قُلْ اِنْ تُخْفُوا مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ اَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ٢٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | إِنْ | eğer |
|
| 3 | تُخْفُوا | gizleseniz |
|
| 4 | مَا | olanı |
|
| 5 | فِي |
|
|
| 6 | صُدُورِكُمْ | göğüslerinizde |
|
| 7 | أَوْ | veya |
|
| 8 | تُبْدُوهُ | açığa vursanız onu |
|
| 9 | يَعْلَمْهُ | onu bilir |
|
| 10 | اللَّهُ | Allah |
|
| 11 | وَيَعْلَمُ | ve bilir |
|
| 12 | مَا | olanı |
|
| 13 | فِي |
|
|
| 14 | السَّمَاوَاتِ | göklerde |
|
| 15 | وَمَا | ve olanı |
|
| 16 | فِي |
|
|
| 17 | الْأَرْضِ | yerde |
|
| 18 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 19 | عَلَىٰ |
|
|
| 20 | كُلِّ | her |
|
| 21 | شَيْءٍ | şeye |
|
| 22 | قَدِيرٌ | kadirdir |
|
قُلْ اِنْ تُخْفُوا مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ اَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. Mekulü’l-kavli تُخْفُوا مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُخْفُوا şart fiili olup, نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ي صُدُورِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. تُبْدُو şart fiili olup, ن ’ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen يَعْلَمْهُ اللّٰهُ cümlesi şartın cevabıdır.
يَعْلَمْ sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُخْفُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خفي ’ dir.
تُبْدُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بدو ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. مَا فِي الْاَرْضِ cümlesi, atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur.
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru قَد۪يرٌ ’ e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ haber olup, damme ile merfûdur.
قَد۪يرٌ kelimesi فيعل vezninde sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ اِنْ تُخْفُوا مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ اَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ
Ayetin ilk cümlesi fasılla gelmiş müstenefedir. Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan cümlede mekulü’l-kavl olan اِنْ تُخْفُوا مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ اَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ terkibi, şart üslubunda gelmiştir.
Şart cümlesi olan تُخْفُوا مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ اَوْ تُبْدُوهُ müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müşterek ism-i mevsûl مَا ’ nın sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. ف۪ي صُدُورِكُمْ car-mecruru bu mahzuf sılaya mütealliktir.
تُبْدُوهُ cümlesi tezat nedeniyle تُخْفُوا cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında hükümde ortaklık ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تُخْفُوا - تُبْدُوهُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
تُخْفُوا مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ cümlesiyle تُبْدُوهُ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Şartın cevabı olan يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bütün esma-i hüsnayı bünyesinde toplayan lafza-i celâlin müsnedün ileyh olarak gelmesi, kalplerde haşyet uyandırmak içindir.
Mütekellim Allah Teâlâ olduğu için lafza-i celâllerde tecrîd sanatı vardır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
[De ki göğüslerinizde olanı gizlerseniz veya açığa vurursanız, Allah onu bilir.]
ibaresi اِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ şeklindeki Bakara Suresi 284. ayetin aksi olarak gelmiştir. Makam bunu gerektirmektedir. Bakara Suresinde konu, insanın kendi nefis muhasebesidir. Burada Allah’ın ilmi açısından önce gizlenenlerin söylenmesi uygun olmuştur.
Gizli olanı bilmek O’nun ilminin genişliğini ifade eder. Vurgu için öne geçmiştir.
وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Tezat nedeniyle birbirine atfedilen mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûllerin sıla cümleleri mahzuftur. Sıla cümlelerinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Semavat yeryüzünü, gökyüzünü ve ikisi arasında olanları kapsadığı halde semavattan sonra مَا فِي الْاَرْضِ ‘ nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve murâât-i nazîr sanatları vardır.
يَعْلَمُ - مَا - فِي kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Önce göklerin gelmesi sonra yerin gelmesi; göklerde olanı bilmenin bizim için daha zor olması dolayısıyladır. Yerde olanları daha kolay öğrenebiliyoruz.
وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ ifadesi husustan (özel olandan) sonra umumu (geneli) tekid ve açıklama olarak zikretmek kabilindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
وَ , istînâfiyyedir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâi kelamdır.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ , ihtimam için amili olan قَد۪يرٌ ‘ e takdim edilmiştir.
شَيْءٍ ‘ deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.
قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail olan sıfat-ı müşebbehe veznidir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek yalnız O’nun elindedir.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelirler. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ cümlesinde ism-i celâlin zamir yerine açık olarak zikredilmesi ilâhî heybeti artırmak ve durumun korkunç olduğunu ifade etmek içindir. Bu cümle makabli için bir zeyl olup “Bununla beraber Allah, kendisinden sakınmanız için sizi uyarır.” (Âl-i İmran 3/28) cümlesine de bir izahtır. Yani O zat-ı akdes Allahu Teâlâ, zâtî ilim sıfatına sahip olmakla diğer bütün zatlardan ayrılır. Aynı zamanda zâtî kudret sıfatına da sahiptir. O’nun kudreti, her şeyi kapsar ve hiçbir şey O’nun hakimiyeti dışına çıkamaz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayetin Bakara Suresi 29. ayet gibi وَهُوَ بِكُلِّ شَیۡءٍ عَلِیمࣱ şeklinde bitmesi gerektiği sanılabilir. Ancak siyak üzerinde düşünülünce ayetin kudretle bitmesinin daha uygun olduğu anlaşılır. Çünkü müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinen müminler, bu kâfirlerin müminlerin gücünün yetmeyeceği menfaati sağlayacağını zannediyor demektir. Bunun için Allah Teâlâ böyle yapanları uyarmakta ve dönüşün kendisine olduğunu hatırlatmaktadır. Onların gizlediğini ve açıkladığını bilmekle kalmaz, semalarda ve arzda olan her şeyi bilir. Onlara hakiki manada menfaat verecek olan da sadece O’dur. O halde müminlere düşen de kâfirlere değil, O’nun kudretine sığınmaktır. Zira kâfirlerin onlara yardım etmeye gücü yetmez. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bediî İlmi)