فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِه۪ٓ اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُۚ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ ١٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَلَمَّا | zaman |
|
| 2 | قَضَيْنَا | hükmettiğimiz |
|
| 3 | عَلَيْهِ | onun |
|
| 4 | الْمَوْتَ | ölümüne |
|
| 5 | مَا |
|
|
| 6 | دَلَّهُمْ | göstermedi |
|
| 7 | عَلَىٰ |
|
|
| 8 | مَوْتِهِ | onun öldüğünü |
|
| 9 | إِلَّا | başkası |
|
| 10 | دَابَّةُ | bir kurdundan |
|
| 11 | الْأَرْضِ | yer (ağaç) |
|
| 12 | تَأْكُلُ | yiyen |
|
| 13 | مِنْسَأَتَهُ | değneğini |
|
| 14 | فَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 15 | خَرَّ | yıkıldı |
|
| 16 | تَبَيَّنَتِ | anlaşıldı ki |
|
| 17 | الْجِنُّ | cinler |
|
| 18 | أَنْ |
|
|
| 19 | لَوْ | eğer |
|
| 20 | كَانُوا | idi |
|
| 21 | يَعْلَمُونَ | bilseler |
|
| 22 | الْغَيْبَ | gaybı |
|
| 23 | مَا |
|
|
| 24 | لَبِثُوا | kalmazlardı |
|
| 25 | فِي | içinde |
|
| 26 | الْعَذَابِ | azab |
|
| 27 | الْمُهِينِ | küçük düşürücü |
|
Rivayete göre Hz. Süleyman ayakta ansızın vefat etmiş, bir süre bastonuna dayalı olarak öylece kalmış, cinler onun öldüğünü bilememişlerdi. Bir ağaç kurdu bastonu kemirmiş, baston kırılınca Hz. Süleyman yere düşmüş ve böylece öldüğü anlaşılmıştı.
Hz. Süleyman’ın ölümüyle ilgili bu tasvir hakkında değişik izahlar yapılmıştır (meselâ bk. Taberî, XXII, 74-76). İbn Atıyye –bu konuda bazı rivayetlere yer vermekle beraber (bk. IV, 411)– tefsirlerde sıhhatli olmayan ve Kur’an’ın lafzından çıkmayan, mâna itibariyle de ona uzak duran birçok ayrıntıya yer verildiğini belirtir (IV, 412); Elmalılı da “Biz onlardan sarfı nazar ediyoruz” diyerek (VI, 3954) bu rivayetlerin zaafına üstü kapalı biçimde işaret eder.
Muhammed Esed burada bu kıssanın, insanın doğal güçsüzlüğü ile dünyevî kudret ve ihtişamın boşluğu ve geçiciliğini anlatan bir mecaz olarak kullanıldığını ifade eder (II, 874). Kanaatimizce Süleyman kıssasının genelinden böyle bir sonuç çıkarılabilir, ancak buradaki ifadeyi gerçek olarak kabul etmeye de bir engel yoktur. Asıl mesaj âyetin sonunda ifade edilmiştir: Gaybı yalnız Allah bilir, gaybı bildiğini iddia ederek değişik sömürü yollarına başvuranların sahtekârlığını ortaya koyma ve bazı zaafları sebebiyle bu sömürüye konu veya âlet olanların uyanık ve dikkatli davranmaları açısından bu kıssa canlı bir örnek olarak göz önüne getirilmelidir. Ayrıca Râzî’nin işaret ettiği üzere (XXV, 250) âyet, rüzgârın ve cinlerin emrine âmâde kılındığı, muhteşem bir saltanatın sahibi olan Süleyman aleyhisselâm için dahi ölümden kurtuluş olmadığına dikkat çekmekte, herkesi dünya hayatının geçiciliğini unutmamaya davet etmektedir.
Yukarıdaki âyetlerde, Süleyman’ın atlarının rüzgâr gibi seri koştuğuna, o dönem insanlarının bakır ve demiri ateşle eritmeye ve bunlardan yapılmış aletler kullanmaya çalıştıklarına ve Süleyman’ın emrindekilerin güçlü kuvvetli insanlar olduğuna işaret edildiği tarzındaki yorumları inanç zayıflığına bağlayan Râzî âyetlerde bildirilenlerin hepsine Allah Teâlâ’nın kadir olduğunu vurgular (bk. XXV, 247; aynı müfessirin Dâvûd ve Süleyman hakkında zikredilenlerin mukayesesini içeren bir yorumu için bk. XXV, 247-248; yine Râzî’nin Dâvûd zamanında savaşın, Süleyman zamanında barışın hâkim olmasından hareketle yaptığı bir yorum için bk. XXV, 248; Hz. Süleyman hakkında bilgi için bk. Bakara 2/102-103; Neml 27/16-44).
فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِه۪ٓ اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُۚ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfı olup cevabı مَا دَلَّهُمْ fiiline mütealliktir. Cümleye muzâf olur. قَضَيْنَا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَضَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِ car mecruru قَضَيْنَا fiiline mütealliktir. الْمَوْتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. دَلَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلٰى مَوْتِه۪ٓ car mecruru دَلَّ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِلَّا hasr edatıdır. دَٓابَّةُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاَرْضِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُ cümlesi, دَٓابَّةُ الْاَرْضِ ’ın hali olarak mahallen mansubdur.
تَأْكُلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. مِنْسَاَتَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ
فَ atıf harfidir. لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. خَرَّ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
خَرَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Şartın cevabı تَبَيَّنَتِ ‘dir.
تَبَيَّنَتِ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. الْجِنُّ fail olup damme ile merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur.
اَنْ tekid ifade eden muhaffefe اَنَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri, أنّهم şeklindedir.
لَوْ gayr-ı cazim şart harfidir. كَانُوا ’nun dahil olduğu cümle اَنْ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كان nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَعْلَمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْغَيْبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَا لَبِثُوا cümlesi, لَوْ ‘in cevabıdır.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَبِثُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْعَذَابِ car mecruru لَبِثُوا fiiline mütealliktir. الْمُه۪ينِ kelimesi الْعَذَابِ ’ın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.
Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ) Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا) Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَبَيَّنَتِ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi بين ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
الْمُه۪ينِ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِه۪ٓ اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُۚ
Şart üslubunda gelen terkipte فَ , istinafiyyedir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ şart cümlesi, cevap cümlesine müteallık olan لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Haynûne manasındaki لَمَّا , aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
قَضَيْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِه۪ٓ اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُ , mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubuyla tekit edilmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلٰى مَوْتِه۪ٓ , konudaki önemine binaen fail olan دَٓابَّةُ الْاَرْضِ ’ye takdim edilmiştir.
Nefy harfi مَا ve istisnâ harfi اِلَّٓا ile oluşan, iki tekid mesabesindeki kasr, fiil ve fail arasındadır. دَلَّهُمْ maksûr/sıfat, دَٓابَّةُ الْاَرْضِ maksûrun aleyh/ mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُ cümlesi دَٓابَّةُ الْاَرْضِ ’nin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مِنْسَاَتَهُ ve مَوْتِه۪ٓ izafetlerinde Hz.Süleymana ait zamire muzaf olan مَوْتِ ve مِنْسَاَتَ , tazim edilmiştir.
مَوْتِ ’in tekrarı konudaki önemine binaendir. Bu tekrarda cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ
Ayetteki ikinci şart cümlesi önceki şart cümlesine atıf harfi فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan şart cümlesi خَرَّ , aynı zamanda, cevap cümlesine müteallık olan لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ cümlesine dahil olani اَنْ , şan zamiri mahzuf, muhaffefe اَنَّ ’dir. Akabindeki cümle masdar teviliyle تَبَيَّنَتِ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
اَنْ ’in haberi olan لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ , şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi olan لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder.
Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
كان ’nin haberi olan يَعْلَمُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
فِ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ , menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ ibaresindeki فِي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla الْعَذَابِ , içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü azap, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. azapta mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ ifadesinde istiare sanatı vardır. İsm-i fail vezninde gelen مُه۪ينٌ , horlayan, alçaltan demektir. الْعَذَابِ ‘nin الْمُه۪ينِ ile sıfatlanması cansız bir şeyin şahsa benzetilmesi açısından istiaredir. Azap, alçaltan, hor gören bir canlıya benzetilmiştir. Gayrı akil varlık, iradesi olan şahıs menziline konulmuştur. Azabın ne kadar yoğun olduğuna ve şiddetine delalet eden bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Azap, zelil ve rezil değil, azap gören zelil ve aşağılıktır. Çünkü azap görmek, horlanmış olmanın sebebidir. Sebep müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
يَعْلَمُونَ - الْغَيْبَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
الْعَذَابِ ‘in sıfatı olan الْمُه۪ينِ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
الْمُه۪ينِ - الْعَذَابِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
Ayetteki muzari fiiller hudus, istimrâr, teceddüd ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
أنْ لَوْ كانُوا يَعْلَمُونَ cinlerden bedel, bedel-i iştimâldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, عَذَابٌ مُه۪ينٌ , عَذَابٌ عَظ۪يمٌ , عَذَابٌ اَل۪يمٌ , عذاب شديد gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.
Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
فَلَمّا خَرَّ cümlesi ما دَلَّهم عَلى مَوْتِهِ cümlesi için tefri’ cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
العَذابُ المُهِينُ : Aşağılayıcı yani elem (acı) verici ve yorucu bir azap demektir. Nitekim onlar (cinler) eğer gaybı bilselerdi olacak olanları bilmeleri de ezeli olurdu ki bu da o günün toplumunun genel inanışını bu olay özelinde nakzetmiş olurdu. Çünkü o toplumun müşrikleri, cinlerin gayb alemini bildiklerini zannediyor ve kâhinler yoluyla gayb hakkında bilgi edinmek için uğraşıyorlardı. Bunun sebebi onların her kâhinin cinlerle irtibatlı olduğunu ve cinlerin onlara bilgi getirdiğini düşünmeleriyidi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Sayfadaki ayetlerin çoğunun fasılalarını teşkil eden ي - ر ve ي - دَۙ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)