3 Haziran 2024
Âl-i İmrân Sûresi 166-173 (71. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Âl-i İmrân Sûresi 166. Ayet

وَمَٓا اَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِاِذْنِ اللّٰهِ وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِن۪ينَۙ  ١٦٦


166-167. Ayetler Meal  :   
İki topluluğun (ordunun) karşılaştığı günde başınıza gelen musibet Allah’ın izniyledir. Bu da mü’minleri ortaya çıkarması ve münafıklık yapanları belli etmesi içindi. Onlara (münafıklara), “Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunmaya geçin” denildi de onlar, “Eğer savaşmayı bilseydik, arkanızdan gelirdik” dediler. Onlar o gün, imandan çok küfre yakın idiler. Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Oysa Allah, içlerinde gizledikleri şeyi çok iyi bilmektedir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve şey
2 أَصَابَكُمْ sizin başınıza gelen ص و ب
3 يَوْمَ gün ي و م
4 الْتَقَى karşılaştığı ل ق ي
5 الْجَمْعَانِ iki topluluğun ج م ع
6 فَبِإِذْنِ ancak izniyledir ا ذ ن
7 اللَّهِ Allah’ın
8 وَلِيَعْلَمَ ve bilmesi içindir ع ل م
9 الْمُؤْمِنِينَ inananları ا م ن

وَمَٓا اَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِاِذْنِ اللّٰهِ وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِن۪ينَۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَصَابَكُمْ ‘dur. Aid zamir  هُو ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اَصَابَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. يَوْمَ  zaman zarfı  اَصَابَ  fiiline mütealliktir.  الْتَقَى الْجَمْعَانِ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

الْتَقَى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.  الْجَمْعَانِ  muttasıl zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur.  فَبِاِذْنِ اللّٰهِ  car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf haberine mütealliktir.

فَ  harf-i zaiddir.  بِاِذْنِ اللّٰهِ  car mecruru mahzuf mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri; هو şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِ  harfi,  يَعْلَمَ  fiilini gizli  اَنْ  ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel, لِ  harf-i ceriyle  بِاِذْنِ اللّٰهِ  veya mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri;  فعل ذلك ليعلم  şeklindedir.

يَعْلَمَ  fetha ile mansub muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الْمُؤْمِن۪ينَ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَصَابَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

الْتَقَى fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi لقي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

الْمُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَٓا اَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِاِذْنِ اللّٰهِ وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِن۪ينَۙ

وَ , istînâfiyyedir.

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

icâz-ı hazif sanatı vardır. مَٓا  mübtedadır. Tekit ifade eden zait harf  فَ ‘nin dahil olduğu car mecrur  فَبِاِذْنِ اللّٰهِ , takdiri  هو  olan mahzuf mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Bu takdire göre sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  مَٓا ‘nın haberidir. Faide-i haber inkârî kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mübteda olan müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  ‘nın sıla cümlesi  اَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

الْتَقَى الْجَمْعَانِ  cümlesi,  اَصَابَكُمْ  fiiline müteallik zaman zarfı  يَوْمَ  ‘nin muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi konuya dikkat çekmek içindir.

Veciz ifade kastına matuf  بِاِذْنِ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  اِذْنِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla Allah lafzında tecrîd sanatı vardır. 

وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِن۪ينَ  cümlesi atıf harfi  وَ  ‘la makabline atfedilmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ  ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَعْلَمَ الْمُؤْمِن۪ينَ  cümlesi, mecrur mahalde masdar teviliyle,  لِ  harf-i ceriyle mahzuf fiile mütealliktir. Cümlenin takdiri, فعل ذلك للاختبار وليعلم المؤمنين  (Bunu müminleri denemek ve öğretmek için yaptı.) şeklindedir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Bu cümle, “Allah'ın izni ile olmuştur.” cümlesine matuf olup müsebbebin sebebe atfı kabilindendir. Burada bilmek, temyiz etmek ve insanlar arasında açıklamaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ  [İki grubun karşılaştığı gün] ifadesi Uhud’dan kinayedir.

لِيَعْلَمَ الْمُؤْمِن۪ينَۙ  [Müminleri bilmesi içindir.] sözünde mecazî isnad vardır. Allah her şeyi zaten bilmektedir. Burada bilmesi gerekenler insanların kendisidir. Çünkü orada herkesin imanı ortaya çıkmıştır.

وَمَٓا اَصَابَكُمْ [Başınıza gelen musibet] yani Uhud Savaşı’nda sizin topluluğunuzla müşrikler topluluğu karşılaştığı gün başınıza gelen musibet, [Allah’ın izni] yani serbest bırakmasıyla [ileydi.] Burada serbest bırakmadan istiare olarak  اِذْنِ  kelimesi kullanılmıştır. Çünkü Allah Müslümanları imtihan etmek için müşriklerin onlara zarar vermelerine mani olmamıştır. Zira izin veren, izin verdiği kişiyi yapmak istediği şeyi yapmakta serbest bırakmaktadır. [Allah] bu yaptıklarını [müminle münafık birbirinden ayrılsın] ve birinin imanı, diğerinin de nifakı ortaya çıksın [diye yapmaktadır.] (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bazı tefsirciler bu izni, irade ile; bazıları da tahliye ile tefsir etmişlerdir ki maksat, bu iznin rıza demek olmadığını da anlatmaktır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili ve Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

ليعلم , ortaya çıkmak anlamında kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Âl-i İmrân Sûresi 167. Ayet

وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ نَافَقُواۚ وَق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوِ ادْفَعُواۜ قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالاً لَاتَّبَعْنَاكُمْۜ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ اَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْا۪يمَانِۚ يَقُولُونَ بِاَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَۚ  ١٦٧


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلِيَعْلَمَ ve bilmesi içindir ع ل م
2 الَّذِينَ kimseleri
3 نَافَقُوا iki yüzlülük edenleri ن ف ق
4 وَقِيلَ dendiği halde ق و ل
5 لَهُمْ onlara
6 تَعَالَوْا gelin ع ل و
7 قَاتِلُوا savaşın ق ت ل
8 فِي
9 سَبِيلِ yolunda س ب ل
10 اللَّهِ Allah
11 أَوِ ya da
12 ادْفَعُوا savunun د ف ع
13 قَالُوا dediler ق و ل
14 لَوْ eğer
15 نَعْلَمُ bilseydik ع ل م
16 قِتَالًا savaş (olacağını) ق ت ل
17 لَاتَّبَعْنَاكُمْ sizinle gelirdik ت ب ع
18 هُمْ onlar
19 لِلْكُفْرِ küfre ك ف ر
20 يَوْمَئِذٍ o gün
21 أَقْرَبُ yakın idiler ق ر ب
22 مِنْهُمْ ondan
23 لِلْإِيمَانِ imandan (çok) ا م ن
24 يَقُولُونَ söylüyorlar ق و ل
25 بِأَفْوَاهِهِمْ ağızlarıyla ف و ه
26 مَا
27 لَيْسَ olmayanı ل ي س
28 فِي içinde
29 قُلُوبِهِمْ kalblerinin ق ل ب
30 وَاللَّهُ halbuki Allah
31 أَعْلَمُ çok iyi bilmektedir ع ل م
32 بِمَا şeyi
33 يَكْتُمُونَ içlerinde sakladıkları ك ت م

وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ نَافَقُواۚ

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِ  harfi,  يَعْلَمَ  fiilini gizli  اَنْ  ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harfiyle önceki masdar-ı müevvele mütealliktir. 

Fiil cümlesidir. يَعْلَمَ  fetha ile mansub muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  نَافَقُوا  ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

نَافَقُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

نَافَقُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  نفق ’dur. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوِ ادْفَعُواۜ

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir.  ق۪يلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  لَهُمْ  car mecruru  ق۪يلَ  fiiline mütealliktir. تَعَالَوْا  fiili  ق۪يلَ  ’nin naib-i faili olarak mahallen merfûdur. 

تَعَالَوْا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. قَاتِلُوا  cümlesi, تَعَالَوْا  ‘den bedel olarak mahallen merfûdur.

قَاتِلُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يلِ  car mecruru  قَاتِلُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اَوِ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder.  ادْفَعُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  

اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَعَالَوْا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi علو ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

قَاتِلُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  قتل  ’dur. 

 

قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالاً لَاتَّبَعْنَاكُمْۜ

 

Fiil cümlesidir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl  لَوْ نَعْلَمُ قِتَالًا  ‘dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.   

لَوْ  gayrı cazim şart harfidir. نَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  قِتَالًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı  لَاتَّبَعْنَاكُمْ ’dur.  

لَ  harfi  لَوْ ’ in cevabının başına gelen rabıtadır.   

اتَّبَعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

اتَّبَعْنَا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ اَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْا۪يمَانِۚ

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لِلْكُفْرِ  car mecruru  اَقْرَبُ ’ye mütealliktir. يَوْمَئِذٍ  zaman zarfı  اَقْرَبُ  ’ye mütealliktir. 

يَوْمَ  zaman zarfı,  إذ ’e muzaftır.  يَوْمَ  ref mahallinde feth üzere mebnidir. إذ  mukadder sükun üzere mebni bir isimdir. Çünkü muzâfun ileyh olarak cer mahallindedir. Aldığı tenvin ise mahzuf bir cümleden avzdır. Takdiri, هم للكفر يوم إذ قالوا لو نعلم قتالا لاتبعناكم أقرب منهم للإيمان (Savaşmayı bilseydik size tabi olurduk dedikleri gün onlar imandan çok küfre yakındırlar.) şeklindedir.

اَقْرَبُ  haber olup damme ile merfûdur. مِنْهُمْ  car mecruru  اَقْرَبُ ’ye mütealliktir. لِلْا۪يمَانِ  car mecruru اَقْرَبُ  ’ye mütealliktir. 

اَقْرَبُ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

              

  يَقُولُونَ بِاَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ


Fiil cümlesidir. يَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاَفْوَاهِهِمْ  car mecruru  يَقُولُونَ  ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

 Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.

لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَیۡسَ  ’nin ismi müstetir olup takdiri هُو ’dir. ف۪ي قُلُوبِ  car mecruru  لَیۡسَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ‘nin  haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)                    

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَۚ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olarak mahallen merfûdur. اَعْلَمُ  haber olup damme ile merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  اَعْلَمُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَكْتُمُونَ  ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَكْتُمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَعْلَمُ ; ism-i tafdildir.

وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ نَافَقُواۚ 

 

وَ , atıf harfidir. 

Sebep bildiren harf-i cer  لِ  ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ نَافَقُوا  cümlesi, mecrur mahalde masdar tevilinde olup önceki ayetteki masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mef’ûl konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin  sılası olan  نَافَقُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Münafıkların, ism-i mevsûlle ifade edilmesi tahkir amacına matuftur. 

وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِن۪ينَۙ  cümlesiyle  وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ نَافَقُواۚ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

نَافَقُواۚ - الْمُؤْمِن۪ينَۙ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

Burada  علِم  fiilinin ikinci kez tekrar edilmesi müminleri teşrif, onları münafıkların kapsamına dahil olmaktan tenzih ve ilm-i ilâhînin iki fırkaya taallûk cihetinden farklı olduğunu bildirmek içindir. “O gün size isabet eden musibet, imanda sebat edenleri ve nifak gösterenleri birbirlerinden ayırmak için idi.” demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوِ ادْفَعُواۜ

وَ  atıf harfidir. Cümle hükümde ortaklık nedeniyle  نَافَقُواۚ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.  وَ ‘ın stînâfiyye olması da caizdir. 

ق۪يلَ  fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir. 

ق۪يلَ  fiilinin mekulü’l-kavli  تَعَالَوْا  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

تَعَالَوْا  emir sıygasında camid fiildir. Mazi ve muzarisi yoktur.

قَاتِلُوا  cümlesi  تَعَالَوْا  ‘den bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. 

Bedel; Arap dilinde bir kelimenin yerine kullanılan başka bir kelimenin atıf yapılmadan ve tefsir maksatlı kullanılmasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. Bedel yapmanın amacı, kapalı olan kelamı açmak, açık olanı ise tekid etmektir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı: 1 Yıl: 2000) 

Aynı üslupta gelen  ادْفَعُوا  cümlesi, atıf harfi  اَوِ  ile makabline atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  car-mecruru, قَاتِلُوا  fiiline mütealliktir.

Veciz ifade kastına matuf  ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf  سَب۪يلِ  şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

سَبِیلِ ٱللَّهِ  [Allah’ın yolu] ibaresinde tasrihî istiare vardır. Yol manasındaki  سَبِیلِ  kelimesi din için müstear olmuştur. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh olan din (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih  (müstear minh) olan yol zikredilmiştir. 

فِی سَبِیلِ ٱللَّهِ  ibaresinde  فِی  harfi de  إلى  harfi yerine istiare edilmiştir. Allah’ın dini, mazruf yerine konmuştur. Bilindiği gibi  فِی  harfinde zarfiyet manası vardır. سَبِیلِ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Yol içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Ancak Allah’ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

قَاتِلُوا - ادْفَعُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

تَعَالَوْا قَاتِلُوا  ayetinde aralarında atıf harfi olmadan peş peşe gelmiş iki emir fiil vardır. Bunun nedeni de kastedilen şeyin tek bir tane olmasıdır, o da savaştır.  تعالوا  emri, ardından gelen emre hazırlık, savaşa teşvik etmek, istek ve arzuyu oluşturmak amacıyla getirilmiştir. İkinci emir olan  قاتلوا  ifadesi onlardan savaşmaları isteğinin dile getirmektedir. (Şeyma Çetinkaya, Kur’an-ı Kerimde Cihad Kavramı (Meâni İlmi Açısından Semantik Bir İnceleme)


قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالاً لَاتَّبَعْنَاكُمْۜ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَوْ نَعْلَمُ قِتَالاً لَاتَّبَعْنَاكُمْ  cümlesi, şart üslubunda gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan   نَعْلَمُ قِتَالاً  cümlesi şarttır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şartın cevabı olarak  لَ  karinesiyle gelen  لَاتَّبَعْنَاكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında kizbî haber talebî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Kizbî haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.   

لَوْ  şartının cevabının başında  لَ  gelerek cümle tekid edilmiştir. Çünkü insanların hepsinin aynı durum üzere birleşmesi imkânsızdır, ancak Allah dilerse bunu yapar. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 3, s. 363) 

Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوۡ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Bu tanıma göre  لَوۡ  edatı cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi))

لَوۡ , muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir, 5/63)

[Savaşı bilseydik size tabi olurduk.] sözü kizbî haberdir. 


 هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ اَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْا۪يمَانِۚ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede  هُمْ  mübteda,  اَقْرَبُ  haberdir. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif  sanatları vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  لِلْكُفْرِ  car mecruru ve  يَوْمَئِذٍ  zaman zarfı, konudaki önemine binaen, müteallik oldukları  اَقْرَبُ ‘ya takdim edilmiştir.

يَوْمَ  zaman zarfı,  إذ ’e muzâftır.  إذ  ‘deki tenvin, mahzuf bir cümleden ivazdır. Cümlenin takdiri  هم للكفر يوم إذ قالوا لو نعلم قتالا لاتبعناكم أقرب منهم للإيمان (Savaşmayı bilseydik size tabi olurduk dedikleri gün onlar imandan çok küfre yakındırlar.) şeklindedir. Muzâfun ileyh cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

لِلْكُفْرِ - لِلْا۪يمَانِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ اَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْا۪يمَانِۚ [İmandan çok küfre daha yakındırlar.] sözünde istiare vardır.

Onlar, bu sözleri söyledikleri gün imandan daha çok küfre yakın idiler. Zira bundan önce onlar imanlarını izhar ediyorlardı ve onların küfürlerini bildiren bir emare, kendilerinde görülmemişti. Fakat onlar Müslüman askerlerinden ayrılıp o sözleri sarfedince haklarında beslenen zandan, imandan uzaklaştılar ve küfre yaklaşmış oldular.

Bir görüşe göre o gün onlar iman ehlinden daha çok küfür ehline yardıma daha yakın idiler. Çünkü Müslümanlardan ayrılarak mevcudu azaltmaları, müşrikleri takviye oldu. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

قرب , küfrü açığa çıkarmak anlamında mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 يَقُولُونَ بِاَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

بِاَفْوَاهِهِمْ  car mecruru  يَقُولُونَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfı îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  بِاَفْوَاهِهِمْ  car-mecruru tahkiri artırmak için, mef’ûle takdim edilmiştir.

يَقُولُونَ  sözünden sonra  بِاَفْوَاهِهِمْ ‘in zikri, iki yüzlülüklerini tekit için yapılmış ıtnâb sanatıdır.

يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nin  sılası olan  لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ  cümlesi, nakıs fiil  لَيْسَ ‘nin  dahil olduğu isim cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  ف۪ي قُلُوبِهِمْ  car-mecruru,  لَیۡسَ  ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. 

ف۪ي قُلُوبِهِمْ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  قُلُوبِهِمْ , mazruf mesabesindedir. Kalp, içi olan bir nesneye benzetilmiştir. Çünkü kalpler, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmî’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.ق۪يلَ -  يَقُولُونَ - قَالُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

[Ağızlarıyla söylüyorlar] yani onların imanları ağızlarından ve harflerin mahreçlerinden öteye gitmez; kalpleri ondan habersizdir. Burada kalple birlikte ağzın da zikredilmesi, onların nifaklarını tasvir etmekte ve imanlarının, müminlerin iman konusunda kalplerinin ağızları ile uyumlu olmasının aksine ağızda mevcut ama kalpte yok olduğunu ifade etmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

يَقُولُونَ بِاَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ  sözü mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ağız; konuşmanın mekanıdır. Mekan söylenmiş mekanda olan şey yani söz kastedilmiştir. Mahal alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. (https:// tafsir.app/ aljadwal /3 / 167)  

Ayet, faide-i haber olarak gelmiştir. Allah, münafıkların kalplerinde olmayan şeyleri ağızlarıyla söylediklerine ilişkin olarak ayetin muhatabı Hz. Peygamber ve sahabeyi bilgilendirme gereği duymuştur. Çünkü münafıkların söylediği sözler ağızlarından başka bir yere gitmiyordu, sadece ağızlarında ve harflerin çıktığı yerde kalıyordu. Kalplerinde bu sözlere ait bir şey yoktu. Ağızlarla kalpleri birlikte zikretmesinin sebebi de onların münafıklığını tasvir etmek içindir. Böylece münafıkların söylediklerine ilişkin olarak Hz. Peygamber ve sahabe bilgi sahibi yapılmıştır. Ayet dikkatle incelendiğinde hiçbir tekid ifadesinin olmadığı, buna da gerek duyulmadığı görülmektedir.  (Şeyma Çetinkaya, Kur’an-ı Kerimde Cihad Kavramı (Meâni İlmi Açısından Semantik Bir İnceleme)

Bu sözden maksat, ya bazen dillerinde bazen de kalplerinde oluşan kelamın kendisidir. Buna göre ispat ve nefyedilen sözlerin yerleri değişik ise de kendileri aynıdır. Ya da yalnız ağızlarıyla söyledikleri sözlerdir. Bu takdirde nefyedilen, sözlerin menşei ağızdır, söylenen söz de ondan ayrı değildir. Bu takdirde sözün menşei olan ağzın söz olarak ifade edilmesi, aralarındaki sıkı bağlılıktan dolayıdır. Bunun anlamı şudur: “Onlar öyle batıl sözler sarf etmişlerdir ki o sözlerin kalplerinde yeri yoktur. Nitekim onlar bu sözleriyle kalplerinde asla mevcut olmayan iki şeyi izhar ettiler. Birincisi; savaşmayı bilmediklerini, ikincisi savaşmayı bilmiş olsalardı o takdirde  Müslümanların peşlerinden gideceklerini.

Oysa onlar her iki halde de apaçık yalan söylüyorlardı. Çünkü onlar, savaşmayı biliyorlardı ve Müslümanların peşlerinden gitmeye de niyetleri yoktu. Hayır, onlar Müslümanlara yardım etmemekte kararlı ve irtidad etmeye azimli idiler.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَۚ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)   

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, kalplerde haşyet duygularını ve ikazı artırmak için yapılan tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah Teâlânın ilmini mübalağa yoluyla ifade etmek için, müsned ism-i tafdil vezninde gelmiş ve isim cümlesi tercih edilmiştir.

Mecrur mahaldeki  مَا  müşterek ism-i mevsûl  اَعْلَمُ ’ya  mütealliktir. Sılası  يَكْتُمُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

اَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَ  [Gizlediklerini bilir] ifadesi, bilmekle kalmaz karşılığını da verir anlamında lâzım- melzûm alakasıyla, mecaz-ı mürseldir.

Yine [gizlediklerini bilir] ifadesinin mefhumu muhalifi “Allah’ın bilmediği hiç bir şey yoktur. Yani gizlediklerini bilir, ama açığa vurduklarını da bilir.” manasıdır. 

نَعْلَمُ - اَعْلَمُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

[Onların gizlediklerini Allah çok iyi bilir!] Allah, onların nifaklarını ve beraberce işledikleri “müminleri kötüleme, onları cahil bulma, fikirlerini yanlışlama, onların başına gelenlere sevinme” vb. durumlarını daha iyi bilir. Yani “Siz onların bir kısmını bazı emarelerle kısaca bilirsiniz. Ben ise bütün tafsilatı ve her yönüyle tam bir ihata ile bilirim!” (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

“Allah en iyi bilendir.” buyurulmak suretiyle bilme fiilinde tafdîl kipi kullanılmıştır. Çünkü o münafıkların, müminleri zemmetmeleri, görüşlerini yanlış saymaları, başlarına musibetler gelmesine sevinmeleri gibi nifak hükümlerinden gizledikleri şeyleri müminler de icmâl olarak biliyorlardı. Bunların tafsilat ve keyfiyetlerinin bilgisi ise ilm-i ilâhîde mevcuttur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Âl-i İmrân Sûresi 168. Ayet

اَلَّذ۪ينَ قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُتِلُواۜ قُلْ فَادْرَؤُ۫ا عَنْ اَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  ١٦٨


(Onlar), kendileri oturup kaldıkları hâlde kardeşleri için, “Eğer bize uysalardı, öldürülmezlerdi” diyen kimselerdir. De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz kendinizden ölümü savın.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ kimselere
2 قَالُوا diyen(lere) ق و ل
3 لِإِخْوَانِهِمْ kardeşleri için ا خ و
4 وَقَعَدُوا (Savaştan geri kalıp) oturarak ق ع د
5 لَوْ eğer
6 أَطَاعُونَا bizim sözümüzü tutsalardı ط و ع
7 مَا
8 قُتِلُوا öldürülmezlerdi ق ت ل
9 قُلْ de ki ق و ل
10 فَادْرَءُوا haydi savın د ر ا
11 عَنْ
12 أَنْفُسِكُمُ kendinizden ن ف س
13 الْمَوْتَ ölümü م و ت
14 إِنْ eğer
15 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
16 صَادِقِينَ doğrulardan ص د ق

Quud قُعُود kelimesi, Oturmak anlamındadır. Bir işte tembellik gösteren kişiye de قَاعِدٌ adı verilmiştir. قَاعِدَة sözcüğü ise ay halinden ve evlilikten eli eteği çekilmiş kadın demektir. Bunun çoğulu da قَوَاعِدٌ kelimesidir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 31 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri kaide, makad, kâde/kuud(namazda), tekâüd, mütekâid ve Zilkâdedir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)

Derece: Aynı düzlemde uzanıp gitmek değil de yükselmek dikkate alındığında menzileye دَرَجَة denir. دَرْجٌ kitap ve elbiseyi dürmektir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 20 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri derece, tedrici, istidrac ve dercetmektir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)

اَلَّذ۪ينَ قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُتِلُواۜ

 

İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ  mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri;  هم  şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ  ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِاِخْوَانِ  car mecruru  قَالُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَقَعَدُوا  cümlesi,  قَدْ  takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir. وَ  haliyyedir.  قَعَدُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl  لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُتِلُوا  ’dur.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

لَوْ  gayrı cazim şart harfidir.  اَطَاعُونَا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamir  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı  مَا قُتِلُوا  ’dir.  

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. قُتِلُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَطَاعُو  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

   

 قُلْ فَادْرَؤُ۫ا عَنْ اَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت  ‘dir. Mekulü’l kavl, mukadder şart cümlesidir.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri;  إن كنتم صادقين في دعواكم فادرؤوا (Davanızda sadıksanız, savın) şeklindedir.

ادْرَؤُ۫ا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ اَنْفُسِ  car mecruru  ادْرَؤُ۫ا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْمَوْتَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. 

كُنتُم nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. صَادِق۪ينَ  kelimesi  كُنْتُمْ  un haberi olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar. Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle mahzuftur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

صَادِق۪ينَ ; sülâsî mücerredi  صدق  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَّذ۪ينَ قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُتِلُواۜ

 

Müstenefe cümlesi olarak fasılla gelen ayette  اَلَّذ۪ينَ  has ism-i mevsûlu, takdiri  هم  olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mübtedanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Müsned konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ ‘nin sılası  قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)   

وَ  ’la gelen  وَقَعَدُوا  cümlesi,  قَدْ  takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi açık ismin zikrinin kerih görülmesi ve haberle ilgili açıklama sebebiyledir. 

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُتِلُوا  cümlesi  şart üslubunda gelmiştir.  لَوۡ , gayrı cazim şart edatıdır. Mazi fiil sıygasıyla gelen şart cümlesi  اَطَاعُونَا  ; faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مَا قُتِلُوا  cümlesi şartın cevabıdır. Menfi mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan terkip şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

قُتِلُوا  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Nahivciler  لَوۡ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Bu tanıma göre لَوۡ  edatı cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacı bekir oğlu)

لَوۡ , muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir, 5/63)

Ayette geçen  قَعَدُ  [oturmak] fiili savaşa katılmamaktan kinayedir.

اَلَّذ۪ين  ism-i mevsûlünün cümle içindeki mahalli hakkında farklı tefsirler vardır: 

Birincisi; Bir önceki ayette geçen  الَّذ۪ينَ نَافَقُواۚ  dan bedel olarak mensubdur. 

İkincisi;  بِمَا يَكْتُمُونَۚ  ’deki fail zamirinden bedel olarak merfûdur. 

Üçüncüsü; mahzuf mübtedanın haberi olarak merfûdur. Takdiri;  هم الذين “Onlar şöyle şöyle olanlardır.” şeklindedir. Zem yerinde olarak zemme delalet eden mahzuf bir fiille mensubdur. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an) (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’ l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)   

قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ  cümlesindeki kardeşlik; nesep, aynı memleketten olma, peygambere düşman olma ya da putlara ibadet etme hususunda müşterek olma manasındadır. İstiare-i vefakiyedir. İnanç yakınlığı, kan bağına benzetilmiştir. Kardeşler birbirlerini düşünür, arar sorar, sever, ilgilenir. Münafıklar da nerde olsalar birbirlerini bulur, kırk kat yabancı bile olsalar İslam aleyhine bir mevzu olunca hemen birleşir, öz kardeş gibi birbirlerine destek olurlar.َ [ve oturdular]  وَقَعَدُوا  istiare-i tahakkümiyedir. Oturmak, yorgunluğun, ayakta duramamanın tezahürüdür. Oturan kişi, işi olmayan, herhangi bir acelesi olmayıp dinlenen kişidir. Münafıkların savaştan geri kalması hantal, hasta, kendini kaldıramayan kişinin oturup kalmasına benzetilmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

 

 قُلْ فَادْرَؤُ۫ا عَنْ اَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

 

İstinâfiyye olarak fasılla gelen cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi  فَادْرَؤُ۫ا عَنْ اَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Takdiri,  إن كنتم صادقين في دعواكم  (eğer davanızda haklıysanız) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil  قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli’ olan  terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

فَادْرَؤُ۫ا عَنْ اَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ  [Ölümü kendinizden savın] emri, aciz bırakmak ve istihza kastıyla söylenmiş olduğu için cümle vaz edildiği anlamın dışında mana kazanmıştır. Bu nedenle mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Şart üslubundaki  اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  cümlesi, tefsiriyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. 

كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi  اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ , şart cümlesidir. 

Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. 

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

كَان ’nin haberi  صَادِق۪ينَ  şeklinde ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, C. 5, s. 124)

مَا قُتِلُوا - الْمَوْتَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı,  قُلْ - قَالُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  [Eğer doğrucular iseniz…] cümlesi çoğul kalıbıyla gelerek, Müslümanların da resul gibi Allah'ın indirdiği şeyle onları tehdit ettiklerine delalet eder. Çünkü bu cümle  اِنْ كُنْتَ مِنَ اَلصَّادِقِ  şeklinde tekil kalıbıyla gelmemiştir. Böylece hitap sadece Resul’e (s.a.v) yönelik olmamıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 94)

Bu ayet, altı surede aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa  اِنْ  kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

[Kardeşleri hakkında] yani Uhud’da öldürülen münafık kardeşleri veya nesep ve komşu kardeşleri hakkında savaşa gitmeyip [evlerinde oturdular] ve kardeşlerimiz [sözümüzü dinleyip] savaşa katılmayarak [bize muvafakat etselerdi], bizim gibi onlar da [öldürülmeyeceklerdi] dediler. [De ki: Doğru söylüyorsanız, kendinizden ölümü kaldırın] yani eğer öldürülmekten kurtulmanın bir yolunu bulduysanız -ki bu, size göre savaşa katılmamaktır- o halde ölümden kurtulmanın da bir yolunu bulun. Yani savaşa katılmamak suretiyle öldürülmekten kurtulmanız, sizi bütünüyle ölümden kurtarmaz. Çünkü ölümün sebeplerinden sadece biri olan öldürülmekten kurtarsanız bile hayatın çeşitli noktalarına yayılmış diğer sebeplerinden kurtulamazsınız; mutlaka onlardan biri gelip sizi bulur.

[Kendinizden ölümü kaldırın.] ifadesi onlarla alay etmektir. Yani eğer ölümün sebeplerini kendinizden uzaklaştıracak kadar yiğitseniz, onun bütün sebeplerini kaldırın da ölmeyin bari! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Sizin öldürülmemeniz, bunun Allah tarafından yazılmamış olması sebebine bağlıdır; yoksa sizin iddia ettiğiniz gibi hakkınızda ölüm yazılmış olduğu halde evlerinizde oturmakla ölümü önlediğiniz için değil. Zira böyle olması imkânsızdır. Hatta bazen savaşa katılmak kurtuluş sebebi, evde oturmak ise ölüm sebebi olmaktadır.

Rivayet olunur ki münafıklar bunu söyledikleri gün kendilerinden eceliyle yetmiş kişi öldü.

Bir görüşe göre de eğer sizi dinleyip de evlerinde kalsalardı, savaşta öldürüldükleri gibi bu defa evlerinde öldürüleceklerdi, demektir.

Bu görüşe göre “Haydi kendinize gelen ölümü def edin!” cümlesi, onlarla istihza mahiyetindedir. Yani eğer siz gerçekten ölüm sebeplerini önleyen insanlar iseniz, o zaman iddianıza göre bu özel sebebi kaldırdığınız gibi ölümün bütün sebeplerini ortadan kaldırın ki hiç ölmeyesiniz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

درأ  fiili Kur'an'da 5 kere geçmiştir. İki yandan birine meyletmek, savunmak, kovmak manaları vardır. (Ra’d/22; Nûr/8; Bakara/72; Âl-i İmran/168; Kasas/54)

Âl-i İmrân Sûresi 169. Ayet

وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتاًۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَۙ  ١٦٩


169-170. Ayetler Meal  :   
Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا
2 تَحْسَبَنَّ sanma ح س ب
3 الَّذِينَ kimseleri
4 قُتِلُوا öldürülenleri ق ت ل
5 فِي
6 سَبِيلِ yolunda س ب ل
7 اللَّهِ Allah
8 أَمْوَاتًا ölüler م و ت
9 بَلْ bilakis
10 أَحْيَاءٌ (onlar) diridirler ح ي ي
11 عِنْدَ katında ع ن د
12 رَبِّهِمْ Rableri ر ب ب
13 يُرْزَقُونَ rızıklanmaktadırlar ر ز ق

وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتاًۜ


Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَحْسَبَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت  ‘dir. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  قُتِلُوا  ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

قُتِلُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يلِ  car mecruru  قُتِلُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  اَمْوَاتًا  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.            

Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, te’kid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَۙ


İsim cümlesidir. بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. اَحْيَٓاءٌ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri هم (onlar) şeklindedir.

عِنْدَ  mekân zarfı,  اَحْيَٓاءٌ  ‘nın mahzuf sıfatına mütealliktir. رَبِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يُرْزَقُونَ  cümlesi, mahzuf mübtedanın ikinci haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُرْزَقُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

عِنْدَ [Katında] kelimesi, Allah'tan onlara ikram ve tazimi ifade eden bir yakınlıkla yakın olma manasındadır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)  

بَلْ  idrab ve atıf harfidir.Önce söylenen birşeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrab denir.  "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir. 

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتاًۜ


وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fiilin sonundaki nun-i sakile ile tekit edilmiştir.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3) 

Mef’ûl konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası  قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتًا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  car mecruru ihtimam için, mef’ûl olan  اَمْوَاتًا ‘e takdim edilmiştir

اَمْوَاتًا  ’deki nekrelik tazim ifade eder. 

سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde lafzâ-i celâle muzâf olması  سَب۪يلِ  için tazim ve şeref ifade eder. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

سَبِیلِ ٱللَّهِ  (Allah’ın yolu) ibaresinde tasrîhî istiâre vardır. سَبِیلِ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün-bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir. 

فِی سَبِیلِ ٱللَّهِ  ibaresindeki  فِی  harfi de  إلى  harfi yerine istiare edilmiştir. Allah’ın dini, mazruf yerine konmuştur. Bilindiği gibi فِی  harfinde zarfiyet manası vardır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

اَمْوَاتًا - قُتِلُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

لَا تَحْسَبَنَّ  [Sakın saymayasın] hitabı Peygamber (s.a.v)’e veya herkesedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)  

وَلَا تَحْسَبَنَّ  ifadesi akıbet bildirme anlamında olup cihad edenlerin sonunun ölüm olmayıp hayat olduğu ifade edilmiştir. (Elif Yavuz, Belagat İlminde Haber Ve İnşa (Bakara Suresi Örneği)) 

Bu ayet, Bedir ve Uhud şehitleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü bu ayet nazil olduğunda, bu iki meşhur günde öldürülenlerin dışında başka bir şehit yok idi. Münafıklar da Müslümanlardan bu iki günde öldürülenler gibi öldürülmesinler diye mücahitleri cihaddan uzaklaştırmak, nefret ettirmek istiyorlardı. Halbuki Allah Teâlâ, Müslümanları bu iki günde cihad edip öldürülen kimselere benzemeye, onlar gibi olmaya davet etsin diye bu iki günde öldürülenlerin fazilet ve mertebelerini beyan etmiştir. Sözün özü şudur: Cihadı terk eden kimse dünya nimetlerine bazen ulaşır bazen de ulaşamaz. Ulaştığının farz edilmesi halinde bile bu dünya nimetleri önemsiz ve geçicidir. Savaşa yönelen kimseler ise kesinlikle ahiret nimetlerine nail olur. Bu nimet büyük bir nimettir. Büyüklüğünün yanında da devamlı ve ebedîdir. Durum böyle olunca cihada katılmanın, onu bırakıp katılmamaktan daha efdal olduğu ortaya çıkmış olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)

Bundan önce ölümden sakınmak maksatıyla savaştan kaçmanın hiçbir fayda sağlamayacağı beyan edilmişti. Şimdi bu istînâfî cümlede, Allah yolunda ölmenin aslında sakınılacak bir şey olmadığı aksine insanların bu yolda yarışmaları gerektiği beyan, ediliyor.

Allah yolunda öldürülenlerden murad, Uhud şehitleridir ki bunlar yetmiş kişi idi. Hamza b. Abdülmuttalib, Mus’ab b. Umeyr, Osman b. Şıhab ve Abdullah b. Cahş olmak üzere dördü muhacirlerden, diğerleri de ensardan idi. Allah cümlesinden razı olsun!

Bu ayetteki hitap hem Resulullah hem de hitaba ehil herkes içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s - Selîm)


بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَۙ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  بَلْ  idrâb harfi, intikal içindir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  اَحْيَٓاءٌ  kelimesi, takdiri  هم (onlar) olan mübteda için haberdir. 

عِنْدَ mekan zarfı  اَحْيَٓاءٌ  ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

عِنْدَ رَبِّهِمْ  izafetinde iman edenlere ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olmasıyla onlar, yine Rab ismine muzaf olmasıyla  عِنْدَ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

يُرْزَقُونَ  cümlesi, mahzuf mübtedanın ikinci haberdir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiiller hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil, tecessüm özelliği sayesinde olayı göz önünde canlandırarak muhatabı etkiler.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قُتِلَ  ve يُرْزَقُونَۙ  fiilleri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Aslında rızıklanmaları değil, Rabblerinin katında olmaları bir şereftir. 

اَمْوَاتًا  -  اَحْيَٓاءٌ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

بَلْ  atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat sadece matufu, îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. İdrâb edatıdır. Idrâb, sözlükte “dönüş yapmak, vazgeçmek” demektir. Bir yanlışı veya hatayı düzeltme amacıyla kullanılabildiği gibi bir konudan diğerine geçiş için de kullanılabilir. Sîbeveyh;  بَلْ , “sözdeki bir şeyi bırakıp başka bir şeyi almak içindir” diyerek bu edatın işlevini ifade etmiştir. er-Rummânî:  بَلْ  edatını “sözdeki ilk kısımdan vazgeçip ikinciyi zorunlu kılmaktır” şeklinde tanımlamıştır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ  [Rableri katında rızıklanırlar.] cümlesi, ibhamdan sonra izah ıtnâbıdır. Çünkü “diridirler” dedikten sonra, bunun nasıl olacağını açıklar. Ölümün en bariz özelliği yeme-içmenin bitmesidir. “Rızıklanırlar” buyurarak bunun gerçek bir hayat olduğunu bildirmiştir. Aynı zamanda tekmil ve ihtiras ıtnâbıdır. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)

“Rableri katında” ifadesinden, Rabbe yakınlık kastedilmektedir. Terbiye ve kemâle erdirme anlamını ifade eden Rabb unvanının onların zamirine izafe edilerek zikredilmesi, onlara ziyadesiyle bir ikramdır. Yani onlar diridirler; cennette nimetlerle rızıklanırlar. Bu da onların diri olduklarını tekid ve hayatlarının hakikat olduğunu tespit etmektir.

İmam Vahıdî 'ye göre şehitlerin hayatı hakkında Peygamberden (s.a.v) nakledilen en sahih rivayet şöyledir: “Şehitlerin ruhları yeşil kuşlar misâli suretler içindedir; onlar rızıklanırlar, yerler ve nimetlenirler.”

Yine rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Sizin kardeşleriniz Uhud’da şehit olunca Allah Teâlâ, onların ruhlarını yeşil kuşların içlerine koydu; onlar cennet ırmaklarında dolaşırlar.”

Başka bir rivayete göre de: “Onlar cennet ırmaklarından su içerler; cennet meyvelerinden yerler; cennette istedikleri yere uçarlar ve arşın gölgesinde asılı bulunan altından kandillere inip orada barınırlar.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Âl-i İmrân Sûresi 170. Ayet

فَرِح۪ينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۙ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذ۪ينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْۙ اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۢ  ١٧٠


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَرِحِينَ sevinirler ف ر ح
2 بِمَا şeylerden
3 اتَاهُمُ kendilerine verdikleri ا ت ي
4 اللَّهُ Allah’ın
5 مِنْ -ndan
6 فَضْلِهِ lutfu- ف ض ل
7 وَيَسْتَبْشِرُونَ ve müjdelemek isterler ب ش ر
8 بِالَّذِينَ kimselere
9 لَمْ
10 يَلْحَقُوا henüz yetişemeyen(lere) ل ح ق
11 بِهِمْ kendilerine
12 مِنْ
13 خَلْفِهِمْ arkalarından خ ل ف
14 أَلَّا
15 خَوْفٌ korku olmadığına خ و ف
16 عَلَيْهِمْ onlara
17 وَلَا
18 هُمْ onların
19 يَحْزَنُونَ üzüntüye uğramayacaklarına ح ز ن

   Fedale فضل :

  فَضْلٌ itidali aşan ziyade ve artıştır.

 Fazlalık iki kısma ayrılır: 1-  Övülen türden ziyade/artma. Örneğin ilim ve hilmin artması gibi.. 2- Yerilen türden ziyade/artma. Örneğin öfkenin gerekenin üzerinde artması gibi..

  Övülen hususlarda daha çok فَضْلٌ sözcüğü, yerilen hususlarda ise فُضُولٌ sözcüğü kullanılır.

  Ayrıca فَضْلٌ kelimesi iki şeyden birinin diğerine üstünlüğü ile alakalı kullanıldığında cins (hayvan cinsinin bitki cinsine üstünlüğü), nev' insanın kendi dışındaki canlılardan üstünlüğü) ve zât (bir adamın başka bir adama üstün olması) üstünlüğü olarak üç kısma ayrılır.

  Herhangi bir zorlama ve zorunluluk olmaksızın verilen her atiyyeye/bağışa da فَضْلٌ denir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 104 kez geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri Fâzıl, fazilet, fazla, fuzuli, efdal, fodul, Fâdıl, Fazilet, (Hılful)fudul'dur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

فَرِح۪ينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۙ 


فَرِح۪ينَ  önceki ayetteki  يُرْزَقُونَ  ‘deki failin veya  اَحْيَٓاءٌ  ‘nun hali olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.  

مَٓا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  فَرِح۪ينَ ’ye mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. اٰتٰي  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. للّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِنْ فَضْلِه۪  car mecruru  اٰتٰيهُمُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰتٰي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

فَرِح۪ينَ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

     

وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذ۪ينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Atıf olması da caizdir.  يَسْتَبْشِرُونَ  cümlesi, mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri;  هم (onlar) şeklindedir.

Fiil cümlesidir. يَسْتَبْشِرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  يَسْتَبْشِرُونَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası لَمْ يَلْحَقُوا ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

يَلْحَقُوا  fiili  ن ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهِمْ  car mecruru  يَلْحَقُوا  fiiline mütealliktir. مِنْ خَلْفِ  car mecruru  يَلْحَقُوا  ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri;  كائنين من خلفهم أو باقين من خلفهم  şeklindedir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يَسْتَبْشِرُونَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi بشر  ’dir. 

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.


اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۢ

  

İsim cümlesidir. اَنْ  tekid ifade eden muhaffefe  اَنَّ ’ dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri;  أنه  şeklindedir. خَوْفٌ عَلَيْهِمْ  cümlesi, muhaffefe  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  بِالَّذ۪ينَ  ‘den bedel-i işti’mal olarak mahallen mecrurdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  خَوْفٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.

Veya  لَا  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder. خَوْفٌ  kelimesi لَا ’nın ismi olup damme ile merfûdur.  عَلَيْهِمْ  car mecruru  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. لَا هُمْ يَحْزَنُونَۢ  cümlesi, atıf harfi  وَ  ile öncesine atfedilmiştir. 

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يَحْزَنُونَ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

يَحْزَنُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ  [onlar için hiçbir korku yoktur] ifadesi,  الَّذ۪ينَ ’den bedel olup, “geride bıraktıkları müminlerin hallerini, yani onların kıyamet günü güven içinde diriltileceklerini anlayarak bunu kendilerine müjdeliyorlar” anlamına gelmektedir. Yani bunu kendilerine Allah tebşîr etmiş; onlar da bununla sevinmiş; istibşâr etmişler; müjdelemek istemişlerdir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl) 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. 

Bedel-i iştimal: Mübdelün minh’e tam olarak uymayan, onun bir parçası da olmayan ancak, başka yönden ilgisi bulunan; daha çok mübdelün minh’in özelliğini ve durumunu bildiren bedeldir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَرِح۪ينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۙ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذ۪ينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْۙ


فَرِح۪ينَ , önceki ayetteki  يُرْزَقُونَ  fiilindeki zamirin, yani Allah katında rızıklananların halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

فَرِح۪ينَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا  başındaki harf-i cerle  فَرِح۪ينَ  ‘ye mütealliktir. Sılası  اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۙ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

فَضْلِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  فَضْلِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذ۪ينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْ  cümlesinde  وَ  haliyyedir. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. يَسْتَبْشِرُونَ  , takdiri   هم (onlar)  olan mübteda için haberdir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye anlamı katmıştır. Muzari fiiller hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil, tecessüm özelliği sayesinde olayı göz önünde canlandırarak muhatabı etkiler.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası  لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

فَرِح۪ينَ - يَسْتَبْشِرُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

“Ruhların, bu ikinci bakımdan duydukları neşe ve sevinç, birincisinden duyduklarından daha ileri ve mükemmeldir. Binaenaleyh ayetteki ‘rızıklanırlar’ kelimesi birinci dereceye, ‘sevinerek’ kelimesi de ikinci dereceye işarettir. İşte Cenab-ı Hak bundan dolayı ‘Allah’ın lütfu inayetinden kendilerine verdiği şeyler ile sevinerek…’ buyurmuştur. Yani onların bu sevinçleri rızık sebebi ile değil, rızkın kendilerine verilmesi sebebiyledir. Çünkü rızık ile meşgul olan kendisi ile meşgul olmuş olur. Fakat kendisine rızık verilmesine bakan kimse, rızkı veren ile meşgul olmuş olur. Hakkı, başka bir sebepten ötürü isteyen kimse Hak’tan mahrum olur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İstibşâr, müjdeleme ile tahakkuk eden sürûr ve sevinç demektir. “İstifâl” babının aslı, fiili talep etmek ifade eder. Binaenaleyh müjde veren kimse sürûru talep edip de müjde ve beşaret ile onu bulan kimse demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۢ

 

Fasılla gelen  اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۢ  cümlesine dahil olan  اَلَّا  edatı, nefy harfi  لَا  ve اَنَّ ‘den muhaffefe  اَنْ ’den oluşmuştur. Şan zamiri mahzuftur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. 

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ  cümlesi, masdar ve tekit harfi  اَنْ ‘nin haberidir. Mübteda olan  لَا خَوْفٌ ’un haberi mahzuftur.  عَلَيْهِمْ  bu mahzuf habere mütealliktir.

Müsnedün ileyh olan  خَوْفٌ ’ daki nekrelik nev, kıllet ve umum içindir. Bilindiği gibi nefy siyakta nekre umum ifade eder.

وَ  ’la öncesine atfedilen  وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  cümlesinin atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümledeki nefiy harfi  لَا , olumsuzluğu tekit eden zaid harftir. هُمْ  mübteda, يَحْزَنُونَ  cümlesi haberdir.

Müsnedin muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye anlamı katmıştır.

خَوْفٌ - يَحْزَنُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

يَحْزَنُونَۢ - فَرِح۪ينَ  ve  يَسْتَبْشِرُونَ - يَحْزَنُونَۢ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab vardır.

اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ  [Onlara korku yoktur.] sözünden sonra üzülmeyeceklerinin söylenmesi tetmim ıtnâbıdır.

يَحْزَنُونَۢ - خَوْفٌ  ve  الَّذ۪ينَ - مَٓا  kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

خَوْفٌ - خَلْفِ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Burada  ولاهم يحزنون  cümlesinde,  هم  munfasıl zamirinin kullanılışında kasr vardır. “Sadece Allah’ın hidayetine tabi olanların mahzun olmayacaklarını, başkalarının değil’ manasını vermektedir. Muzari fiilin başına nefy harfinin dahil olması ile de devam ve istimrar manası kazanmıştır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 489)

وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  ibaresinden korku ve hüznün devamlı olmayacağı değil, fakat hiçbir zaman olmayacağı anlamı çıkarılmıştır. Çünkü burada nefy harfi  لَا  her ne kadar geniş zaman fiiline dahil olmuşsa da makamın gereği olarak devamlılık ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Maide/69)

Cümledeki  خوف  ve  حزن  arasındaki fark ve de  خوف  lafzının önce zikredilmesinde bir incelik vardır: الخوف ; gelecekte (acaba beni ne bekliyor benim akibetim ne olacak gibi) olması beklenen veya umulan şeyler hakkındaki olumsuz beklentilerdir. الحزن  ise; mazideki (yapmış oldukları cürümlerin cezasından) olaylar hakkındaki korkulardır.

Önce  الخوف  zikredilmiştir. Çünkü gelecekteki korkularından emin olmak, geçmişinden emin olmaktan önceliklidir ve daha şiddetli arzu edilen bir durumdur. Bundan dolayı önce  الخوف  zikredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 909 - 910)

خَلْفِ  ile  خْوف  arasında bir harf farkı ile cinas-ı muzariye lahik vardır. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)

اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ  [Onlar için hiçbir korku yoktur.] ifadesi, الَّذ۪ينَ’den bedel olup “geride bıraktıkları müminlerin hallerini yani onların kıyamet günü güven içinde diriltileceklerini anlayarak bunu kendilerine müjdeliyorlar.” anlamına gelmektedir. Yani bunu kendilerine Allah tebşîr etmiş; onlar da bununla sevinmiş; istibşâr etmişler; müjdelemek istemişlerdir.  Şehitlerin durumlarının ve kendilerinden sonraya kalanları müjdelediklerinin zikredilmesi, geride kalanları daha çok taat işlemeye ve daha ciddi cihad etmeye teşvik etmekte; şehitlik makamını ve şehitlerin elde ettiği mükâfatı onların da arzulamasını sağlamaya çalışmaktadır; kendisi bir güzelliğe nail olup da aynısını din kardeşleri için isteyen kişileri övmekte; müminlerin ahirette kurtuluşa ereceklerini müjdelemektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili- Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Korku, gelecekte vâki olabilecek bir kötülüğün beklenmesinden ötürü hissedilir. Hüzün ise geçmişte mevcut olan birtakım menfaatlerin elden kaçırılması sebebiyle hissedilir. Böylece Hakk Teâlâ, ilerde kıyametin hallerine dair gelecek şeyler hususunda onlar için bir korkunun söz konusu olmadığını ve dünya nimetlerinden kaçırıp elde edemedikleri şeyler hususunda da onlar için bir hüznün ve kederin söz konusu olmadığını beyan etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)

Âl-i İmrân Sûresi 171. Ayet

يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُؤْمِن۪ينَۚۛ ۟  ١٧١


(Şehitler) Allah’ın nimetine, keremine ve Allah’ın, mü’minlerin ecrini zayi etmeyeceğine sevinirler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَسْتَبْشِرُونَ müjdelerler (sevinirler) ب ش ر
2 بِنِعْمَةٍ ni’metini ن ع م
3 مِنَ
4 اللَّهِ Allah’ın
5 وَفَضْلٍ ve lutfunu ف ض ل
6 وَأَنَّ ve muhakkak
7 اللَّهَ Allah’ın
8 لَا
9 يُضِيعُ zayi etmeyeceğini ض ي ع
10 أَجْرَ ecrini ا ج ر
11 الْمُؤْمِنِينَ mü’minlerin ا م ن

يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍۙ


Fiil cümlesidir.  يَسْتَبْشِرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

بِنِعْمَةٍ  car mecruru  يَسْتَبْشِرُونَ  fiiline mütealliktir. مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  نِعْمَةٍ  ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. فَضْلٍ  atıf harfi  وَ  ‘la  نِعْمَةٍ  ’e matuftur.


وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُؤْمِن۪ينَۚۛ

 

İsim cümlesidir.  اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, atıf harfi  وَ  ile  بِنِعْمَةٍ  ‘e matuftur.  

اَنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ  ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يُض۪يعُ  cümlesi,  اَنَّ  ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُض۪يعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. اَجْرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُؤْمِن۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

يُض۪يعُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  ضيع dir.

İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

الْمُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

  

يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُؤْمِن۪ينَۚۛ ۟

 

Beyanî istînaf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

يَسْتَبْشِرُونَ  fiilinin tekrarı tekid içindir. Şehitlerin mükâfatlarının mükemmelliğini bildirmek için gelen tetmîm ıtnâbıdır.

Kelamda kastedilen manadan başkasını çağrıştırmayacak bir fazlalığın mübalağa veya benzeri bir nükteden dolayı getirilmesine “tetmîm” denir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Ayetin ilk cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَضْلٍ  kelimesi  بِنِعْمَةٍ car mecruruna matuftur. Cihet-i camiâ tezayüftür.

بِنِعْمَةٍ  ve  فَضْلٍ  kelimelerinin nekre gelişi tazim, nev ve kesret ifade eder. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Masdar ve tekid harfi  أَنَّ  ve akabindeki  وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُؤْمِن۪ينَۚۛ۟  cümlesi masdar tevilinde  بِنِعْمَةٍ ’e atfedilmiştir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Ayette mütekellim Allah Teâlâdır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Cümlede nefy harfi müsnedün ileyhden sonra gelmiş ve müsned de fiil cümlesi formundadır. Bu terkip hükmü takviye ifade eder. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  ve isim cümlesi ve isnadın tekrar edilmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1.)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

بِنِعْمَةٍ  - فَضْلٍۙ  - اَجْرَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَجْرَ الْمُؤْمِن۪ينَۚۛ۟  ifadesinde istiare vardır. Müminlerin mükafatı, işçiye ödenen ücrete benzetilmiştir.

Şehitlerin sevinecekleri şeylerin Allah’ın nimeti, keremi ve Allah’ın, mü’minlerin ecrini zayi etmeyeceği olarak sayılması taksim sanatıdır.

Bir önceki ayette geçen istibşar (sevinç duymak) fiilinin burada da tekrar edilmesi, bunun sadece korku ve üzüntünün olmama sevinci değil bunun yanı sıra bir de değer ve miktarı ölçülemeyecek kadar büyük nimetlerin yani amellerin sevabının da sevinci olduğunu beyan etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayet, onların, kardeşlerinin mutluluğundan duydukları sevincin, kendi saadetlerinden duydukları sevinçten daha mükemmel ve fazla olduğuna delalet eder. Çünkü ilk önce zikredilen sevinç, kardeşlerinin durumlarından dolayı hissolunan sevinçtir. Bu da insanın, kardeşlerinin ve kendisine bağlı olanlarının durumlarının iyi olmasından dolayı duyacağı sevincin, kendi durumlarının iyi olmasından ötürü hissedeceği ferahlık ve sevinçten daha mükemmel ve tam olması gerektiğine dair Allah Teâlâ tarafından dikkat çekmedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اَجْرَ الْمُؤْمِن۪ينَ  izafeti, muzâf ve muzâfun ileyhin şanını bildirir. “Allah onların veya şehitlerin ecrini zayi etmez.” buyurulmayıp [Müminlerin ecrini zayi etmez.] denmesi, idmâc yoluyla şehit olmasa da tüm müminlerin ecir alacağını gösterir. Allah Teâlâ'nın amele karşılık vermesi, “zayi etmez” fiiliyle istiare edilmiştir. Mümin çalışıp karşılığında ücret alan biri gibidir. Allah Teâlâ da adil-i mutlak olarak onun karşılığını verecek, yaptıklarını mükafatsız bırakıp boşa çıkarmayacaktır. Mefhumu muhalifi ile; kâfirlerin yaptıkları boşa çıkar, zayi olup gider, demektir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Allah’ın müminlere olan mükâfatını asla zayi etmeyeceği, ibaresinin başındaki اَنَّ  edatı  إِنَّ  olarak da okunmuştur. Buna göre anlam “Allah, müminlerin ecrini (mükâfatını) asla zayi etmez.” şeklinde olur. Bu takdirde istînafî ve arızî bir cümle olarak iman etmemiş insanların amellerinin mükâfatı olmayacağı zımnen belirtilmiş bulunur.

Bu ayetler, pek açık olarak cihadı, şehitliği, taat ve ibadetleri artırmak için büyük bir teşvik ve müminler için felah müjdesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Âl-i İmrân Sûresi 172. Ayet

اَلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَصَابَهُمُ الْقَرْحُۜۛ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا اَجْرٌ عَظ۪يمٌۚ  ١٧٢


Onlar yaralandıktan sonra Allah’ın ve Peygamberinin davetine uyan kimselerdir. Onlardan güzel davranıp iyilik edenlere ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükâfat vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ O(mü’mi)nler ki
2 اسْتَجَابُوا çağrısına uydular ج و ب
3 لِلَّهِ Allah’ın
4 وَالرَّسُولِ ve Elçinin ر س ل
5 مِنْ
6 بَعْدِ sonra bile ب ع د
7 مَا ne ki
8 أَصَابَهُمُ isabet etti ص و ب
9 الْقَرْحُ bir yara ق ر ح
10 لِلَّذِينَ onlar için vardır
11 أَحْسَنُوا güzel davrananlar ح س ن
12 مِنْهُمْ onlardan
13 وَاتَّقَوْا ve korunanlar için و ق ي
14 أَجْرٌ bir ecir ا ج ر
15 عَظِيمٌ pek büyük ع ظ م

Hele o müminler ki, "Onlar, kendilerine yara dokunduktan sonra da Allah ve peygamberinin davetine uydular. Hele onlardan iyilik edenlere ve Allah'tan korkanlara büyük bir mükafat vardır." Bu âyet de Uhud'un arkası sıra Hamra-i Esed Gazvesi hakkında inmiştir. 

Rivayet olunuyor ki, Ebu Süfyan ve arkadaşları Uhud'dan çekilip Revha denilen yere vardıklarında pişman olmuşlar: "Çoğunu öldürdük, azı kalmıştı, neye bıraktık geldik, herhalde dönmeli ve köklerini kesmeliyiz." diyerek, dönüp müslümanlara tekrar hücum etmek istemişlerdi. Hazreti Peygamber de bunu derhal haber almış ve onları yıldırmak, kendinin ve ashabının kuvvetini göstermek için, Ebu Süfyan'ı takip etmek üzere ashabını teşvik etmiş ve: "Bugün bizimle beraber ancak dünkü günümüzde hazır bulunanlar çıksın." buyurmuş idi. Şu halde Peygamber'le beraber bir cemaat hareket ettiler ki, yetmiş kişi oldukları söylenmiştir. 

Medine'den sekiz mil mesafede bulunan Hamra-i Esed isimli yere kadar vardılar. Ashab yaralı idiler, çok zahmet çekiyorlardı, sevaplarını kaçırmamak için katlanıyorlardı. İçlerinde öyle yaralılar vardı ki sırayla birbirlerini sırtlarında taşıyorlardı. Biraz birisi yükleniyor, biraz sonra binen inip altındakini yükleniyordu. Yine içlerinde saatlerce birbirlerine dayanarak gidenler bulunuyordu ki, hep bunlar yaraların ıztırabından idi. Fakat Cenab-ı Allah müşriklerin kalblerine korku koydu da kaçtılar, gittiler. İşte bu âyet, bu hal içinde Rasûlullah'ın davetine katılan bu müminler hakkındadır. (Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)

اَلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَصَابَهُمُ الْقَرْحُۜۛ 

 

İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ  mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri;  هم (onlar) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  اسْتَجَابُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

Veya önceki ayetteki ٱلۡمُؤۡمِنِینَ 'nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.

Fiil cümlesidir. اسْتَجَابُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  لِلّٰهِ  car mecruru  اسْتَجَابُوا  fiiline mütealliktir. الرَّسُولِ  atıf harfi  وَ  ’la makabline matuftur. مِنْ بَعْدِ  car mecruru  اسْتَجَابُوا  fiiline mütealliktir. مَٓا  masdariyyedir. مَٓا ve masdar-ı müevvel, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَصَابَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْقَرْحُ  fail olup damme ile merfûdur.ْ

اَلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا  ifadesi ya mübtedadır ve  لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا   onun haberidir ya daha önce geçen  الْمُؤْمِن۪ينَ  kelimesinin sıfatıdır ya da medih ifade eden bir cümle olarak mansubdur. (Mahmut Safi, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an) 

اسْتَجَابُوا  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi  جوب ’dir. 

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.

اَصَابَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  صوب  ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.             

 لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا اَجْرٌ عَظ۪يمٌۚ

 

 

İsim cümlesidir. اَلَّذِينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اَحْسَنُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اَحْسَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْهُمْ  car mecruru اَحْسَنُوا  fiilindeki failin mahzuf haline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّقَوْا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

 اَجْرٌ  ism-i mevsûl اَلَّذِينَ 'nin muahhar mübtedası olup damme ile merfûdur.  عَظ۪يمٌ  kelimesi اَجْرٌ  ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَحْسَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حسن ’dir.

اتَّقَوْا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

عَظ۪يمٌۚ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَصَابَهُمُ الْقَرْحُۜۛ

 

Müstenefe olarak fasılla gelen ayette  اَلَّذ۪ينَ  has ism-i mevsûl, takdiri  هم  olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mübtedanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Müsnedin ism-i mevsûlle ifade edilmesi bahsi geçen kişilerin tanındığını belirtmesi yanında o kişilerin tazimini ifade eder.

Müsned konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ  ‘nin sılası  اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَصَابَهُمُ الْقَرْحُۜۛ لِاِخْوَانِهِمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi, tecrîd sanatıdır. 

لِلّٰهِ - الرَّسُولِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

بَعْدِ  ‘nin muzâfun ileyhi olan masdar harfi  مَا ‘nın sıla cümlesi  اَصَابَهُمُ الْقَرْحُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Yara manasındaki  قرح  kelimesi Kur’an’da hepsi de bu surede olmak üzere 3 kere geçmiştir. 140. ayette iki kere geçmiştir. Yara kelimesi bu sıkıntının geçici olduğuna işarettir.

اسْتَجَابُوا  fiili  استفعال  babı dolayısıyla sahabenin bu kabulu istek ve gayretle yaptıklarını ifade eder.

 

لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا اَجْرٌ عَظ۪يمٌۚ

 

Cümle, beyanî istinaf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Faide-i haber ibtidaî kelam olan isim cümlesinde takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. 

لِلَّذ۪ينَ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَجْرٌ عَظ۪يمٌۚ  muahhar mübtedadır. Müsnedün ileyh  اَجْرٌ ‘un nekre gelmesi tazim, nev ve kıllet ifade eder. Kelimedeki tenvin, azlık ifade eder. Çünkü Allah tarafındandır. O’nun tarafından olan az birşey aslında çok büyüktür. (Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi Fatma Serap Karamollaoğlu)

Mevsûlün sılası olan  اَحْسَنُوا مِنْهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üsluptaki  وَاتَّقَوْا  cümlesi mâkabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

عَظ۪يمٌ  kelimesi  اَجْرٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

اَحْسَنُوا - اتَّقَوْا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ ‘daki  مِنْ  harfi  tebyîn içindir; zira bu  مِنْ ’in tebîz için olması mümkün değildir. Çünkü bu ayette Allah ve Resulünün çağrısına uyanların bir kısmı değil, tamamı ihsan ve takva üzere olan kimselerdi; dolayısıyla ihsan üzere hareket edenlerin onların bir kısmı olduğu söylenemez. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

İyilik ve takva vasıflarını bir arada zikretmekten maksat, takyit (mükâfatı bu kayda bağlamak) değil, fakat o müminleri methetmek ve bu mükâfatın illet ve sebebini bildirmektir. Çünkü Allah Teâlâ’nın ve Resulünün çağrısına uyanların tamamı iyilik ehli ve takva sahipleridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Âl-i İmrân Sûresi 173. Ayet

اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَاناًۗ وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ  ١٧٣


Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, “İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun” dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ onlar ki
2 قَالَ deyince ق و ل
3 لَهُمُ kendilerine
4 النَّاسُ halk ن و س
5 إِنَّ elbette
6 النَّاسَ (Düşman) İnsanlar ن و س
7 قَدْ muhakkak
8 جَمَعُوا (ordu) toplamışlar ج م ع
9 لَكُمْ size karşı
10 فَاخْشَوْهُمْ onlardan korkun خ ش ي
11 فَزَادَهُمْ (bu söz) onların artırdı ز ي د
12 إِيمَانًا imanını ا م ن
13 وَقَالُوا ve dediler ki ق و ل
14 حَسْبُنَا bize yeter ح س ب
15 اللَّهُ Allah
16 وَنِعْمَ ve ne güzel ن ع م
17 الْوَكِيلُ vekildir و ك ل

 

 

Riyazus Salihin, 77 Nolu Hadis

Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhümâ şöyle dedi:

“Allah bize yeter, o ne güzel vekildir” sözünü, ateşe atıldığında İbrahim aleyhisselâm söylemiştir. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de bu sözü “Müşrikler size karşı toplandılar, başınızın çaresine bakınız!” dediklerinde söylemiştir. Nitekim bu haber müslümanların imanını arttırmıştı ve onlar hep birlikte “Allah bize yeter, o ne güzel vekildir” demişlerdi.

Buhârî’nin Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhümâ’dan naklettiği bir başka rivayette Abdullah şöyle demiştir:

“Ateşe atıldığı zaman İbrahim aleyhisselâm’ın son sözü: “Allah bana yeter, o ne güzel vekildir” demek olmuştur. Buhârî, Tefsîrû sûre (3), 13

 

اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَاناًۗ


Fiil cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ, mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Takdiri;  أمدح  şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  قَالَ لَهُمُ النَّاسُ  ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  لَهُمُ  car mecruru  قَالَ  fiiline mütealliktir. النَّاسُ  fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l kavl  اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا  ’dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

النَّاسَ  kelimesi  اِنَّ  ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. قَدْ جَمَعُوا  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  جَمَعُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَكُمْ  car mecruru  جَمَعُوا  fiiline mütealliktir.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اخْشَوْ  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  atıf harfidir.  زَادَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  ا۪يمَانًا  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.


وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ

 

Fiil cümlesidir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl  حَسْبُنَا اللّٰهُ ‘dur.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahalllen mansubdur.  

İsim cümlesidir. حَسْبُنَا  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  اللّٰهُ  lafza-i celâl haber olup damme ile merfûdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri;  عون الله şeklindedir.

وَ  atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir.  نِعْمَ  camid fiil olup, medih fiillerindendir. الْوَك۪يلُ  kelimesi  نِعْمَ  ’nin failidir. نِعْمَ  fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri;  الله  şeklindedir. 

الْوَك۪يلُ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَاناًۗ

 

Cümle takdiri  أمدح  olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür. Fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mef’ûl konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûlun sılası  قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَلَّذ۪ينَ ile murad edilenler, Allah ve Rasulü'ne icabet edenlerdir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân) 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لَهُمُ  car mecruru durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için fail olan  النَّاسُ ‘ya takdim edilmiştir.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli  اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. النَّاسَ , müsnedün ileyh, قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ  cümlesi müsneddir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

اِنَّ  ‘nin haberi  قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiştir. 

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ , isim cümlesi  قَدْ  ve isnadın tekrarı olmak üzere birden fazla tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

فَاخْشَوْهُمْ  cümlesi atıf harfi  فَ  ile  جَمَعُوا  cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber  cümlesine atfedilmiştir. Matuf ve matufun aleyh arasındaki sebep-müsebbep ilişkisi bu atfı mümkün kılmıştır.

Burada inşâ cümlesinin haber cümlesine, sebebiyet ilişkisi nedeniyle atfedilmesi caizdir. (https://tafsir.app/aljadwal/3/173) 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  فَزَادَهُمْ ا۪يمَانًا  cümlesi,  قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavline  فَ  ile atfedilmiştir. 

ا۪يمَانًا  ’ deki nekrelik tazim ifade eder.

النَّاس  kelimesinin tekrarında reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ  [İnsanlar onlara dediler] cümlesindeki “İnsanlar”dan kasıt münafıklardır. Umum söylenmiş, husus kastedilmiştir.  اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ  [İnsanlar sizin için toplandı.] ifadesindeki insanlar'dan murad, Ebu Süfyan, ordusu ve komutanlarıdır. Burada da umum söylenmiş, husus kastedilmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an - Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

فَزَادَهُمْ ا۪يمَانًا  [Onların imanını arttırmış.] ifadesindeki gizli zamir, söylenen söz olan  قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ  [Adamlar sizin için kuvvet toplamış, onlardan korkun!] ifadesine racidir. Sanki “Onlar bu sözü söylediler ve o da onların imanını arttırdı.” denilmiştir. Ya da o zamir  قَالُوا  kelimesinin masdarına racidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ

 

Ayetin son cümlesi, atıf harfi  وَ ’la  فَزَادَهُمْ ا۪يمَانًاۗ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  حَسْبُنَا اللّٰهُ   cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Veciz ifade yollarından biri olan izafetle gelmiş  حَسْبُنَا  mukaddem haber, lafza-i celâl muahhar mübtedadır. 

وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ  cümlesine dahil olan  وَ  istînâfiyye veya haliyyedir. Cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Medh fiili  نِعْمَ  ’nin faili  الْوَك۪يلُ ‘dir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  نِعْمَ ‘nin, takdiri  الله  olan mahsusu, mahzuftur.

قَالُوا -  قَالَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْوَك۪يلُ , fe’îl vezninde olup ism-i mef’ûl manasındadır. Buna göre buradaki “vekil”, “mevkûlun ileyh (kendisi vekil kılınmış olan)” manasınadır. Kâfi ve kefîl olana, “vekîl” denilmesi caizdir. Çünkü kâfi olan da işe vekil kılınmış olur; kefil olan da...(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr

Eğer “Nuaym veya onun sözleri Müslümanların imanını nasıl arttırmıştır?” dersen, şöyle derim: Müslümanlar, ne zaman ki onun sözlerini dinlemeyip niyetlerine sarılarak cihad etmede kararlılık gösterdiler ve İslam’a bağlılık gösterdiler, işte bu onların yakînlerini arttırdı, inançlarını güçlendirdi. Tıpkı yakînin, delillerin birbirine eklenmesiyle artması gibi. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu ayet-i kerime imanın ziyadeleşmesinin delilidir. İmanın ülfet, tefekkür ve hüccetlerin yardımıyla ziyadeleştiğinde şüphe yoktur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu ziyadeleşmeyi kuvvetlenme diye tanımlayabiliriz. Yoksa iman edilecek şeyler bellidir. Bunlarda artma-eksilme söz konusu olmaz. 

Rivayet olunur ki Ebu Süfyan b. Sahr b. Harb b. Ümeyye, Uhud’dan askerleriyle Mekke’ye dönerken Revha denilen yere geldiklerinde kısmi bir zafer kazanmış iken savaştan çekildiklerine pişman oldular ve tekrar savaş için geri dönmek istediler. Bu haber Resulullah’a ulaşınca Resulullah kendisinin ve ashabının kuvvetlerinin yerinde olduğunu göstermek ve onları yıldırmak istedi. Ashabını Ebu Süfyan’ı takip için teşvik etti: “Dün savaşta bizimle beraber olanlardan başka hiç kimse bu gün bizimle beraber çıkmasın!” diye kesin emir verdi.

Peygamberimiz (s.a.v) bir cemaatle yola çıktı ve Hamrau’l Esed denilen yere kadar gitti. Burası Medine’den sekiz mil uzakta idi. Peygamber ile giden ashabdan yaralı olanlar bu ecirden mahrum kalmamak için kendilerini çok zorlamışlardı. Müşrikler, Peygamberin (s.a.v) kendilerini takip ettiği haberini alınca Allah Teâlâ tarafından onların kalplerine korku ilka edildi. Müslümanlarla tekrar çarpışmayı göze alamadılar ve hemen Mekke'ye yöneldiler. İşte bunun üzerine bu ayet-i kerime nazıl oldu. 

Peygamberimizin, düşmanı o şartlar içinde takip etmesi askerî otoritelerce hayranlıkla karşılanmış olup ayrıca yüksek bir pedagojik değer ifade etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s - Selîm)

“Allah bize yeter, o ne güzel vekildir.” çok güzel bir duadır. Melzûmu; bizi korur, gözetir demektir.

İbnü’l-Enbârî’den nakille Ebû Hayyân’a göre buradaki vekil, “rab” manasındadır. Nasıl kahhâr ismi Allah’ın esmâsından biriyse bu da böyledir. Veya vekîlin manası, işlerin kendisine vekalet edildiği, velî-hafîz manasına rücû eden bir isimdir.

Rivayete göre; Hz. Peygamber’in s.a.v. kumandasındaki müslümanlar, Uhud Savaşı’nın ardından çekilip giden düşmanı takip etmek üzere Hamrâülesed’e kadar gelmişlerdi. Kureyş ordusu kumandanı Ebû Süfyân Revhâ’da bulunduğu sırada müslümanların üzerine tekrar saldırıp onları imha etmek için plan hazırlarken müslümanların kalabalık bir kuvvet halinde Hamrâülesed’e geldiklerini haber alınca, planından vazgeçti. Bu esnada oradan geçmekte olan bir kervanın adamlarına, “Muhammed’e rastlarsanız ona, kendilerini toptan yok edeceğimizi söyleyiniz” diyerek psikolojik savaş yöntemiyle müslümanları korkutmak istedi. Bu söz Hz. Peygamber’le s.a.v. birlikte müslümanlara ulaştığında onlar, “HasbünAllahü ve ni‘me’l-vekîl” (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir) dediler. Bu olay üzerine ayet-i kerime nazil olmuş, böylece bu ayet ile her türlü olumsuzluğa rağmen müslümanların Allah ve Resûlü’ne olan imanlarını, güvenleri ve kararlılıkları ortaya çıkmıştır. Zira onların vekîli, velîsi ve koruyucusu Allah Teâlâdır. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)  

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ  cümlesi, müminin korkuya sebep olan etkenlerden kurtulmasının mümkün olduğunu göstermektedir. Mümin, "Allah bize yeter, o ne güzel vekildir" sözüyle korkunun hakkından gelebilir.

Vekil, “kefil, kafi” (yeten) anlamındadır. Veya "Vekîl", fa'îl vezninde olup, ism-i mef'ûl manasındadır. Buna göre, buradaki "vekil", "mevkûlun ileyh" (kendisi vekil kılınmış olan) manasındadır. Kâfi ve kefîl olana, "vekîl" denilmesi caizdir. Çünkü kâfi olan da, kefil olan da, işe vekil kılınmış olur.(Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)  

 

Günün Mesajı
Şehitler ölü değildir. Allah teala'ya yakın bir konumda akla hayale gelmez nimetlerle ikram görmektedirler. Hepsi sevinç içindedir ve arkalarından gelecek olanları "sizin için hiçbir korku ve hüzün yoktur" diye müjdelemek isterler.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Sınıra bakıp derin bir nefes aldı. Karışmış saçını başını, titreyen elleriyle düzeltmeye çalıştı. Toz toprak içinde kalmış elbiselerine, bir iki vurdu. Nefesini toparladıktan sonra çantasını açıp, içinden bazı şeyleri çıkartıp yere bıraktı. Kalan eşyalarını düzenlerken bir iki oyalandı, sonra da yola çıktı.

‘Yapabilirim Allahım. Senin yardımınla her sınırı geçer, her sıkıntının şifasını Senden ister, mükafatının hayalini kurarım ve yine Senin yardımınla, vakti geldiğinde hayırla ilerlerim.' 

Sınıra yaklaştığında, arkasından sesler duydu. Tanıdığı simalar, daha az evvel binbir zorlukla bıraktığı, yoluna köstek olan anılarının parçalarını ellerine almış, koşarak ona geliyorlardı. Kalbiyle midesinin ters döndüğünü hissetti. 

‘Hazır mısın? Devam edebileceğine emin misin?' diye sordular. 'Hazırım' dese de, inanmayan gözlerle bakıyorlardı. Sanıyorlardı ki titreyen sesi ve ona uyum sağlayan bedeni, emin olmayışının deliliydi. Halbuki artık onları inandırma çabalarından yorulmuştu. Kimisi dedi ki ‘hiç boşuna yorulma’, çünkü başarma ihtimali yokmuş. Hasretle biraz ötesindeki sınıra baktı. Sınırdan ters yöne doğru süreklendiğini hissettiğinde, panikle ellerini çekip kendisini yere bıraktı. 

‘Nasıl kurtulurum?' diye düşünürken Rabbinin rahmetiyle gönlüne düşen kelimelerle önce kalbi, sonra dudakları kıpırdadı. Yüzüne sallanan anılarından korkmadığını farketti. Çantasını tekrar açıp tanıdıklarının ellerindeki anılarını alıp, yerlerine geri koydu. Tanıdıklarının gözlerinde tebessüm, dudaklarında ciddiyet 'biz biliyorduk yapamayacağını' der gibi bakıyorlardı.  

Çantasını sırtına takıp, sınıra çevirdi yüzünü. Fısıldadı gönlüne düşeni. 'Efendim?' dediler. Koşmaya başladı ve coşan duygularıyla bağırdı: 'Hasbunallahu ve ni'mel vekil.' Sınırdan geçen adımı attığı anda, kavurucu sıcakta kendisini serin sulara bırakmış gibi ferahladığında, yine bağırdı: 'Hasbunallahu ve ni'mel vekil! - Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!'

Başladığı her işte, aldığı her niyette, verdiği her kararda, umduğu her güzellikte, atlattığı her sıkıntıda. Korktuğu, üzüldüğü, endişelendiği, şaşırdığı ve kararsız kaldığı her anında, ihtiyacı olan en güzel dosta zaten sahip olduğunu hatırlayıp, gönlüne soğuk bir su içirir gibi Allah’ın yardımını ve merhametini içine çekenlerden olmak duasıyla.

Amin.

***

İnsan farklı amaçlara hizmet edecek şekilde konuşma yeteneğine sahiptir. Birçok şeyde olduğu gibi bu iletişim kabiliyetinin de yanlış kullanımı sıkıntılara yol açmaktadır. Kişinin kendisini ve hatta bazen etrafındakileri felakete sürüklemektedir. 

Dünya için yaşayan; kimi zaman seçtiği kelimeleriyle, asıl niyetini dış dünyadan gizler. Fitne, küfür ve yalanla meşgul olan diliyle beraber karanlıklara gömülür. Belki dünyalık menfaatleri elde eder ama Allah’tan uzaklaşan kalbini kasvetli bir tatminsizlik kaplar.

Denilir ki: Çoğunun saklamayı seçtiği iç dünyasının, illa ki dışa vurduğu anları vardır. Canını veya sevdiği bir dünyalığı kaybetme korkusuyla şaşırır. Sonrasında ise kendisini açıkladığı süslü ifadeler kullanır. Ancak, o korku anındaki gerçeği gören görür. Sözlerine kanmayı seçen ise kanar. Bunların içinde en tehlikeli olanı ise kişinin kendisini kandırmasıdır. 

Ey Allahım! Bizi Senin rızan için samimi niyetlerle doğru ve dürüst konuşan kullarından eyle. İmanımıza zarar verecek ve küfre yaklaştıracak sözleri söylemekten ve işitmekten muhafaza buyur. Bizi son nefesini Sana itaat halinde veren, içi ve dışı hakikat üzerine bir olan takva sahibi kullarından eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji