Ahzâb Sûresi 37. Ayet

وَاِذْ تَقُولُ لِلَّـذ۪ٓي اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَاَنْعَمْتَ عَلَيْهِ اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللّٰهَ وَتُخْف۪ي ف۪ي نَفْسِكَ مَا اللّٰهُ مُبْد۪يهِ وَتَخْشَى النَّاسَۚ وَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشٰيهُۜ فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَراً زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَراًۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً  ٣٧

Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı. Zeyd, eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü’minlere bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذْ ve hani
2 تَقُولُ diyordun ق و ل
3 لِلَّذِي kimseye
4 أَنْعَمَ ni’met verdiği ن ع م
5 اللَّهُ Allah’ın
6 عَلَيْهِ ona
7 وَأَنْعَمْتَ ve senin ni’met verdiğin ن ع م
8 عَلَيْهِ kendisine
9 أَمْسِكْ tut م س ك
10 عَلَيْكَ yanında
11 زَوْجَكَ eşini ز و ج
12 وَاتَّقِ ve kork و ق ي
13 اللَّهَ Allah’tan
14 وَتُخْفِي fakat gizliyordun خ ف ي
15 فِي
16 نَفْسِكَ içinde ن ف س
17 مَا şeyi
18 اللَّهُ Allah’ın
19 مُبْدِيهِ açığa vuracağı ب د و
20 وَتَخْشَى ve çekiniyordun خ ش ي
21 النَّاسَ insanlardan ن و س
22 وَاللَّهُ Allah’tır
23 أَحَقُّ layık olan ح ق ق
24 أَنْ
25 تَخْشَاهُ çekinmene خ ش ي
26 فَلَمَّا ne zaman ki
27 قَضَىٰ kesince ق ض ي
28 زَيْدٌ Zeyd
29 مِنْهَا o kadından
30 وَطَرًا ilişiğini و ط ر
31 زَوَّجْنَاكَهَا biz onu sana nikahladık ز و ج
32 لِكَيْ için
33 لَا
34 يَكُونَ olmaması ك و ن
35 عَلَى üzerine
36 الْمُؤْمِنِينَ mü’minler ا م ن
37 حَرَجٌ bir güçlük ح ر ج
38 فِي hususunda
39 أَزْوَاجِ evlenmek ز و ج
40 أَدْعِيَائِهِمْ evlatlıkları د ع و
41 إِذَا zaman
42 قَضَوْا kestikleri ق ض ي
43 مِنْهُنَّ kadınlarıyle
44 وَطَرًا ilişkilerini و ط ر
45 وَكَانَ ve ك و ن
46 أَمْرُ buyruğu ا م ر
47 اللَّهِ Allah’ın
48 مَفْعُولًا yerine getirilmiştir ف ع ل
 

Bazı tefsir kitaplarında Hz. Peygamber’in Zeyneb’le evlenmesi konusunda akla hayale gelmedik rivayetler nakledilmiştir. (bk. Zemahşerî, III, 427). İbn Kesîr ve İbnü’l-Arabî bu rivayetleri hatırlattıktan sonra çok önemli tenkitler yapmışlar, sened ve metin yönlerinden bu rivayetlerin sahih olmasının mümkün olmadığını belirtmişler, günümüz ilim yolcuları için de geçerli bulunan uyarılarda bulunmuşlardır (İbn Kesîr, VI, 420; İbnü’l-Arabî, III, 1542 vd.). Kur’an metnine, sahih rivayetlere ve genel ilkelere göre tesbit edildiğinde olayın gerçek öyküsü şöyledir: Zeyneb Hz. Peygamber’le evlenmeyi arzu ediyordu, mehir bile istemeksizin onun eşi olmayı teklif etmişti. Yakın akraba oldukları için örtünme emri gelmeden önce Peygamberimiz Zeyneb’i sık sık görüyor ve onu yakından tanıyordu, çekici bir kadın olmasına rağmen bu teklifi kabul etmedi. Aradan zaman geçmiş, yukarıda sözü edilen sosyal değişimin perçinlenmesine sıra gelmişti. Bu uygulama için uygun bir örnek olarak Zeyneb, pek de istekli olmamakla beraber, Resûlullah’ın tebliğ ettiği emre uydu, köle olarak Hz. Peygamber’e verildiği halde onun ve Allah’ın müstesna lutuflarına mazhar olan Zeyd ile evlendi. Bu evlilik bir yıldan biraz fazla sürdü. Sosyal değerler ve örfe dayalı duygular kısa zamanda değişmediği için Zeyneb kocasını küçük görüyor, ona karşı sert ve kırıcı davranıyordu. Zeyd’in de aklından onu boşamak geçiyor, fakat kendilerini Peygamber evlendirdiği için bunu yapamıyordu. Çok geçmeden Zeyd, boşama niyetini açmak üzere Hz. Peygamber’e geldi, Zeyneb’den şikâyette bulundu, boşamak istediğini açıkladı. Hz. Peygamber, âyette işaret edilen şahsî duygusuna göre değil, genel, objektif hukuk ve ahlâk kurallarına göre davranarak, bu arada halkın, özellikle münafıkların, “evlâtlığın boşadığı eş ile evlenme” konusunu kötüye kullanıp dedikodu yapmalarından da çekinerek Zeyd’e, eşini boşamamasını tavsiye etti. Buna rağmen Zeyd eşini boşadı. Dul kalan Zeyneb, önemli bir inkılâbın yerleşmesinde fedakârca rol aldığı için ödüllendirilmeyi hak etmişti. Allah ona dünyada bu ödülü, peygamber eşi olma şerefine nâil kılarak vermeyi murat etti. Muradını Peygamber’ine bildirdi, o da isteneni yerine getirdi.

Âyetteki “Allah’ın ileride açıklayacağı bir şeyi gizliyordun” cümlesi bir kınama değil vâkıanın ifadesidir. “Kendisinden çekinme hususunda Allah’ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun” cümlesi de iki mânaya gelebilir: 1. “Sen Allah’tan çok halktan çekiniyorsun”; 2. “Kendisinden çekinilecek olan Allah’tır; O evlenmeni emrettiğine göre halk istediğini söylesin, onlardan çekinmene gerek yoktur.” Birinci mâna Hz. Peygamber için söz konusu olamaz; çünkü o bütün yapıp ettikleriyle yalnız Allah’tan korktuğunu ve O’na itaat ettiğini ispat etmiştir. İslâm’a inansın inanmasın hiçbir kimse onun, halkı memnun etmek için Hakk’ın emrine aykırı davrandığını söyleyemez. Geriye muteber ve tutarlı mâna olarak ikincisi kalmaktadır. Zaten sûrenin başında, hem Hz. Peygamber hem de müminler, münafıkların yapacakları dedikodular ve çevirecekleri dolaplar karşısında uyarılmışlar, bunlara hazırlanmışlardı. Yukarıdaki cümle de aynı mahiyette bir uyarı hatta teselliden ibarettir.

Muteber kaynaklarda geçen bir rivayete göre Hz. Peygamber’in hayatında onun en yakınında olmuş kimseler (Hz. Aişe, Enes b. Mâlik), konumuz olan 37. âyeti kastederek, “Resûlullah (s.a.v.) Kur’an’dan bir şeyi (insanlardan) saklasa, gizleseydi bu âyeti gizlerdi” demişlerdir (Buhârî, “Tevhid”, 22; Müslim, “İman” 288; Müsned, VI, 241, 266). Çünkü âyet, Resûl-i Ekrem’in âyetin gelişine kadar içinde sakladığı doğal ve insanî bir duygusunu açığa vuruyordu. Buna rağmen o, peygamber olmasının gereği olarak, bütün âyetler gibi bu âyeti de insanlara açıklamakta en küçük bir tereddüt göstermemiştir.

 
Zeyd, Peygamberimizin azad ederek evlâtlık edindiği kölesiydi. Peygamberimiz daha sonra onu halasının kızı Hz. Zeyneb ile evlendirmişti. Böylelikle, Peygamberimiz azad edilmiş kölelerin hoşlandığı bir toplumda eşitlik fikrini fiilen yerleştirmeyi amaçlıyordu. Fakat Zeyd ile Zeyneb arasında denklik bulunmadığından, bu evlilik uzun sürmedi. Zeyd bu işin yürümeyeceğini anlayıp da Peygamberimize durumu açtığı zaman, Resûl-i Ekrem ona evliliği devam ettirme tavsiyesinde bulundu. Ancak daha sonra Zeyd eşini boşayıp o da iddettini doldurduğunda, Allah, Peygamberimize Zeyneb ile evlenmesini emretti. Böylece, evlât edinmekle bir neseb bağının doğmadığını bildiren ve bu konudaki Cahiliye anlayışını ortadan kaldıran İslam dininin uygulamasıda,21. âyetteki “ Allah’ın elçisinde sizin için güzel bir örnek vardır “ beyanı uyarınca, Peygamberimizin şahsında ortaya konmuş oldu. Hz. Âişe, “ Eğer Allah’ın Resulü Kur’an’dan bir şey gizleyecek olsaydı, bu âyeti gizlerdi” demiştir. 
( Buhâri, Tevhid 22; Tirmizi, Tefsir 33/9-16)
 

   Haşeye خشي :  خَشْيَةٌ bir tâzim, saygı, hürmetle karışık sevginin yoğurduğu bir korku halidir. Bu da çoğu zaman kendisinden haşyet duyulan şeyle ilgili bilinçli bir korku duyulduğunda olur. Bu sebeple özellikle âlimlerin gönül dünyalarının tanımlamada kullanılır. Allah-u Teâla'da Fâtır/28 de bununla ilgili kullanmıştır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de bir fiil ve bir isim formunda olmak üzere 48 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekli haşyet (muhatabın azametiyle)tir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

وَاِذْ تَقُولُ لِلَّـذ۪ٓي اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَاَنْعَمْتَ عَلَيْهِ اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللّٰهَ وَتُخْف۪ي ف۪ي نَفْسِكَ مَا اللّٰهُ مُبْد۪يهِ وَتَخْشَى النَّاسَۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Zaman zarfı  اِذْ, takdiri أذكر  olan mahzuf fiile mütealliktir. تَقُولُ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

تَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. لِلَّـذ۪ٓي  müfred müzekker has ism-i mevsûl لِ  harf-i ceriyle  تَقُولُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْعَمَ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اَنْعَمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِ  car mecruru  اَنْعَمَ  fiiline mütealliktir. اَنْعَمْت  atıf harfi وَ ’la sıla cümlesine matuftur. 

اَنْعَمْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِ  car mecruru  اَنْعَمْتَ  fiiline mütealliktir. Mekulü’l kavli,  اَمْسِكْ عَلَيْكَ ’dir. تَقُولُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَمْسِكْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. عَلَيْكَ  car mecruru  اَمْسِكْ  fiiline mütealliktir. زَوْجَكَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اتَّقِ  atıf harfi وَ ’la  اَمْسِكْ  fiiline matuftur. 

اتَّقِ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. تُخْف۪ي  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. 

تُخْف۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. ف۪ي نَفْسِكَ  car mecruru تُخْف۪ي  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اللّٰهُ مُبْد۪يهِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.  

İsim cümlesidir. اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. مُبْد۪ي  haber olup  ي  üzere mukadder damme ile merfûdur. İzafetten dolayı  نَ  hazfedilmiştir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. تَخْشَى  atıf harfi وَ ’la  تُخْف۪ي  fiiline mütealliktir. 

تَخْشَى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. النَّاسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْعَمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نعم ’dir. 

تُخْف۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خفي ’dır.

اَمْسِكْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  مسك ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اتَّقِ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  harflerinden biri olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

مُبْد۪ي ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

  وَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشٰيهُۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. اَحَقُّ  mübtedanın haberi olup dammme ile merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  ب  harf-i ceriyle  اَحَقُّ ’ya mütealliktir. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَخْشٰي  elif üzere mukadder fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَحَقُّ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَراً زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَراًۜ 

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمَّٓا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfı olup cümleye muzâf olur. قَضٰى  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

قَضٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. زَيْدٌ  fail olup damme ile merfûdur. Gayri munsariftir. مِنْهَا  car mecruru  قَضٰى  fiiline mütealliktir. وَطَراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

زَوَّجْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Muttasıl zamir  هَا  ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

لِ  harfi, يَكُونَ  fiilini  كَيْ  ile nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. كَيْ  masdar harfidir. Muzariyi nasb ederek manasını masdara çevirir. كَيْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  زَوَّجْنَا  fiiline mütealliktir. 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَكُونَ  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru  يَكُونَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. حَرَجٌ  kelimesi  يَكُونَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. 

ف۪ٓي اَزْوَاجِ  car mecruru  حَرَجٌ ’nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اَدْعِيَٓائِهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اِذَا  şart manalı ,cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. قَضَوْا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قَضَوْا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُنَّ  car mecruru  قَضَوْا  fiiline mütealliktir. وَطَراًۜ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur.

(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur.  b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

زَوَّجْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  زوج ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

مُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

اَمْرُ  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَفْعُولاً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

مَفْعُولاً ; sülâsi mücerredi  فعل  olan fiilin ism-i mef'ûlüdür.

 

وَاِذْ تَقُولُ لِلَّـذ۪ٓي اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَاَنْعَمْتَ عَلَيْهِ اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللّٰهَ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

اِذْ  zaman zarfı, takdiri  اذكر (Hatırla, an) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam  تَقُولُ لِلَّـذ۪ٓي اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ  cümlesi,  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  harfi-cerle  تَقُولُ  fiiline mütealliktir. Sıla cümlesi olan  اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ , müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması tazim ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

اَنْعَمْتَ عَلَيْهِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Birbirine matuf iki cümledeki istila manası taşıyan  عَلٰى  harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Nimetlendirilenler, binek yerine konmuştur. Sanki nimet, onların üzerine binmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

تَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَمْسِكْ  fiiline müteallik  عَلَيْكَ  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

Aynı üslupta gelen  وَاتَّقِ اللّٰهَ  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle, mekulü’l kavl cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اَنْعَمْتَ - اَنْعَمَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette geçen  اِذْ  lâfzı, mahzuf bir أذكر  fiili ile mansûbdur. Bu ayette olduğu gibi muzari fiilden önce  اِذْ  kelimesi bulunduğunda geçmiş zaman ifade etmektedir. (Hasan Duran, Kur’an-ı Kerim’de Teceddüt ve Sübût Manasi İçin Yapilan Udûl Çeşitleri)

Şayet “Hz. Peygamber Allah’tan kork! sözüyle neyi murat etmiştir?” dersen şöyle derim: Hz. Peygamber bu sözüyle Allah’tan kork ve onu boşama demek istemiş; bununla haram değil, tenzih ifade eden bir nehiy murat etmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


وَتُخْف۪ي ف۪ي نَفْسِكَ مَا اللّٰهُ مُبْد۪يهِ وَتَخْشَى النَّاسَۚ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la … تَقُولُ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. تُخْف۪ي  fiiline müteallik   ف۪ي نَفْسِكَ  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

ف۪ي نَفْسِكَ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü nefis hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Nefis, burada zarfa benzetilmiştir. Nefis ile insanın kimseyle paylaşmadığı şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Veciz ifade kastına matuf  نَفْسِكَ  izafeti, Hz. Peygambere ait  zamire muzaf olan  نَفْسِ ‘ye, tazim içindir.

تُخْف۪ي  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sıla cümlesi olan  اللّٰهُ مُبْد۪يهِ , mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  مُبْد۪يهِ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, üçüncü kez tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Fiilin  تُخْف۪ي  şeklinde muzari olarak gelişi, bu gizli tutmanın tekerrürüne ve açıkça zikredilmemesine delalet etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

وَتَخْشَى النَّاسَ  cümlesi  تُخْف۪ي  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

النَّاسَ ’deki marifelik ahd içindir. Yani münafıklar kastedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

تُخْف۪ي - مُبْد۪يهِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

وَتُخْف۪ي ف۪ي نَفْسِكَ - وَتَخْشَى النَّاسَۚ - وَاللّٰهُ اَحَقُّ  ifadelerindeki  وَ ’lar ne vav’ıdır?” dersen şöyle derim: Hal  وَ ’dır yani Sen Zeyd’e içinde onu elinde tutmaması duygusunu gizlediğin halde eşini elinde tut diyordun. İnsanların dedikodu etmesinden korkarak bu durumu gizliyor, bu hususta Allah’tan korkman gerekirken insanlardan korkuyordun. Bunlar atıf  وَ ’ı da olabilirler. Adeta “Hani bir yandan eşini elinde tut diyor; öte yandan içinde bunun aksini taşıyor ve insanlardan korkuyordun. Oysa Allah senin kendisinden çekinmeni daha çok hak etmektedir ki böyle bir şey yapmayasın!” denilmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)


 وَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشٰيهُۜ 

 

Cümle hal وَ ’ıyla gelmiştir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. Ayrıca zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, hükmün illetini bildirmek, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsned olan  اَحَقُّ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَخْشٰيهُ  cümlesi, masdar tevilinde, takdir edilen  ب  harf-i ceriyle  اَحَقُّ ’ya mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

تَخْشٰيهُۜ - تَخْشَى  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشٰيهُ  ifadesi, öncesinde insanlardan haşyet etmenin zikredilmesi münasebetiyle mu’tarıza cümlesidir. وَ  ise hal vav’ı olmayıp yine itiraziyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


 فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَراً زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ

 

Şart üslubunda gelen terkip, atıf harfi  فَ  ile … تَقُولُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada  inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart manalı zaman zarfı  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhi olan  قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَراً  cümlesi, şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. قَضٰى  fiiline müteallik  مِنْهَا  car mecruru, durumun onlarla ilgili onunla vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  وَطَراً ‘daki nekrelik nev ifade eder.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

زَوَّجْنَاكَهَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Ayetin başındaki lafza-i celâlden  زَوَّجْنَاكَهَا  fiilindeki azamet zamirine iltifat edilmiştir.

Masdar harfi  كَيْ  ve masdar tevilindeki  لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ cümlesi, başındaki harf-i cerle birlikte  زَوَّجْنَاكَهَا  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel, menfî nakıs fiil  كاَنَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ, nakıs fiil  كاَنَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  حَرَجٌ  kelimesi,  يَكُونَ ’nin muahhar ismidir. 

ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ  car-mecruru, حَرَجٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

لْ  ve  كَيْ  harflerinin bir arada gelişi ta’lili tekid içindir. Sanki o şöyle demektedir: “Bundan başka bir sebep yoktur.” Ayet, Ahkam-ı Şeriyye’de asıl olanın hususiliğe delalet etmedikçe ister Resulullah için olsun isterse de ümmeti için olsun aynı olduğunu göstermektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

 

اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَراًۜ 

 

İstinafiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte, şart cümlesi olan  قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَراً , müstakbel şart manalı mahzuf cevap cümlesine müteallik zaman zarfı  إِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şartın, takdiri  فليس عليهم حرج  (Onlara zorluk yoktur) olan cevabının, öncesinin delaletiyle hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

وَطَراًۜ - تَخْشَى - اللّٰهُ - عَلَيْهِ  kelimelerin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

زَوَّجْنَاكَهَا - اَزْوَاجِ - زَوْجَكَ  ve  قَضٰى - قَضَوْا  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi) 

Peygamberimizin Hz. Zeyneb ile evlenmesi, bir cahiliye geleneği olan, boşanmalarından sonra da evlatlıkların eşleriyle evlenmenin haram olduğu geleneğini kaldırmak içindir. Zira Müslümanlar için en güzel örnek Rasulullah' tır. Bu ayet delalet ediyor ki başka delil ile yapılan tahsisler dışında bu hususta, Resulullah ile ümmetin hükmü aynıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً

 

وَ , istînâfiyyedir. 

Nakıs fiil  كَانُ  ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyh izafet şeklinde gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. 

اَمْرُ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olması, اَمْر ’ya şan ve şeref kazandırmıştır.

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124) 

كَانَ  Allah katında zamanın olmadığını ifade eder. Oldu, olacak, oluyor denen her şey O'nun için aynı andadır. Zamansızlık konusu bizim için anlaşılması zor bir meseledir.

كَانَ -  يَكُونَ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah’ın kudret ve celâlini hissettirmek, hükmün illetini bildirmek için zamir makamında Allah lafzının tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu cümle önceki cümleyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Denemear. Gör. Ömer Kara)

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)

Allah’ın emri mutlaka yerine getirilir. Bu bir ara cümledir yani Allah’ın olmasını istediği bir şey mutlaka olur. Bu ifade, Allah Teâlâ’nın murat ettiği şey yani Zeyneb’i Peygambere eş kılacağını ve müminlerin evlatlıklarının eşlerini, aralarındaki karı koca bağlarının tamamen bitmesinden sonra öz-evlatlarının eşleri gibi mahrem görmemeleri gerektiğini anlatan bir meseldir. Allah’ın emri ile mükevven [var] da kastedilmiş olabilir; çünkü var olan bir şey  كُنْ  [ol] emri ile var olmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu ayetteki  وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً  cümlesi evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kestiklerinde müminlerin o kadınlarla evlenmelerin mübahlığı konusunda güçlüğü kaldırmanın sebebine delalet eden birinci cümle olan  لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَراً  cümlesi ile bu cümlenin içeriğini tekit eden yani Peygamberimizin (s.a.v) evlenmesinden de güçlüğü kaldıran 38. ayetteki ikinci cümle olan  مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ ف۪يمَا فَرَضَ اللّٰهُ لَهُ  cümlesi arasına i’tirâziyye cümlesi olarak gelmiştir. (Kanatbek Orozobekov, Arap Dilinde Cümle-i Mu’terize ve Kur’an-ı Kerim’den Seçme Örnekler; Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)