" diyorlar. De ki: "Evlerinizde dahi olsaydınız, yine de haklarında ölüm yazılmış olanlar ölüp düşecekleri yere geleceklerdi. Bu, Allah’ın içinizde olanı ortaya çıkarması ve kalplerinizdeki şüpheyi gidermesi içindir. Allah kalplerde olanı bilir."
“…Sonra o kederin ardından Allah üzerinize içinizden bir grubu saran bir güven duygusu bir uyuklama indirdi.”
Bu, o mümin kullarını kuşatan ilahi rahmetin sonucu meydana gelen olağanüstü bir mucizedir. Çünkü, bir an için de olsa, korkup kaçışan yorgunları uyku bürüdü mü, bünyelerinde büyü etkisini yapar, onları yeniden yaratır ve niteliği bilinmeyen bir şekilde bünyelerine güven duygusunu serper. Bunu, sıkıntı ve zorluk anında denediğimden söylüyorum. O anda, insanın kısır ifadesinin tasvir edemeyeceği şekilde yüce Allah’ın kuşatıcı ve derin rahmetini hissetmiştim.
Tirmizi, Nesei ve Hakim, Hammad b. Seleme’nin hadisinden, O da Enes’ten, O da Ebi Talha’dan şöyle rivayet ederler: Ebu Talha der ki: “Uhud günü başımı kaldırıp baktığımda onlardan kabuğuna çekilip uyuklamayan biri yoktu.”
Ebu Talha’dan yapılan bir başka rivayette “Uhud günü saflarda iken bizi bir uyku basmıştı. Öyle ki kılıcım elimden düşer gibi oluyor ben de tutuyordum. Tekrar düşüyor tekrar tutuyordum” der.
(Fizilal’il Kur’ân)
Kelle كلّ :
Kelle كلّ :
Bir sözcük olarak كُلّ lafzı bir şeyin parçalarının birleştirilmelerinden doğan bütünü anlatır. Bu iki şekilde olabilir. Birisi bir şeyin zatını ve ona mahsus özelliklerinin oluşturduğu bütün manasınadır. Bu 'tamam' manasını ifade eder. Yüce Allah’ın وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً اِلٰى عُنُقِكَ وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ فَتَقْعُدَ مَلُوماً مَحْسُوراً 17/29 sözü gibi... İkincisi kişilerin oluşturduğu bütündür. Bu muzaaf olarak kullanılır.
Bazen ال ile marifelik kazanan bir isme muzaaf olur. Tıpkı كُلّ اليوْم ifadesi gibi... Bazen de bu ismi gösteren zamire muzaaf olur, Yüce Allah’ın şu sözlerinde olduğu gibi.. فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ 15/30 ... Kimi zamanda müfred bir nekraya muzaaf olur, bu da Yüce Allah’ın 17/13 وَكُلَّ اِنْسَانٍ اَلْزَمْنَاهُ طَٓائِرَهُ ف۪ي عُنُقِه۪ۜ 2/29 وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟ vb. sözlerinde geçen كلّ kelimeleri gibi.. Bazense bu كُلّ kelimesi izafe edildiği şeyden soyutlanmış halde kullanılır ama bu izafet manası ona gizli olarak verilir. Yüce Allah’ın şu sözleri buna birer misaldir: لَا الشَّمْسُ يَنْبَغ۪ي لَـهَٓا اَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا الَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِۜ وَكُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ 36/40 وَيَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَفَزِعَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُۜ وَكُلٌّ اَتَوْهُ دَاخِر۪ينَ 27/87
ٌكُلّ kelimesi ne Kuran’da ne de Arap şiirinde hiçbir zaman الكُلّ şeklinde marife olarak geçmemiştir. كَلالة ise çocuk ve babanın dışında kalan mirasçılar için kullanılan bir isimdir.
كُلّ ve جمع farkı : Bazılarına göre küll, cüzleri ihata anlamına gelir. Dildeki asıl anlamı itibarıyla küll تَكَلّله (onu ihata etti) yani أخاطَ بِهِ etrafını ihata etti ifadesinden alınmıştır. İhata bazen bölümleri/birimleri kuşatma yoluyla olur. Küllün- nâsi ifadesinde olduğu gibi.. Küll , ecmaun ifadesinde olduğu gibi bazen söz başlangıcında pekiştirme anlamında kullanılır, ancak bu durumda ifade, küll kelimesi ile başlar. Nitekim Hicr 30 ayetinde ifade bu şekilde kullanılmıştır. Çünküكُلّ kelimesi amellere bağlıdır ve ifadeye كُلّ ile başlanır. Ecmaun ise ancak daha önce geçmiş bir ifadeden sonra gelir. Doğrusu şudur: كُلّ eb’azı/ bölümleri kuşatmayı, جَمْع ise cüzleri/parçaları kuşatmayı gerektirir.
Kelimedeki asıl anlam yüklenilen ağırlıktır. Sıklıkla manevi yük hakkında kullanılır. Örneğin yetim, bakımını üstlenen kişi için bir كَلّ 'dir. Yine put ona kulluk edenler için bir كَلّ dir. (Müfredat-Tahqiq-Furuq-Bursevi)
Kuran’ı Kerim’de isim formlarında 377 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri küllün, külliyen, külliye ve külliyattır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
مَضَاجِعِ (medâci’) kelimesinin manası yatılan yerler olup Kur’ân-ı Kerim’de yalnızca bu sigayla (çoğul) üç defa geçmiştir. Ayetlerden birisi erkeklere kadınları yataklarında yalnız bırakmalarını emreden Nisa/34 ve diğeri de gece ibadetle meşgul olup az uyuyan kimselerden bahseden ‘onların bedenleri uyuyacak yerlerden uzak durur’ mealindeki Secde/16’dır. (تَتَجَافَىٰ جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا) (http://corpus.quran.com/qurandictionary.jsp?q=DjE)
ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاساً يَغْشٰى طَٓائِفَةً مِنْكُمْۙ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلَيْكُمْ car mecruru اَنْزَلَ fiiline mütealliktir.
مِنْ بَعْدِ car mecruru اَنْزَلَ fiiline mütealliktir. الْغَمِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَمَنَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. نُعَاسًا kelimesi اَمَنَةً ’den bedel olup fetha ile mansubdur. يَغْشٰى cümlesi, نُعَاسًا ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
يَغْشٰى elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. طَٓائِفَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْكُمْ car mecruru طَٓائِفَةً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَطَٓائِفَةٌ قَدْ اَهَمَّتْهُمْ اَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. طَٓائِفَةٌ mübteda olup damme ile merfûdur. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
Fiil cümlesidir. اَهَمَّتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَنْفُسُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَظُنُّونَ cümlesi, طَٓائِفَةٌ ‘un haberi olarak mahallen merfûdur.
يَظُنُّونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru يَظُنُّونَ fiiline mütealliktir. غَيْرَ masdardan naib mef’ûlu mutlak olup الظنّ ‘nin manasını tekid etmek içindir. Yani; يظنون ظنّا غير صحيح demektir. الْحَقِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
ظَنَّ mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْجَاهِلِيَّةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
غَيْرَ الْحَقِّ masdar hükmündedir. 'Onlar Allah hakkında zannolunması gereken hak ve doğru zandan başka bir zanda bulunuyorlar’ manasındadır. ‘'Cahiliyye zannı’’ ondan bedeldir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَهَمَّتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi همم ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ مِنْ شَيْءٍۜ
Cümle, يَظُنُّونَ fiilinden bedel olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَقُولُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl, هَلْ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ ’dir. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur.
هَلْ istifham harfidir. لَنَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنَ الْاَمْرِ car mecruru شَيْءٍ ’in mahzuf haline mütealliktir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. شَيْءٍ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
مِنْ nefy, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341)
قُلْ اِنَّ الْاَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِۜ يُخْفُونَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l kavl, اِنَّ الْاَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِ ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
الْاَمْرَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كُلَّهُ manevi tekid olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِلّٰهِ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
يُخْفُونَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ cümlesi, يَقُولُونَ ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. يُخْفُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ car mecruru يُخْفُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا يُبْدُونَ لَكَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُبْدُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. لَكَ car mecruru يُبْدُونَ fiiline mütealliktir.
Bu ayette fiil cümlesi يُخْفُونَ hal olarak mahallen mansubdur. Sahibü’l-hal ise يَقُولُونَ fiilinde bulunan zamirdir. Yani: يقولون مخفين demektir. Bu hal ile sahibu’l hal arasındaki قُلْ اِنَّ الْاَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِ cümlesi i’tirâziyye cümlesidir. (Arap Dilinde Cümle-İ Mu’terize Ve Kur’an-I Kerim’den Seçme Örnekler / Kanatbek Orozobekov)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.
Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. Ayette manevi tekid şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُخْفُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خفي ’dir.
يُبْدُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بدو ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هٰهُنَاۜ
Fiil cümlesidir. يَقُولُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ ’dir. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. لَوْ gayrı cazim şart harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَنَا car mecruru كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. مِنَ الْاَمْرِ car mecruru شَيْءٌ ‘ un mahzuf haline mütealliktir. شَيْءٌ kelimesi كَانَ ’nin muahhar ismi olup, damme ile merfûdur. Şartın cevabı مَا قُتِلْنَا هٰهُنَا 'dır.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. قُتِلْنَا sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا naib-i fail olarak mahallen merfûdur. هٰ tenbih harfidir. İşaret ismi هُنَا mekân zarfı olup قُتِلْنَا fiiline mütealliktir.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
قُلْ لَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذ۪ينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ اِلٰى مَضَاجِعِهِمْۚ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l kavl, لَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُيُوتِكُمْ ‘dur. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. لَوْ gayr-ı cazim şart harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تُمْ muttasıl zamir كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. ف۪ي بُيُوتِكُمْ car mecruru كُنْتُمْ ’ün mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi لَوْ ’ in cevabının başına gelen rabıtadır.
بَرَزَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كُتِبَ عَلَيْهِمُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كُتِبَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. عَلَيْهِمُ car mecruru كُتِبَ fiiline mütealliktir. الْقَتْلُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. اِلٰى مَضَاجِعِ car mecruru بَرَزَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَلِيَبْتَلِيَ اللّٰهُ مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِ harfi, يَبْتَلِيَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harfiyle mukadder fiile mütealliktir. Takdiri; فعل ذلك بأحد şeklindedir.
Fiil cümlesidir. يَبْتَلِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. ٱللَّهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
ف۪ي صُدُورِ car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لِ harfi, يُمَحِّصَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdarı müevvel, atıf harfi وَ ile لِ harf-i ceriyle önceki masdar-ı müevvele matuftur.
لِيُمَحِّصَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ي قُلُوبِ car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَبْتَلِيَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi بلو ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
يُمَحِّصَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi محص ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَلِیمُۢ haber olup damme ile merfûdur. بِذَاتِ car mecruru عَل۪يمٌ ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الصُّدُورِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
عَل۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاساً يَغْشٰى طَٓائِفَةً مِنْكُمْۙ
Terahi ve tertip ifade eden atıf harfi ثُمَّ ile … فَاَثَابَكُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Ayet, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَنْزَلَ fiiline müteallik عَلَيْكُمْ ve مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ car mecrurları, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan اَمَنَةً ’deki nekrelik tazim ifade eder. نُعَاسًا kelimesi اَمَنَةً ‘den bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اَمَنَةً ve نُعَاسًا , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
يَغْشٰى طَٓائِفَةً مِنْكُمْۙ cümlesi نُعَاسًا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. طَٓائِفَةً ‘deki nekrelik tazim ifade eder.
“Emniyet indirdi.” ifadesinde tecessüm sanatı ve istiare vardır.
نُعَاسًا يَغْشٰى طَٓائِفَةً مِنْكُمْۙ [Uyku sizden bir grubu sarıyordu.] ibaresinde يَغْشٰى fiilinin uykuya nispet edilmesi mecazî isnaddır. Uyku, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Bir madde veya şahıs gibi sarıp sarmalaması onun etkisini ve işlevini artırmaktadır. Mübalağa ifade eden bu ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.
اَمَنَةً güven manasındadır. نُعَاسًا kelimesi اَمَنَةً ’den bedeldir; kendisi mef‘ûl, اَمَنَةً mukaddem hal de olabilir. Keza “kendinizi güvende hissetmeniz için uyukladınız” anlamında mef‘ûlün leh veya ذوي امنة “güvenli” anlamında muhataplardan hal de olabilir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı ’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu uyku, normal bir uyku olmayıp fevkalade ilâhî bir yardım olmuş ve müslümanlar bundan çeşitli şekillerde istifade etmişlerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Zahiren نُعَاسًا kelimesinin takdimi, أمَنَةٌ kelimesinin tehiri gerekirdi. Çünkü أمَنَةٌ sıfat veya mef’ûlun lieclihi olup hakkı إذْ يُغَشِّيكُمُ النُّعاسَ أمَنَةً مِنهُ şeklindeki Enfal Suresi 11. ayette olduğu gibi mef’ûlden önce gelmesidir. Ancak burada şanları dolayısıyla müminlere teşrif için takdim edilmiştir. Çünkü Allah’ın onlara zafer verdiği menziline konulmuşlardır. Bu uyku âdeta onlar için sekinedir. Dolayısıyla أنْزَلَ fiilinin mef’ûlu yerine konması münasiptir. Böylece نُعَاسًا kelimesi de bedel olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
“İçinizden bir zümreyi örtüp bürüyordu.” sözünden anlaşılıyor ki orada bütün müminlere inen bu uyku, hepsini birden bastırmamıştır. Sözün kısası bu askerlerde iki zümre vardı. Müminler, münafıklar. Müminler, Muhammed’in (s.a.v) Allah tarafından hak peygamber olduğuna ve sözleri kendi arzusundan olmayıp hak vahiy bulunduğuna kesin şekilde inanmış ve Allah’ın bu dine yardım edeceğini ve bütün dinlere üstün getireceğini de Peygamberden dinlemiş bulunduğundan, bu kötü olayın, köklerini kesecek bir yok etmeye kadar varamayacağına imanları gereğince kesin ümitleri vardı. Bu sayede o korkulara rağmen emniyetleri yok edilmemişti.
Diğer bir topluluk da nefislerinin derdine düşmüş, kendilerinden başka bir şey düşünmüyordu. Dine, Peygambere önem vermiyor, nefislerine ait istekleriyle uğraşıyorlardı ki onlar münafıklar idi. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Korku varken uyku tutmaz. Uyku tutması, korkunun tamamen yok olduğuna delalet eder. İşte bundan dolayı Cenab-ı Allah, Uhud kıssasında, bu ayette onlar hakkında, “Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize öyle bir eminlik öyle bir uyku indirdi ki...” buyurmuş ve Bedir kıssasında da [O zaman katından bir güven olsun diye sizi hafif bir uykuya daldırıyordu. (Enfal Suresi, 11)] buyurmuştur. Uhud kıssasında Hakk Teâlâ eminliği, uykudan önce; Bedir kıssasında da uykuyu, eminlikten önce zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bazı alimler buradaki “uyku” lafzının, ileri derecede bir emniyet hissini kinaye yollu ifade etmek için getirildiğini söylemişlerdir ki bu görüş zayıftır. Çünkü bir lafzı, hakiki manasını bırakıp mecazî manada kullanmak, ancak hakiki manasını kullanmaya mani bir delil (durum) bulunduğu zaman söz konusu olur. Mezkûr fayda ve hikmetleri kapsadığı halde bu lafzın hakiki manası nasıl terk edilebilir? (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَطَٓائِفَةٌ قَدْ اَهَمَّتْهُمْ اَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِۜ
وَ , istinâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. طَٓائِفَةٌ mübteda, يَظُنُّونَ بِاللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِۜ cümlesi haberdir. Müsnedün ileyhin nekre gelişi, tahkir ifade eder.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قَدْ اَهَمَّتْهُمْ اَنْفُسُهُمْ cümlesi, طَٓائِفَةٌ için sıfattır. Tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
طَٓائِفَةٌ ‘un haberi يَظُنُّونَ بِاللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِۜ cümlesi, müsbet muzari fiil sıygasında faidei haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde haberin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi cümlenin hükmünü takviye etmiş, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَظُنُّونَ fiili kesin olarak bildi ve zannetti anlamları olmak üzere iki zıt mana ifade eder. Bu cümlede zan manasındadır.
و ’sız gelen müekked hal cümlesi, bu vasfın onların değişmez özellikleri olduğuna işaret eder. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.
Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)
Tekit edici halin başına vav gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada vav olmaz.(Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)
قَدْ اَهَمَّتْهُمْ اَنْفُسُهُمْ cümlesinin mübteda için birinci, يَظُنُّونَ بِاللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ cümlesinin ikinci haber olması da caizdir.
ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِۜ izafeti bedel veya mef’ûlü mutlaktır. Tekid ifade eder.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde lafza-i celâlin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
طَٓائِفَة kelimeleri arasında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ظَنَّ - يَظُنُّونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları, ظَنَّ - الْجَاهِلِيَّةِۜ kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
[Bu, içinizden bir taifeyi] yani sadakat ve yakîn sahibi olanları [bürüyordu; diğer bir taife ise] yani münafıklar [kendi derdine düşmüştü;] yani onlar için ne din ne Peygamber ne de Müslümanlar önem taşıyordu; yalnızca kendileri önemliydi. Veya nefisleri ve başlarına gelen şeyler, onları üzüntü ve kedere gark etmiş, onları yakınmaya sevk etmişti. ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِۜ terkibi masdar hükmünde olup “Allah hakkında beslenmesi gereken zandan başka bir zanda bulunuyorlardı.” demektir. ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ ifadesi de “haksız zan” dan bedeldir. [Haksız zanda, cahiliyye zannında bulunuyorlardı]; ancak “Allah hakkında cahiliye insanlarınkine benzer şekilde haksız zanda bulunuyorlar.” anlamında da olabilir ki bu durumda, غَيْرَ الْحَقِّ terkibi يَظُنُّونَ fiilinin tekidi olur. Buna göre mana; “Böyle bir zannı ancak Allah’ı bilmeyen şirk toplumu besleyebilir.” şeklinde olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ مِنْ شَيْءٍۜ
… يَظُنُّونَ cümlesinden bedel olan bu cümle fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli هَلْ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ مِنْ شَيْءٍ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
لَنَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ شَيْءٍۜ , muahhar mübtedadır. Kelimeye dahil olan مِنْ , tekit ifade eden zaid harftir. Anlama hiçbir manası katmıştır.
مِنَ الْاَمْرِ car mecruru شَيْءٍ ’in mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
قُلْ اِنَّ الْاَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِۜ يُخْفُونَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَۜ
İstînâfiyye veya itiraziye olarak fasılla gelen cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّ الْاَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِۜ يُخْفُونَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَۜ cümlesi اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. لِلّٰهِ ’nin amili olan haber mahzuftur. كُلَّهُ izafeti, اِنَّ ‘nin ismi olan الْاَمْرَ için manevi tekittir.
Bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlin zikri, ikazı artırmak ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
يَقُولُونَ fiilinin failinden hal olan يُخْفُونَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ , önemine binaen mef’ûl olan ism-i mevsûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası لَا يُبْدُونَ لَكَ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ ibaresinde istiare vardır. Bilindiği gibi ف۪ٓي harfi zarfiyet manası taşır. Nefisler içine girilmeye müsait bir şeye benzetilmiştir. Mübalağa için yapılan bu benzetme, gizliliği kuvvetlendirir. Camî, benzeyen ve benzetilendeki mutlak irtibat özelliğidir.
يُخْفُونَ - يُبْدُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يُخْفُونَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ cümlesiyle لَا يُبْدُونَ لَكَ cümlesi arasında tenâsüb sanatı vardır.
Tenâsüb, “anlam bakımından aralarında ilgi bulunan iki veya daha fazla kelime, terim veya deyimi –zıtlık/karşıtlık olmamak koşuluyla– birbirine uygun bir şekilde bir araya getirmek” demektir. Zıtlık olmaması koşulu, tenâsüb’ü tıbâk’tan ayırmak içindir. Burada münâsebet “lafız ile lafız”, “lafız ile mana” ve “mana ile mana” arasında olabilir. (Arap Dili Belagatında Bedî‘İlmi Ve Sanatları Dr. Mustafa AYDIN)
يُخْفُونَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَۜ ifadesinin anlamı şudur: Açıktan konuşurlarken irşad isteyen birer mümin edasıyla sana, “Bize ilâhî emirden herhangi bir şey var mı?” diyorlar ama kendi içlerinde nifak üzereler; Senin kendilerine söylediğin ‘Her şey Allah’tandır.’ ifadesini içten içe veya birbirleri arasında tenkit ediyorlar ve ‘Mesele Muhammed’in dediği gibi ‘Her şey Allah ve velîleri içindir; galip gelecekler de onlardır.’ şeklinde olsaydı, burada asla mağlup olmazdık ve şu savaşta öldürülenler öldürülmezdi!’ diyorlar.” (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Muhammed’in (s.a.v) peygamberliği hakkında şüphe üzerinde bulunuyorlardı ve harbe ganimet hevesiyle veya ihtilal fikriyle gelmişlerdi. Çokları daha başlangıçta Abdullah b. Übeyy ile beraber savuşup gitmiş, bir kısmı da kaçamamış kalmıştır. Olay bu duruma dönüşünce başlangıçta gönüllerinde intikam almış gibi bir sevinç hissettiler; sonra da her iki taraf için şüpheli mevkide bulunduklarından dolayı korkuları şiddetlendikçe şiddetlendi. Gözlerine uyku girmedi. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Araplar الجَهْلَ kelimesini الحِلْمَ kelimesinin mukabili olarak kullanırlar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
“Cahiliyye zannı” tabiri عُمَرُ الْعَدْلِ “Adalet (timsali) Ömer” sözü gibidir. Buna göre Hakk Teâlâ, cahiliyet inancına has zannı kastetmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
“Emr” kelimesi ya “أمر ” kelimesinin veya “أوامر” kelimesinin müfredi olduğuna göre bu söz birkaç manaya gelebilir. Bir yandan Hz. Peygamberin belli şartlarla Allah tarafından va’detmiş olduğu zafer işini yalanlamak maksadıyla peygamberliğe bir itiraz; diğer yönden yukarıda açıklandığı üzere Abdullah b. Übeyy’in Medine’den çıkılmaması hakkındaki reyi kabul edilmemiş olduğundan dolayı Peygamberin emir ve isteğini hatalı bulma ve bunun altında istişareden daha kuvvetli bir şekilde hükümet işine iştirak etmek ve işe karışmak, bu niyetle Peygamberin idare şeklini istibdatkar (keyfi idareye yakışır şekilde) görmek isteyen bir ihtilal fikri vardır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هٰهُنَاۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müsbet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هٰهُنَاۜ cümlesi, şart üslubunda gelmiştir. لَوۡ gayrı cazim şart edatıdır. Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmediğini bildiren bir edattır.
كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi كَانَ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ , şarttır.
Şart cümlesinde takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatı vardır. كَانَ ’nin ismi شَيْءٌ ‘daki nekrelik, nev ifade eder.
لَنَا car mecruru, كَان ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. شَيْءٌ , muahhar mübtedadır.
مِنَ الْاَمْرِ car mecruru, شَيْءٌ ’un mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi مَا قُتِلْنَا هٰهُنَا , menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
الْاَمْرَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Münafıkların, savaş meydanından bahsederken هٰهُنَا şeklinde işaret ismi kullanmaları tahkir içindir.
Aslında bu sözü söyleyenler, ölmeyenlerdi. “Öldürülmezdik” diyerek ölenlerle kendilerini tağlîb yapmışlardır. Yani ölenler gibi acı çekip onların ayrılığından âdeta ölmüş gibi olduklarını ifade eder. Ayrıca bu ifade, ölüp gidenlerin de aynı düşünceye sahip olduklarına işarettir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ şart edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler ِلَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
قُلْ لَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذ۪ينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ اِلٰى مَضَاجِعِهِمْۚ
Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Emir üslubunda haberî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذ۪ينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ اِلٰى مَضَاجِعِهِمْۚ cümlesi, şart üslubunda gelmiştir.
كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi كُنْتُمْ ف۪ي بُيُوتِكُمْ , şarttır.
Şart cümlesinde îcaz-ı hazif sanatı vardır. ف۪ي بُيُوتِكُمْ car mecruru كُنْتُمْ ’un mahzuf haberine mütealliktir.
Şartın cevabı, لَ karinesiyle gelen لَبَرَزَ الَّذ۪ينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ اِلٰى مَضَاجِعِهِمْۚ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Fail konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsm-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılasında takdim-tehir sanatı vardır. عَلَيْهِمُ car-mecruru, durumun onlarla ilgili olduğuna dikkat çekmek için fail olan الْقَتْلُ ’ya takdim edilmiştir.
كُتِبَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
اِلٰى مَضَاجِعِهِمْۚ car-mecruru, لَبَرَزَ fiiline mütealliktir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Burada yatak; ölüm manasında istiaredir. Yatağına sevk edilen insan, ölüme sevk edilen insana benzetilmiştir. Kimse Allah Teâlâ’nın kudretine karşı çıkamaz. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)
الضُّجُوعِ ; Uyumak ve rahatlamak için yatağa yatmak demektir, burada istiare yoluyla savaşarak öldürülmek manasında kullanılmıştır. Bunun güzelliği şehitlerin diri olmasındadır. Bu; istiare veya takdiri bir müşakaledir. Çünkü ما قُتِلْنا هاهُنا [Burada öldürülmezdik.] sözü şehitlerin evlerindeki yataklarında keyifle oturdukları manasını taşır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلۡ - یَقُولُونَ , ٱلۡقَتۡلُ - قُتِلۡنَا , كَانَ - كُنتُمۡ , ظَنَّ - یَظُنُّونَ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قُلْ لَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُيُوتِكُمْ [De ki: Evlerinizde olsaydınız] yani eğer Allah birinin bu savaşta bulunup şehit olacağını bilmekteyse bunu Levh-i Mahfuz’a yazmışsa, isterseniz evlerinizde oturun, bu mutlaka gerçekleşecek; “Allah’ın öldürüleceklerini bildiği kimseler, [o devrilecekleri yerlere] yani çarpılıp yıkılacakları yerlere ‘çıkıp gideceklerdir’ ki Allah’ın, olacağını bildiği şey gerçekleşsin.” Demek isteniyor ki Allah bu savaşta şehit olacak müminleri Levh-i Mahfuz ’a yazdığı gibi sonuçta müminlerin galip geleceğini de yazmıştır; çünkü bilmektedir ki nihai galibiyeti müminler elde edecek; İslamiyet, sonunda bütün dinlere üstün gelecek; bazen başlarına gelen olumsuzluklar müminleri arıtıp durultacak/saflaştıracak ve şehitliğe teşvik edecektir; şehit olma hırsı ise onları cihada tahrik edecek ve bu suretle, nihai galibiyet hasıl olacaktır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَلِيَبْتَلِيَ اللّٰهُ مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيَبْتَلِيَ اللّٰهُ مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ cümlesi, mecrur mahalde olup mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri; … فعل ذلك بأحد (Birine bunu yaptı) şeklindedir. Bu takdire göre hükümde ortaklık sebebiyle makabline matuf olan cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük, haşyet duyguları uyandırmak ve hükmün illetini bildirmek içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Yine masdar tevilindeki وَلِيُمَحِّصَ مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْ cümlesi, tezayüf nedeniyle önceki masdar-ı müevvele matuftur.
Mef’ûl konumunda gelen müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nin sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. ف۪ي صُدُورِكُمْ car-mecrur bu mahzuf sılaya mütealliktir.
ف۪ي قُلُوبِهِمْ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla قُلُوبِ , mazruf mesabesindedir. Kalplerinde kin bulundurmamayı, mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf, istila manası taşıyan عَلَيْ yerine kullanılmıştır. Kalpte kine sahip olmak, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Çünkü kalpler, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmî’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
[Göğüslerinizde olanı imtihan etmek için] ifadesinden sonra [kalplerinizde olanı temizlemek için] buyruğunun gelmesi, ıtnâb sanatıdır.
ٱلصُّدُورِ- قُلُوبِكُمۡۚ , مَّا - ٱلَّذِینَ , یُمَحِّصَ - یَبۡتَلِیَ , مَضَاجِعِهِمۡۖ - بُیُوتِكُمۡ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
صُدُورِكُمۡ kelimesinde irsâd sanatı vardır. Ayetin sonunda tekrarlanmıştır.
وَلِيُمَحِّصَ مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْ [Kalplerindekini temizlemek için] ibaresinde istiare-i tebeiyye vardır. Vesveseler ve inanç zayıflıkları kir ve pisliğe benzetilmiştir. Acılara, yaşanan imtihanlara gösterilecek sabır, bu kirleri temizleyen arındırıcı su ve sabun mesabesindedir. Kirli bir şey kullanılamaz, kirleri çoğaldıkça katmerlenir ve atılmaktan başka yapılacak birşey kalmaz. Kalp de eğer nifaktan temizlenmezse sahibini kulluk dairesinden çıkarıp cehenneme atılmasına yol açar. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
الصُّدُورُ kelimesi vicdan manasındadır. Çünkü Arapçada sadr, batıni hisler için kullanılır. İbtila fiili de الصُّدُورِ ile birlikte kullanılır, çünkü ahlak ve vicdan imtihanıdır. İmtihanda hayır da şer de vardır. Böylece nefste olan şey ortaya çıkar.
Burada القَلْبُ kelimesi itikad manasında kullanılmıştır. Çünkü Arapçada kalp, tefekkür ve itikadın hasıl olduğu yerdir. التَّمْحِيصِ kelimesi de kalplerle birlikte kullanılır. Çünkü zanların ve akaidin her türlü hayır kaynağı olabilmek için temizlenmeye ihtiyacı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
“Allah imtihan etmek için, sizi onlardan geri çevirdi.” (Âl-i İmran Suresi, 152) ayetinde imtihan zikredildiği halde burada ikinci kez imtihan niçin zikredilmiştir? denir ise deriz ki “Söz uzadığı için Cenab-ı Allah bu kelimeyi tekrar zikretmiştir. Yine önceki imtihanın müminlerin hezimeti, ikincisinin ise diğer haller ve hadiseler olduğu da söylenmiştir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
وَ , istînâfiyyedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اللّٰهُ mübteda, عَل۪يمٌ haberdir. بِذَاتِ car mecruru, عَل۪يمٌ ’a mütealliktir.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
بِذَاتِ الصُّدُورِ , kalplerin sahibi ifadesinde istiare vardır. Kalp, sahip olunan bir şey yerine konmuştur.
Kalp yerine صُّدُورِ kelimesinin gelmesi hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ cümlesinde lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım; ‘’Allah sînelerin özünü bilir.’’ sözü, melzûm; ‘’Allah içinizdekilerini bilir ve bu fikirlerin tersine davranmanızdan dolayı sizi hesaba çeker’’ manasıdır.
Ayrıca ifadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Bu ifadede Allah sînelerin özünü bilir manasına, iman edenler de kafirler de gereken karşılığı görecektir manası idmac edilmiştir.
Ayrıca bu cümlede tağlib sanatı vardır. Allah her şeyi bildiği halde özellikle عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ [kalplerin sahibini bilir] buyurulması kalpteki duyguların insanın hareketlerinde temel teşkil etmesindendir.
“Bu ayette vaad ve vaîd veya sadece biri vardır. Ayrıca Allah Teâlâ’nın imtihan edilmekten ganî ve beri oluşuna bir tenbih de bulunmaktadır.” Allah Teâlâ Uhud Gazvesi hakkında müminlerin ve münafıkların hallerini haber vermeye bu ayette de devam etmektedir. Ayet sonunda zatının alîm olduğunu buyurması, müminler için bir müjde, münafıklar hakkında ise tehdittir. Allah Teâlâ böylece kullarından dikkatli olmalarını istemektedir. (Keziban Dut, Ayet Sonlarındaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَلَّوْا مِنْكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۙ اِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُواۚ وَلَقَدْ عَفَا اللّٰهُ عَنْهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟ ١٥٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 3 | تَوَلَّوْا | yüz çevirip giden |
|
| 4 | مِنْكُمْ | içinizden |
|
| 5 | يَوْمَ | gün |
|
| 6 | الْتَقَى | karşılaştığı |
|
| 7 | الْجَمْعَانِ | iki topluluğun |
|
| 8 | إِنَّمَا | şüphesiz |
|
| 9 | اسْتَزَلَّهُمُ | (yoldan) kaydırmak istemişti |
|
| 10 | الشَّيْطَانُ | şeytan |
|
| 11 | بِبَعْضِ | bazı |
|
| 12 | مَا | dolayı |
|
| 13 | كَسَبُوا | yaptıkları işlerden |
|
| 14 | وَلَقَدْ | ama elbette |
|
| 15 | عَفَا | affetti |
|
| 16 | اللَّهُ | Allah |
|
| 17 | عَنْهُمْ | onları |
|
| 18 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 19 | اللَّهَ | Allah |
|
| 20 | غَفُورٌ | çok bağışlayandır |
|
| 21 | حَلِيمٌ | halimdir |
|
اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَلَّوْا مِنْكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۙ اِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُواۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl, اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَوَلَّوْا مِنْكُمْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
تَوَلَّوْا iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْكُمْ car mecruru failin mahzuf haline mütealliktir. يَوْمَ zaman zarfı, تَوَلَّوْا fiiline mütealliktir. الْتَقَى ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الْتَقَى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. الْجَمْعَانِ ‘deki muttasıl zamir tesniye elifi, fail olarak mahallen merfûdur.
اِنَّمَا kâffe ve mekfufedir. Kâffe; meneden, alıkoyan anlamında olup, buradaki ma-i kâffeden kasıt ise اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
اسْتَزَلَّهُمُ cümlesi, cümle başındaki اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اسْتَزَلَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الشَّيْطَانُ fail olup damme ile merfûdur. بِبَعْضِ car mecruru اسْتَزَلَّهُمُ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كَسَبُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَسَبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
تَوَلَّوْا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
الْتَقَى fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi لقي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اسْتَزَلَّ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsî زلل ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
وَلَقَدْ عَفَا اللّٰهُ عَنْهُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
عَفَا elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَنْهُمْ car mecruru عَفَا fiiline mütealliktir.
اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. غَفُورٌ kelimesi إِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
غَفُورٌ- حَل۪يمٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَلَّوْا مِنْكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۙ اِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُواۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı, kasr ve isim cümlesi olmak üzere birden çok tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek ve inkâr edenleri tahkir içindir.
Mevsûlün sılası تَوَلَّوْا مِنْكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
الْتَقَى الْجَمْعَانِ cümlesi تَوَلَّوْا fiiline müteallik zaman zarfı يَوْمَ ‘nin muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Âşûr; gizli hezimetin sebebini açıklayan beyani istinaf cümlesi olduğunu söylemiştir. Bunun sebebi şeytanın onları ayartmasıdır.
اِنَّ ’nin haberi اِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُواۚ cümlesi, اِنَّمَا kasr edatıyla tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. اِنَّ ‘nin haberinin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
إِنَّمَا , kâffe (durduran, engelleyen) ve mekfûfe’dir. ماَ , zaid olup, edatın îrab bakımından tesirine mani olan harftir. إِنَّ ’yi amelden düşürmüştür.
اِنَّمَا ile yapılan iki tekid hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır. اسْتَزَلَّهُمُ , maksur/sıfat, الشَّيْطَانُ maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, bu faile hasredilmiştir.
اِنَّمَا kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Bu edatla kasr, müspet siyakında gelir (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Muzâfun ileyh konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan كَسَبُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ [İki grubun karşılaştığı gün] ifadesi Uhud Savaşı’ndan kinayedir.
[Şeytan onları kaydırdı.] tabirinde istiare vardır. [Kaydırma] fiili, şeytanın günaha düşürmesi manasında istiare edilmiştir. Kayan kişi dengesini kaybeder, amacına ulaşmakta zorlanır. Günah sebebiyle kalbindeki iman sağlamlığı bozulan kişi de cennet hedefine ulaşmakta zorlanır.
Âşûr الزَّلَلُ kelimesinin hata yapmak manasında müstear olduğunu, sin ve te harflerinin de tekid ifade ettiğini söylemiştir.
تولي arkasını dönmek demektir ama bunda gazaplanmak, reddetmek ve küçümsemek, hor görmek manaları da vardır. Bu fiilin kökü olan ولي zıt anlamlı fiillerdendir. Hem dost oldu hem düşman oldu demektir. Mevla, hem köle hem sahip anlamındadır. تَوَلَّوْا ’nın manasıyla: “bu savaşı hor görerek, küçümseyerek, reddederek kızgınlıkla geri dönenler” demektir.
[Şeytan içinizden geri dönenlerin ayaklarını kaydırmaya, şüphesiz işledikleri bazı şeyler] yani günahlar “sebebiyle yeltenmiştir”; zelleye düşmelerini/ayaklarının kaymasını isteyerek onları yanlışa çağırmıştır. Yani Uhud Savaşı’nda yenilgiye uğrayanların alanı bırakıp kaçmalarının sebebi, şeytana itaat edip günah işlemeleridir. Kendilerini işte bundan dolayı desteklemedim, işbu sebeple gönüllerini güçlendirmedim ve gerisin geri kaçtılar. Şöyle de denmiştir: Şeytanın, bunların ayaklarını kaydırmaya yeltenmesi, alanı bırakıp gitmeleridir; şeytan onları buna, daha önce işledikleri günahları sebebiyle davet edebilmiştir; çünkü günah, sahibini çekip bir başka günaha götürür. Nitekim işlenen bir taat de sahibini ikinci bir taate götürür ve ilk taat, ikincisini getiren bir lütuf olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ka’bî şöyle demiştir: “Bu ayet, günahların Allah’a nispet edilmeyeceğine delalet eder. Çünkü Allah Teâlâ, bu ayette onları şeytana nispet etmiştir. Bu, Allah Teâlâ’nın Musa’dan (a.s) naklettiği, [Bu, şeytanın işindendir. (Kasas Suresi, 15)]; Yusuf’tan (a.s) rivayet ettiği, [Şeytan benimle kardeşlerimizin arasını bozduktan sonra da… (Yusuf Suresi, 100)] ve Musa’nın (a.s) arkadaşı Yûşa’dan (a.s) naklettiği, [Bunu bana ancak şeytan unutturdu. (Kehf Suresi, 63)] sözleri gibidir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Hakk Teâlâ, şeytanın onların ayaklarını hangi hususta kaydırmak istediğini beyan etmedi. Çünkü affı zikrederken günahın çeşidini belirtmeye gerek yoktur. Ama alimler bundan muradın, ganimete rağbet ederek, cihaddan gevşeklik göstererek ve de ihlastan saparak, onların mevzilerini terk etmesi olabileceğini söylemişlerdir. Bunlardan hangisi olmuş olursa olsun, doğrusu şu ki Allah Teâlâ onları affetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
بِبَعْضِ مَا كَسَبُواۚ cümlesindeki ب ilsâk ifade etmektedir ve manası da “Onlardan birtakım günahlar sadır olmuştur. Ve bu günahlar sebebiyle de şeytan, onların ayaklarını kaydırabilmişti.” şeklindedir. Manası, “Şeytan, yaptıkları bütün şeylerde değil, fakat bazı şeylerde onların ayağını kaydırıp günaha düşürmüştü.” şeklindedir. Bundan murad, onların kâfir olmayıp dinlerini terk etmediklerini; aksine bu ayak kaymasının onların bazı amellerinde vuku bulduğunu beyan etmektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَقَدْ عَفَا اللّٰهُ عَنْهُمْۜ
وَ , istînafiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
لَ mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap olan عَفَا اللّٰهُ عَنْهُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri, kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, telezzüz, teberrük, haşyet duyguları uyandırmak ve hükmün illetini bildirmek için zamir makamında zahir ismin zikriyle yapılan ıtnâb sanatıdır. Bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Allah’ın غَفُورٌ ve حَل۪يمٌ۟ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
غَفُورٌ - حَل۪يمٌ۟ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumunda teşâbüh-i etrâf sanatı vardır.
غَفُورٌ - حَل۪يمٌ۟ - عَفَا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsm-i celâlin zahir olarak gelmesi, mehabeti artırmak ve illeti (sebebi) tekid içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
اِنَّ ile, haberdeki mübalağa sıygalarıyla, celâl ve kemâl ifade eden lafza-i celâlin zikredilmesi ile tekid edilmiştir. Bu lafza-i celâl, dinleyen kişinin kalbine korku saçar. Bu nedenle birçok fasılada bulunur. Bu mevki, bulunduğu siyaka bağlı olarak başka ayetlerde bulunmayan manalar da kazandırır. Bu gerçekten mühimdir. Yani aynı kelimeler ve aynı terkipten oluşmuş bir fasıla, her zaman aynı şeye delalet etmez. Çünkü siyak, o ibareye başka delaletler de kazandırır. Lafız ve terkiplerin bir olması, onları asıl manada birleştirir, ancak siyak onları ayırır, çeşitlendirir ve aynı olan ibareleri birbirinden uzaklaştırır ya da yaklaştırır. Siyak, manaları dolayısıyla bu farklılığa sebep olur. Bunları söylememin sebebi, bu fasılanın şibhi kemâl-i ittisâl yolu ile öncesindeki manayı tekid ederek gelmesidir. Zira öncesindeki manalar bu şekilde bir müjdeleme ihsanının sebebini merak ettirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.166)
Tövbe edip bağışlanma diledikleri için [Allah onları affetti, kuşkusuz, Allah günahları bağışlayıcıdır; Halim’dir.] cezalandırmakta acele etmez. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Cahilin iki zıddı vardır. Alim ve hilm sahibi. Duygularına kapılarak hareket eden cahil, aksi ise teenni ile hareket eden, halimdir.
“Yani günahları mağfiret eden gafûr, azap etmekte acele etmeyen halîmdir. Bu cümle (ayette bulunan) Uhud günü savaştan yüz çevirenleri Allah Teâlâ’nın affetmesinin bir sebebidir.” Allah Teâlâ her ne kadar Uhud günü Hz. Peygamber’in s.a.v. tavsiye ve emirlerini dinlemekte gevşeklik gösterseler de onlara karşı gafûr ve halîm olduğunu ayet sonunda böylece beyan etmiş olur.(Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَقَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ اِذَا ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ اَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا قُتِلُواۚ لِيَجْعَلَ اللّٰهُ ذٰلِكَ حَسْرَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ ١٥٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inananlar |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | تَكُونُوا | olmayın |
|
| 6 | كَالَّذِينَ | kimseler (gibi) |
|
| 7 | كَفَرُوا | inkar eden(ler) |
|
| 8 | وَقَالُوا | ve diyenler (gibi) |
|
| 9 | لِإِخْوَانِهِمْ | kardeşleri için |
|
| 10 | إِذَا | zaman |
|
| 11 | ضَرَبُوا | sefere çıktıkları |
|
| 12 | فِي |
|
|
| 13 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 14 | أَوْ | ya da |
|
| 15 | كَانُوا |
|
|
| 16 | غُزًّى | savaşa çıktıkları |
|
| 17 | لَوْ | eğer |
|
| 18 | كَانُوا | olsalardı |
|
| 19 | عِنْدَنَا | bizim yanımızda |
|
| 20 | مَا |
|
|
| 21 | مَاتُوا | ölmezlerdi |
|
| 22 | وَمَا |
|
|
| 23 | قُتِلُوا | ve öldürülmezlerdi |
|
| 24 | لِيَجْعَلَ | yapar |
|
| 25 | اللَّهُ | Allah |
|
| 26 | ذَٰلِكَ | bu (düşünce ve sözlerini) |
|
| 27 | حَسْرَةً | bir dert |
|
| 28 | فِي |
|
|
| 29 | قُلُوبِهِمْ | kalblerinde |
|
| 30 | وَاللَّهُ | Allahtır |
|
| 31 | يُحْيِي | yaşatan |
|
| 32 | وَيُمِيتُ | ve öldüren |
|
| 33 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 34 | بِمَا | şeyleri |
|
| 35 | تَعْمَلُونَ | yaptıklarınız |
|
| 36 | بَصِيرٌ | görmektedir |
|
Ğazeve غزو :
الْغَزْوُ düşmanla savaşa çıkmaktır. İsmi faili غازٍ şeklinde gelirken çoğulu غُزاةٌ ve غُزًى 'dir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim formunda 1 ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri gaza, gazve ve gazidir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı لَا تَكُونُوا ’dır.
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكُونُوا nakıs, نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı تَكُونُٓوا ‘nin ismi olarak mahallen merfûdur. كَ harf-i cerdir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl, تَكُونُٓوا ‘nin mahzuf haberine müteallik olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَقَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ اِذَا ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ اَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا قُتِلُواۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِاِخْوَانِهِمْ car mecruru قَالُوا fiiline mütealliktir. Aynı zananda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ضَرَبُوا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ضَرَبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru ضَرَبُوا fiiline mütealliktir.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. غُزًّى kelimesi كَانُوا ’nun haberi olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Mekulü’l kavl لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا ‘dır. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَوْ gayr-ı cazim şart harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. عِنْدَ mekân zarfı كَانُوا ’nün mahzuf haberine mütealliktir. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı مَا مَاتُوا ‘dur.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مَاتُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا قُتِلُوا cümlesi, atıf harfi وَ ’la مَا مَاتُوا ‘ya matuftur.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. قُتِلُواۚ damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b)(إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِيَجْعَلَ اللّٰهُ ذٰلِكَ حَسْرَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ
لِ harfi, يَجْعَلَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harfi ile قَالُوا fiiline mütealliktir.
Fiil cümlesidir. يَجْعَلَ fetha ile mansub muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. İşaret ismi ذٰلِكَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildirir, ك ise muhatap zamiridir.
حَسْرَةً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ف۪ي قُلُوبِهِمْ car mecruru حَسْرَةً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يُحْي۪ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
يُحْي۪ fiili ي۪ üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
وَ atıf harfidir. يُم۪يتُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
يُحْي۪ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حيي ’dir.
يُم۪يتُۜ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi موت ’dir.
وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harfi ceriyle بَصِیرٌ ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَعْمَلُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَعْمَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
بَصِیرٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
بَص۪يرٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَقَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ اِذَا ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ اَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafât, s. 107)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
İman edenlerin ismi mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek ve iman edenlere tazim içindir.
Nidanın cevabı olan لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَقَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ اِذَا ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ اَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا قُتِلُواۚ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Menfî nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi formunda gelen ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. كان ’nin haberi mahzuftur. Teşbih harfinin dahil olduğu ism-i mevsûl كَالَّذ۪ينَ , bu mahzuf habere mütealliktir. Sılası olan كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir.
[Ey iman edenler, küfür edenler gibi olmayın.] ifadesiyle müminler ümitsiz olmak, moral bozmak gibi konularda kafirlere benzemekten men edilmişlerdir.
Bu ayette muhataptan gaibe dönüldüğü için iltifat sanatı vardır. Bize “dikkatli olun!” uyarısı yapar.
وَقَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ اِذَا ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ اَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا قُتِلُواۚ cümlesi atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِذَا , cümleye muzaf olan, şarttan mücerret zaman zarfıdır. Müteallakı, قَالُوا fiilidir. اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi konumundaki ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانُوا غُزًّى cümlesi atıf harfi اَوْ ile makabline atfedilmiştir. Nakıs fiil كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا قُتِلُواۚ cümlesi, şart üslubunda gelmiştir.
كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi كَانُوا عِنْدَنَا , şarttır.
Şart cümlesinde îcaz-ı hazif sanatı vardır. عِنْدَنَا mekan zarfı, كَان ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi مَا مَاتُوا , menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Aynı üslupta gelen وَمَا قُتِلُواۚ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قُتِلُوا , fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
مَاتُوا - قُتِلُو kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اٰمَنُوا - كَفَرُوا kelimeleri arasında arasında tıbâk-ı îcab, لَا تَكُونُوا - كَانُوا kelimeleri arasında ise iştikak cinası, tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bu harf bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ şart edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
الضَّرْبُ في الأرْضِ ifadesi sefer demektir. الضَّرْبُ yürümek manasında da kullanılır. Çünkü bu kelimenin asıl manası bir cismi başka bir cismin üzerine koymak ve vurmaktır. Yürümek de ayakla yere vurmaktır. Dolayısıyla hem Allah Teâlâ hem de insanlar bu kelimeyi ticaret için ve Allah’ın fazlından aramak için kullanmıştır. Burada olduğu gibi mutlak olarak sefer, yani yolculuk için de gazve için de kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ sözünde istiare vardır. Çünkü burada الضرب uzağa gitmeyi, yeryüzünde uzak mesafeye gitmeyi ifade eder. Bu durum geceleyin karada kör gidişi gibi gidenin ve denizde yüzen kimsenin hareketine benzetilmiştir. Çünkü o, derin suyu yarmak ve geçmek için [el kol ve bacaklarını] suya çarpar (darb). (Şerif er-Râdî, Kur’an Mecazları)
Bu ayet, imanın lisan ile ikrardan ibaret olmadığına delalet eder. Eğer böyle olsaydı, münafık da mümin sayılırdı. Şayet o mümin olsaydı, Allah onu kâfir diye adlandırmazdı.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالُوا “dediler” fiilinin manası ayette يَقُولُون “derler, diyorlar…” şeklindedir. Buna göre sanki, “... inkâr edenler ve o kardeşleri hakkında şöyle şöyle... diyenler gibi olmayın...” denilmiştir. Burada şu iki faydadan dolayı muzari manası, mazi fiille ifade edilmiştir. 1- Gelecek zamanda olması zaruri olan bir şey, bazen “oldu, oluyor” diye ifade edilir.
2- Cenab-ı Hakk gelecek olanı mazi sıygası ile bildirince bundan maksat, sözün onlardan sadır olduğunu haber vermek değildir. Aksine bundan maksat, şüpheyi yerleştirme hususunda onların gösterdikleri faaliyetlerin ne derece fazla olduğunu haber vermektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu Kur’anı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Bu üslup tekit türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekit unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi, söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)
Bazı salihler Allah Teâlâ'nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك (Emret Allah'ım, emrine amadeyim) der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey iman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
لِيَجْعَلَ اللّٰهُ ذٰلِكَ حَسْرَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı يَجْعَلَ اللّٰهُ ذٰلِكَ حَسْرَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ cümlesi, وَقَالُوا fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin lafza-i celâlle gelmesi, muhatapları ikaz ve kalplere korku salmak amacına matuftur.
Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olmasına rağmen lafza-i celâlin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Mef’ûl olan ذٰلِكَ ile onların düşüncelerine işaret edilmiştir. Tecessüm ifade eden ذٰلِكَ ’de istiare vardır. Fikirler gözle görülür bir şeye benzetilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
İkinci mef’ûl olan حَسْرَةً ‘deki nekrelik nev ve kesret ifade etmiştir.
ف۪ي قُلُوبِهِمْ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyyet manası dolayısıyla kalp içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada zarfiyyeye, yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak bu kimselerin fikirlerindeki yanlışlığı etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
قُلُوبِهِمْۜ - قُتِلُواۚ - قَالُوا kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu durumda fiili Allah’a isnat etmenin anlamı nedir? dersen, şöyle derim: Bu bozuk itikada sahip olmaları sebebiyle Cenab-ı Hakk Teâlâ, gönüllerine o gamı ve iç yangınını koymakta; kalplerini daraltmaktadır. İşbu itikat onların fiili; bunun üzerine ortaya çıkan gam, iç yangını ve kalp daralması ise Allah’ın fiilidir. Tıpkı [… göğsünü de göğe çıkıyormuşçasına daraltır, sıkar. (Enam/125)] ayetinde olduğu gibi. Ayrıca bu, yasağın delalet ettiği şeye işaret de olabilir. Yani onlar gibi olmayın ki Allah, onlar gibi olmamanızı bunların gönüllerinde bir iç yangınına çevirsin. Çünkü söyledikleri ve itikat ettikleri hususlarda onlardan ayrışmak, onların zıttına gitmek, onları üzen ve öfkelendiren şeylerdendir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni ’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
لِيَجْعَلَ اللّٰهُ ذٰلِكَ الْكَلَامَ حَسْرَةً buyruğunun başındaki لِ harfi, nehyin delalet ettiği şeye taalluk etmektedir. Bunun takdiri, “Siz onlar gibi olmayınız, ta ki: Sizin kendileri gibi olmayışınızı Allah onların kalplerinde bir pişmanlık ve nedamet pınarı kılsın.” şeklinde olur. Çünkü söyledikleri ve inandıkları şeylerde onlara muhalefet edip onlara zıt davranmak onları gayza sevk eden şeylerdendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
حَسْرَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ [Kalplerinde bir pişmanlık] ibaresinde tecessüm ve istiare vardır.
وَاللّٰهُ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَللّٰهُ lafza-i celâli mübteda, يُحْـي۪ cümlesi mübtedanın haberidir.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olarak zamir makamında zahir isimle zikredilmesi, teberrük, haşyet duyguları uyandırmak ve tehdit ve içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûsi tecessüm ve teceddüt ifade eder.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üsluptaki وَيُم۪يتُ cümlesi atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Cümleler arasında lafzen mutabakat mevcuttur.
Hudûs, tecessüm ve teceddüt ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يُحْـي۪ - يُم۪يتُۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
مَا مَاتُوا - يُم۪يتُۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb ve iştikak cinası sanatları vardır.
وَاللّٰهُ يُحْي۪ وَيُم۪يتُ sözünden maksat, münafıkların ortaya attıkları o şüpheye cevap vermek değildir. Aksine Allah, müminleri münafıkların sözüne benzer bir söz söylemekten nehyedince Allah’ın nuru ve furkanı ile Allah’a ve Allah dostlarına itaat edenlerin kalplerini dirilteceğini, münafıklar gibi Allah düşmanlarının kalplerini de öldüreceğini murad ederek “Allah hem diriltir hem öldürür.” buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
وَ , istînâfiyyedir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. İkazı ve korkuyu artırmak için zamir makamında zahir isim olarak üç kez tekrarlanmasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur بِمَا تَعْمَلُونَ , ihtimam için, amili olan بَص۪يرٌ ‘e takdim edilmiştir.
مَا müşterek ism-i mevsûlu mecrur mahalde olup بَص۪يرٌ ’e mütealliktir. Sılası تَعْمَلُونَ , muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir.
Müsned olan بَص۪يرٌ sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu vasfın, müsnedün ileyhin ayrılmaz bir parçası olduğuna işaret eder.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Yaptıklarınızı görür] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir.
وَٱللَّهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ بَص۪يرٌ sözü, lafzen sarih olarak Allah’ın bütün yapılanları gördüğüne, bildiğine delalet eder. Ama maksat bu yapılanlara karşılık ahirette verilecek sevap ve cezayı hatırlatmaktır. Cümle, lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تَعْمَلُونَ - يَجْعَلَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin başında o münafıkların küfrünün zikredilmesi, onların hallerinin müminlerin hallerinden tamamen farklı olduğunu sarahaten belirtmek, düşmanı taklit etmekten, onlara benzemekten nefret ettirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah onların yaptıklarını hakkıyla görür. Buna göre kâfirler için bu bir azap vaididir. Bu, kâfirlerin hem söyledikleri sözleri hem o sözlerin kaynağı olan inançlarını hem de onların sonuçları olan hareketlerini kapsar. İşte bundan dolayıdır ki سميعٌ değil, بَص۪يرٌ buyurulmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Burada da zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artırmak, kalplere Allah korkusunu sokmak, tehditte mübalağa ve azap vaidini ağırlaştırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayette sadece ilâhî mağfiret ve rahmetin hayırlı olduğunun zikri ile yetinilmesi, fakat bunların gerçekleşip gerçekleşmediğinin meskût bırakılması, buna ihtiyaç olmadığı içindir. Zira Allahu Teâlâ’nın umut verdikten sonra mahrum bırakması mümkün değildir.
Bundan önceki ayette, ölmenin daha fazla öldürülmenin ise daha az vaki olmasına binaen “ölmezler, öldürülmezlerdi” dendiği halde burada, bu sıranın tersine “öldürülür veya ölürseniz…” buyurulması, Allah yolunda öldürülmenin değerini belirtmek, ilâhî mağfiret ve rahmetin celbinde yerinin ziyadesiyle yüksek olduğunu bildirmek ve bu suretle Müslümanları cihada teşvik içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
“Bu ifadeden maksat insanları müminlerin yoluna teşvik etme, münafıkların yolundan da sakındırmaktır.” Zira ayetin evvelinde Allah Teâlâ müminlere hitap etse de ayet ortasında inkarcıları zemmetmiştir. Ayet sonunda Allah Teâlâ’nın tüm yapılanları gördüğünü buyurması ise müminlere teselli olurken, münafıklara bir tehdittir.” (Keziban Dut, Ayet Sonlarındaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
وَلَئِنْ قُتِلْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوْ مُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ ١٥٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَئِنْ | eğer |
|
| 2 | قُتِلْتُمْ | öldürülür |
|
| 3 | فِي |
|
|
| 4 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 5 | اللَّهِ | Allah |
|
| 6 | أَوْ | ya da |
|
| 7 | مُتُّمْ | ölürseniz |
|
| 8 | لَمَغْفِرَةٌ | bağışlaması vardır |
|
| 9 | مِنَ |
|
|
| 10 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 11 | وَرَحْمَةٌ | ve rahmeti |
|
| 12 | خَيْرٌ | daha hayırlıdır |
|
| 13 | مِمَّا | şeylerden |
|
| 14 | يَجْمَعُونَ | onların topladıkları |
|
ÖLÜM OLGUSU
Buna göre iş, ölüm veya öldürülme ile bitmiyor, son nokta burası değildir. Şu halde yeryüzündeki hayat yüce Allah’ın insanlara bahşettiği nimetlerin en iyisi değildir. Başka değerler; Allah katında daha üstün değerler vardır:
“Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz Allah’tan gelecek olan bir bağışlanma ve rahmet onların biriktirdikleri dünya nimetlerinden daha bayırlıdır.”
“Kuşku yok ki ölseniz de öldürülseniz de Allah katında toplanacaksınız.”
Allah yolunda ölmek ve öldürülmek -bu şartla ve bu itibarla- hayattan, insanların hayatta elde ettikleri mal, makam, güç ve dünya metaından daha iyidir. Çünkü, arkasında gelen Allah’ın bağışlaması ve merhameti vardır. Bunlar insanların elde ettiklerinden daha iyidir. İşte Allah, müminleri bu bağışlanma ve merhamete yöneltmektedir. Bu noktada onları, kişisel üstünlüklere ve beşerî değerlere terk etmiyor. Allah’ın yanında bulunanlara da teslim ediyor bizzat kalplerini, kendi rahmetine bağlıyor. Bu da insanların tüm topladıklarından kalplerin bağlandığı tüm değerlerden daha iyidir kuşkusuz.
Herkes Allah’a dönecektir. İster yataklarında veya yeryüzünde dolaşırken ölsünler, ister meydanda çarpışırken öldürülsünler; her durumda O’nun huzurunda toplanacaklardır. Bunun dışında dönecekleri, bundan başka varacakları bir yer yoktur. O halde oradaki farklılık; yapılan iş, niyet, yöneliş ve ilgide söz konusu olabilir. Sonuç ise hep birdir; gerek ölmek, gerekse kesinleşmiş zamanda ve belirlenmiş sürede öldürülmek şeklinde olsun Allah’a dönülecektir. Ve toplanma gününde O’nun huzurunda toplanılacaktır. Dolayısıyla herkesi bekleyen son; Allah’ın bağışlaması ve merhameti ya da öfke ve azabı olacaktır. Ahmakların ahmakı; her durumda öleceği halde, kendine kötü sonucu seçendir.
Böylece kalplerde, ölüm, hayat ve Allah’ın kaderinin gerçek mahiyetleri yer etmektedir. Bu şekilde kalpler, beraberinde kaderin hareket ettiği imtihan, kaderin arka plânındaki hikmet ve imtihan sonrasındaki mükafatla tatmin olmaktadır. Bununla da, savaştaki olaylar ve bu olayların doğurduğu şartlar arasında yapılan gezinti son bulmaktadır. (Fizilal’il Kur’ân)
Allah yolunda savaşırken öldürülen yani şehit edilen veya kendiliğinden ölen kimseler için Allah’ın lutfedeceği bağışlama ve rahmet şüphe yok ki hayatta kalanların zevklerini tatmin etmek için biriktirecekleri mal, para ve elde edecekleri makamdan çok daha iyidir. Yüce Allah bunu yemin ederek haber vermektedir. Çünkü böyle bir ölüm, müminin günahlarının silinmesine ve makamının yükselmesine vesile olur. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
وَلَئِنْ قُتِلْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوْ مُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُتِلْتُمْ şart fiili olup, sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تُمْ naib-i fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يلِ car mecruru قُتِلْتُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. مُتُّمْ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. İki sakinin birleşmesinden dolayı illet harfi mahzuftur. Aslı, مُوتّم şeklindedir. (Mahmut Safi, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an) Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
İsim cümlesidir. مَغْفِرَةٌ mübteda olup damme ile merfûdur. مِنَ اللّٰهِ car mecruru مَغْفِرَةٌ 'nün mahzuf sıfatına mütealliktir. رَحْمَةٌ atıf harfi وَ ’ la مَغْفِرَةٌ ’e matuftur. خَيْرٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harfi ceriyle خَيْرٌ ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَجْمَعُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَجْمَعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَئِنْ قُتِلْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوْ مُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
ل ; mahzuf kasem için gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
لَئِنْ قُتِلْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi, şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın cevabı, kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قُتِلْتُمْ fiilli meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
قُتِلْتُمْ - مُتُّمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İbtida lam’ının dahil olduğu kasemin cevap cümlesi لَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ , mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
مَغْفِرَةٌ mübteda خَيْرٌ ise haberdir.
Mübteda مَغْفِرَةٌ ve ona matuf olan رَحْمَةٌ kelimelerindeki nekrelik tazim ve taklil içindir.
Allah tarafından olan az bir şey, aslında çok büyüktür. Başka hiçbir şeye ihtiyaç bırakmaz. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur مِنَ اللّٰهِ , ihtimam için, amili olan خَيْرٌ ‘e takdim edilmiştir.
ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün-bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
سَب۪يلِ اللّٰهِ izafetinde lafzâ-i celâle muzâf olması سَب۪يلِ için tazim ve şeref ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. O’nun azamet ve kudretini ifade etmek üzere zamir makamında tekrar zikredilmesinde ise ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsned olan خَيْرٌ kelimesi mübalağalı ism-i fail kalıbı olan ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Arapçada İsm-i tafdil; kelimeye üstünlük ve fazlalık anlamı kazandırmak için fiilin " ٲفعل " kalıbına sokulmasıdır. Ancak Araplar aynı maksada yönelik farklı lafızlar da kullanmışlardır. Bu lafızlar başlarındaki hemzeleri hazfedilen "خير "ve "شر "kelimeleridir. Bunlar genel kurala aykırı olarak İsm-i tafdil anlamında kullanılırlar. (Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi / Cilt: 20, Sayı: 1, Haziran 2018, 341- 355 341 Kur’ân-ı Kerim'de Geçen İsm-i Tafdil Kalıpları Eyyüp Sabri Fani) (İbn Mâlik, 1968:133)
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsul مَّا ’nın sılası يَجْمَعُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مَغْفِرَةٌ - رَحْمَةٌ - خَيْرٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
“Öldürülürseniz” sözünden sonra “ölürseniz” şeklindeki ilave, ihtiras ve tekmil itnâbıdır. Bu yolda düşman tarafından öldürülmeyip ecelleriyle ölseler bile mağfireti hak ederler demektir.
Allah’ın rahmetinin dünya nimetlerinden daha hayırlı olmasının sebebi:
a) Mal talep eden kimse, o malı talep etme peşinde yorgunluk içine düşer. Yarından önce öleceği için belki de o, o maldan yarın istifade edemeyecektir. Ama rahmet ve mağfireti talep etmeye gelince kişinin mutlaka ondan istifade etmesi söz konusudur. Çünkü Allah Teâlâ vaadinden dönmez, Nitekim Hakk Teâlâ, [Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onun (sevabını) görecektir. (Zilzal Suresi, 7)] buyurmuştur.
b) Farz edelim ki o kimse yarına çıktı. Fakat belki bu mal yarına çıkamayacak. Çünkü nice insanlar bir hükümdar olarak sabahlamış ama bir esir olarak akşamlamıştır. Ahiretin hayırları ise Hakk Teâlâ’nın, [Baki olan iyi (amel ve hareketler), Rabbinin nezdinde sevapça daha hayırlıdır. (Kehf Suresi, 46)] ve [Sizin nezdinizdeki tükenir, Allah’ın indindeki ise bakidir. (Nahl Suresi, 96)] ayetlerinin de ifade ettiği gibi asla sona ermez.
c) Bu insanın ve o malın yarına çıktığını kabul etsek bile belki de bir hastalık, bir acı, bir elem veya benzeri bir mani onun bu maldan faydalanmasını engelleyebilir. Halbuki ahiretin faydaları böyle değildir.
d) Yarın insanın o maldan istifade edebileceğini farzetsek bile dünya lezzetleri elem ve acılarla karışıktır ve dünya menfaatleri sıkıntılarla doludur. Bu, gizli olmayan bir durumdur. Ahiretin menfaatleri ise böyle değildir.
e) Bu faydaların, yarın sıkıntı ve elemlerden uzak olarak meydana geleceğini kabul etsek bile ne var ki bunlar devam etmezler ve sürekli olmazlar. Bilakis sonlu ve fanidirler. Dünya lezzeti ne kadar kuvvetli ve mükemmel olursa, onu yitirdiği zaman insanın duyacağı üzüntü ve tahassür de o derece şiddetli olur. Ahiret menfaatleri ise, sona ermekten ve zeval bulmaktan masundurlar.
f) Dünya menfaatleri hissidir. Ahiret menfaatleri ise aklîdir. Hissî olan değersiz, aklî olan ise şerefli ve üstündür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İnsanların çoğu, dünyalık meselelerde, kontrolün kendisinde olduğunu hissedebilmek için, değişik söylemlerde bulunur. Aşağı yukarı söylenenlerin özeti: ‘Gitmeseydi veya yapmasaydı, hastalanmaz veya ölmezdi.’ şeklindedir. Bu kişinin nefsine, şu mesajı vermektedir: ‘Eğer biz bunlara dikkat edersek ve yeterince şanslıysak; ömrümüzü musibetlerden uzak yaşayabiliriz.’ Bu yüzden ani ölümler, bir tokat gibi iner insanın suratına. ‘Neden ölmüş?’ diye sorarlar birbirlerine. Acılarını ve şaşkınlıklarını dindirecek bir cevap ararlar.
Belki her başımıza geleni kontrol edemiyoruz. Belki ilerideki yokuşu çıktığımızda, neyle karşılacağımızı kestiremiyoruz. Ancak Allah’a kulluk etmek için geldiğimiz imtihan dünyasında, Allah’a sığınmayı ve O’na tevekkül etmeyi seçebiliyoruz. Yaşadıklarımızı sırf Allah’tan geldiği için kucaklamaya çalışabiliyoruz. Her çaba kırıntımızın Allah katında bir değeri olduğunu bilebiliyoruz. Hiçbir şeyin boşa yaşanmadığına inanabiliyoruz. Zorluklar karşısında yorulduğumuzda, Allah katındaki derecemizin yükseldiğini umut edebiliyoruz. Her sıkıntının eninde sonunda biteceğini ve başa çıkmaya çalıştıklarımız, bizi ne kadar yıpratırsa yıpratsın, Rahman ve Rahim olan Allah’ın kaldıramayacağımız yükü vermeyeceğini, kendimize hatırlatabiliyoruz. Her gün, Allah’a dualar edip, yalvarabiliyoruz. İmtihanlarımızı hafifletmesini ve kolaylaştırmasını isteyebiliyoruz. İki cihanda da bize iyilik ve huzur vermesini dileyebiliyoruz. Ve günün birinde kurtulduğumuzda: Elhamdulillah bizi kendisine teslim ettirene! diyebiliyoruz.
Ey merhametlilerin, en merhametlisi olan Allahım. Ani ölümlerden, yatağa düşüren hastalıklardan, ruhumuzu daraltan sıkıntılardan Sana sığınırız. Tıpkı, Uhud savaşının ardından, bir daha saldırıya uğramaktan korkan; yorgun, üzgün ve tedirgin müminlerin üzerine indirdiğin güven ve uykuyla dinlendirip dinçleştirdiğin gibi: Bu hal içinde olanların gönüllerine huzur, imtihanlarına kolaylık, bedenlerine sükunet vermeni isteriz. Allahım! Her şeyin kontrolünün, Sende olduğuna iman ederiz. Senden hayatımızın her kademesinde, gönlümüze ferahlık getirecek hayırları isteriz.
Bu cihanda savaştan korktuğu için şehitliği elinin tersiyle iterek eninde sonunda ölenler gibi olmak da var, Allah yolunda şehitliğe koşanlara benzemeye çalışmak da.
Her seçim anı geldiğinde, Allah’ın rızasına uygun olanı seçenlerden olmak duasıyla.
Amin.
***
İnsan konuşmayı, ona muhtaç olduğundan daha fazla sever. Geleceğe dair endişelerinden ve geçmişte kalan acılarından yoğurduğu bitmez tükenmez senaryolarla meşgul olur. Bir yere varmayan ya da faydası olmayan soruların yükü altında ezilir.
Güvenilir yani anlatınca faydalı bir sonuca ulaşacağı bilinen kişilerle, dertleri konuşmanın faydası bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Zira bu tür konuşmalarda, kişinin amacı hem kendisine, hem de güvendiği kişinin söyleyeceklerine kulak vermek ve harekete geçmektir.
Aksi takdirde, yaşananları ya da ihtimalleri tekrar ve tekrar konuşmanın ya da kafasının içinde aynı filmi başa sarıp durmanın bir anlamı yoktur. İnsanın, her zaman, herhangi bir konuda güvendiği bir bilirkişiye ihtiyacı vardır. Ancak o zaman, doğru yönde adım attığına inanır.
İşte bu yüzden, Allah-u Teâlâ rahmeti ve dini ile en güzel yardımcıdır. İnsanın nefsini, dünyalık detaylara gereksiz ehemmiyet vermemesi ve kendisinin asıl sahibi olan Allah’ı kalbinde taşıması için terbiye eder. Zihnini ve kalbini hakikat ile doldurması için telkin verir.
Savaş meydanlarında sakinleşemeyen münafıklar ile Allah rızası için orada bulunan müminler arasındaki fark; biri aynı sorunları tekrar ederken, diğeri kendisini her şeyi bilen Allah’a teslim etmiştir. Biri boşa yorulduğunu ve öldüğünü düşünürken, diğeri Allah yolunda zaferin ya da şehitliğin peşindedir.
Kısacası; dünya hayatının herhangi bir döneminde, Allah’ın rızasını gözeten bir mü’min, dünyada kaybetmiş görünse bile Allah’ın izniyle her hâlükârda kazanacağını bilir.
Ey Allahım! Bizi nefsin ve insanların vesveselerinden değil, Senden korkanlardan; hevesleri için değil, Senin rızanı gözeterek yaşayanlardan; yüreğinde dünyanın sevgisini değil, Seni ve kelamın ile sünnetini taşıyanlardan; nefsinin istediğini değil, Senin sevdiklerini sevenlerden eyle.
Ey Allahım! Emirlerine itaati ve yasaklarından uzaklaşmayı bize sevdir, kolaylaştır ve bizden kabul buyur. Cehennem azabından uzaklaştır; rızan ile cennetine yaklaştır. Muhabbetine, nuruna, rahmetine, şefaatine ve sevdiklerine sevdiklerinden biri olarak kavuştur.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji