Ahzâb Sûresi 38. Ayet

مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ ف۪يمَا فَرَضَ اللّٰهُ لَهُۜ سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ قَدَراً مَقْدُوراًۙ  ٣٨

Allah’ın, kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getirmesi konusunda peygambere bir darlık yoktur. Daha önce gelip geçen peygamberler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın emri, kesinleşmiş bir hükümdür.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا yoktur
2 كَانَ ك و ن
3 عَلَى üzerine
4 النَّبِيِّ Peygamber ن ب ا
5 مِنْ herhangi
6 حَرَجٍ bir güçlük ح ر ج
7 فِيمَا bir şeyde
8 فَرَضَ takdir ettiği ف ر ض
9 اللَّهُ Allah’ın
10 لَهُ kendisine
11 سُنَّةَ yasasıdır س ن ن
12 اللَّهِ Allah’ın
13 فِي arasında
14 الَّذِينَ
15 خَلَوْا geçenler خ ل و
16 مِنْ
17 قَبْلُ sizden önce ق ب ل
18 وَكَانَ ve ك و ن
19 أَمْرُ emri ا م ر
20 اللَّهِ Allah’ın
21 قَدَرًا bir kaderdir ق د ر
22 مَقْدُورًا takdir edilmiş ق د ر
 

مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ ف۪يمَا فَرَضَ اللّٰهُ لَهُۜ 

 

 

İsim cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

عَلَى النَّبِيِّ  car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir. حَرَجٍ  lafzen mecrur, كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen mansubdur. 

مَا  müşterek ism-i mevsûl  ف۪ي  harf-i ceriyle  حَرَجٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  فَرَضَ اللّٰهُ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

فَرَضَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لَهُ  car mecruru فَرَضَ  fiiline mütealliktir. 

مِنْ  nefy, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341)

  سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُۜ 

 

 

Fiil cümlesidir. سُنَّةَ  mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri, سَنَّ (kanun koydu) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  فِي  harf-i ceriyle  سُنَّةَ اللّٰهِ ’ın mahzuf haline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَوْا ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

خَلَوْا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلُ  car mecruru  خَلَوْا  fiiline müteallik olup cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ قَدَراً مَقْدُوراًۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

اَمْرُ  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَدَراً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. مَقْدُوراً  kelimesi  قَدَراً ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَقْدُوراً , sülâsî mücerredi  قَدَر  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.

 

مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ ف۪يمَا فَرَضَ اللّٰهُ لَهُۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi nakıs fiil  كانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  faide-i haber inkârî kelamdır.

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79) 

Cümlede takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır.  عَلَى النَّبِيِّ  car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.

مِنْ حَرَجٍ ’deki  مِنْ  zaiddir.  حَرَجٍ  lafzen mecrur mahallen merfû olarak  كَانَ ’nin muahhar ismidir. 

كَانَ  ’nin muahhar ismi olan  حَرَجٍ ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Zaid  مِنْ  harfi kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır. Bilindiği gibi menfi siyakta nekre, selbin umumuna işaret eder.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , harfi-cerle  حَرَجٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Sıla cümlesi olan  فَرَضَ اللّٰهُ لَهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

فَرَضَ  fiilinin lam ile müteaddi olmasıyla ortaya çıkan mana, Ahzap Suresi 50.  قَدْ عَلِمْنا ما فَرَضْنا عَلَيْهِمْ في أزْواجِهِمْ  ayetinde olduğu gibi  عَلَى  ile müteaddi olmasıyla ortaya çıkan mananın hilafına  قَدَّرَهُ (takdir etti) anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

 

  سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُۜ 

 

Beyanî istînâf veya itiraziyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  سُنَّةَ اللّٰهِ , mahzuf bir fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Takdiri, سنّ [kanun koydu]’dir. Mef’ûlü mutlakın amilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Veciz anlatım kastıyla gelen  سُنَّةَ اللّٰهِ  izafetinde Allah Teâlâ'ya aid zamire muzaf olan  سُنَّةَ  şan ve şeref kazanmıştır. 

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Müsnedin, yani verilen haberin kesinliğini ifade etmek üzere zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesinde, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , harfi-cerle birlikte  سُنَّةَ اللّٰهِ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Sılası olan  خَلَوْا مِنْ قَبْلُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

خَلَوْا  fiiline müteallik  مِنْ قَبْلُ  car-mecrurundaki  قَبْلُ , cer mahallinde olup mahzufa muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin, sözün gelişinden anlaşıldığı ve fazla sözden sakınmak için hazfedilmesi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

 وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ قَدَراً مَقْدُوراًۙ

 

Ayetin son cümlesi, istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124) 

مَقْدُوراً  kelimesi, قَدَراً ’i tekid için gelmiş sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, onun kudret ve celâlini hissettirmek, zihne yerleştirmek, hükmün illetini bildirmek için tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Veciz ifade kastıyla gelen اَمْرُ اللّٰهِ  izafeti, lafza-i celâle muzaf olan  اَمْرُ  için tazim ve teşrif ifade eder.

Tekrarlanan  اللّٰهِ  ve  كَانَ  kelimelerinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

قَدَراً - مَقْدُوراً  kelimeleri arasında cinâs-ı iştikâk ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır.. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)