Âl-i İmrân Sûresi 167. Ayet

وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ نَافَقُواۚ وَق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوِ ادْفَعُواۜ قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالاً لَاتَّبَعْنَاكُمْۜ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ اَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْا۪يمَانِۚ يَقُولُونَ بِاَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَۚ  ١٦٧

İki topluluğun (ordunun) karşılaştığı günde başınıza gelen musibet Allah’ın izniyledir. Bu da mü’minleri ortaya çıkarması ve münafıklık yapanları belli etmesi içindi. Onlara (münafıklara), “Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunmaya geçin” denildi de onlar, “Eğer savaşmayı bilseydik, arkanızdan gelirdik” dediler. Onlar o gün, imandan çok küfre yakın idiler. Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Oysa Allah, içlerinde gizledikleri şeyi çok iyi bilmektedir.  (166 - 167. Ayetler Meali)
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلِيَعْلَمَ ve bilmesi içindir ع ل م
2 الَّذِينَ kimseleri
3 نَافَقُوا iki yüzlülük edenleri ن ف ق
4 وَقِيلَ dendiği halde ق و ل
5 لَهُمْ onlara
6 تَعَالَوْا gelin ع ل و
7 قَاتِلُوا savaşın ق ت ل
8 فِي
9 سَبِيلِ yolunda س ب ل
10 اللَّهِ Allah
11 أَوِ ya da
12 ادْفَعُوا savunun د ف ع
13 قَالُوا dediler ق و ل
14 لَوْ eğer
15 نَعْلَمُ bilseydik ع ل م
16 قِتَالًا savaş (olacağını) ق ت ل
17 لَاتَّبَعْنَاكُمْ sizinle gelirdik ت ب ع
18 هُمْ onlar
19 لِلْكُفْرِ küfre ك ف ر
20 يَوْمَئِذٍ o gün
21 أَقْرَبُ yakın idiler ق ر ب
22 مِنْهُمْ ondan
23 لِلْإِيمَانِ imandan (çok) ا م ن
24 يَقُولُونَ söylüyorlar ق و ل
25 بِأَفْوَاهِهِمْ ağızlarıyla ف و ه
26 مَا
27 لَيْسَ olmayanı ل ي س
28 فِي içinde
29 قُلُوبِهِمْ kalblerinin ق ل ب
30 وَاللَّهُ halbuki Allah
31 أَعْلَمُ çok iyi bilmektedir ع ل م
32 بِمَا şeyi
33 يَكْتُمُونَ içlerinde sakladıkları ك ت م
 

وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ نَافَقُواۚ

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِ  harfi,  يَعْلَمَ  fiilini gizli  اَنْ  ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harfiyle önceki masdar-ı müevvele mütealliktir. 

Fiil cümlesidir. يَعْلَمَ  fetha ile mansub muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  نَافَقُوا  ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

نَافَقُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

نَافَقُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  نفق ’dur. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوِ ادْفَعُواۜ

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir.  ق۪يلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  لَهُمْ  car mecruru  ق۪يلَ  fiiline mütealliktir. تَعَالَوْا  fiili  ق۪يلَ  ’nin naib-i faili olarak mahallen merfûdur. 

تَعَالَوْا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. قَاتِلُوا  cümlesi, تَعَالَوْا  ‘den bedel olarak mahallen merfûdur.

قَاتِلُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يلِ  car mecruru  قَاتِلُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اَوِ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder.  ادْفَعُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  

اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَعَالَوْا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi علو ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

قَاتِلُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  قتل  ’dur. 

 

قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالاً لَاتَّبَعْنَاكُمْۜ

 

Fiil cümlesidir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl  لَوْ نَعْلَمُ قِتَالًا  ‘dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.   

لَوْ  gayrı cazim şart harfidir. نَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  قِتَالًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı  لَاتَّبَعْنَاكُمْ ’dur.  

لَ  harfi  لَوْ ’ in cevabının başına gelen rabıtadır.   

اتَّبَعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

اتَّبَعْنَا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ اَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْا۪يمَانِۚ

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لِلْكُفْرِ  car mecruru  اَقْرَبُ ’ye mütealliktir. يَوْمَئِذٍ  zaman zarfı  اَقْرَبُ  ’ye mütealliktir. 

يَوْمَ  zaman zarfı,  إذ ’e muzaftır.  يَوْمَ  ref mahallinde feth üzere mebnidir. إذ  mukadder sükun üzere mebni bir isimdir. Çünkü muzâfun ileyh olarak cer mahallindedir. Aldığı tenvin ise mahzuf bir cümleden avzdır. Takdiri, هم للكفر يوم إذ قالوا لو نعلم قتالا لاتبعناكم أقرب منهم للإيمان (Savaşmayı bilseydik size tabi olurduk dedikleri gün onlar imandan çok küfre yakındırlar.) şeklindedir.

اَقْرَبُ  haber olup damme ile merfûdur. مِنْهُمْ  car mecruru  اَقْرَبُ ’ye mütealliktir. لِلْا۪يمَانِ  car mecruru اَقْرَبُ  ’ye mütealliktir. 

اَقْرَبُ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

              

  يَقُولُونَ بِاَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ


Fiil cümlesidir. يَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاَفْوَاهِهِمْ  car mecruru  يَقُولُونَ  ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

 Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.

لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَیۡسَ  ’nin ismi müstetir olup takdiri هُو ’dir. ف۪ي قُلُوبِ  car mecruru  لَیۡسَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ‘nin  haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)                    

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَۚ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olarak mahallen merfûdur. اَعْلَمُ  haber olup damme ile merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  اَعْلَمُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَكْتُمُونَ  ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَكْتُمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَعْلَمُ ; ism-i tafdildir.

 

وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ نَافَقُواۚ 

 

وَ , atıf harfidir. 

Sebep bildiren harf-i cer  لِ  ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ نَافَقُوا  cümlesi, mecrur mahalde masdar tevilinde olup önceki ayetteki masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mef’ûl konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin  sılası olan  نَافَقُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Münafıkların, ism-i mevsûlle ifade edilmesi tahkir amacına matuftur. 

وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِن۪ينَۙ  cümlesiyle  وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ نَافَقُواۚ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

نَافَقُواۚ - الْمُؤْمِن۪ينَۙ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

Burada  علِم  fiilinin ikinci kez tekrar edilmesi müminleri teşrif, onları münafıkların kapsamına dahil olmaktan tenzih ve ilm-i ilâhînin iki fırkaya taallûk cihetinden farklı olduğunu bildirmek içindir. “O gün size isabet eden musibet, imanda sebat edenleri ve nifak gösterenleri birbirlerinden ayırmak için idi.” demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوِ ادْفَعُواۜ

وَ  atıf harfidir. Cümle hükümde ortaklık nedeniyle  نَافَقُواۚ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.  وَ ‘ın stînâfiyye olması da caizdir. 

ق۪يلَ  fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir. 

ق۪يلَ  fiilinin mekulü’l-kavli  تَعَالَوْا  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

تَعَالَوْا  emir sıygasında camid fiildir. Mazi ve muzarisi yoktur.

قَاتِلُوا  cümlesi  تَعَالَوْا  ‘den bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. 

Bedel; Arap dilinde bir kelimenin yerine kullanılan başka bir kelimenin atıf yapılmadan ve tefsir maksatlı kullanılmasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. Bedel yapmanın amacı, kapalı olan kelamı açmak, açık olanı ise tekid etmektir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı: 1 Yıl: 2000) 

Aynı üslupta gelen  ادْفَعُوا  cümlesi, atıf harfi  اَوِ  ile makabline atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  car-mecruru, قَاتِلُوا  fiiline mütealliktir.

Veciz ifade kastına matuf  ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf  سَب۪يلِ  şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

سَبِیلِ ٱللَّهِ  [Allah’ın yolu] ibaresinde tasrihî istiare vardır. Yol manasındaki  سَبِیلِ  kelimesi din için müstear olmuştur. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh olan din (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih  (müstear minh) olan yol zikredilmiştir. 

فِی سَبِیلِ ٱللَّهِ  ibaresinde  فِی  harfi de  إلى  harfi yerine istiare edilmiştir. Allah’ın dini, mazruf yerine konmuştur. Bilindiği gibi  فِی  harfinde zarfiyet manası vardır. سَبِیلِ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Yol içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Ancak Allah’ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

قَاتِلُوا - ادْفَعُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

تَعَالَوْا قَاتِلُوا  ayetinde aralarında atıf harfi olmadan peş peşe gelmiş iki emir fiil vardır. Bunun nedeni de kastedilen şeyin tek bir tane olmasıdır, o da savaştır.  تعالوا  emri, ardından gelen emre hazırlık, savaşa teşvik etmek, istek ve arzuyu oluşturmak amacıyla getirilmiştir. İkinci emir olan  قاتلوا  ifadesi onlardan savaşmaları isteğinin dile getirmektedir. (Şeyma Çetinkaya, Kur’an-ı Kerimde Cihad Kavramı (Meâni İlmi Açısından Semantik Bir İnceleme)


قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالاً لَاتَّبَعْنَاكُمْۜ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَوْ نَعْلَمُ قِتَالاً لَاتَّبَعْنَاكُمْ  cümlesi, şart üslubunda gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan   نَعْلَمُ قِتَالاً  cümlesi şarttır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şartın cevabı olarak  لَ  karinesiyle gelen  لَاتَّبَعْنَاكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında kizbî haber talebî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Kizbî haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.   

لَوْ  şartının cevabının başında  لَ  gelerek cümle tekid edilmiştir. Çünkü insanların hepsinin aynı durum üzere birleşmesi imkânsızdır, ancak Allah dilerse bunu yapar. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 3, s. 363) 

Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوۡ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Bu tanıma göre  لَوۡ  edatı cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi))

لَوۡ , muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir, 5/63)

[Savaşı bilseydik size tabi olurduk.] sözü kizbî haberdir. 


 هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ اَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْا۪يمَانِۚ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede  هُمْ  mübteda,  اَقْرَبُ  haberdir. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif  sanatları vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  لِلْكُفْرِ  car mecruru ve  يَوْمَئِذٍ  zaman zarfı, konudaki önemine binaen, müteallik oldukları  اَقْرَبُ ‘ya takdim edilmiştir.

يَوْمَ  zaman zarfı,  إذ ’e muzâftır.  إذ  ‘deki tenvin, mahzuf bir cümleden ivazdır. Cümlenin takdiri  هم للكفر يوم إذ قالوا لو نعلم قتالا لاتبعناكم أقرب منهم للإيمان (Savaşmayı bilseydik size tabi olurduk dedikleri gün onlar imandan çok küfre yakındırlar.) şeklindedir. Muzâfun ileyh cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

لِلْكُفْرِ - لِلْا۪يمَانِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ اَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْا۪يمَانِۚ [İmandan çok küfre daha yakındırlar.] sözünde istiare vardır.

Onlar, bu sözleri söyledikleri gün imandan daha çok küfre yakın idiler. Zira bundan önce onlar imanlarını izhar ediyorlardı ve onların küfürlerini bildiren bir emare, kendilerinde görülmemişti. Fakat onlar Müslüman askerlerinden ayrılıp o sözleri sarfedince haklarında beslenen zandan, imandan uzaklaştılar ve küfre yaklaşmış oldular.

Bir görüşe göre o gün onlar iman ehlinden daha çok küfür ehline yardıma daha yakın idiler. Çünkü Müslümanlardan ayrılarak mevcudu azaltmaları, müşrikleri takviye oldu. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

قرب , küfrü açığa çıkarmak anlamında mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 يَقُولُونَ بِاَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

بِاَفْوَاهِهِمْ  car mecruru  يَقُولُونَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfı îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  بِاَفْوَاهِهِمْ  car-mecruru tahkiri artırmak için, mef’ûle takdim edilmiştir.

يَقُولُونَ  sözünden sonra  بِاَفْوَاهِهِمْ ‘in zikri, iki yüzlülüklerini tekit için yapılmış ıtnâb sanatıdır.

يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nin  sılası olan  لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ  cümlesi, nakıs fiil  لَيْسَ ‘nin  dahil olduğu isim cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  ف۪ي قُلُوبِهِمْ  car-mecruru,  لَیۡسَ  ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. 

ف۪ي قُلُوبِهِمْ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  قُلُوبِهِمْ , mazruf mesabesindedir. Kalp, içi olan bir nesneye benzetilmiştir. Çünkü kalpler, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmî’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.ق۪يلَ -  يَقُولُونَ - قَالُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

[Ağızlarıyla söylüyorlar] yani onların imanları ağızlarından ve harflerin mahreçlerinden öteye gitmez; kalpleri ondan habersizdir. Burada kalple birlikte ağzın da zikredilmesi, onların nifaklarını tasvir etmekte ve imanlarının, müminlerin iman konusunda kalplerinin ağızları ile uyumlu olmasının aksine ağızda mevcut ama kalpte yok olduğunu ifade etmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

يَقُولُونَ بِاَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ  sözü mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ağız; konuşmanın mekanıdır. Mekan söylenmiş mekanda olan şey yani söz kastedilmiştir. Mahal alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. (https:// tafsir.app/ aljadwal /3 / 167)  

Ayet, faide-i haber olarak gelmiştir. Allah, münafıkların kalplerinde olmayan şeyleri ağızlarıyla söylediklerine ilişkin olarak ayetin muhatabı Hz. Peygamber ve sahabeyi bilgilendirme gereği duymuştur. Çünkü münafıkların söylediği sözler ağızlarından başka bir yere gitmiyordu, sadece ağızlarında ve harflerin çıktığı yerde kalıyordu. Kalplerinde bu sözlere ait bir şey yoktu. Ağızlarla kalpleri birlikte zikretmesinin sebebi de onların münafıklığını tasvir etmek içindir. Böylece münafıkların söylediklerine ilişkin olarak Hz. Peygamber ve sahabe bilgi sahibi yapılmıştır. Ayet dikkatle incelendiğinde hiçbir tekid ifadesinin olmadığı, buna da gerek duyulmadığı görülmektedir.  (Şeyma Çetinkaya, Kur’an-ı Kerimde Cihad Kavramı (Meâni İlmi Açısından Semantik Bir İnceleme)

Bu sözden maksat, ya bazen dillerinde bazen de kalplerinde oluşan kelamın kendisidir. Buna göre ispat ve nefyedilen sözlerin yerleri değişik ise de kendileri aynıdır. Ya da yalnız ağızlarıyla söyledikleri sözlerdir. Bu takdirde nefyedilen, sözlerin menşei ağızdır, söylenen söz de ondan ayrı değildir. Bu takdirde sözün menşei olan ağzın söz olarak ifade edilmesi, aralarındaki sıkı bağlılıktan dolayıdır. Bunun anlamı şudur: “Onlar öyle batıl sözler sarf etmişlerdir ki o sözlerin kalplerinde yeri yoktur. Nitekim onlar bu sözleriyle kalplerinde asla mevcut olmayan iki şeyi izhar ettiler. Birincisi; savaşmayı bilmediklerini, ikincisi savaşmayı bilmiş olsalardı o takdirde  Müslümanların peşlerinden gideceklerini.

Oysa onlar her iki halde de apaçık yalan söylüyorlardı. Çünkü onlar, savaşmayı biliyorlardı ve Müslümanların peşlerinden gitmeye de niyetleri yoktu. Hayır, onlar Müslümanlara yardım etmemekte kararlı ve irtidad etmeye azimli idiler.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَۚ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)   

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, kalplerde haşyet duygularını ve ikazı artırmak için yapılan tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah Teâlânın ilmini mübalağa yoluyla ifade etmek için, müsned ism-i tafdil vezninde gelmiş ve isim cümlesi tercih edilmiştir.

Mecrur mahaldeki  مَا  müşterek ism-i mevsûl  اَعْلَمُ ’ya  mütealliktir. Sılası  يَكْتُمُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

اَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَ  [Gizlediklerini bilir] ifadesi, bilmekle kalmaz karşılığını da verir anlamında lâzım- melzûm alakasıyla, mecaz-ı mürseldir.

Yine [gizlediklerini bilir] ifadesinin mefhumu muhalifi “Allah’ın bilmediği hiç bir şey yoktur. Yani gizlediklerini bilir, ama açığa vurduklarını da bilir.” manasıdır. 

نَعْلَمُ - اَعْلَمُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

[Onların gizlediklerini Allah çok iyi bilir!] Allah, onların nifaklarını ve beraberce işledikleri “müminleri kötüleme, onları cahil bulma, fikirlerini yanlışlama, onların başına gelenlere sevinme” vb. durumlarını daha iyi bilir. Yani “Siz onların bir kısmını bazı emarelerle kısaca bilirsiniz. Ben ise bütün tafsilatı ve her yönüyle tam bir ihata ile bilirim!” (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

“Allah en iyi bilendir.” buyurulmak suretiyle bilme fiilinde tafdîl kipi kullanılmıştır. Çünkü o münafıkların, müminleri zemmetmeleri, görüşlerini yanlış saymaları, başlarına musibetler gelmesine sevinmeleri gibi nifak hükümlerinden gizledikleri şeyleri müminler de icmâl olarak biliyorlardı. Bunların tafsilat ve keyfiyetlerinin bilgisi ise ilm-i ilâhîde mevcuttur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)