اَلَّذ۪ينَ قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُتِلُواۜ قُلْ فَادْرَؤُ۫ا عَنْ اَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ١٦٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الَّذِينَ | kimselere |
|
| 2 | قَالُوا | diyen(lere) |
|
| 3 | لِإِخْوَانِهِمْ | kardeşleri için |
|
| 4 | وَقَعَدُوا | (Savaştan geri kalıp) oturarak |
|
| 5 | لَوْ | eğer |
|
| 6 | أَطَاعُونَا | bizim sözümüzü tutsalardı |
|
| 7 | مَا |
|
|
| 8 | قُتِلُوا | öldürülmezlerdi |
|
| 9 | قُلْ | de ki |
|
| 10 | فَادْرَءُوا | haydi savın |
|
| 11 | عَنْ |
|
|
| 12 | أَنْفُسِكُمُ | kendinizden |
|
| 13 | الْمَوْتَ | ölümü |
|
| 14 | إِنْ | eğer |
|
| 15 | كُنْتُمْ | iseniz |
|
| 16 | صَادِقِينَ | doğrulardan |
|
Quud قُعُود kelimesi, Oturmak anlamındadır. Bir işte tembellik gösteren kişiye de قَاعِدٌ adı verilmiştir. قَاعِدَة sözcüğü ise ay halinden ve evlilikten eli eteği çekilmiş kadın demektir. Bunun çoğulu da قَوَاعِدٌ kelimesidir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 31 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri kaide, makad, kâde/kuud(namazda), tekâüd, mütekâid ve Zilkâdedir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
Derece: Aynı düzlemde uzanıp gitmek değil de yükselmek dikkate alındığında menzileye دَرَجَة denir. دَرْجٌ kitap ve elbiseyi dürmektir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 20 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri derece, tedrici, istidrac ve dercetmektir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَلَّذ۪ينَ قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُتِلُواۜ
İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri; هم şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِاِخْوَانِ car mecruru قَالُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَقَعَدُوا cümlesi, قَدْ takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. قَعَدُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُتِلُوا ’dur. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَوْ gayrı cazim şart harfidir. اَطَاعُونَا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamir نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı مَا قُتِلُوا ’dir.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. قُتِلُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَطَاعُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi طوع ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
قُلْ فَادْرَؤُ۫ا عَنْ اَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l kavl, mukadder şart cümlesidir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن كنتم صادقين في دعواكم فادرؤوا (Davanızda sadıksanız, savın) şeklindedir.
ادْرَؤُ۫ا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ اَنْفُسِ car mecruru ادْرَؤُ۫ا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْمَوْتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
كُنتُم nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. صَادِق۪ينَ kelimesi كُنْتُمْ ’un haberi olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar. Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle mahzuftur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)
صَادِق۪ينَ ; sülâsî mücerredi صدق olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّذ۪ينَ قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُتِلُواۜ
Müstenefe cümlesi olarak fasılla gelen ayette اَلَّذ۪ينَ has ism-i mevsûlu, takdiri هم olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mübtedanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Müsned konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ ‘nin sılası قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَ ’la gelen وَقَعَدُوا cümlesi, قَدْ takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi açık ismin zikrinin kerih görülmesi ve haberle ilgili açıklama sebebiyledir.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُتِلُوا cümlesi şart üslubunda gelmiştir. لَوۡ , gayrı cazim şart edatıdır. Mazi fiil sıygasıyla gelen şart cümlesi اَطَاعُونَا ; faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَا قُتِلُوا cümlesi şartın cevabıdır. Menfi mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan terkip şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قُتِلُوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Nahivciler لَوۡ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Bu tanıma göre لَوۡ edatı cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacı bekir oğlu)
لَوۡ , muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir, 5/63)
Ayette geçen قَعَدُ [oturmak] fiili savaşa katılmamaktan kinayedir.
اَلَّذ۪ين ism-i mevsûlünün cümle içindeki mahalli hakkında farklı tefsirler vardır:
Birincisi; Bir önceki ayette geçen الَّذ۪ينَ نَافَقُواۚ dan bedel olarak mensubdur.
İkincisi; بِمَا يَكْتُمُونَۚ ’deki fail zamirinden bedel olarak merfûdur.
Üçüncüsü; mahzuf mübtedanın haberi olarak merfûdur. Takdiri; هم الذين “Onlar şöyle şöyle olanlardır.” şeklindedir. Zem yerinde olarak zemme delalet eden mahzuf bir fiille mensubdur. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an) (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’ l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ cümlesindeki kardeşlik; nesep, aynı memleketten olma, peygambere düşman olma ya da putlara ibadet etme hususunda müşterek olma manasındadır. İstiare-i vefakiyedir. İnanç yakınlığı, kan bağına benzetilmiştir. Kardeşler birbirlerini düşünür, arar sorar, sever, ilgilenir. Münafıklar da nerde olsalar birbirlerini bulur, kırk kat yabancı bile olsalar İslam aleyhine bir mevzu olunca hemen birleşir, öz kardeş gibi birbirlerine destek olurlar.َ [ve oturdular] وَقَعَدُوا istiare-i tahakkümiyedir. Oturmak, yorgunluğun, ayakta duramamanın tezahürüdür. Oturan kişi, işi olmayan, herhangi bir acelesi olmayıp dinlenen kişidir. Münafıkların savaştan geri kalması hantal, hasta, kendini kaldıramayan kişinin oturup kalmasına benzetilmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
قُلْ فَادْرَؤُ۫ا عَنْ اَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
İstinâfiyye olarak fasılla gelen cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi فَادْرَؤُ۫ا عَنْ اَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri, إن كنتم صادقين في دعواكم (eğer davanızda haklıysanız) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli’ olan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فَادْرَؤُ۫ا عَنْ اَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ [Ölümü kendinizden savın] emri, aciz bırakmak ve istihza kastıyla söylenmiş olduğu için cümle vaz edildiği anlamın dışında mana kazanmıştır. Bu nedenle mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Şart üslubundaki اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ cümlesi, tefsiriyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir.
كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ , şart cümlesidir.
Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
كَان ’nin haberi صَادِق۪ينَ şeklinde ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, C. 5, s. 124)
مَا قُتِلُوا - الْمَوْتَ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı, قُلْ - قَالُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ [Eğer doğrucular iseniz…] cümlesi çoğul kalıbıyla gelerek, Müslümanların da resul gibi Allah'ın indirdiği şeyle onları tehdit ettiklerine delalet eder. Çünkü bu cümle اِنْ كُنْتَ مِنَ اَلصَّادِقِ şeklinde tekil kalıbıyla gelmemiştir. Böylece hitap sadece Resul’e (s.a.v) yönelik olmamıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 94)
Bu ayet, altı surede aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa اِنْ kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir.
2. Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.
3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
[Kardeşleri hakkında] yani Uhud’da öldürülen münafık kardeşleri veya nesep ve komşu kardeşleri hakkında savaşa gitmeyip [evlerinde oturdular] ve kardeşlerimiz [sözümüzü dinleyip] savaşa katılmayarak [bize muvafakat etselerdi], bizim gibi onlar da [öldürülmeyeceklerdi] dediler. [De ki: Doğru söylüyorsanız, kendinizden ölümü kaldırın] yani eğer öldürülmekten kurtulmanın bir yolunu bulduysanız -ki bu, size göre savaşa katılmamaktır- o halde ölümden kurtulmanın da bir yolunu bulun. Yani savaşa katılmamak suretiyle öldürülmekten kurtulmanız, sizi bütünüyle ölümden kurtarmaz. Çünkü ölümün sebeplerinden sadece biri olan öldürülmekten kurtarsanız bile hayatın çeşitli noktalarına yayılmış diğer sebeplerinden kurtulamazsınız; mutlaka onlardan biri gelip sizi bulur.
[Kendinizden ölümü kaldırın.] ifadesi onlarla alay etmektir. Yani eğer ölümün sebeplerini kendinizden uzaklaştıracak kadar yiğitseniz, onun bütün sebeplerini kaldırın da ölmeyin bari! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Sizin öldürülmemeniz, bunun Allah tarafından yazılmamış olması sebebine bağlıdır; yoksa sizin iddia ettiğiniz gibi hakkınızda ölüm yazılmış olduğu halde evlerinizde oturmakla ölümü önlediğiniz için değil. Zira böyle olması imkânsızdır. Hatta bazen savaşa katılmak kurtuluş sebebi, evde oturmak ise ölüm sebebi olmaktadır.
Rivayet olunur ki münafıklar bunu söyledikleri gün kendilerinden eceliyle yetmiş kişi öldü.
Bir görüşe göre de eğer sizi dinleyip de evlerinde kalsalardı, savaşta öldürüldükleri gibi bu defa evlerinde öldürüleceklerdi, demektir.
Bu görüşe göre “Haydi kendinize gelen ölümü def edin!” cümlesi, onlarla istihza mahiyetindedir. Yani eğer siz gerçekten ölüm sebeplerini önleyen insanlar iseniz, o zaman iddianıza göre bu özel sebebi kaldırdığınız gibi ölümün bütün sebeplerini ortadan kaldırın ki hiç ölmeyesiniz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
درأ fiili Kur'an'da 5 kere geçmiştir. İki yandan birine meyletmek, savunmak, kovmak manaları vardır. (Ra’d/22; Nûr/8; Bakara/72; Âl-i İmran/168; Kasas/54)