Rûm Sûresi 7. Ayet

يَعْلَمُونَ ظَاهِراً مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ  ٧

Onlar dünya hayatının ancak dış yönünü bilirler. Ahiret konusunda ise tamamen gaflettedirler.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَعْلَمُونَ bilirler ع ل م
2 ظَاهِرًا dış yüzünü ظ ه ر
3 مِنَ
4 الْحَيَاةِ hayatının ح ي ي
5 الدُّنْيَا dünya د ن و
6 وَهُمْ ve onlar
7 عَنِ -ten
8 الْاخِرَةِ ahiret- ا خ ر
9 هُمْ onlar
10 غَافِلُونَ gafildirler غ ف ل
 

İmandan yoksun ve âhiretten yana tamamen gaflet içindeki kimselerden söz eden bu âyet açıklanırken tefsirlerde daha çok, bu gibi kimselerin dünya hayatını zevku safa içinde geçirebilmek için gereken şeyleri öğrenip emeklerini bu yöne teksif ettiklerine, buna karşılık âhireti hiç akıllarına getirmediklerine işaret edildiği belirtilir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir nokta şudur: Bu ifadede bir kınama anlamı bulunmakla birlikte, söz konusu kimselerin kötülenen tutumu dikkatlerini âhiret hayatından tamamıyla uzaklaştırmış olmalarıdır; yoksa dünya hayatına ve bu hayatın icaplarına dair bilgi sahibi olmak kınanmış değildir. Nitekim müminler de dünya hayatının görünen yüzünden haberdar idiler. İki grup arasındaki fark inkârcıların bu görünen maddî âlemin ötesinde başka bir âlemin daha varlığına dikkat etmemeleri ve bu hususa önem vermemeleridir. 

Âyetin ilk cümlesiyle ilgili yorumların özellikle şu iki noktada yoğunlaştığı görülür: a) Cümle “Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü bilirler” şeklinde anlaşılırsa dünya hayatının bir görünen (zâhir) bir de görünmeyen (bâtın, hakikat) tarafı olduğu anlamı tercih edilmiş olur. Bu tercihe göre birinci yönünü bilmekten maksat dünya süsü, zevki ve nimetleriyle haşir neşir olmak, dünyadan kâm almaya çalışmak; ikinci yönünü bilmekten maksat ise dünya hayatının asıl varlık sebebini yani âhiret kurtuluşunun önemini kavramak ve ona uygun bir hazırlık yapma çabası içinde olmaktır. b) Âyetin bu kısmı “Onlar dünya hayatının sadece bir yüzünü bilirler” şeklinde anlaşıldığı takdirde âyetin yorumu şu olur: Dünyanın birçok görünümü olduğu halde o kimseler bunların içinden sadece birini bilirler, bütün emeklerini gözlem ve deneyle bilinenlere hasrederler; bunlardan hareketle fikir yürütüp daha ötelere ulaşmaya, varlık ve olayların arkasındaki kudreti teşhis etmeye, gözlem ve deneyle bilinenlerin inceliklerine inmeye ve bunların var edilmesindeki gerçek amacı belirlemeye çalışmazlar (bk. Zemahşerî, III, 198; İbn Âşûr, XXI, 49-50).

Söz konusu cümle –lafza daha uygun olduğunu düşündüğümüz için– meâlde, “Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü kısmen bilirler” şeklinde çevrilmiştir. Bu ifadeye göre varlıkları bilinme, bilgiye konu olma yönünden üçe ayırmak gerekir: a) Dünya hayatından (dünyadan) bilinenler, b) Dünya hayatının görünen yüzüne dahil ve bilinebilir olduğu halde bilinmeyenler, c) Görünen yüze, dünyaya, madde âlemine dahil olmadığı için bilinmeyen ve Allah bildirmedikçe bilinemez ­olanlar.

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 293-294
 

يَعْلَمُونَ ظَاهِراً مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ 

 

Fiil cümlesidir.  يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ظَاهِراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مِنَ الْحَيٰوةِ  car mecruru  ظَاهِراً ’e mütealliktir. الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةِ ’nin sıfatı olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

  وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ

 

هُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.   

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  عَنِ الْاٰخِرَةِ  car mecruru  غَافِلُونَ’ye mütealliktir. هُمْ  munfasıl zamiri önceki zamiri tekid eder.  غَافِلُونَ  mübtedanın haberi olup, ref alameti و 'dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْغَافِل۪ينَ ; sülâsî mücerredi غفل  fiilinin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

يَعْلَمُونَ ظَاهِراً مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ   وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ

 

Ayet, ta’liliye veya beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Car-mecrur  مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ , ism-i fail vezninde gelen ظَاهِر ‘e mütealliktir.

Mef’ûl konumundaki  ظَاهِراً ’deki nekrelik, taklîl içindir. Dünya hayatının sadece bir yönünü biliyorlar manası için zikredilmiştir.

الدُّنْيَاۚ  kelimesi,  الْحَيٰوةِ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

6 ve 7. Ayetteki  لَا يَعْلَمُونَ (bilmezler) - يَعْلَمُونَ (bilirler) kelimeleri arasında tıbâk-ı selb vardır.

Önceki ayetteki  وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ  cümlesiyle bu ayetteki  يَعْلَمُونَ ظَاهِراً مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

Hal  وَ ‘ıyla gelen  وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ  cümlesi Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümledeki ikinci munfasıl zamir  هُمْ , tekid için gelmiştir. Ayrıca bu zamirin tekrarı kasr ifade etmiştir. Ahiretten gafil olmak onlara hasredilmiştir. Ahiret konusundaki gafletlerinin tekidi mübalağa ifade eder.

Bu cümlede hasr ifade etmek için zamir tekrar edilmiştir. İsim cümlesi olarak gelmesi ise, onların devamlı gaflet içinde olduklarını göstermek içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُمْ  mevsûf/maksur, غَافِلُونَ  sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَنِ الْاٰخِرَةِ , önemine binaen amili olan  غَافِلُونَ  kelimesine takdim edilmiştir.

Müsned olan  غَافِلُونَ, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هُمْ  zamirinin tekrarında reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

يَعْلَمُونَ ظَاهِراً مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ  cümlesiyle, وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ  cümlesi mukabele teşkil etmiştir.

الْاٰخِرَةِ - الدُّنْيَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı,  غَافِلُونَ - يَعْلَمُونَ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

Dünya hayatı dedikten sonra sadece ahiret lafzıyla yetinilmiş hayat hazfedilmiştir. Bu

ihtibak sanatıdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَعْلَمُونَ  ifadesi, önceki ayette geçen  لَا يَعْلَمُونَ  sözünün karşılığıdır. Bu şekilde bedel getirmekte şöyle bir nükte vardır: Allah Teâlâ sana, cehalet demek olan bilgisizlik ile dünyadan öteye geçmeyen bilgi arasında fark olmadığını öğretmek için bilirler ifadesini bilmezler ifadesinin karşılığı kılmış; bunu onun makamına getirerek onun yerine koymuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Allah Teâlâ, [Onlar bu dünya hayatından, bir dış görünüşü bilirler] buyurmuştur, yani onların ilimleri dünyaya mahsustur. Hem sonra onlar dünyayı da olduğu gibi bilemezler. Çünkü onlar dünyanın ancak dış yüzünü, zahirini isterler. Bu zahir de, dünyanın lezzetleri ve eğlenceleridir. Ama dünyanın iç yüzünü göremezler. Bunlar da dünyanın zararları ve yorgunluklarıdır. Yahut onlar dünyanın görünen tarafını bilirler. Onun yok olacağını bilmezler. Ahirette ise onlar gafillerin kendileridir demektir. Yani onlar ahiretten habersizdirler. Ayetteki ikinci  هُمْ  gafletin bizzat kendilerinden kaynaklandığını ifade eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ  [Âhiretten tamamen gafil olanlar da sadece bunlardır.] ifadesinde ikinci  هُمْ ’un mübteda,  غَافِلُونَ’nin haber olması ve bunlardan oluşan cümlenin ilk  هُمْ ’un haberi olması da; ikinci  هُمْ ’un birincisinin tekidi ve  غَافِلُونَ ’nin ilk  هُمْ ’un haberi olması da caizdir. Hangisi olursa olsun, bu hasr üslubu onların; ‘ahiretten gafil olmanın kaynağı, merkezi ve simgesi olduklarını ve gafletin onlardan kaynaklanıp yine onlara döndüğünü herkese ilan etmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ahireti bilmemelerinin gafletle ifade edilmesi, Ahiret hayatının varlığını gerekli kılan delillere bakarlarsa, ahiret hayatının varlığına dair delillerin ortaya çıkacağından kinayedir. Bu konudaki cahillikleri gaflete benzetilmiştir. Çünkü bakmak isteseler, önem verseler bunu bilirlerdi. غافِلُونَ kelimesinde tebeî istiare vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)