Secde Sûresi 26. Ayet

اَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍۜ اَفَلَا يَسْمَعُونَ  ٢٦

Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onlar için yol gösterici olmadı mı? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ duymayacaklar mı?
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوَلَمْ
2 يَهْدِ yola getirmedi mi? ه د ي
3 لَهُمْ onları
4 كَمْ nice
5 أَهْلَكْنَا helak etmemiz ه ل ك
6 مِنْ
7 قَبْلِهِمْ daha önceki ق ب ل
8 مِنَ
9 الْقُرُونِ kuşakları ق ر ن
10 يَمْشُونَ dolaştıkları م ش ي
11 فِي
12 مَسَاكِنِهِمْ yurtlarında س ك ن
13 إِنَّ şüphesiz
14 فِي vardır
15 ذَٰلِكَ bunda
16 لَايَاتٍ ibretler ا ي ي
17 أَفَلَا
18 يَسْمَعُونَ işitmiyorlar mı? س م ع
 

Allah katından gelen bildirimleri düzmece olarak niteleyen inkârcılara evrendeki olaylar ve bunlara yön veren yüce kudret üzerinde düşünme çağrısı yaparak başlayan sûre, buna paralel bir içerikle, fakat bütün bu uyarı ve yol göstermelere rağmen iman etmemekte ısrar edenler için acı âkıbetin kaçınılmaz olduğu ve peygamberin de bu hususta başka yapacak bir şeyi bulunmadığı bildirilerek sona ermektedir. İnsanlar, Allah’ın kudreti karşısında kendilerinin ne kadar âciz olduğunu ve O’nun vaadinin gerçekliğini anlamaları için 26. âyette arkeoloji gibi beşerî bilimlerin, 27. âyette de jeofizik ve ziraat gibi deneysel bilimlerin verileri ışığında düşünmeye davet edilmekte, 28. âyette yine de hesap gününe inanmamakta direnen ve bu yöndeki uyarıları hafife alan kimselerin bulunduğu belirtilmekte, 29. âyette o gün gelip çattığında “iman ettik” demenin yarar sağlamayacağı hatırlatılmakta, son âyette de Resûl-i Ekrem’in ve onun yolundan giderek gerçekleri tebliğ etmeye çalışanların inatla inkârcılıklarını koruyanları zorla iman dairesine dahil etmek gibi bir görevlerinin bulunmadığı, tebliğ görevi yapıldıktan sonra onları irade sınavı ile baş başa bırakmak gerektiği bildirilmektedir. 28. âyetin “bu hüküm ne zaman?” şeklinde çevrilen kısmı, “Aramızdaki kesin hüküm ne zaman verilecek?” veya “Sözünü ettiğiniz bu mükâfat ve ceza ne zaman gelecek?” şeklinde açıklanmıştır. 29. âyetin “o hüküm günü” şeklinde tercüme edilen kısmı için “Bedir zaferinin kazanıldığı gün”veya “Mekke’nin fethedildiği gün” anlamını verenler olmuşsa da âyetin bağlamı burada kıyamet gününün kastedildiğini göstermektedir (Taberî, XXI, 116; Şevkânî, IV, 296).

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 360-361
 

اَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi  وَ  ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, ...أغفلوا ولم يهد  şeklindedir.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَهْدِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. لَهُمْ  car mecruru  يَهْدِ  fiiline mütealliktir. يَهْدِ ’nin faili siyaktaki  اَهْلَكْنَا  kelimesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, أولم يهد لهم إهلاكنا (Bizim helakımız onlara hidayet etmedi mi?) şeklindedir. 

Soru harfi  كَمْ  haberiyye olarak,  اَهْلَكْنَا  fiilinin mukaddem mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَهْلَكْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلِهِمْ  car mecruru  اَهْلَكْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنَ الْقُرُونِ  car mecruru  كَمْ ’in temyizidir. يَمْشُون  cümlesi, الْقُرُونِ ’nin hali olup fetha ile mansubdur. 

يَمْشُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

ف۪ي مَسَاكِنِهِمْ  car mecruru  يَمْشُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Temyiz; kendisinden sonra geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اَهْلَكْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  هلك ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍۜ 

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)   

اٰيَاتٍ  kelimesi  اِنَّ ’nin muahhar ismi olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)

اَفَلَا يَسْمَعُونَ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi  فَ  ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, أأصابهم الصمم فلا يسمعون. (Size sağırlık mı isabet etti? dinlemiyorlar) şeklindedir.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْمَعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

 

اَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ 

 

Ayet  وَ ’la, takdiri …أغفلوا  [Gaflet mi ettiler] olan mukadder istînâf cümlesine atfedilmiştir. Hemze inkârî istifham harfidir.  لَمْ , muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren edattır.  لما ’nın aksine, olumsuzluk anlamı istikbali de kapsar. 

Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikrar ve uyarı amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Kur'an-ı Kerim’de istifham edatlarının asli manalarını terk edip mecazi anlam kazandıkları sıklıkla görülür. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.


كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Teksir ifade eden haberiyye  كَمْ , istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyle mukaddem mef'ûl olarak amilinin önüne geçmiştir. Çokluktan kinaye olarak nice manasında, tehdit ve uyarı içindir. 

مِنَ الْقُرُونِ  , mukaddem mef’ûl olan  كَمْ ‘in temyizidir. 

اَهْلَكْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

اَهْلَكْنَا  fiili, yüzyıllar manasındaki  الْقُرُونَ ‘ye isnad edilmiştir. Halbuki asıl isnad edilmesi gereken kelime o asırlarda yaşayan insanlardır. İnsanların yaşadığı asra, yani zamana isnadla mecâz-ı mürsel sanatı vardır. 

مِنَ الْقُرُونِ ‘den hal olan  يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَوَلَمْ يَهْدِ  [Doğru yola getirmedi mi?] ifadesindeki  و , atıf içindir; matufun aleyhi ise matufun cinsinden varsayılan bir kelimedir.  لَهُمْ  ifadesindeki zamir Mekke halkına aittir.  يَهْدِ  fiili  ن  ile de ى  ile de okunmuştur. كَمْ اَهْلَكْنَا  ifadesi delâlet etmektedir; çünkü  كَمْ  fail olarak bulunamaz. جعان كم رجل  denmez. Bu durumda takdiri şöyledir: اَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كثرة  اهلاك القرون  [Önceki nesilleri helak edişimizin çokluğu onları yola getirmedi mi?!]  الْقُرُونِ ; Ad, Semûd ve Lût kavimleridir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍۜ 

 

 İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اِنَّ ’nin muahhar ismi  لَاٰيَاتٍ ’e dahil olan  لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır. Cümledeki takdim işaret edilenin önemine binaendir. 

Müsnedün ileyh  لَاٰيَاتٍ ’in nekre gelişi teksir, nev ve tazim ifadesi içindir.

Müsnedün ileyh, cem ve tecessüm ifade eden uzak için kullanılan işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada müşarun ileyhe tazim ifade eder.

Cümlede delilleri işaret eden işaret ismi  ذٰلِكَ ’de istiare sanatı vardır. Bu işaretle deliller, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. İfadede ayrıca mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiâre olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)

İşaret ismine dahil olan  ف۪ي  harfinde de istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilenler içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. İşaret edilen, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

ذٰلِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s.190)

Soyut manalar için kullanılan işaret isimleri mecaz ifade eder. Zattan mana ile haber verir. Zat, manaya dönüşmüştür. Bu, mübalağanın en kuvvetli şeklidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 11)


اَفَلَا يَسْمَعُونَ

 

Takdir  أأصابهم الصمم  [Size sağırlık mı isabet etti?] olan mukadder istînâfa matuf bu son cümle, istifham üslubunda gelmiş talebi inşâî isnaddır. Hemze, inkâri istifham, لَا nefiy harfidir. Muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Cümlenin muzari fiil olması durumun yenilenerek devam ettiğine işarettir.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümlenin asıl maksadı kınama ve azarlama olduğu için terkip mecazı mürsel mürekkeptir.

Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır.

Ayetin bu son cümlesi, birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314) 

İstifham müşriklere hitap edildiğinde tevbih (azarlamak) için, müminlere hitap edildiğinde ise tahzir (uyarı) için kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr,En’am/32)  

اَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ  [Onları doğru yola sevketmedi mi?]  اَفَلَا يَسْمَعُونَ  [Hala dinlemiyorlar mı?] soruları kınama ve azarlama ifade eder. Hepsi, kınamak ve kötü yoldan çevirmek maksadıyla sorulmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Cenab-ı Hakk burada, duymayı nazar-ı dikkate almıştır. Çünkü onların, kendi kendilerine anlama ve akıllarıyla istinbâtta bulunma güçleri yoktur. İşte bundan dolayı “Hâlâ dinlemeyecekler mi?” buyurmuştur ki bu, “Onların, bir şeyi duyup onu anlama kabiliyetleri yoktur” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر  ve  تَفَقُّه  kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan  تَعَقُّل  kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken  لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ  gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise  أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ  ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Bu atıf harflerinin ( ثمَّ  ve  فَ ) hemzeden önce geldiği ayetlerde, hemze bazen inkâr bazen -nefy bulunmak şartıyla- takrir veya tevbih ifade eder. Bazen hemzeden sonra gelen  فَ  harfi bu ayette olduğu gibi sebebiyye olabilir. Yani, ‘böyle olursa da işitmeyecek misiniz?’ demektir. (Dr. Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)