اَلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَصَابَهُمُ الْقَرْحُۜۛ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا اَجْرٌ عَظ۪يمٌۚ ١٧٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الَّذِينَ | O(mü’mi)nler ki |
|
| 2 | اسْتَجَابُوا | çağrısına uydular |
|
| 3 | لِلَّهِ | Allah’ın |
|
| 4 | وَالرَّسُولِ | ve Elçinin |
|
| 5 | مِنْ |
|
|
| 6 | بَعْدِ | sonra bile |
|
| 7 | مَا | ne ki |
|
| 8 | أَصَابَهُمُ | isabet etti |
|
| 9 | الْقَرْحُ | bir yara |
|
| 10 | لِلَّذِينَ | onlar için vardır |
|
| 11 | أَحْسَنُوا | güzel davrananlar |
|
| 12 | مِنْهُمْ | onlardan |
|
| 13 | وَاتَّقَوْا | ve korunanlar için |
|
| 14 | أَجْرٌ | bir ecir |
|
| 15 | عَظِيمٌ | pek büyük |
|
Hele o müminler ki, "Onlar, kendilerine yara dokunduktan sonra da Allah ve peygamberinin davetine uydular. Hele onlardan iyilik edenlere ve Allah'tan korkanlara büyük bir mükafat vardır." Bu âyet de Uhud'un arkası sıra Hamra-i Esed Gazvesi hakkında inmiştir.
Rivayet olunuyor ki, Ebu Süfyan ve arkadaşları Uhud'dan çekilip Revha denilen yere vardıklarında pişman olmuşlar: "Çoğunu öldürdük, azı kalmıştı, neye bıraktık geldik, herhalde dönmeli ve köklerini kesmeliyiz." diyerek, dönüp müslümanlara tekrar hücum etmek istemişlerdi. Hazreti Peygamber de bunu derhal haber almış ve onları yıldırmak, kendinin ve ashabının kuvvetini göstermek için, Ebu Süfyan'ı takip etmek üzere ashabını teşvik etmiş ve: "Bugün bizimle beraber ancak dünkü günümüzde hazır bulunanlar çıksın." buyurmuş idi. Şu halde Peygamber'le beraber bir cemaat hareket ettiler ki, yetmiş kişi oldukları söylenmiştir.
Medine'den sekiz mil mesafede bulunan Hamra-i Esed isimli yere kadar vardılar. Ashab yaralı idiler, çok zahmet çekiyorlardı, sevaplarını kaçırmamak için katlanıyorlardı. İçlerinde öyle yaralılar vardı ki sırayla birbirlerini sırtlarında taşıyorlardı. Biraz birisi yükleniyor, biraz sonra binen inip altındakini yükleniyordu. Yine içlerinde saatlerce birbirlerine dayanarak gidenler bulunuyordu ki, hep bunlar yaraların ıztırabından idi. Fakat Cenab-ı Allah müşriklerin kalblerine korku koydu da kaçtılar, gittiler. İşte bu âyet, bu hal içinde Rasûlullah'ın davetine katılan bu müminler hakkındadır. (Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)
اَلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَصَابَهُمُ الْقَرْحُۜۛ
İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri; هم (onlar) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası اسْتَجَابُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Veya önceki ayetteki ٱلۡمُؤۡمِنِینَ 'nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. اسْتَجَابُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِلّٰهِ car mecruru اسْتَجَابُوا fiiline mütealliktir. الرَّسُولِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. مِنْ بَعْدِ car mecruru اسْتَجَابُوا fiiline mütealliktir. مَٓا masdariyyedir. مَٓا ve masdar-ı müevvel, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَصَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْقَرْحُ fail olup damme ile merfûdur.ْ
اَلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا ifadesi ya mübtedadır ve لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا onun haberidir ya daha önce geçen الْمُؤْمِن۪ينَ kelimesinin sıfatıdır ya da medih ifade eden bir cümle olarak mansubdur. (Mahmut Safi, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an)
اسْتَجَابُوا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi جوب ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
اَصَابَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا اَجْرٌ عَظ۪يمٌۚ
İsim cümlesidir. اَلَّذِينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اَحْسَنُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اَحْسَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُمْ car mecruru اَحْسَنُوا fiilindeki failin mahzuf haline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّقَوْا iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَجْرٌ ism-i mevsûl اَلَّذِينَ 'nin muahhar mübtedası olup damme ile merfûdur. عَظ۪يمٌ kelimesi اَجْرٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَحْسَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حسن ’dir.
اتَّقَوْا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
عَظ۪يمٌۚ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَصَابَهُمُ الْقَرْحُۜۛ
Müstenefe olarak fasılla gelen ayette اَلَّذ۪ينَ has ism-i mevsûl, takdiri هم olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mübtedanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Müsnedin ism-i mevsûlle ifade edilmesi bahsi geçen kişilerin tanındığını belirtmesi yanında o kişilerin tazimini ifade eder.
Müsned konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ ‘nin sılası اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَصَابَهُمُ الْقَرْحُۜۛ لِاِخْوَانِهِمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi, tecrîd sanatıdır.
لِلّٰهِ - الرَّسُولِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
بَعْدِ ‘nin muzâfun ileyhi olan masdar harfi مَا ‘nın sıla cümlesi اَصَابَهُمُ الْقَرْحُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Yara manasındaki قرح kelimesi Kur’an’da hepsi de bu surede olmak üzere 3 kere geçmiştir. 140. ayette iki kere geçmiştir. Yara kelimesi bu sıkıntının geçici olduğuna işarettir.
اسْتَجَابُوا fiili استفعال babı dolayısıyla sahabenin bu kabulu istek ve gayretle yaptıklarını ifade eder.
لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا اَجْرٌ عَظ۪يمٌۚ
Cümle, beyanî istinaf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Faide-i haber ibtidaî kelam olan isim cümlesinde takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
لِلَّذ۪ينَ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَجْرٌ عَظ۪يمٌۚ muahhar mübtedadır. Müsnedün ileyh اَجْرٌ ‘un nekre gelmesi tazim, nev ve kıllet ifade eder. Kelimedeki tenvin, azlık ifade eder. Çünkü Allah tarafındandır. O’nun tarafından olan az birşey aslında çok büyüktür. (Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi Fatma Serap Karamollaoğlu)
Mevsûlün sılası olan اَحْسَنُوا مِنْهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üsluptaki وَاتَّقَوْا cümlesi mâkabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
عَظ۪يمٌ kelimesi اَجْرٌ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
اَحْسَنُوا - اتَّقَوْا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ ‘daki مِنْ harfi tebyîn içindir; zira bu مِنْ ’in tebîz için olması mümkün değildir. Çünkü bu ayette Allah ve Resulünün çağrısına uyanların bir kısmı değil, tamamı ihsan ve takva üzere olan kimselerdi; dolayısıyla ihsan üzere hareket edenlerin onların bir kısmı olduğu söylenemez. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
İyilik ve takva vasıflarını bir arada zikretmekten maksat, takyit (mükâfatı bu kayda bağlamak) değil, fakat o müminleri methetmek ve bu mükâfatın illet ve sebebini bildirmektir. Çünkü Allah Teâlâ’nın ve Resulünün çağrısına uyanların tamamı iyilik ehli ve takva sahipleridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)