وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُب۪يناً ٣٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | artık yoktur |
|
| 2 | كَانَ |
|
|
| 3 | لِمُؤْمِنٍ | inanmış bir erkek için |
|
| 4 | وَلَا | ve |
|
| 5 | مُؤْمِنَةٍ | inanmış kadın (için) |
|
| 6 | إِذَا | zaman |
|
| 7 | قَضَى | hüküm verdiği |
|
| 8 | اللَّهُ | Allah |
|
| 9 | وَرَسُولُهُ | ve Resulü |
|
| 10 | أَمْرًا | bir işte |
|
| 11 | أَنْ |
|
|
| 12 | يَكُونَ | olması |
|
| 13 | لَهُمُ | onlar için |
|
| 14 | الْخِيَرَةُ | seçme hakkı |
|
| 15 | مِنْ |
|
|
| 16 | أَمْرِهِمْ | o işi |
|
| 17 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 18 | يَعْصِ | karşı gelirse |
|
| 19 | اللَّهَ | Allah’a |
|
| 20 | وَرَسُولَهُ | ve Resulüne |
|
| 21 | فَقَدْ | elbette |
|
| 22 | ضَلَّ | sapıklığa düşer |
|
| 23 | ضَلَالًا | bir sapkınlıkla |
|
| 24 | مُبِينًا | apaçık |
|
Tefsirciler bu âyetin iniş sebebi olarak Hz. Peygamber’in, Zeyd b. Hârise ile Zeyneb bint Cahş’ı evlendirmesini zikretmektedirler. İslâm’ın getirdiği yenilikler içinde kölelik, soyluluk ve evlâtlıkla ilgili olanlar da vardı. O çağlarda kölelik yaygındı, köleye mal gibi muamele ediliyordu, kurtuluş imkânı da sınırlı idi. Araplar soy bağına önem veriyorlar, insanları şahsî mârifet ve erdemlerinden ziyade, geldiği soya göre sınıflandırıp değerlendiriyorlardı. Evlâtlık edindikleri çocukları da kendi çocukları gibi tutuyorlardı. Allah Teâlâ bu üç âdeti ve uygulamayı fiilî örneklerle de pekiştirerek ortadan kaldırmayı murat etti. Önce Hz. Peygamber, halasının kızı olan Zeyneb ile âzatlı kölesi Zeyd’i evlendirdi. Zeyd Zeyneb’i boşadıktan sonra da Allah Teâlâ Hz. Peygamber’in Zeyneb ile evlenmesini istedi. Birinci evlilik, bir âzatlı köle ile bir soylu kadının evlenmesi idi, ikinci evlilik ise bir evlâtlığın boşadığı kadın ile boşayanın babalığının evlenmesiydi. Böylece insanın değerinin ve evlenmede denkliğin soya sopa göre değil, kişilerin şahsî faziletlerine göre olması gerektiği, Câhiliye’deki şekli ve mahiyeti ile evlâtlık uygulamasının kaldırıldığı, hukuk ve mahremiyet bakımından evlâtlığın, öz evlât gibi olamayacağı, Peygamber ve yakınlarının da içinde bulunduğu uygulama örnekleriyle tescil edilmiş oluyordu.
Allah ve resulü bir şeyi emrettiklerinde, başka bir ifade ile Kur’an’dan ve Sünnet’ten, bir şeyi yapmanın veya yapmamanın gerekli olduğu hükmü anlaşıldıktan sonra artık müminlerin önündeki tek seçenek hükme uymaktır; bunu bırakıp başka bir emri, isteği, arzuyu yerine getiremezler. Nitekim Hz. Peygamber âzatlı köle Zeyd için Zeyneb’e dünür gittiğinde, önce Zeyneb ve onun erkek kardeşi kendi soyluluklarını ve Zeyd’in daha dün bir köle olduğunu ileri sürerek buna razı olmadılar. Fakat açıklamakta olduğumuz âyet gelince “Dilediğini yap” diyerek Hz. Peygamber’in emrine boyun eğdiler (Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, III, 1539; İbn Kesîr, VI, 417-418).
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لِمُؤْمِنٍ car mecruru كَانَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. مُؤْمِنَةٍ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. قَضَى اللّٰهُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَضَى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. رَسُولُهُٓ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَمْراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur.
اَنْ ve masdar-ı müevvel كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. لَهُمُ car mecruru يَكُونَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. الْخِيَرَةُ kelimesi, يَكُونَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. مِنْ اَمْرِ car mecruru الْخِيَرَةُ ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُؤْمِنٍ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُب۪يناً
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَعْصِ şart fiili olup illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَسُولَهُ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
ضَلَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. ضَلَالاً mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur. مُب۪يناً kelimesi ضَلَالاً ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُب۪يناً - مُؤْمِنَةٍ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Menfi nakıs fiil كانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)
Cümlede takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır. لِمُؤْمِنٍ car mecruru ve اِذَا zaman zarfı, كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
كَانَ ’nin haberine atfedilen لَا مُؤْمِنَةٍ ’deki لَا , olumsuzluğu tekid için gelen zaid harftir.
لِمُؤْمِنٍ ve مُؤْمِنَةٍ kelimelerindeki nekrelik, herhangi bir manasında cins ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekra selbin umum ve şumûlüne delalettir. Zaid harf, olumsuzluğu tekit ederek kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً cümlesi, mahzuf habere müteallik اِذَا ‘nın muzafun ileyhidir.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
وَرَسُولُهُ , lafza-ı celâle matuftur. Cihet-i camiâ, tezayüftür.
Veciz anlatım kastıyla gelen رَسُولُهُ izafetinde Allah Teâlâ’ya aid zamire muzaf olan رَسُولُ şan ve şeref kazanmıştır.
Mef’ûl olan اَمْراً ’deki nekrelik, herhangi bir manası ve tazim ifade eder.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ cümlesi, masdar teviliyle كَانَ ’nin muahhar ismidir. Nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar-ı müevvel cümlesinde îcâz-ı hazif ve takdim tehir sanatları vardır. Car mecrur لَهُمُ , nakıs fiil كاَنَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. الْخِيَرَةُ , nakıs fiil كَانَ ’nin muahhar ismidir.
مِنْ اَمْرِهِمْۜ car-mecruru, الْخِيَرَةُ ‘nun, mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
اَمْرِ ‘nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَانَ - يَكُونَ ve لِمُؤْمِنٍ - مُؤْمِنَةٍ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.
Burada Allah'ın zikredilmesi, Resulüllah'ın emrini tazim içindir. Yahut Resulüllah'ın hükmünün, Allah'ın hükmü olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِنْ اَمْرِهِمْ [işlerinde] ifadesinde çoğul zamirinin kullanılması, mümin erkek ve mümine kadının genel olmasından dolayıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِنْ اَمْرِهِمْ ’deki مِنْ teb’ıziyyedir. اَمْرِهِمْۜ onların hali anlamında cins ifade eder. Yani onların işleri demektir. Mana şöyle olur: “Onların bazı işlerinde kendilerine ait olan bir seçme hakları yoktur. Bilakis onlar doğrudan Allah ve Resulünün hükmüne ittiba ederler.” (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ [Hiçbir mümin erkek ve kadın için seçme hakkı yoktur] terkibinde, مُؤْمِنٍ ve مُؤْمِنَةٍ kelimeleri umum ifade etmek için nekra getirilmiştir. Çünkü olumsuz ifadeden sonra gelen nekra umum ifade eder. Yani onlardan hiçbir kimsenin, Allah ve Resulünün isteğinden başkasını isteme hakkı yoktur demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Şayet لَهُمُ kelimesindeki çoğul zamirin, مَا جَاءَني مِنْ رَجُلٍ لأمْرَءَةٍ إلاَّ كَانَ مِنْ شأْنِهِ كَذاَ sözünde olduğu gibi tekil olması gerekmiyor muydu? dersen şöyle derim: Evet, ancak ilgili kelimeler nefy olarak zikredilmiş ve kadın - erkek bütün müminlere şamil olmuş, dolayısıyla zamir lafza değil,manaya göre getirilmiştir. اَنْ يَكُونَ fiili تِ ile de يَ ile de okunmuştur. الْخِيَرَةُ muhayyer olma demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُب۪يناً
Ayetin son cümlesi, … وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna, menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubundaki terkipte sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi مَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ , şarttır.
مَنْ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ cümlesi haberdir.
Şart isimleri, ism-i mevsûller gibi umum ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır.
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin zikredilmesi, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُب۪يناً , tahkik harfi قَدْ ve mef’ûlü mutlak ضَلَالاً ile tekid edilmiş ile müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
İsm-i fail vezninde gelen ve ضَلَالاً için sıfat olan مُب۪يناً , açıklayan demektir. ضَلَالاً ‘nin مُب۪يناً ile sıfatlanması cansız bir şeyin şahsa benzetilmesi açısından istiaredir. Gayrı akil varlık, iradesi olan şahıs menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُب۪ينٌ kelimesi أبانَ fiilinden ism-i fail kalıbındadır ve بانَ fiilinin manasını mübalağalı olarak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yasin/60)
ضَلَّ - ضَلَالاً kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
اللّٰهَ ve رَسُولَهُ ibaresinin tekrarı konudaki önemini vurgulamak ve muhatabın zihninde yer etmesini sağlamak için yapılan ıtnâbtır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
رَسُولَهُ izafetinde Allah’a ait zamire muzaf olması Resul için tazim ve teşrif ifade eder.
وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُب۪يناً cümlesi, Resulüllah’ın emrine muhalefet etmekten sakındırmak için gelen, genelleştirici bir tezyil cümlesidir. Bu muhalefet ister muhayyer bırakıldıkları bir işte olsun isterse de kasıtlı olarak hevalarına uydukları bir muhalefet olsun, bir farkı yoktur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)