يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَٓاءُ مِنْ مَحَار۪يبَ وَتَمَاث۪يلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍۜ اِعْمَلُٓوا اٰلَ دَاوُ۫دَ شُكْراًۜ وَقَل۪يلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ ١٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَعْمَلُونَ | yaparlardı |
|
| 2 | لَهُ | ona |
|
| 3 | مَا | ne |
|
| 4 | يَشَاءُ | diliyorsa |
|
| 5 | مِنْ | -den |
|
| 6 | مَحَارِيبَ | kaleler- |
|
| 7 | وَتَمَاثِيلَ | ve heykeller(den) |
|
| 8 | وَجِفَانٍ | ve leğenler(den) |
|
| 9 | كَالْجَوَابِ | havuzlar kadar (geniş) |
|
| 10 | وَقُدُورٍ | ve kazanlar(dan) |
|
| 11 | رَاسِيَاتٍ | sabit |
|
| 12 | اعْمَلُوا | yapın |
|
| 13 | الَ | (ey) ailesi |
|
| 14 | دَاوُودَ | Davud |
|
| 15 | شُكْرًا | şükredin |
|
| 16 | وَقَلِيلٌ | ve azdır |
|
| 17 | مِنْ | -dan |
|
| 18 | عِبَادِيَ | kullarım- |
|
| 19 | الشَّكُورُ | şükreden |
|
“Yüksek ve görkemli binalar” şeklinde çevirdiğimiz mehârîb kelimesi “korunaklı yüksek mekânlar, kaleler, ihtişamlı yüksek binalar, saraylar, mâbedler” gibi mânalarla açıklanmıştır (Zemahşerî, III, 253; İbn Atıyye, IV, 409). Meâlde “mâbedler” anlamını vermeyi tercih eden Esed bunu, “yeni inşa edilen mâbedin çeşitli salonları” şeklinde açıklamıştır (II, 873. Mehârîb kelimesinin tekili olan mihrabın anlamları ve İslâm kültüründe camilerde imamın namaz kıldırdığı yere ad oluşu hakkında bilgi için bk. İbn Âşûr, XXII, 160-161). Hz. Süleyman zamanında inşa edilen saray, kale, sarnıç, hamam vb. yapıların kalıntıları araştırmacılar tarafından Filistin, Arabistan ve başka yerlerde gösterilmektedir (bk. J. Walker, “Süleyman [Sulaymân b. Dâvûd]”, İA, XI, 173).
“Heykeller” diye tercüme edilen temâsîl kelimesi ile ilgili olarak tefsirlerde genellikle, bunların bakır, cam, mermer gibi maddelerden yapılmış melek, peygamber ve sâlih kişilerin heykelleri olduğu, insanların bu sembolleri görüp onlar gibi kulluk etmelerinin sağlanmasının amaçlandığı belirtilmekte; heykel yapmanın –zulüm ve yalan söyleme gibi– özündeki kötülük sebebiyle yasak bir fiil olmadığı hatırlatılıp bu konuda şeriatlar arasında farklılıkların bulunabileceği, Hz. Süleyman zamanında dinen yasak sayılmayan bu fiilin belirli şartlar altında ve belirli gerekçelerle İslâm’da yasaklandığı üzerinde durulmaktadır; bazı müfessirler ise o dönemdeki heykellerin de insan heykeli olmayabileceğinden söz ederler (meselâ bk. Zemahşerî, III, 253-254; İbn Atıyye, IV, 409; Kitâb-ı Mukaddes’te konuya ışık tutan bazı bilgiler için bk. II. Tarihler 3/10-13, 4/1-22).
Âyette “şükredin” denmeyip “Şükür için çaba gösterin” şeklinde çevrilebilecek bir ifade kullanılmış olması, İslâmî anlayışta şükrün davranışlara yansıtılmasının esas olduğuna işaret eder (bu hususta bilgi için bk. İbrâhim 14/7’nin tefsiri). Gramer açısından yapılan izahlar dikkate alınarak (meselâ bk. Şevkânî, IV, 363) âyet metnindeki ilgili cümleyi, “Size verdiklerinden ötürü O’na şükür olmak üzere Allah’a itaat kapsamında ameller yapın”, “Şükür mahiyetinde ameller yapın” veya “Hakkıyla şükredin” şeklinde de çevirmek mümkündür. Hz. Peygamber’in minbere çıkıp bu âyeti okuduktan sonra şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Şu üç haslet kime verilmişse –âyetteki ifadesiyle– ‘şükür davranışı göstermek’ de kendisine nasip olmuş demektir: Kızgınlık ve sükûnet halinde adaletli davranmak, yoksulluk ve zenginlikte itidalli harcama yapmak, gizli ve açık durumlarda Allah korkusunu korumak” (İbn Atıyye, IV, 410).
“Hakkıyla şükredenler” diye çevirdiğimiz şekûr için “şükrü edâ edebilen; sağlam bir inançla, aczini ve kusurluluğunu itiraf ederek bütün kalbini, dilini, bedenini ve vakitlerinin çoğunu şükrün ifasına veren ve bunun için âzami çabayı sarfeden kişi; içinde bulunduğu şartlar ne olursa olsun bütün durumlarda şükretme tavrını koruyabilen kişi” gibi açıklamalar yapılmıştır. Bazı müfessirlerin “Bundan maksat, şükretmekten âciz olduğunu anlayan kişidir” (Zemahşerî, III, 253-254) şeklindeki yorumu, bu gibi kişilerin “pek az” olduğu bilgisinin izahını da kolaylaştırmaktadır, nitekim bir âyette (İbrâhim 14/34) belirtildiği üzere insanlar Allah’ın nimetlerini adet değil tür olarak bile saymaya kalksalar başaramazlar; dolayısıyla belirtilen âyet ışığında burada şükürden âciz olduğunu idrak edebilenlerin çok az olduğuna işaret edildiği söylenebilir. Bu temayı destekleyen bir rivayete göre Hz. Dâvûd şöyle münâcâtta bulunmuştu: Ey rabbim! Sana şükretmemi sağlayan ilham ve güç de senin nimetlerin olduğuna göre, ben senin nimetlerine şükre nasıl güç yetirebilirim! Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Ey Dâvûd! İşte şimdi beni hakkıyla tanıma mertebesine erişmiş bulunuyorsun” (İbn Atıyye, IV, 410).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 421-422
Raseve رسو : رَسَا - يَرْسُوا fiili şu şey sabit, sağlam, kararlı ve köklü oldu/yerleşti anlamındadır.
İf'al babından olan أرْسَا fiili ise sabit, sağlam, kararlı ve köklü hale getirdi/yerleştirdi demektir. رَواسِي ve راسِياتٌ kelimeleri sabit hareketsiz dağlar manasını taşır. Son olarak bu köke ait مُرْسَى ifadesi mastar, zaman ismi, mekan ismi ve meful(nesne) olarak kullanılır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de 14 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَٓاءُ مِنْ مَحَار۪يبَ وَتَمَاث۪يلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍۜ
Fiil cümlesidir. يَعْمَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru يَعْمَلُونَ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْ مَحَار۪يبَ car mecruru mukadder aid zamirin mahzuf haline müteallik olup gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. Takdiri, يشاء عمله (yapmayı istediği) şeklindedir.
تَمَاث۪يلَ ve جِفَانٍ atıf harfi وَ ’la مَحَار۪يبَ ’e matuftur. كَالْجَوَابِ car mecruru جِفَانٍ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. قُدُورٍ atıf harfi وَ ’la جِفَانٍ ’e matuftur. رَاسِيَاتٍ kelimesi قُدُورٍ ’ nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَاسِيَاتٍۜ ; sülâsi mücerredi رسو olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِعْمَلُٓوا اٰلَ دَاوُ۫دَ شُكْراًۜ
Fiil cümlesidir. Ayet, mukadder sözün mekulü’l-kavl cümlesidir.
اِعْمَلُٓوا damme üzere mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan اٰلَ muzâf olup fetha ile mansubdur. دَاوُ۫دَ muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. شُكْراً mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakı olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfû üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَل۪يلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. قَل۪يلٌ mukaddem haber olup damme ile merfûdur. مِنْ عِبَادِيَ car mecruru قَل۪يلٌ ’nün mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الشَّكُورُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. الشَّكُورُ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَٓاءُ مِنْ مَحَار۪يبَ وَتَمَاث۪يلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudus, istimrâr, teceddüd ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهُ , ihtimam için mef’ûl مَا ’ya takdim edilmiştir.
يَعْمَلُونَ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan يَشَٓاءُ مِنْ مَحَار۪يبَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Car mecrur مِنْ مَحَار۪يبَ , mevsûlün mukadder aid zamirinin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِنْ مَحَار۪يبَ car-mecruru, يَشَٓاءُ fiilinin mahzuf mef’ûlünün mahzuf haline mütealliktir. Halin ve mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Müteakip وَتَمَاث۪يلَ - وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ - وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍ mecrurları, temâsül nedeniyle مَحَار۪يبَ ’ye atfedilmiştir.
Teşbih harfinin dahil olduğu كَالْجَوَابِ car mecruru جِفَانٍ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
رَاسِيَاتٍ kelimesi قُدُورٍ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
قُدُورٍ - جِفَانٍ - تَمَاث۪يلَ - مَحَار۪يبَ kelimelerindeki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.
Cinlerin Süleyman (a.s) için yaptıklarının sayılması taksim sanatıdır.
Ayette, yapmak anlamına gelen iki fiil عمل ve فعل ‘den, عمل tercih edilmiştir. Çünkü عمل fiil, zaman isteyen işlerde, فعل fiili bunun aksine, zamana bağlı olmayan şeylerde kullanılır. kullanılır.
قُدُورٍ - جِفَانٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ [Havuzlar gibi çanaklar] terkibinde teşbih vardır. Teşbih edatı zikredildiği, vech-i şebeh de hazf edildiği için buna mürsel mücmel teşbih denir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Burada da kaseler, hacim açısından havuza benzetilmiştir. Hissî teşbih, kendisi veya hammaddesi havâss-ı hamseyle idrak edilen şeydir. Belâgat alimleri hayalî olan tarafı da hissî kabul etmişlerdir. Çünkü bunların kendisi değil ama hammaddesi hissîdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Kur'an-ı Kerim’de zikredilen فعل ve عمل kelimelerini ele alarak inceleyen Fadl Hasan, şunları söylemektedir: Allah’ın kitabında var olan فعل ve عمل kelimeleri onda îcâzın varlığına delalet eder. Bu iki kelime arasındaki fark iki yönden ortaya çıkar. Birincisi, عمل lafzı uzun müddet devam eden işler için kullanılır. فعل lafzı ise bunun aksine, bir defada gerçekleşen işler için kullanılır. يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَٓاءُ مِنْ مَحَار۪يبَ وَتَمَاث۪يلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍۜ [Onlar Süleyman’a, isteğine göre yüksek ve görkemli binalar, heykeller, havuz gibi lengerler, yerinden kalkmaz kazanlar imal ederlerdi.] ayetinde geçen amel lafzı uzun süre yapılan işleri anlatırken أَلَمۡ تَرَ كَیۡفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصۡحَـٰبِ ٱلۡفِیلِ [Rabbin filin yanındakilere neyi nasıl yaptı görmedin mi?] Fil Suresi birinci ayetinde geçen فعل lafzının bir defada gerçekleşen olayları anlattığı anlaşılmaktadır. Ayrıca Râgıb el-İsfehânî: “Amel, canlıların kasıtlı olarak yaptığı bütün işlerdir. Bu fiilden daha hususidir. Çünkü fiil, bazen canlıların herhangi maksat gözetmeksizin yaptıkları işler için söylenmesi uygunken bazen de cansız varlıklar için söylenmesi münasip olur.” (Dr. Zafer Akyüz, Fadl Hasan Abbâs Ve Belâgat İlmindeki Yeri)
يَعْمَلُونَ لَهُ ما يَشاءُ cümlesi يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ cümlesi için açıklama cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Eğer doğruysa Enes b. Malik'in rivayetine göre yapılanla kastedilen özel bir mescittir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
التَّماثِيلُ kelimesi تِمْثال ’in çoğuludur ve تِفْعالٌ veznindendir. Çünkü ta (ت) mezittir ve bu isim ta’nın kesralı olarak geldiği تِفْعالٌ veznindeki çok az sayıdaki isimden biridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِعْمَلُٓوا اٰلَ دَاوُ۫دَ شُكْراًۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin başında, takdiri قيل (denildi) olan fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِعْمَلُٓوا اٰلَ دَاوُ۫دَ شُكْراً cümlesi, mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اٰلَ , nida harfi mahzuf münada, دَاوُ۫دَ , muzafun ileyhtir.
Mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakı olarak gelen شُكْراً , tekit ifade etmiştir.
اِعْمَلُٓوا - يَعْمَلُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen شُكْراً kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Önceki ifadelerdeki gaib zamirden, bu cümlede hitap üslubuna geçişte, geçişte iltifat sanatı vardır.
وَقَل۪يلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle ta’lil hükmündedir. Ta’lil cümleleri ıtnâb sanatı babındadır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir vardır. قَل۪يلٌ mukaddem haber, الشَّكُورُ muahhar mübtedadır.
مِنْ عِبَادِيَ car mecruru, قَل۪يلٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
عِبَادِيَ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması kulları tazim ve teşrif içindir.
Önceki ayetteki azamet zamirinden, عِبَادِيَ ile müfret mütekellim zamire geçişte, iltifat sanatı vardır.
شُكْراًۜ - الشَّكُورُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu cümle önceki cümleyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
وقَلِيلٌ مِن عِبادِيَ الشَّكُورُ sözü ile tezyîl yapılmıştır ve o sözü tamamlar. Burada salih amellere gösterilecek ihtimama teşvik vardır. Buradaki tezyil Kur'an’da gelen yeni bir söz olarak da düşünülebilir. Yani mana olarak “Biz bunu Davud’un ailesine de söyledik ve onlardan az bir kısmı şükür ehli iken ekseriyeti şükredenlerden olmadı. Süleyman ise işte o az olan kısımdan idi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
“Ey Davud ailesi! Şükredin. Zaten kullarımdan şekûr olan (çok şükreden) azdır.” Yani kalbiyle, diliyle ve bedeniyle vakitlerinin çoğunda şükrü çokça eda edenler azdır. Bu şükrü yapanlar bile hakkıyla şükretmiş olamazlar. Çünkü bir şükre muvaffak kılınmak da başka bir şükrü gerektiren bir nimettir. Ve bu sonsuza kadar gider. İşte bundan dolayı denilmiştir ki şekûr, şükürden aciz olduğunu gören kimsedir. Rivayet olunuyor ki Hz. Davud (a.s), ibadet için gece ve gündüz saadetini ailesine taksim etmişti. Böylece gece ve gündüzün her saatinde Hz. Davud ailesinden mutlaka biri ayakta olup namaz kılıyordu. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)