بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَعْدَ اللّٰهِۜ لَا يُخْلِفُ اللّٰهُ وَعْدَهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ٦
وَعْدَ اللّٰهِۜ لَا يُخْلِفُ اللّٰهُ وَعْدَهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
وَعْدَ mahzuf fiilin mef’ûlün mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri, وعد şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِۜ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُخْلِفُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ fail olup damme ile merfûdur. وَعْدَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَـٰكِنَّ istidrâk harfidir. لَـٰكِنَّ harfi, اِنَّ gibi ismini nasb, haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre لَـٰكِنَّ ’de اِنَّ gibi cümleyi tekid eder.
أَكۡثَرَ kelimesi لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱلنَّاسِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَا يَعْلَمُونَ cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğu و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُخْلِفُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi خلف ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
اَكْثَرَ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَعْدَ اللّٰهِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Ayetin önceki cümlenin mazmununu tekid için gelen ilk cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. وَعْدَ , mahzuf bir fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Takdiri, وعدهم الله وعدا (Allah onlara bir vaat vadetti)’dir.
Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Veciz ifade kastına matuf وَعْدَ اللّٰهِۜ izafetinde وَعْدَ kelimesinin Allah lafzına izafesi, tazim içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
وَعْدَ اللّٰهِ ‘daki وعد , fiilin manasını tekid eden masdardır; tıpkı لك علىّ ألف درهم عرفا sözü gibi ki; أعترف لك بها اعترافا (İtiraf ediyorum ki; senin benden bin dirhem alacağın var.) demektir; işte وَعْدَ اللّٰهِۜ sözü de وَعْدَ اللّٰهِۜ ذلك وعدا [Allah onu gerçekten vadetmiştir.] anlamındadır; zira daha önce anlatılanlar Allah vaad etmiştir anlamında olup ayetteki وَعْدَ masdarı bu fiili pekiştirmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Burada açık olarak iki vaat vardır. Birisi Rumların, mağlubiyetlerinden sonra galip gelecekleri; birisi de müminlerin, Allah’ın yardımı ile sevinecekleridir. Bu iki vaat, çok geçmeden gerçekleşmiştir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Vaadin Allah’a izafe edilmesi; kesinlikle gerçekleşeceğine işarettir. Çünkü sadık, kādir ve ganî olanın sözünü bozması için hiçbir sebep yoktur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَا يُخْلِفُ اللّٰهُ وَعْدَهُ
Beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır.
Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Zamir yerine zahir isim gelerek, müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, hükmün illetini bildirmek, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Veciz ifade kastına matuf وَعْدَهُ izafeti, Allah’a ait zamire muzaf olan وَعْدَ ‘ye, tazim içindir.
وَعْدَ önemine binaen tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)
وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Cümle atıf harfi وَ ‘la öncesine atfedilmiştir. İstidrak manasındaki لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
لٰكِنَّ ’nin ismi olan اَكْثَرَ النَّاسِ , veciz ifade yollarından olan izafet formunda gelmiştir.
Müsnedün ileyh olan اَكْثَرَ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
لٰكِنَّ ’nin haberi olan لَا يَعْلَمُونَ ’nin menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olması cümleye hükmü takviye etmiştir.
أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ ibaresi, Kur'an'da 20 yerde, üç konuda kınama manasında gelmiştir. İnsanların çoğu bilmezler (11 kez), şükretmezler (3 kez), iman etmezler (6 kez).
Muzari filli hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi )
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde, bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لٰكِنَّ , kendisinden sonra gelen cümleye önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân, c. 2, s. 474)
İstidrak, önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrak istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrak ise aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrak, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Ayetin bu son cümlesi, Kur'an’da bir çok defa tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
يَعْلَمُونَ ظَاهِراً مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ ٧
İmandan yoksun ve âhiretten yana tamamen gaflet içindeki kimselerden söz eden bu âyet açıklanırken tefsirlerde daha çok, bu gibi kimselerin dünya hayatını zevku safa içinde geçirebilmek için gereken şeyleri öğrenip emeklerini bu yöne teksif ettiklerine, buna karşılık âhireti hiç akıllarına getirmediklerine işaret edildiği belirtilir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir nokta şudur: Bu ifadede bir kınama anlamı bulunmakla birlikte, söz konusu kimselerin kötülenen tutumu dikkatlerini âhiret hayatından tamamıyla uzaklaştırmış olmalarıdır; yoksa dünya hayatına ve bu hayatın icaplarına dair bilgi sahibi olmak kınanmış değildir. Nitekim müminler de dünya hayatının görünen yüzünden haberdar idiler. İki grup arasındaki fark inkârcıların bu görünen maddî âlemin ötesinde başka bir âlemin daha varlığına dikkat etmemeleri ve bu hususa önem vermemeleridir.
Âyetin ilk cümlesiyle ilgili yorumların özellikle şu iki noktada yoğunlaştığı görülür: a) Cümle “Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü bilirler” şeklinde anlaşılırsa dünya hayatının bir görünen (zâhir) bir de görünmeyen (bâtın, hakikat) tarafı olduğu anlamı tercih edilmiş olur. Bu tercihe göre birinci yönünü bilmekten maksat dünya süsü, zevki ve nimetleriyle haşir neşir olmak, dünyadan kâm almaya çalışmak; ikinci yönünü bilmekten maksat ise dünya hayatının asıl varlık sebebini yani âhiret kurtuluşunun önemini kavramak ve ona uygun bir hazırlık yapma çabası içinde olmaktır. b) Âyetin bu kısmı “Onlar dünya hayatının sadece bir yüzünü bilirler” şeklinde anlaşıldığı takdirde âyetin yorumu şu olur: Dünyanın birçok görünümü olduğu halde o kimseler bunların içinden sadece birini bilirler, bütün emeklerini gözlem ve deneyle bilinenlere hasrederler; bunlardan hareketle fikir yürütüp daha ötelere ulaşmaya, varlık ve olayların arkasındaki kudreti teşhis etmeye, gözlem ve deneyle bilinenlerin inceliklerine inmeye ve bunların var edilmesindeki gerçek amacı belirlemeye çalışmazlar (bk. Zemahşerî, III, 198; İbn Âşûr, XXI, 49-50).
Söz konusu cümle –lafza daha uygun olduğunu düşündüğümüz için– meâlde, “Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü kısmen bilirler” şeklinde çevrilmiştir. Bu ifadeye göre varlıkları bilinme, bilgiye konu olma yönünden üçe ayırmak gerekir: a) Dünya hayatından (dünyadan) bilinenler, b) Dünya hayatının görünen yüzüne dahil ve bilinebilir olduğu halde bilinmeyenler, c) Görünen yüze, dünyaya, madde âlemine dahil olmadığı için bilinmeyen ve Allah bildirmedikçe bilinemez olanlar.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 293-294يَعْلَمُونَ ظَاهِراً مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ
Fiil cümlesidir. يَعْلَمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ظَاهِراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ الْحَيٰوةِ car mecruru ظَاهِراً ’e mütealliktir. الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ ’nin sıfatı olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ
هُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. عَنِ الْاٰخِرَةِ car mecruru غَافِلُونَ’ye mütealliktir. هُمْ munfasıl zamiri önceki zamiri tekid eder. غَافِلُونَ mübtedanın haberi olup, ref alameti و 'dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْغَافِل۪ينَ ; sülâsî mücerredi غفل fiilinin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَعْلَمُونَ ظَاهِراً مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ
Ayet, ta’liliye veya beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Car-mecrur مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ , ism-i fail vezninde gelen ظَاهِر ‘e mütealliktir.
Mef’ûl konumundaki ظَاهِراً ’deki nekrelik, taklîl içindir. Dünya hayatının sadece bir yönünü biliyorlar manası için zikredilmiştir.
الدُّنْيَاۚ kelimesi, الْحَيٰوةِ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
6 ve 7. Ayetteki لَا يَعْلَمُونَ (bilmezler) - يَعْلَمُونَ (bilirler) kelimeleri arasında tıbâk-ı selb vardır.
Önceki ayetteki وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ cümlesiyle bu ayetteki يَعْلَمُونَ ظَاهِراً مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Hal وَ ‘ıyla gelen وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ cümlesi Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümledeki ikinci munfasıl zamir هُمْ , tekid için gelmiştir. Ayrıca bu zamirin tekrarı kasr ifade etmiştir. Ahiretten gafil olmak onlara hasredilmiştir. Ahiret konusundaki gafletlerinin tekidi mübalağa ifade eder.
Bu cümlede hasr ifade etmek için zamir tekrar edilmiştir. İsim cümlesi olarak gelmesi ise, onların devamlı gaflet içinde olduklarını göstermek içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُمْ mevsûf/maksur, غَافِلُونَ sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَنِ الْاٰخِرَةِ , önemine binaen amili olan غَافِلُونَ kelimesine takdim edilmiştir.
Müsned olan غَافِلُونَ, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هُمْ zamirinin tekrarında reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
يَعْلَمُونَ ظَاهِراً مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ cümlesiyle, وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ cümlesi mukabele teşkil etmiştir.
الْاٰخِرَةِ - الدُّنْيَا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı, غَافِلُونَ - يَعْلَمُونَ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
Dünya hayatı dedikten sonra sadece ahiret lafzıyla yetinilmiş hayat hazfedilmiştir. Bu
ihtibak sanatıdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَعْلَمُونَ ifadesi, önceki ayette geçen لَا يَعْلَمُونَ sözünün karşılığıdır. Bu şekilde bedel getirmekte şöyle bir nükte vardır: Allah Teâlâ sana, cehalet demek olan bilgisizlik ile dünyadan öteye geçmeyen bilgi arasında fark olmadığını öğretmek için bilirler ifadesini bilmezler ifadesinin karşılığı kılmış; bunu onun makamına getirerek onun yerine koymuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Allah Teâlâ, [Onlar bu dünya hayatından, bir dış görünüşü bilirler] buyurmuştur, yani onların ilimleri dünyaya mahsustur. Hem sonra onlar dünyayı da olduğu gibi bilemezler. Çünkü onlar dünyanın ancak dış yüzünü, zahirini isterler. Bu zahir de, dünyanın lezzetleri ve eğlenceleridir. Ama dünyanın iç yüzünü göremezler. Bunlar da dünyanın zararları ve yorgunluklarıdır. Yahut onlar dünyanın görünen tarafını bilirler. Onun yok olacağını bilmezler. Ahirette ise onlar gafillerin kendileridir demektir. Yani onlar ahiretten habersizdirler. Ayetteki ikinci هُمْ gafletin bizzat kendilerinden kaynaklandığını ifade eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ [Âhiretten tamamen gafil olanlar da sadece bunlardır.] ifadesinde ikinci هُمْ ’un mübteda, غَافِلُونَ’nin haber olması ve bunlardan oluşan cümlenin ilk هُمْ ’un haberi olması da; ikinci هُمْ ’un birincisinin tekidi ve غَافِلُونَ ’nin ilk هُمْ ’un haberi olması da caizdir. Hangisi olursa olsun, bu hasr üslubu onların; ‘ahiretten gafil olmanın kaynağı, merkezi ve simgesi olduklarını ve gafletin onlardan kaynaklanıp yine onlara döndüğünü herkese ilan etmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ahireti bilmemelerinin gafletle ifade edilmesi, Ahiret hayatının varlığını gerekli kılan delillere bakarlarsa, ahiret hayatının varlığına dair delillerin ortaya çıkacağından kinayedir. Bu konudaki cahillikleri gaflete benzetilmiştir. Çünkü bakmak isteseler, önem verseler bunu bilirlerdi. غافِلُونَ kelimesinde tebeî istiare vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ۠ مَا خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاَجَلٍ مُسَمًّىۜ وَاِنَّ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِ بِلِقَٓائِ۬ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ ٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَوَلَمْ |
|
|
| 2 | يَتَفَكَّرُوا | hiç düşünmediler mi? |
|
| 3 | فِي | içlerinde |
|
| 4 | أَنْفُسِهِمْ | kendi |
|
| 5 | مَا |
|
|
| 6 | خَلَقَ | yaratmamıştır |
|
| 7 | اللَّهُ | Allah |
|
| 8 | السَّمَاوَاتِ | göklerde |
|
| 9 | وَالْأَرْضَ | ve yerde |
|
| 10 | وَمَا | ve bulunanları |
|
| 11 | بَيْنَهُمَا | bu ikisi arasında |
|
| 12 | إِلَّا | dışında |
|
| 13 | بِالْحَقِّ | hak olması |
|
| 14 | وَأَجَلٍ | ve bir süre |
|
| 15 | مُسَمًّى | belirtilmiştir |
|
| 16 | وَإِنَّ | ve şüphesiz |
|
| 17 | كَثِيرًا | çoğu |
|
| 18 | مِنَ | -dan |
|
| 19 | النَّاسِ | insanlar- |
|
| 20 | بِلِقَاءِ | kavuşmayı |
|
| 21 | رَبِّهِمْ | Rabblerine |
|
| 22 | لَكَافِرُونَ | inkar etmektedirler |
|
Bu âyetin ilk kısmı gramer açısından tahlil edildiğinde, “Kendi kendilerine bir düşünmezler mi ki, Allah’ın gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak ve ancak hak ve adalet temelinde yaratmış olduğunu anlasınlar veya bunu dile getirsinler!” şeklinde bir mânaya ulaşılabildiği gibi, âyetin bu kısmına “Kendileri hakkında ve Allah’ın gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak ve ancak hak ve adalet temelinde yaratmış olduğu hakkında bir düşünmezler mi?” anlamını vermek de mümkündür (bk. Zemahşerî, III, 198; İbn Atıyye, IV, 329; Şevkânî, IV, 247). Bu yorumu işleyen bazı müfessirler insanın anatomisi ile ilgili birtakım inceliklere ve insan vücudunun ihtiva ettiği hârikulâde sistemlere de işaret ederler (bk. Râzî, XXV, 98). Âyetin “Ancak ve ancak hak ve adalet temelinde yaratmıştır” şeklinde çevrilen kısmı için yapılan başlıca yorumlar şunlardır: Ancak adaletle, hakkı ayakta tutmak üzere yaratmıştır (Taberî, XXI, 24); anlamlı bir gayesi olmadan ve boş yere yaratmamış, üstün bir hikmet gereği yaratmıştır (Zemahşerî, III, 198); sağlam bir düzen içinde yaratmıştır (Râzî, XXV, 98-99).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 294-295اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ۠ مَا خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاَجَلٍ مُسَمًّىۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَتَفَكَّرُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ۠ car mecruru يَتَفَكَّرُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَا خَلَقَ اللّٰهُ cümlesi, يَتَفَكَّرُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. خَلَق fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. السَّمٰوَاتِ mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanırlar.
الْاَرْضَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. مَا müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. بَيْنَهُمَٓا mekân zarfı mahzuf sılaya mütealliktir. هُمَٓا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِلَّا hasr edatıdır. بِالْحَقِّ car mecruru خَلَقَ ’daki failin veya mef’ûlun bihin mahzuf haline mütealliktir. اَجَلٍ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. مُسَمًّى kelimesi اَجَلٍ ’in sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَفَكَّرُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi فكر ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar. مُسَمًّى ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûludur.
وَاِنَّ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِ بِلِقَٓائِ۬ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَثٖيراً kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. مِنَ النَّاسِ car mecruru كَثٖيراً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. بِلِقَٓائِ۬ car mecruru كَافِرُونَ ‘nin failine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّ muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.
كَافِرُونَ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup, ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
كَافِرُونَ ; sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ۠ مَا خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاَجَلٍ مُسَمًّىۜ
Ayet mukadder istinaf cümlesine matuftur. Takdiri; أجهلوا (Cahilller mi?) şeklindedir.
İstifham harfi hemze, inkârî manadadır. لَمْ , muzariyi maziye çeviren, لمّا ’nın aksine istikbali de kapsamayan nefy edatıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâm-ı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)
İlk cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Menfi muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkar ve tevbih amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olması sebebiyle ifadede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ۠ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü nefis hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Nefis, burada zarfa benzetilmiştir. İnsanın nefsiyle zatı arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
يَتَفَكَّرُوا fiili تفعّل babındadır. Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
Kur’an-ı Kerim’de tefekkür, aklını kullanan bireylerin (teakkul) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (tezekkür) geleceğe yol bulmaları (tedebbür) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu durumlarda kullanılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
التَّفَكُّرُ ; istifade etmek için üzerinde düşünmek demektir. في mecazi zarfiyyedir. يَتَفَكَّرُوا fiiline mütealliktir. Mef’ûlun fiiline müteallak olması gibidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاَجَلٍ مُسَمًّىۜ cümlesi, يَتَفَكَّرُوا fiilinin mef’ûlüdür. Sebata, temekkün ve istikrara işaret eden menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması hükmün illetini bildirmenin yanında tazim ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
وَالْاَرْضَ , mef’ûl olan السَّمٰوَاتِ ‘ye tezat nedeniyle atfedilmiştir.
Semavat, yeryüzünü ve ikisi arasındakileri de kapsadığı halde semavattan sonra الْاَرْضِ ve بَيْنَهُمَٓا ‘nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır.
السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ’ye temasül nedeniyle atfedilen ikinci müşterek ism-i mevsûlün sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. بَيْنَهُمَٓا , bu mahzuf sılaya mütealliktir.
بِالْحَقّ , car mecruru خَلَقَ ’daki failin mahzuf haline mütealliktir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مُسَمًّى kelimesi اَجَلٍ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
بِالْحَقِّ ’ya matuf olan وَاَجَلٍ ’deki nekrelik, tazim içindir.
Cümlenin başındaki مَا nefy harfi ve istisna edatı اِلَّا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr cümleyi tekid etmiştir.
Kasr, fiille car-mecrur arasındadır. خَلَقَ maksûr/sıfat, بِالْحَقّ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Allah Teâlâ’nın yeryüzü ve gökyüzünü belli bir süre ve hak ile yarattığını kesin bir dille, şüpheye yer vermeyecek şekilde belirtmiştir.
الْحَقِّ - خَلَقَ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Bu cümledeki اِلَّا بِالْحَقِّ kelamın akışından anlaşılan mahzûf قول (demek) yahut علم (bilmek) kelimeleriyle alakalıdır (اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فيقول). Ve belli bir süre ile yaratmıştır, yani orada sona erer ve ondan sonra kalmaz. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ۠ (Kendilerinde) -yani içinde düşünce namına bir şey bulunmayan- kalplerinde bir tefekkür meydana getirmediler mi? Tefekkür zaten kalplerde olur; fakat bu, mütefekkirlerin halini daha ziyade tasvir etmektedir. Senin şu sözüne benzer: “Ona kalbinle inan” ve “Onu içinde sakla.” Tefekkür fiilinin mef‘ûlun bihi olma ihtimali de vardır; tıpkı (O konuda düşündü ve fikrini onun üzerinde dolaştırdı.) sözünde olduğu gibi. Buna göre mana; (Kendilerini düşünmediler mi?) olur.
Yaratmamıştır ifadesi, mahzuf bir قول (söyleme) fiili ile alakalı olup manası şudur: Düşünüp de bu ifadeyi (yani “Allah gökleri, yeri ve ikisinin arasında ne varsa…” sözünü) söylemediler mi? اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا ifadesinin, ‘’Düşünüp de bilmediler mi?’’ anlamında olduğu da söylenmiştir; çünkü sözde buna dair delil vardır. Zira bilme, düşünmenin neticesidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَاِنَّ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِ بِلِقَٓائِ۬ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ
وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
مِنَ النَّاسِ car-mecruru, كَث۪يراً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur بِلِقَٓائِ۬ رَبِّهِمْ , amili olan كَافِرُونَ ‘ye, konudaki önemine binaen takdim edilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde رَبِّ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf بِلِقَٓائِ۬ رَبِّهِمْ izafeti, Rab ismine muzâfun ileyh olan هُمْ zamirini yani onları tahkir içindir. Rab isminin kâfirlere ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini, onun otoritesi, terbiyesi ve idaresi altında olduklarını hatırlatma, sapkınlıklarında ne kadar ileri gittikleri konusunda ikaz vardır.
بِلِقَٓاءِ رَبِّهِمْ [Rableriyle buluşacağına] tabiri önemi ve maksat o olduğu için takdim edilmiştir. Bu tabirde lâzım olan Rableriyle buluşmak zikredilmiş, melzûm olan Rabblerinin hesaba çekeceği ve cezasını vereceği manası kastedilmiştir. Dolayısıyla mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Muzaf olan بِلِقَٓاءِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Lafza-i celâl den sonra rububiyet vasfını öne çıkarmak için zamir makamında zahir olarak Rab isminin zikredilmesinde tecrîd ve ıtnâb sanatları vardır.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Müsned olan كَافِرُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s.80)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cenab-ı Hak burada, enfüsî delilleri afakî delillerden; “Gerek afakta gerek kendi nefislerinde ayetlerimizi onlara göstereceğiz” (Fussilet, 53) ayetinde de afakî delilleri önce getirmiştir. Çünkü, bir şey anlatmaya çalışan, bir şey ifade ettiğinde onu, tercih ettiği yeni bir tarz üzere getirir. Binaenaleyh, şayet onu, dinleyen ve yararlanmaya çalışan dinleyici anlarsa, ne âlâ. Aksi halde onu bir öncekinden daha açık bir şekilde ele alır ve üslubunu, derece derece netleştirir. İstifade etmek isteyene gelince o da, ilk önce en açık olanı anlar, daha sonra, anlayamadığı o daha kapalı şeyi anlamaya doğru yönelir, ona terakki eder, böylece de en son olarak zikredilen daha açığı anladıktan sonra onu, yani o kapalı olan manayı anlar. O halde bu demektir ki, ifade etmeye çalışan kimse tarafından en son olarak zikredilen şey, dinleyici nezdinde ilk önce anlaşılandır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَاَثَارُوا الْاَرْضَ وَعَمَرُوهَٓا اَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۜ فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَۜ ٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَوَلَمْ |
|
|
| 2 | يَسِيرُوا | gezmediler mi? |
|
| 3 | فِي |
|
|
| 4 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 5 | فَيَنْظُرُوا | baksınlar |
|
| 6 | كَيْفَ | nasıl |
|
| 7 | كَانَ | olduğuna |
|
| 8 | عَاقِبَةُ | sonunun |
|
| 9 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 10 | مِنْ |
|
|
| 11 | قَبْلِهِمْ | kendilerinden önceki |
|
| 12 | كَانُوا | idiler |
|
| 13 | أَشَدَّ | daha güçlü |
|
| 14 | مِنْهُمْ | kendilerinden |
|
| 15 | قُوَّةً | kuvvet bakımından |
|
| 16 | وَأَثَارُوا | alt-üst etmişlerdi |
|
| 17 | الْأَرْضَ | toprağı |
|
| 18 | وَعَمَرُوهَا | ve onu imar etmişlerdi |
|
| 19 | أَكْثَرَ | daha çok |
|
| 20 | مِمَّا |
|
|
| 21 | عَمَرُوهَا | bunların imar ettiklerinden |
|
| 22 | وَجَاءَتْهُمْ | onlara gelmişti |
|
| 23 | رُسُلُهُمْ | elçiler |
|
| 24 | بِالْبَيِّنَاتِ | delillerle |
|
| 25 | فَمَا | fakat |
|
| 26 | كَانَ | değildi |
|
| 27 | اللَّهُ | Allah |
|
| 28 | لِيَظْلِمَهُمْ | onlara zulmedecek |
|
| 29 | وَلَٰكِنْ | fakat |
|
| 30 | كَانُوا | onlar |
|
| 31 | أَنْفُسَهُمْ | kendi kendilerine |
|
| 32 | يَظْلِمُونَ | zulmediyorlardı |
|
Yeryüzünde gezip dolaşma ve ibret alma çağrısına yer verilirken, muhataplar, sahip oldukları güç ve yeryüzünü imar açısından kendileri ile önceki toplumlar arasında bir mukayese yapmaya davet edilmektedir. Tefsirlerde genellikle Kur’an’ın ilk muhatapları olan Mekkeliler’i esas alan yorumlar yapılmış, özellikle bu bölgenin ziraat ve toprağın işlenmesi açısından çok sınırlı imkânlar taşıdığı, buna karşılık onlar tarafından haberleri bilinen birçok geçmiş toplumun büyük insan gücüne ve servete sahip oldukları, dolayısıyla toprağı çok iyi işledikleri ve görkemli mimari eserler vücuda getirdikleri üzerinde durulmuştur. Bu karşılaştırmanın böyle başlatılması tabii olmakla beraber, burada bütün insanlara yöneltilmiş ve kıyamete kadar sürecek bir çağrının bulunduğunda da şüphe yoktur. Zira âyetin içerdiği temel mesaj, insanların gerek birey gerekse topluluk olarak sahip oldukları güç ve imkânların kendilerini ilâhî bildirimleri inkâr etme şımarıklığına götürmemesi, beşerin kendisi hakkında yapacağı mukayesenin de hiçbir zaman Allah’ın mutlak iradesi ve karşı konulamaz kudreti dairesine uzanmaması gerektiğidir. Yine bu ve müteakip âyette, önceki kavimlerin başına gelen kötü sonuçlar incelenirken, bu sonuçların kendi kötülükleri yüzünden meydana geldiğine ve Allah’ın haksızlık etmesinin asla söz konusu olamayacağına dikkat çekilmektedir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 295-296
اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi وَ ile mukadder istinâfa matuftur. Takdiri, أقعدوا ولم يسيروا. (Mekânlarında oturup kaldılar mı?) şeklindedir.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَس۪يرُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru يَس۪يرُوا fiiline mütealliktir. يَنْظُرُوا fiili atıf harfi فَ ile makabline matuftur.
يَنْظُرُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ cümlesi, amili يَنْظُرُوا ‘nun mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
كَيْفَ istifhâm harfi كَانَ ‘nin mukaddem haberi olarak mahallen mansubdur.
كَانَ nakıs mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
عَاقِبَةُ kelimesi كَانَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ قَبْلِهِمْ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُٓوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamiridir, mahallen merfûdur. اَشَدَّ kelimesi كَانُٓوا ‘nun haberi olup, fetha ile mansubdur. مِنْهُمْ car mecruru اَشَدَّ ‘ye mütealliktir. قُوَّةً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَشَدَّ , ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَثَارُوا الْاَرْضَ وَعَمَرُوهَٓا اَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَثَارُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْاَرْضَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَمَرُوهَٓا atıf harfi و ‘la اَثَارُوا fiiline matuftur.
عَمَرُو damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَكْثَرَ masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle اَكْثَرَ ‘ye mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası عَمَرُوهَا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
عَمَرُو damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen merfûdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَثَارُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ثور ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. جَٓاءَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
رُسُلُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْبَيِّنَاتِ car mecruru رُسُلُ ‘nün mahzuf haline mütealliktir.
فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَۜ
İsim cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
للّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur.
يَظْلِمَ fiiline dahil olan لِ , lam-ı cuhûddur. Muzariyi gizli اَنْ ’le nasb ederek manayı masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harfi ile كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
يَظْلِمَ fetha ile mansub muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. لٰكِنْ istidrak harfi olup لٰكِنّ ’den muhaffefedir. كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur. اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَۜ
cümlesi, كَانُٓوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
اَنْفُسَهُمْ kelimesi يَظْلِمُونَ fiilinin mukaddem mef‘ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَظْلِمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamul cuhuddan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ
Ayet mukadder istinaf cümlesine matuftur. Takdiri, أقعدوا في أماكنهم (Mekânlarında oturup kaldılar mı?) şeklindedir.
Menfî muzari fiil sıygasındaki ilk cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham harfi hemze, inkârî manadadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)
لَمْ muzarinin önüne gelerek manasını olumsuz maziye çeviren cezm harfidir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen düşünmeye teşvik, inkâr ve tevbih amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olduğu için ifadede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
“Yeryüzünde gezmediler mi?” zahirindeki cümle “gezmemiş olmaları mümkün değildir” anlamındadır. Muhataba ikrar ettirmek amaçlıdır.
Cümlenin emir veya haber üslubu yerine istifham üslubunda gelmesi, muhatabın dikkatini çekmek ve düşünmeye teşvik içindir.
فِي الْاَرْضِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen الْاَرْضِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf, عَلَيْ yerine kullanılmıştır. Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzünde bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ
Makabline atıf harfi فَ ile atfedilen bu cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Meczum muzari fiil sıygasındaki cümle, istifhama dahildir.
فَيَنْظُرُوا fiilinde istiare sanatı düşünülebilir. Akıbet, gözle görülebilen şey değildir. Zikredilen görmek, fakat kastedilen, anlamak, tefekkürdür. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ cümlesi, فَيَنْظُرُوا fiilinin mef’ûlu konumundadır. كَانَ ’nin dahil olduğu bu isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. كَيْفَ istifham ismi, كَانَ ’nin mukaddem haberidir. Takdim, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.
كَانَ ’nin muahhar ismi olan عَاقِبَةُ ‘nun muzâfun ileyhi konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası mahzuftur. مِنْ قَبْلِهِمْ bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bahsi geçen kişilerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri bilinen kişiler olduğunu belirtmesi yanında, tahkir kastına matuftur.
Sübut ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp tevbih ve tehdit manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
قَبْلِ - عَاقِبَةُ kelimelerinde tıbâk-ı hafiy sanatı, كَيْفَ ve hemze arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Akıbet için müzekker fiil kullanılmıştır. كَانَتْ buyurulmamıştır. Çünkü buradaki akıbet ‘azap’ manasındadır. Eğer müennes geldiyse cennet manasındadır. Müenneslik ve müzekkerliğin manaya göre gelmesi makamı gözetmenin hoş misallerindendir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Murâatü’l Maqâm, S.106)
اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا [Yeryüzünde yolculuk yapıp da görmediler mi?] sorusu inkâr ve kınama ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَاَثَارُوا الْاَرْضَ وَعَمَرُوهَٓا اَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَشَدَّ haber, قُوَّةً temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
مِنْهُمْ car mecruru, ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade eden اَشَدَّ ’ye mütealliktir.
الشِّدَّةُ : Bir cismin katılığı demektir. Bir şeydeki sıfatın çok kuvvetli olması manasında müstear olmuştur. Vasfın kemâli ve tam oluşu; değişim esnasındaki zorlukta olan dirence benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)
وَاَثَارُوا الْاَرْضَ ve وَعَمَرُوهَٓا اَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا cümleleri, hükümde ortaklık nedeniyle nakıs fiil كَانَ ’nin haberi olan اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her iki cümle de müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اَكْثَرَ kelimesi mahzuf mef’ûlu mutlak için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَّا , harfi-cerle اَكْثَرَ ‘ye mütealliktir. Sılası olan عَمَرُوهَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ cümlesi, …وَعَمَرُوهَٓا اَكْثَرَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Geldi anlamındaki جَٓاءَ fiili, بِ harfiyle kullanıldığında getirdi manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.
اَثَارُوا - عَمَرُو ile اَشَدَّ - قُوَّةً ve يَس۪يرُوا - وَجَٓاءَتْهُمْ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الْاَرْضَ - عَمَرُوهَٓا kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ : Bir cümlede fail âkil, cem’i müzekker-i gayr-i salim veya cem’i müennes-i gayr-i salim ise fiil müzekker veya müennes kılınabilir. (Ahmet Şimşek, Arap Dilinde Müzekkerlik ve Müenneslik Uyumu)
فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَۜ
فَ , istînâfiyyedir. Menfî nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰه isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Nakıs fiil كَانَ ’nin haberi mahzuftur.
Sebep bildiren lam-ı cuhûdun gizli أنْ ‘le masdar yaptığı لِيَظْلِمَهُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen لِيَظْلِمَهُمْ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir, 3/79)
İstidrak harfinin dahil olduğu وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ cümlesi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
وَلٰكِنْ , hafifletilmiş لَكِنَّ olup istidrak harfidir. Menfî cümleyle birlikte kasr ifade etmiştir.
Olumsuz ifadeden sonra bu cümleye dahil olan istidrak harfi وَلٰكِنْ , hasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لا , بل ve لكن atıf harfleriyle oluşan kasrda, maksûrun aleyh لا ‘dan önce, بل ve لكن ‘den sonra gelir. Bunların hasr ifade edebilmesi için “bel” ve لكن ‘den önce nefy veya nehyin geçmiş bulunması, atfedilen nesnenin müfred olması (لا ‘da da öyle) ve ayrıca لكن ‘in başında vav bulunması şarttır. (TDV islam Ansiklopedisi İsmail Durmuş Hasr Md.)
İki tekit hükmündeki kasr, لِيَظْلِمَهُمْ , maksur/sıfat, لَكِنَّ ‘nin ismi maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur.
لَكِنَّ ‘nin haberi olan كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ , nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ cümlesi, nakıs fiil كان ’nin haberidir.
كان ’nin haberinin, muzari fiil cümlesi formunda gelmesi, hükmü takviye ifade etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mef’ûl olan اَنْفُسَهُمْ , ihtimam için amili olan يَظْلِمُونَ ’ye takdim edilmiştir. Ayrıca fasılaya riayet de sağlanmıştır.
كَانَ - كَانُٓوا ve لِيَظْلِمَهُمْ - يَظْلِمُونَۜ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لٰكِنْ - كان kelimeleri arasında cinâs-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كان ’nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ cümlesiyle وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Muzari fiiller hudûs istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi, Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
Burada لِيَظْلِمَهُمْ kelimesi ayetin sonundaki kelimeye delalet ettiği için irsâd vardır. Ama aynı zamanda bu kelimelerin iştikâkı aynı olduğu için reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır. Bu iki sanat arasındaki fark; reddü’l-acüz ale’s-sadri’de iki lafız arasında benzerlik olması gerekmesidir ki bu benzerlik; bu iki lafzın lafız ve mana açısından aynı olması veya aralarında cinas olması (yani lafzen aynı olmakla beraber manalarının farklı olması) ya da iştikâk bakımından aynı ya da benzer olmaları şeklindedir. İrsâdda ise böyle bir şart yoktur. Yukarıdaki ayet-i kerîmede olduğu gibi iki sanat aynı anda gerçekleşebilir. Dolayısıyla irsâd, reddü’l-acüz ale’s-sadr den daha umumidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Ayeti kerime’de Allah (c.c) ironi yolu ile Mekkelilerle istihza etmektedir. Mekkeliler kendilerinden öncekilerden durum olarak daha zayıf olmaları ve daha çorak bir coğrafyada yaşamalarına rağmen dünyaya aldanıp onunla övünen kimselerdi. Allah (c.c) yeryüzünü sürüp biçmede, imar etmede son derece ileri seviyeye ulaşmış olan ve Mekkelilerle kıyaslanmayacak derecede güçlü kimselerin akıbetlerini hatırlatarak ibret almadıklarından dolayı onlarla istihzâ etmiştir. Daha güçlü olup helak olan önceki toplumlardan ibret almayan Mekkelilerin gücü küçümsenmekte ve onlarla alay edilmektedir. (Ekrem Solmaz, İroni Üslubu Ve Kur’an-ı Kerim’de Kullanımı, Yüksek Lisans Tezi)
Demek ki Allah onlara zulmetmiyordu. Suçsuz helak etmiyordu. Buna zulüm denilmesi, Allah Teâlâ’nın son derece nezih olduğunu ortaya koyup açıklamak içindir. Yoksa Allah suçsuz da helak etse gerçekte yine zulüm olmazdı. Çünkü Allah (c.c) gerçek maliktir. Malikin mülkünde dilediğini yapması zulüm olmaz. Zulüm, başkasının haklarına saldırmayı ifade eder. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Cenab-ı Hak, önceki iki delilde “görmediler mi?” tabirini kullanmış, ama “gezmediler mi?” dememiştir. Çünkü orada, kişinin bizzat kendisinin gezip dolaşmasına ihtiyaç yoktur. Burada ise, “yerde gezip... de bakmadılar mı?” buyurmuş, onları, emsallerinin halleriyle ve yaptıklarının veballeri ile alakalı olarak zikretmiştir. Daha sonra Cenab-ı Hak, bunların helak olmaya daha çok müstehak olduklarını bildirmiştir. Zira, kendilerinden önce yaşamış olan Âd ve Semûd kavimleri, bunlardan daha kuvvetli idiler ama kuvvetleri kendilerine fayda vermedi. Yine onlar, gerek mal gerekse ömür bakımından daha ileriydiler. Fakat, onların malları ve kaleleri, başlarına gelen o helake mani olamadı.
Bil ki, insan şu üç şeye itimat eder: Kendisindeki bedenî kuvvete ve destekçilerine. Zira bir şeye müdahale, bunlar sayesinde olur. Malî kuvvete. Zira bir şeye müdahale etmeye hazırlanmak bu sayede mümkün olur. Çözülme, gevşeme ve zayıflama esnasında, kendisine yaslanacağı, dayanacağı, arka kuvveti. Ki bunlar, kaleler ve sığınaklardır. İşte bu cümleden olarak Cenab-ı Hak, “Onlar, beden bakımından sizlerden daha kuvvetli idiler. Mal bakımından daha ileriydiler. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cenab-ı Hak burada, “Hakikaten insanlardan çoğu...” buyurmuş, bundan önceki ayette de, “Fakat insanların ekserisi...”(Rum, 6) buyurmuştur. Niçin?
Cevap: Çünkü bundan önce bu iki vasfa (Cenab-ı Hakk’ın birliği ve haşr) dair bir delil zikredilmemiştir. Burada ise Cenab-ı Hak, açık deliller ve göz alıcı burhanlar zikretmiştir. Delilden sonra olacak imanın, delilden önceki imandan daha kuvvetli olacağında şüphe yoktur. O halde, delillerden sonra, bu “ekseriyyet”ten bir topluluğun mutlaka iman etmesi gerekir. Binaenaleyh, o ekser (sayıca), artık o eskiden olduğu gibi kalmamıştır. Bu sebeple, Cenab-ı Hak, delil getirdikten sonra, “.. .çoğu...”; delilden önce ise, “.. .insanların ekserisi...” demiştir. Kendisinden gafil olmanın mümkün olmadığı delilden ve mümkün olsa dahi, gaflet etmenin vuku olmayacağı delilden sonra -ki bu gökler ve yerlerdir. Çünkü, insanın, üzerindeki semadan ve altındaki yerden habersiz olması akıldan uzak bir şeydir, kendisinden gafil olunabilecek şeyi zikretmiştir ki, bu da onlarla ilgili darb-ı mesellerin hal ve durumlarının nakledilmesidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذ۪ينَ اَسَٓاؤُا السُّٓوآٰى اَنْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ ١٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ثُمَّ | sonra |
|
| 2 | كَانَ | oldu |
|
| 3 | عَاقِبَةَ | sonu |
|
| 4 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 5 | أَسَاءُوا | kötülük eden(lerin) |
|
| 6 | السُّوأَىٰ | çok kötü |
|
| 7 | أَنْ | çünkü |
|
| 8 | كَذَّبُوا | yalanladılar |
|
| 9 | بِايَاتِ | ayetlerini |
|
| 10 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 11 | وَكَانُوا | ve -idiler |
|
| 12 | بِهَا | onlarla |
|
| 13 | يَسْتَهْزِئُونَ | alay ediyor- |
|
Bu âyetin “kötülük yapan o kimseler” şeklinde çevrilen kısmı, sonunda yer alan gerekçe de dikkate alınarak “inkârcılıkta direnenler” şeklinde açıklanmıştır (İbn Atıyye, IV, 331).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 296
ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذ۪ينَ اَسَٓاؤُا السُّٓوآٰى اَنْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ
İsim cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
عَاقِبَةَ kelimesi كَانَ ‘nin mukaddem haberi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اَسَٓاؤُا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اَسَٓاؤُا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
السُّٓوآٰى kelimesi كَانَ ‘nin muahhar ismi olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mahzuf بِ veya ل harf-i ceriyle عَاقِبَةَ ‘e mütealliktir. Veya السُّٓوآٰى ‘dan bedel olup mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
كَذَّبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ car mecruru كَذَّبُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كانَ fiili her zamanki gibi vukunun gerçekleşeceğine tenbih içindir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَسَٓاؤُا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi سوأ ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
كَذَّبُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
السُّٓوآٰى ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamiridir, mahallen merfûdur. بِهَا car mecruru كَانُوا ’un mahzuf haberine mütealliktir. يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ cümlesi, كَانُوا ’un haberi olarak mahallen mansubdur.
يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi هزأ ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذ۪ينَ اَسَٓاؤُا السُّٓوآٰى اَنْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ
Ayet, ثُمَّ atıf harfi ile ما كان الله ليظلمهم cümlesine atfedilmiştir.
ثُمَّ rütbeten terahî ifade eder. Çünkü bu akıbet, şer derecesinde dünya azabından daha büyüktür. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.
Veciz anlatım kastıyla gelen عَاقِبَةَ الَّذ۪ينَ izafeti, كَانَ ’nin mukaddem haberidir. İsm-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade eden السُّٓوآٰى kelimesi كَانَ ‘nin muahhar ismidir.
عَاقِبَةَ ‘nin muzâfun ileyhi konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi اَسَٓاؤُا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, اَسَٓاؤُا ‘den bedeldir.
كَذَّبُوا fiiline müteallik olan بِاٰيَاتِ izafetinde, ayetlerin lafza-i celâle muzâf olması, onlara tazim ve teşrif ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اَسَٓاؤُا - السُّٓوآٰى kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
السُّٓوآٰى kelimesi, حسنى gibi اسو ‘nin müennesidir, ya da بشرى gibi masdardır. Allah'ın ayetlerini yalanladıkları ve onlarla alay ettikleri için ifadesi de السُّٓوآٰى 'nın illeti, bedeli, atfı beyanı ya da كَانَ ’nin haberidir. السُّٓوآٰى da, اَسَٓاؤُا 'nun mef’ûlu mutlakı veya mef'ûlüdür.
عَاقِبَةَ kelimesi mansub olarak da, merfû olarak da okunmuştur; السُّٓوآٰى ”en kötü, daha kötü” anlamına gelen الاسو kelimesinin müennesidir. Nitekim الحسنى da, الاحسن (en güzel, daha güzel) kelimesinin müennesidir. Mana şudur: Onlar dünyada yerle bir edilmekle cezalandırıldılar; ama daha sonra akıbetleri daha kötü oldu. Ancak Allah Teâlâ ayette, akıbetleri şeklinde zamir yerine, zahir isim kullanarak, kötü davranışlar sergileyenlerin akıbeti buyurulmuştur; yani cezaların en kötüsü olan ceza, ahirettedir; o da kâfirler için hazırlanmış olan cehennemdir. Buna göre; اَنْ كَذَّبُوا ‘daki اَنْ edatı, لِاَنْ (yalanladıkları için) anlamındadır; اى (diye) anlamında olması da caizdir. Çünkü kötü davranışta bulunmak; yalanlama ve alay etme ile tefsir edilince, tıpkı seslendi, yazdı vb. fiillerdeki gibi, burada da bir kavil (söyleme) söz konusu olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bir başka izah şekli de, اَسَٓاؤُا fiili السُّٓوآٰى ifadesinin, günahların en kötüsü olan günahı işlediler; yani yalanladılar anlamında onun atf-ı beyanı olur. Bu durumda, كَانَ ’nin haberi; لما ve لو ’in cevapları bazen hazf edildiği gibi, bütün ihtimalleri düşündürmek amacıyla hazf edilmiş olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟
Cümle, atıf harfi وَ ‘la masdar-ı müevvel cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur بِهَا , ayetlerin şanına ihtimam ve fasılaya riayet için amili يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ ’ye takdim edilmiştir.
كان ’nin haberi olan يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ - كَانُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, DEÜ İlahiyat Fak.Dergisi Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
كَانَ ’nin haberinin, isminin mahiyetinden bir cüz olduğu (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/36, s. 124) ve haberin muzari fiil oluşu (Halidi, Vakafat s.103) düşünüldüğünde alay edişlerinin yenilenerek değişmeden devam ettiği ayetin formundan anlaşılmaktadır.
كانَ fiili her zamanki gibi vukunun gerçekleşeceğine tenbih içindir.(Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İyilikte bulunanlara cennetin verilmesi bir lütuftur. Lütufta bulunanın lütfu herhangi bir sebebe bağlı olmazsa, daha tesirli olur. Ama, kötülükte bulunanların, bir ceza olarak cehenneme atılmaları, adaletin gereğidir. Adil kimse da, o kimseyi, bir sebebe mebnî olarak cezalandırmazsa, bu adalet olmaz. İşte bundan ötürü Cenab-ı Hak, onlara azap etmesinin sebebine de yer vermiştir ki, bu onların yalanlamalarını sürdürmeleridir. Ama, verdiği mükâfatın sebebini zikretmemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَللّٰهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ١١
Allah Teâlâ’nın bütün mahlûkatı hiçbir ortak ve yardımcıya ihtiyaç duymaksızın ve başka bir temel maddeye dayalı olmadan sırf kendi eşsiz kudretiyle baştan inşa ettiği, bunları yok ettikten sonra da tekrar aynı şekilde yaratma gücüne sahip olduğu belirtilmektedir (Taberî, XXI, 25). Yaratmanın tekrar edilmesi ifadesiyle, tabiattaki sürekli yenilenmenin yine yüce Allah’ın irade ve kudretiyle gerçekleştiğine veya kıyamet sonrası dirilişe ya da bunların her ikisine işaret edilmiş olabilir. Âyetin son kısmında belirtildiği üzere bunlara değinilmesindeki asıl amaç, insanın, yaratılış ve yeniden yaratılışla ilgili bütün bu gelişmelerin hikmeti üzerinde düşünmesini sağlamak ve sonunda mutlak kemal sahibi Allah’ın huzuruna çıkarılıp hesap vermenin kaçınılmaz olduğunu hatırlatmaktır.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 297
اَللّٰهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
İsim cümlesidir. اَللّٰهُ mübteda olup damme ile merfûdur. يَبْدَؤُا الْخَلْقَ c-mlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَبْدَؤُا damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’ dir. الْخَلْقَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يُع۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اِلَيْهِ car mecruru تُرْجَعُونَ ‘ye mütealliktir. تُرْجَعُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُع۪يدُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi عود ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
اَللّٰهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Lafza-i celal mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَبْدَؤُا الْخَلْقَ cümlesi haberdir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ifade etmiştir.
Mef’ûl olan الْخَلْقَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Aynı üslupta gelen ثُمَّ يُع۪يدُهُ cümlesi, tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Atfın ثُمَّ ile yapılması az da olsa bir zamanın geçtiğine işarettir.
ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Ayetin son cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile makabline atfedilmiştir. Atfın rütbe ve terahi ifade eden ثُمَّ ile yapılması az da olsa bir zamanın geçtiğine işarettir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. اِلَيْهِ car mecruru, ihtimam ve fasılaya riayet için amili olan تُرْجَعُونَ fiiline takdim edilmiştir.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [O’na döndürüleceksiniz.] ifadesine, döndürülmekle kalmayıp gereken cezayı göreceksiniz anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
ثُمَّ ’nin tekrarında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr, يُع۪يدُهُ - تُرْجَعُونَ kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
يَبْدَؤُا الْخَلْقَ cümlesiyle, ثُمَّ يُع۪يدُهُ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يَبْدَؤُا - يُع۪يدُهُ kelimeleri arasında tıbak-ı hafî sanatı vardır.
Ayetin başlangıcındaki gaib zamirinden, ayetin sonunda muhatap zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
تُرْجَعُونَ : Oradan geldik, oraya gidiyoruz manasını taşır. İnsan geldiği yere geri döner. Oraya ilk defa gitmiyoruz. Allah’ın bizi yaratması bir nimet olduğu gibi öldürmesi de bir nimettir.
تُرْجَعُونَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ sözü lafzen sarih olarak Allah'a dönüşe delalet eder. Bunun yanında bu sarih delalet söylenmemiş başka bir delaleti de kapsar. Bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâmîm sûreleri Belaği tefsiri, Zuhruf/85, c. 4, S. 370)
Burada gaibden hitaba iltifat yapılarak kelam müşriklere yönelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki muzari fiiller, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ ١٢
İlk âyette geçen ve “suçlular” anlamına gelen mücrimûn kelimesi müteakip âyetin ışığında “günaha saplanmış kimseler” şeklinde de çevrilebilir. Zira belirtilen kelimeyle bu bağlamda özellikle şirk günahına saplanıp kalmış, yani Allah’tan başka varlıklara tanrılık yakıştıran kimselerin kastedildiği anlaşılmaktadır.
“Ümitsiz ve şaşkın kalıverecekler” şeklinde çevirdiğimiz müblisûn kelimesinin masdarı olan iblâs, ümit kesmenin yanı sıra kişinin ne yapıp edeceğini şaşırır bir hale düşmesini de ifade eder. Arap dilinde bu kelime özellikle, başına âniden gelen bir musibet sebebiyle şaşkına dönen (Taberî, XXI, 26) yahut bir konuyu tartışırken karşı tarafın ileri sürdüğü güçlü bir argüman karşısında suspus olan (Zemahşerî, III, 199) kişiler için kullanılır. Râzî âyette şirk günahına saplanıp kalanlar hakkında bu kelimenin kullanılmasındaki inceliği şöyle bir örnekle açıklar (XXV, 103-104): Bir insan düşünelim ki eğlenmesine ve dünyadan kâm almasına yarayan imkânlarla donatılmış, yeşillikler içinde bir köşkte böbürlene böbürlene müreffeh bir hayat sürmektedir. Sözüne güvenilir bir kimse, karşı konulamaz, amansız bir düşmanın kendisine yaklaşmakta olduğunu ve ona yakalandığı takdirde perişan olacağını haber vermiş, artık kaçış ve kurtuluş çareleri aramak gerektiği kesin olarak anlaşılmıştır. Bu sırada bir çocuk veya akıl hastası ona, altında bulunduğu ağacın, altındakileri düşmanlara karşı koruyan bir özelliğe sahip bulunduğunu söylemiş, bu gafil de o çocuk veya akıl hastasının sözü üzerine ağaca güvenip zevku safaya devam etmeye karar vermiştir. Düşman gelip orayı kuşatınca ona göstereceği ilk felâket o ağacı kökünden sökmek suretiyle kendisini koruyamadığını göstermek olacaktır. İşte günaha saplanmış kimsenin durumu da böyledir; dünyada kendini nefsinin arzularına kaptırmışken sözünün doğruluğunda kuşku bulunmayan peygamber ona perişan ve rezil rüsvâ edecek bir azabın kendisine doğru gelmekte olduğunu haber verir, şeytan ve kötülüğü emreden nefis ise o putların kendisini kurtaracağını söyler. Ama kıyamet günü gelip çattığında ilk karşılaşacağı manzara o putların ateşe atılışıdır, bunu görünce o da ümidini büsbütün yitirir ve şaşkınlık içinde donarkalır.
13. âyette geçen “ortaklar” ile dünyada iken kendilerini sapkınlığa teşvik eden ve kötülükleri işlemekte yardımlaştıkları kimselerin veya Allah’a ortak koştukları varlıkların kastedildiği yorumları yapılmıştır. Buna paralel olarak âyetin “Zaten kendileri de ortak koştuklarının tanrılığını reddecekler” şeklinde çevrilen kısmı için ya suç ortaklarını veya o varlıkların tanrılık vasfını inkâr edecekleri açıklaması yapılmıştır. Gramer özellikleri dikkate alınarak bu cümleyi, “Onlar dünyada iken o ortaklar sebebiyle inkârcılık yapıyorlardı” biçiminde tercüme etmek de mümkündür (Taberî, XXI, 26; Zemahşerî, III, 199).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 297-299
وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ
وَ atıf harfidir. يَوْمَ zaman zarfı يُبْلِسُ fiiline mütealliktir. تَقُومُ السَّاعَةُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَقُومُ damme ile merfû muzari fiildir. السَّاعَةُ fail olup damme ile merfûdur.
يُبْلِسُ damme ile merfû muzari fiildir. الْمُجْرِمُونَ fail olup ref alameti و 'dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
يُبْلِسُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi بلس ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
الْمُجْرِمُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la … اَللّٰهُ يبدأ cümlesine hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Zaman zarfı يَوْمَ , ihtimam için müteallakı olan يُبْلِسُ fiiline takdim edilmiştir.
Muzâfun ileyh konumundaki تَقُومُ السَّاعَةُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَقُومُ السَّاعَةُ ifadesinde istiare sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan تَقُومُ fiili , السَّاعَةُ ‘ya isnad edilerek, zaman bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Cümlede fiillerin muzari sıygada gelmesi hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
إلابْلِس , şaşkınlıkla iç içe olan bir ümit kesmedir. Yani, "Kıyamet koptuğu gün, günahkârlar için, iki rahatlığın biri olan ümitsizlik değil, şaşkınlıkla iç içe olan bir ümitsizlik tahakkuk eder" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
تَقُومُ السَّاعَةُ ifadesinde istiare vardır. Saatin gelmesi ile kastedilen, vaktinin, onun için belirlenen zaman diliminin gelmesidir. Arapların: قد قامت السوق (Pazar geldi/başladı) sözleri de bu manada olup, pazar esnafının hareketlenip alışveriş yapacakları vakit başladı demektir. Kıyamete القيامة adının verilmesi de bu manaya göredir. Yine o vakitte insanların ayakları üzerine dikilmelerinden dolayı onun bu şekilde isimlendirilmiş olması da mümkündür. Çünkü kıyametin asıl anlamı ‘ayağa kalkma’dır. Nitekim Yüce Allah bu manada يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمٖينَ [O gün insanlar alemlerin Rabbi huzurunda ayağa kalkacaklardır] (Mutaffifin/6) buyurmuştur. Yine Allah’ın bu suredeki وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ۜ [Göğün ve yerin, onun buyruğu ile ayakta durması da 0’nun delillerindendir] sözüne gelince, bunun manası, göğün ve yerin Allah’ın iradesiyle uzay boşluğundaki tutunma yerlerine sarılmaları, durmalarıdır. Söz sahibinin إنَّما يقوم الأمر فلان بكذا (Falanca bu işi ancak şununla ayakta tutar) anlamındaki sözü de bunun gibidir ki, o işin ancak o şeye yapışarak ayağa kaldırılacağını ifade etmek istemektedir. Halbuki burada, gerçek anlamda, kendisine işaret edilen ayakta durma (kıyam) diye bir şey mevcut değildir. (Şerîf er-Radî\ Kur’an Mecazları)
الإبْلاسُ gölün sakin olmasıdır. أبْلَسَ ; kişinin içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtuluş yolu bulamamasıdır. Burada kurtulamamalarının sebeplerinden biri ve en önemlisi zikredilmiştir. Bu sebep kendilerine Allah katında şefaatçi olacağını düşündükleri için Allah’a ortak ettikleri putlarının şefaatçi olmamasıdır. Yani etraflarına bakıp da şefaatçi bulamayınca hüsrana uğradılar, yitip gittiler, ümitlerini kestiler. Hüsrana uğramanın burada zikredilmesine gerek olmayan başka sebepleri de vardır. Başlarına gelen azaba gelince, bu bir iblas değil yeis (ümitsizlik) halidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكَٓائِهِمْ شُفَعٰٓؤُ۬ا وَكَانُوا بِشُرَكَٓائِهِمْ كَافِر۪ينَ ١٣
وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكَٓائِهِمْ شُفَعٰٓؤُ۬ا
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُنْ nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. لَهُمْ car mecruru يَكُنْ ’nun mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. مِنْ شُرَكَٓائِهِمْ car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. شُفَعٰٓؤُ۬ا kelimesi يَكُنْ ‘un muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
شُرَكَٓائِ ; sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَانُوا بِشُرَكَٓائِهِمْ كَافِر۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamiri olarak mahallen merfûdur. بِشُرَكَٓائِهِمْ car mecruru كَاذِب۪ينَ ‘ye mütealliktir. كَافِر۪ينَ kelimesi كَانُوا ’nun haberi olup, nasb alameti ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
كَافِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكَٓائِهِمْ شُفَعٰٓؤُ۬ا
Ayet, atıf harfi وَ ‘la يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Menfî nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Car mecrur لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. شُفَعٰٓؤُ۬ا , nakıs fiil كَانَ ’nin muahhar ismidir.
مِنْ شُرَكَٓائِهِمْ car-mecruru ise, شُفَعٰٓؤُ۬ا ‘nun mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
شُرَكَٓائِهِمْ - شُفَعٰٓؤُ۬ا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir, 3/79)
وَكَانُوا بِشُرَكَٓائِهِمْ كَافِر۪ينَ
Cümle, önceki ayetteki يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur بِشُرَكَٓائِهِمْ , önemine binaen amili ve كَانَ ’nin haberi olan كَافِر۪ينَ ’ye takdim edilmiştir.
شُرَكَٓائِهِمْ ayette dikkat çekip muhatabı uyarmak amacıyla tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Aralarında iştikak cinası olan كَانُوا - يَكُنْ kelimelerinde reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Müsned olan كَافِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s.80)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ ١٤
Dünya hayatında sınav ortamının icaplarından olmak üzere müminler ve inkârcılar bir arada yaşarlarken, mahşer günü bu birliktelik sona erecek, insanlar iki kesim halinde birbirinden ayrılacaklar, iman edip Allah’ın hoşnutluğuna uygun yararlı işler yapanlar Allah katında itibarlı bir mevki kazanmanın ve cennet nimetlerine kavuşmanın mutluluğunu yaşayacaklar, inkâr edip ilâhî bildirimleri yalan saymayı inatla sürdürenler ise âhiret azabı ile baş başa bırakılacaklardır. 14. âyetin “insanlar birbirinden ayrılacaklar” diye çevrilen kısmı, müminlerin görecekleri muamele açısından kâfirlerden ayırt edileceği veya müminlerin bir daha bir araya gelmemek üzere kâfirlerden ayrılacakları şeklinde de açıklanmıştır (İbn Atıyye, IV, 331). 15. âyetin “ağırlanırlar” şeklinde çevirdiğimiz kısmına “sevindirilirler, nimetlere mazhar kılınırlar, kendilerine iyi muamele yapılır, ikramda bulunulur” anlamları da verilmiştir (Şevkânî, IV, 250-251).
وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ
وَ atıf harfidir. يَوْمَ zaman zarfı, يَتَفَرَّقُونَ fiiline mütealliktir. تَقُومُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَقُومُ damme ile merfû muzari fiildir. السَّاعَةُ fail olup damme ile merfûdur. يَوْمَئِذٍ önceki ayetteki
zaman zarfını tekid eder.
يَتَفَرَّقُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَتَفَرَّقُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi فرق ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ
Ayet, atıf harfi وَ ’la, 12. ayetteki … يُبْلِسُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Zaman zarfı يَوْمَ , ihtimam için müteallakı olan يَتَفَرَّقُونَ fiiline takdim edilmiştir.
Muzâfun ileyh konumundaki تَقُومُ السَّاعَةُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَقُومُ السَّاعَةُ ifadesinde istiare sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan تَقُومُ fiili , السَّاعَةُ ‘ya isnad edilerek, zaman bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Cümlede fiillerin muzari sıygada gelmesi hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Önceki zarfı tekid için gelen يَوْمَ ’nin muzâf olduğu ئِذٍ ’deki nekrelik, mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Muzafun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Gün manasındaki يَوْمَ kelimesinin tekrar edilmesi kıyamet gününün korkunçluğunu zihinlere yerleştirmek içindir.
يَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ ibaresi 12. ayetteki ibareyle aynıdır. Itnâb babından olan bu tekrarlarda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
‘’O gün birbirlerinden ayrışırlar’’ manasındaki يَتَفَرَّقُونَ cümlesindeki zamir, daha sonra gelen cümlelerin delaletiyle Müslümanlara ve kâfirlere aittir. Hasan-ı Basrî’den rivayet edildiğine göre: “Bu ayrışma, Müslümanlarla kâfirlerin ayrışmasıdır; berikiler İlliyyîn’de, ötekiler Esfel-i safilîn’de olacaklardır.” Katâde’den (v. 117/735) rivayet edildiğine göre ise “Bu, bir daha asla bir araya gelinmesi söz konusu olmayan bir ayrılmadır.” (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
تَقُومُ السَّاعَةُ ifadesinde istiare vardır. Saatin gelmesi ile kastedilen, vaktinin, onun için belirlenen zaman diliminin gelmesidir. Arapların: قد قامت السوق (Pazar geldi/başladı) sözleri de bu manada olup, pazar esnafının hareketlenip alışveriş yapacakları vakit başladı demektir. Kıyamete, القيامة adının verilmesi de bu manaya göredir. Yine o vakitte insanların ayakları üzerine dikilmelerinden dolayı onun bu şekilde isimlendirilmiş olması da mümkündür. Çünkü kıyametin asıl anlamı ‘ayağa kalkma’dır. Nitekim Yüce Allah bu manada يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمٖينَ [O gün insanlar alemlerin Rabbi huzurunda ayağa kalkacaklardır] (Mutaffifin/6) buyurmuştur. Yine Allah’ın bu suredeki وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ۜ [Göğün ve yerin, onun buyruğu ile ayakta durması da 0’nun delillerindendir] sözüne gelince, bunun manası, göğün ve yerin Allah’ın iradesiyle uzay boşluğundaki tutunma yerlerine sarılmaları, durmalarıdır. إنَّما يقوم الأمر فلان بكذا (Falanca bu işi ancak şununla ayakta tutar) anlamındaki sözü de bunun gibidir ki, o işin ancak o şeye yapışarak ayağa kaldırılacağını ifade etmek istemektedir. Halbuki burada, gerçek anlamda, kendisine işaret edilen ayakta durma (kıyam) diye bir şey mevcut değildir. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)
Kıyamet kopacağı gün" ifadesinin burada da tekrarlanması, kıyamet gününün, o gün olacakların korkunçluğunu ve dehşetini bildirmek içindir, "işte o zaman müminler ile kâfirler birbirlerinden ayrılacaklardır" cümlesi de, tekrar kıyametin korkunçluğunu bildirmek içindir. Bu ifade tarzıyla işaret ediliyor ki, bu ayrılma, kıyamet gününün bir aşamasında gerçekleşecektir. Bu aşamada mahşer yerindeki insanlar, müminler ve kâfirler olmak üzere iki fırkaya ayrılacaklardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَهُمْ ف۪ي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ ١٥
Raveda روض : رَوْضٌ sözcüğü suyun biriktiği yer ve yeşilliğe sahip arazi demektir. Bu köke ait رِياضَةٌ kavramı ise söz dinler, uysal, itaatkar veya yumuşak başlı olması, ve ustalık, maharet kazanması için çokça kullanmak/işletmek manasına gelir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim olarak sadece 2 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri Ravza, riyazet ve riyaziyedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَهُمْ ف۪ي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اَمَّا şart veya tafsil harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Aslında عَمِلُوا أعمالا الصَّالِحَاتِ şeklindeki mahzuf mef'ûlun bih’in sıfatıdır.
ف harfi اَمَّا ‘nın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
هُمْ ف۪ي رَوْضَةٍ cümlesi, mübteda الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪ي رَوْضَةٍ car mecruru يُحْبَرُونَ fiiline mütealliktir. يُحْبَرُونَ cümlesi, ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
يُحْبَرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Şart, tafsil ve tekid bildiren اَمَّا edatı, cevabının başındaki ف harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında ف harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
الصَّالِحَاتِ ; sülâsî mücerredi صلح fiilinin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَهُمْ ف۪ي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ
فَ , istînâfiyye, اَمَّا şart harfidir.
اَمَّا harf-i şart, tafsil ve tekid için kullanılır. Şart harfi olması için kendisinden sonra فَ harfinin gelmesi zorunludur. Zemahşerî: اَمَّا cümleye tekid anlamı kazandırır’’ demiştir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1, s. 421)
Şart üslubunda gelen cümlede has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübtedadır. Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi söz konusu kişilere tazim ve teşvik ifade eder.
Sıla cümlesi olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında gelerek hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Aynı üsluptaki وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesi hükümde ortaklık sebebiyle sılaya atfedilmiştir.
صَالِحاً , mef’ûlun bihtir veya mahzuf mef’ûlu mutlaktan naibdir. Yani mahzuf masdarın sıfatıdır. Takdiri; عمل عملاً صالحاً (Salih bir amel yaptı)’dır. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcaz-ı hazif sanatıdır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan هُمْ ف۪ي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle اَمَّا ’nın cevabı aynı zamanda الَّذ۪ينَ ’nin de haberidir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. ف۪ي رَوْضَةٍ car mecruru, ihtimam için amili olan يُحْبَرُونَ ’ye takdim edilmiştir.
رَوْضَةٍ ‘deki nekrelik, kesret ve tazim içindir. Ayrıca bahçenin hayal edilemeyecek güzelliğine işaret olabilir.
Şart üslubundaki cümle haberî isnaddır. Şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan يُحْبَرُونَ cümlesi, haberdir.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye etmiştir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Muzari fiiller, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُحْبَرُونَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Allah Teâlâ, ayette fiil sıygasıyla يُحْبَرُونَ buyurmuş, ama محبرون dememiştir, Çünkü fiil sıygası teceddüt ifade eder, isim ise teceddüde delalet etmez. Mana, "Onların kendisiyle mesrur olacakları şeyler yenilenerek tekrarlanır.” şeklindedir.
الَّذ۪ينَ ‘de cem’ edilenlerin, iman edenler ve salih amel yapanlar şeklinde sayılmaları cem' ma’at-taksim sanatıdır.
اَمَّا , haberin mübtedaya isnadını tekid eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Câsiye/31, C. 6, s. 267)
Şart, tafsil ve tekid bildiren اَمَّا edatı, cevabının başındaki ف harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında ف harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
اَمَّا şart anlamı içeren bir harftir, bu yüzden de cevabı فَ ile birlikte gelir. Cümle içerisinde kullanılmasının anlama katkısı ise ilave bir tekid sağlamasıdır. Nitekim Zeyd’in gideceğini anlatmak istediğinde زَيْدٌ ذاهِبٌَ dersin. Ama bunu tekid ederek Zeyd’in mutlaka gideceğini ve gitmekte kararlı olduğunu belirtmek istediğinde; اما زيد مذاهب “Zeyd’e gelince mutlaka gidecek” dersin. Bu sebeple Sîbeveyhi bunun izahında; “Her ne olursa olsun Zeyd gidecektir.” demiştir. Bu izah iki fayda celb etmektedir; ilki onun tekid anlamı ihtiva etmesi, ikincisi de şart anlamı ihtiva etmesidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
ف۪ي رَوْضَةٍ bir bostanda, yani cennette demektir. Kelimenin (mutena bir bahçe) diye nekre söylenmesi, durumunu kapalı göstermek ve büyüklüğünü ifade etmek içindir. Yeşilliği ve suyu olan her çeşit arazi Araplar için ravzadır. Arap deyimlerinden biri de احسن من بيض في روضة (Ravzadaki yumurtadan daha güzel) ifadesi olup, devekuşu yumurtasını kastetmektedirler. Sevindirilirler: Bir kimse birisini yüzünde gülücükler açacak ve sevinç eseri görülecek şekilde sevindirdiği zaman حبره (yüzünü neşeyle parlattı) denir. Bu kelime bütün sevinç şekillerini taşıyabileceği için, daha sonraları bununla ilgili farklı sözler söylenmiştir. Mücahid’e (v. 103/721) göre ‘ikram görürler’; Katâde’ye (v. 117/735) göre ‘nimetlendirilirler’ demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ravza; aslında sulu, yeşillikli güzel bostan demek olup, burada maksat, cennet bahçelerinden bir bahçedir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Cenab-ı Hak konu aslında mücrimlerle ilgili olmasına rağmen, söze iman edenlerin halini anlatarak başlamıştır. Çünkü kâfirin müminin sevap elde ettiğini görerek, daha fazla pişman olması için, kâfire azap verilmeden önce müminlere mükâfatları verilir. Eğer önce kâfir cehenneme girdirilmiş olsaydı, herkesin bu azapta kendisi gibi olduğunu sanırdı. İşte böylece Allah Teâlâ, kâfirin pişmanlığını ve azabını artırmak için, işe önce müminlere mükâfat vermeden başlamıştır.
Allah Teâlâ, müminlerin amel-i salihlerinden bahsetmiş, ama kâfirlerin kötü amellerini burada zikretmemiştir. Çünkü imanın yanısıra amel-i salih da, nazar-ı dikkate alınır. Sırf iman, derecelerin yükselmesini değil, sadece kurtuluş sağlar, halbuki mümin, o yüksek dereceye imanı ve ameli salih ile birlikte ulaşır. Kâfire gelince o, sırf küfrü sebebiyle cehennemin en alt tabakasındadır. Binaenaleyh, şayet Cenab-ı Hak, “kâfir olup da kötü amel yapanlar azapta hazır tutulacaklardır” demiş olsaydı, o zaman bu azap, bu iki şeyin kendisinden südur ettiği kimse için söz konusu olmuş olurdu. Buna göre şayet, “Cenab-ı Hak, burada, “Kim iman ederse, kötü amel işlerse” diyerek, bu iki kısım arasında üçüncü bir kısım zikretmemiştir” denilirse, biz deriz ki, bu kimse, için Mu’tezile’nin dediği manada olmamak şartıyla, bu iki makam arasında üçüncü bir makam bulunur. Bu kimse başlangıçta (kötü amelinden dolayı) azabın içindedir ama devamlı azap içinde tutulanlardan da değildir. Bu kimse de ahirette, bahçeler ve bağlar içindedir. Ancak ne var ki bu, tamamiyle sevinci tatmış kimselerden değildir. Bütün bunlar vaat hükmüne göredir.
Cenab-ı Hak, birinci ifadede fiil sıygasıyla يُحْبَرُونَ buyurmuş ama مُحْبَرُونَ dememiştir... Diğer ifadede isim sıygasıyla مُحْضَرُونَ buyurmuş, fiil sıygasıyla يحضرون dememiştir.
Çünkü fiil sıygası teceddüt ifade eder, ikisi ise buna delalet etmez. O halde bu demektir ki manası, "Onlara anbean, kendisiyle mesrur olacakları şeyler getir, yenilir. Ama kâfirlere gelince, onlar o azaba girdiler mi hep orada hazır tutulurlar" şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
Bu kelam, anılan iki fırkanın halini beyan etmektedir. Bu bahçeden murad, cennettir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Sayfadaki ayetlerin son kelimelerinin, istisnasız hepsinin fasılalarındaki و- نَ , ي - نَ harfleriyle oluşan ahenk, diğer sayfalarda olduğu gibi son derece dikkat çekicidir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Sevgili Nefs’im;
Yeryüzünde senden ve bildiklerimizden öncesi vardı. Şimdisi de var. Allah dilediği sürece sonrası da olacak.
Dünyaya senden daha güzeli, daha akıllısı, daha yeteneklisi ya da övündüğün neyin var ise daha iyisine veya daha çoğuna sahiplisi geldi ve gitti. Şimdi ile bağlantısı koptu ve kendisine dair birçok bilgi, tarihin yazılmamış sayfalarında ya da söylenmemiş türkülerinde kayboldu. Anlayacağın; vazgeçilmez değilsin, bulunmaz hiç değilsin.
Sahip olduğunu düşündüğün dünyalık her şey çürüyecek ya da yitip gidecek. İster onlar için yaşa, ister onlarla yaşa. Zira, bu alemde doğan ölmeye, gelen gitmeye ve başlayan bitmeye mahkum. Geriye sadece Allah’ın rızasını gözettiğin anların ve salih amellerin kalacak. Değerin, Allah’a ettiğin kulluk kadar olacak. Allah’a teslim olduğun kadar huzurlu hissedeceksin.
Rabbim! Sonumuzun felaket olmasından koru. Rahmetine ve huzuruna kavuştur. Sahip olduğumuz her şey Senden. Verdiğine de, vermediğine de hamd olsun. Hiçbir şey boşa değil, yaşananlardaki hikmeti ancak Sen bilirsin. Neden, keşke ya da acaba gibi boş kelimelerle meşgul olmak yerine; bizi Sana tam anlamıyla güvenenlerden ve bulunduğu anın içinde Sana ihlasla kulluk edenlerden eyle.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji