Sebe' Sûresi 12. Ayet

وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌۚ وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِۜ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِاِذْنِ رَبِّه۪ۜ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّع۪يرِ  ١٢

Süleyman’ın emrine de, sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay(lık yol) olan rüzgârı verdik. Erimiş bakır ocağını da ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلِسُلَيْمَانَ ve Süleyman’a
2 الرِّيحَ rüzgarı ر و ح
3 غُدُوُّهَا sabah gidişi غ د و
4 شَهْرٌ bir ay(lık mesafe) ش ه ر
5 وَرَوَاحُهَا ve akşam dönüşü ر و ح
6 شَهْرٌ bir ay(lık mesafe) ش ه ر
7 وَأَسَلْنَا ve akıttık س ي ل
8 لَهُ onun için
9 عَيْنَ kaynağını ع ي ن
10 الْقِطْرِ katran ق ط ر
11 وَمِنَ ve bir kısmı
12 الْجِنِّ cinlerin ج ن ن
13 مَنْ ki
14 يَعْمَلُ çalışırdı ع م ل
15 بَيْنَ onun önünde ب ي ن
16 يَدَيْهِ onun önünde ي د ي
17 بِإِذْنِ izniyle ا ذ ن
18 رَبِّهِ Rabbinin ر ب ب
19 وَمَنْ ve kim
20 يَزِغْ sapsa ز ي غ
21 مِنْهُمْ onlardan
22 عَنْ -dan
23 أَمْرِنَا buyruğumuz- ا م ر
24 نُذِقْهُ ona taddırırdık ذ و ق
25 مِنْ
26 عَذَابِ azabı ع ذ ب
27 السَّعِيرِ alevli س ع ر
 

“Sabahleyin” şeklinde çevirdiğimiz gudüv kelimesi genellikle sabahtan öğleye kadarki, “akşamleyin” diye çevirdiğimiz ravâh kelimesi de öğleden güneşin batımına kadarki zaman dilimi olarak anlaşılmış olup âyetin açıklamasıyla ilgili rivayetlerde bu iki zaman diliminin her birinde bir aylık mesafeyi katetmesine imkân veren bir rüzgârın Süleyman’ın emrine verildiği belirtilir. Bunların bazılarında o günkü ulaşım araçları göz önünde bulundurularak Şam, Tedmür, İstahr, Kâbil şeklinde yer isimleri de zikredilir (meselâ bk. Taberî, XXII, 68-69; İbn Atıyye, IV, 408-409; Zemahşerî, III, 253). İbn Âşûr gudüv kelimesinin “gidiş, hareket etme”, ravâh kelimesinin de“dönüş” anlamını esas alarak şöyle bir yorum yapar: Allah Teâlâ Süleyman’ın savaş veya ticaret gemilerinin seyrine uygun düşen bir rüzgâr oluşturmuştu; bir ay Filistin sahillerindeki limanlarından yola çıkan gemileri için doğu istikametinde, bir ay da bunların aynı yere dönmelerini sağlayan batı istikametinde dönemlik rüzgârlar estiriyordu; Enbiyâ sûresinin 81. âyetinde de bu bölgeye dönüşe işaret edilmektedir (XXII, 158). Râzî ise Hz. Süleyman’ın bütün rüzgârlara egemen kılındığı gibi bir sonuç çıkarılmaması üzerinde durur ve bu hususu belirtmek üzere Süleyman’ın emrine verilen özel bir rüzgârın söz konusu olduğunu yazar. Râzî’ye göre bunun delili, “rüzgâr” anlamındaki kelimenin bütün kıraatlerde rîh şeklinde tekil olması ve hiç birinde riyâh şeklinde çoğul okunmamış olmasıdır (XXV, 247). Elmalılı da bu yorumu ve delilini benimseyerek aktarmaktadır (VI, 3950-3951). Kanaatimizce bu yorumun böyle bir delille desteklenmesine ihtiyaç yoktur, zira çoğul olarak kullanılması onun bütün rüzgârlara hâkim kılındığı mânasını zaruri kılmaz; kaldı ki bu kelimeyi “riyâh” şeklinde okuyanlar olmuştur (bk. İbn Atıyye, IV, 408; İbn Âşûr, XXII, 158-159).

“Onun için bakır madenini eritip akıttık” şeklinde çevirdiğimiz cümlede geçen kıtr kelimesi “bakır” veya “bakır, demir vb. madenlerin cevheri” anlamına gelir; daha çok “su kaynağı” anlamında kullanılan ve birçok mânası bulunan ayn kelimesi de bu bağlamda bakır madeninin kaynağı veya bakırın kendisi şeklinde anlaşılmıştır. Bu arada Hz. Süleyman için Yemen’de ve ayda üç gün bakır madeninin akıtıldığı şeklinde rivayetlere de yer verilmiştir (Zemahşerî, III, 253; İbn Atıyye, IV, 409). İbn Âşûr burada ayn kelimesinin hakikat anlamında değil “güçlü ve tazyikli biçimde, suyun kaynağından aktığı gibi” mânasında kullanıldığı kanaatindedir (XXII, 159).

Derveze, burada “akıtma” kelimesiyle birlikte kullanılmış olmasından hareketle kıtr ile katranın yani petrolün kastedilmiş olabileceği yorumunu yapar (V, 34). Süleyman Ateş de bazı delillerle destekleyerek bu yorumun akla uygun olduğunu, o zaman için bakırın sel gibi akıtılmasının ise akla uygun düşmediğini belirtir (VII, 241-242). Hz. Süleyman’ın hükümranlığı altındaki bölgelerin özelliği açısından bu yorum mantıklı görünmekle beraber, petrol (zift, katran) kullanılarak ne yapıldığı hususu kapalı kalmakta, özellikle tarihî verilerle desteklenmediği için soyut bir düşünce niteliğini aşmamaktadır (burada önemli bir husus, Kur’an’da “akıttık” ifadesinin geçtiği, yoksa –Ateş’in yazdığı üzere– “sel gibi akıttık” tarzında bir tasvirin yer almadığıdır). Buna karşılık, Fenikeli ustaların Hz. Süleyman için inşa ettikleri Etsyon-Geber limanında çağımızda gerçekleştirilen arkeolojik araştırmalar sonucunda ortaya çıkan bakır dökümhanesi Kur’an’daki ifadenin lafzına göre yapılan yorumları desteklemektedir (Ömer Faruk Harman, “Süleyman (Hz.)”, İFAV Ans., IV, 163-164).

“Cinlerden de (...) onun maiyetinde çalışanlar vardı” cümlesi Hz. Süleyman’ın bütün işçilerinin cinler olmadığını, onlardan da işçilerinin bulunduğunu gösterir (İbn Âşûr, XXII, 159-160). Bu cümlenin “rabbinin izniyle” şeklinde çevrilen kısmı “rabbinin emriyle” mânasındadır (Zemahşerî, III, 253). “Onlardan kim buyruğumuzdan sapsa, ona yakıcı ateşin azabını tattırırdık” ifadesinden de, itaatsizlik edenlerin dünyada bir şekilde cezalandırıldıkları anlaşılmaktadır.

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 419-420
 

  Şehera شهر :  شَهْرٌ hilâlin görülmesiyle ya da güneşin bir noktadan yine aynı noktaya dönüşünden oluşan on iki cüzden biri olan müddet ve süredir (bir ay). (Müfredat)


  Kuran’ı Kerim’de sadece isim formunda 21 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri teşhir etmek, şöhret ve meşhurdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌۚ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لِسُلَيْمٰنَ  car mecruru mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, سخّرنا (boyun eğdirdik) şeklindedir.  الرّ۪يحَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. غُدُوُّهَا شَهْرٌ  cümlesi,  الرّ۪يحَ ’ın hali olarak mahallen mansubdur.  

İsim cümlesidir. غُدُوُّهَا  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  شَهْرٌ  haberi olup damme ile merfûdur. 

وَ  atıf harfidir.  رَوَاحُهَا  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  شَهْرٌ  haberi olup damme ile merfûdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِۜ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِاِذْنِ رَبِّه۪ۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَسَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ  car mecruru  اَسَلْنَا  fiiline mütealliktir.  عَيْنَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْقِطْرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

وَ  atıf harfidir.  مِنَ الْجِنِّ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَعْمَلُ ’dür. Îrabdan mahalli yoktur.

يَعْمَلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بَيْنَ  mekân zarfı  يَعْمَلُ  fiiline mütealliktir. يَدَيْهِ  muzâfun ileyh olup, cer alameti  يْ ’dir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

بِاِذْنِ  car mecruru amili  يَعْمَلُ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّه۪ۜ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَسَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  سيل ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّع۪يرِ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَزِغْ  şart fiili olup sükun ile meczum muzari fiildir.  مِنْهُمْ  car mecruru  يَزِغْ  ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir.  عَنْ اَمْرِنَا  car mecruru  يَزِغْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  karinesi olmadan gelen  نُذِقْهُ  cümlesi şartın cevabıdır. 

نُذِقْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ عَذَابِ  car mecruru  نُذِقْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. السَّع۪يرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُذِقْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  ذوق ’dir.

 

وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌۚ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. لِسُلَيْمٰنَ  car-mecruru, takdiri,  سَخَّرْنَا  (boyun eğdirdik) olan mahzuf fiile mütealliktir. 

Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

لِسُلَيْمانَ  sözündeki lam, lâm-ı takviyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

غُدُوُّهَا شَهْرٌ  cümlesi,  الرّ۪يحَ ’nın halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üslupta gelen  وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ  cümlesi hal cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Müsnedün ileyh olan  رَوَاحُهَا  ve  غُدُوُّهَا  az sözle çok anlam ifadesi için izafet formunda gelmiştir.

Muzaf konumundaki  رَوَاحُ  ve  غُدُوُّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

غُدُوُّهَا - رَوَاحُهَا  izafetlerinde istiare sanatı vardır. Rüzgar,  غُدُوُّ  ve رَوَاحُ ‘ya izafe edilerek, iradesi olan şahıs gibi bir yerden ayrılıp geri dönebilen bir canlıya benzetilmiştir. Rüzgarın önemini artıran bu ifadede, mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

Her iki cümlede müsned olan  شَهْرٌ ’daki nekrelik ‘bir’ manasında adet ifade eder. Kelimenin tekrarında, ıtnâb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

غُدُوُّهَا شَهْرٌ  cümlesiyle  رَوَاحُهَا شَهْرٌ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

غُدُوُّهَا - رَوَاحُهَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌۚ [Sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü de bir aydır] cümlesinde hazif yoluyla îcâz vardır. Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü de bir aylık mesafedir, demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

الغُدُوَّ  kelimesinde teşbih vardır. Bir mekândan çıkmak ve orayı terk etmek; büyükbaş hayvanların sabahları çıkış zamanında otlamak için bulundukları yerden çıkışına ya da insanların meşgaleleri gereği sabah vakitlerinde evlerinden ayrılmasına benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِۜ

 

Cümle atıf harfi  وَ ‘la ayetin başında fiili takdir edilen cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَهُ , ihtimam için mef’ûl olan  عَيْنَ الْقِطْرِ ’ye takdim edilmiştir.

اَسَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Önceki ayetteki müfret mütekellim zamirinden bu cümlede azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.

عَيْنَ الْقِطْرِ  ibaresinde istiare vardır. Erimiş maden, suya benzetilmiştir. Tıpkı suyun bir pınardan çıkması gibi, bakırın erimesinin, su kadar kolay şekil alabilmesi özelliğinin vurgulanması amacıyla yapılmış istiarede câmi’, her ikisindeki akıcılıktır. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ  cümlesi, matuf ile matufun aleyh arasında gelmiş bir itiraz cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


 وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِاِذْنِ رَبِّه۪ۜ 

 

Cümle atıf harfi  وَ ‘la istînafa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

مِنَ الْجِنِّ  car-mecruru, takdiri,  سَخَّرْنَا  (boyun eğdirdik) olan mahzuf fiile mütealliktir. Fiilin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مِنَ الْجِنِّ  sözündeki  مِنْ  harf-i ceri, ism-i mevsûl  مَنْ ’in kapalılığını beyan etmek içindir. Garip bir mana olduğu için önem verilerek takdim edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

سخّرنا  fiilinin mef’ûlü olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sılası olan  يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِاِذْنِ رَبِّه  cümlesi, hudus, istimrâr, teceddüd ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Sılanın muzari fiil sıygasında gelmesi bu amelin bir defaya mahsus olmadığını ve zaman içerisinde tekrarlandığını göstermektedir. Ayrıca muzari fiilde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

يَعْمَلُ  fiiline müteallik olan  بَيْنَ يَدَيْهِ  ifadesinin anlamı, ona hizmet eden ve ona itaat eden anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

بِاِذْنِ رَبِّه  car-mecruru, يَعْمَلُ ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

بِاِذْنِ رَبِّه  izafetinde hem muzâf olan  اِذْنِ , hem de muzâfun ileyhi olan  ه  zamiri dolayısıyla Hz. Süleyman, şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rab isminde tecrîd sanatı vardır.

Önceki cümledeki azamet zamirden bu cümlede Allah’ın rububiyet vasfına dikkat çekmek için Rab ismine geçişte, iltifat sanatı vardır. 


 وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّع۪يرِ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

Şart üslubunda gelen terkipte  مَنْ  şartiyye,  مَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا  cümlesi, şarttır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

 مَنْ  şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا cümlesi, mübtedanın haberidir. 

İsim cümlesinde müsnedin, muzari fiil sıygasında gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنْهُمْ  car-mecruru, يَزِغْ ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

يَزِغْ  fiiline müteallik  عَنْ اَمْرِنَا  izafeti, azamet zamirine muzâf olan emir için tazim ve teşrif ifade eder.

Önceki cümledeki Rab isminden bu cümlede azamet zamirine geçişte, iltifat sanatı vardır. 

ف  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّع۪يرِ , meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Şart isimleri, ism-i mevsûller gibi umum ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)

نُذِقْهُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّع۪يرِ [Azabı tattırırız] ibaresinde istiare sanatı vardır. Azap, acı bir yiyeceğe benzetilmiştir. Müşebbehu bih (müstear minh) hazf edilmiş ve kendisine onunla ilgili bir şey (lâzımı) olan tadarsınız ifadesiyle işaret edilmiştir. Yani “tatmak” zararın tesirini idrak etmek anlamında müsteâr olarak kullanılmıştır. Azabın korkunçluğunu muhataba hissettiren bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

İki farklı görevdeki  مَنْ ’ler arasında cinas,  مَنْ - مِنْ - شَهْرٌ  kelimelerinin tekrarında ise ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يَزِغْ -  نُذِقْهُ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf  عَذَابِ السَّع۪يرِ  izafetinde, السَّع۪يرِ  sıfat olmasına rağmen mevsufuna izafe edilmiştir. ‘Alevli azap’, yerine [Alevlinin azabı] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

السَّع۪يرِ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.