وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطَانٍ اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالْاٰخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا ف۪ي شَكٍّۜ وَرَبُّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَف۪يظٌ۟ ٢١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve |
|
| 2 | كَانَ | yoktu |
|
| 3 | لَهُ | onun |
|
| 4 | عَلَيْهِمْ | onlar üzerinde |
|
| 5 | مِنْ |
|
|
| 6 | سُلْطَانٍ | zorlayıcı bir gücü |
|
| 7 | إِلَّا | ancak |
|
| 8 | لِنَعْلَمَ | (ayırd edip) bilelim diye |
|
| 9 | مَنْ | kimseyi |
|
| 10 | يُؤْمِنُ | inanan |
|
| 11 | بِالْاخِرَةِ | ahirete |
|
| 12 | مِمَّنْ | kimseden |
|
| 13 | هُوَ | o |
|
| 14 | مِنْهَا | ondan |
|
| 15 | فِي | içinde |
|
| 16 | شَكٍّ | kuşku |
|
| 17 | وَرَبُّكَ | Rabbin |
|
| 18 | عَلَىٰ |
|
|
| 19 | كُلِّ | her |
|
| 20 | شَيْءٍ | şeyi |
|
| 21 | حَفِيظٌ | korumaktadır |
|
Cenâb-ı Allah’ın buyruğuna isyan eden İblis, kendisine insanları doğru yoldan saptırmak için fırsat verilmesini istemiş, bu dileği kabul edilince yeryüzündeki sınav düzeni içinde yerini almıştı. İşte 20. âyette, başlangıçta İblis’in Allah Teâlâ’ya hitaben söylediği sözün ve yaptığı tahminin insanların bir kısmı hakkında doğru çıktığı belirtilmektedir. Hicr sûresinin 39-40. âyetlerinde geçtiği üzere İblis şöyle demişti: “Rabbim! Benim sapmama imkân verdiğin için yemin olsun ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) şirin göstereceğim ve –senin samimi kulların hariç– onların topunu kesinlikle yoldan çıkaracağım.” Ayrıca A‘râf sûresinin 17. âyetinde şeytanın şu sözüne yer verilmiştir: “Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.”
Buna karşılık 21. âyette şeytanın onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücünün bulunmadığı ve sorumluluğun kendilerine ait olduğu hatırlatılmaktadır (sözlükte “delil, hüccet” anlamına da gelen sultân kelimesinin burada “zorlayıcı güç” mânasında kullanıldığı kabul edilir; bk. İbn Atıyye, IV, 417). Nitekim İbrâhim sûresinin 22. âyetinde bu hususun iyi anlaşılması için, mahşer günü karşılaşılacak bir sahne şöyle canlandırılmıştır: “Allah’ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: ‘Şüphesiz Allah size gerçek bir vaadde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibarettir; siz de benim çağrıma uydunuz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Ben daha önce de beni Allah’a ortak koşmanızı reddetmiştim.’ Doğrusu zalimler için elem verici bir azap vardır.” İsrâ sûresinin 65. âyeti de şeytanın istemeyeni zorla saptırma gücünün bulunmadığını göstermektedir (İblis ve şeytan hakkında bilgi için bk. Fâtiha 1/1 [Eûzü]; Bakara 2/34; Nisâ 4/117-121; Enfâl 8/48; Kehf 18/50).
“Ayırt etmemiz içindir” şeklinde tercüme ettiğimiz yan cümle lafzan “bilelim diye” şeklinde çevrilebilir. Burada “bilme ve ayırt etme”den maksat, “bilfiil ortaya çıksın diye” anlamındadır; zira olacak her şey yüce Allah’ın ezelî ilminde mevcuttur; âyetin sonunda “Her şeyi görüp gözetir” diye çevrilen hafîz isminin zikredilmesi de bu hususa dikkat çekmektedir (İbn Atıyye, IV, 417).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 431-432وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطَانٍ اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالْاٰخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا ف۪ي شَكٍّۜ
İsim cümlesidir. وَ haliyye veya atıf harfidir. Önceki ayette geçen اتَّبَعُو ’ daki failin hali olarak mahallen mansubdur.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasb eder.
لَهُ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. عَلَيْهِمْ car mecruru سُلْطَانٍ ’nin mahzuf haline mütealliktir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. سُلْطَانٍ lafzen mecrur, كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur.
اِلَّا hasr edatıdır. لِ harfi, نَعْلَمَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle سُلْطَانٍ ’a mütealliktir.
نَعْلَمَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُؤْمِنُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
يُؤْمِنُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِالْاٰخِرَةِ car mecruru يُؤْمِنُ fiiline mütealliktir. مَنْ müşterek ism-i mevsûl, مِنْ harf-i ceriyle نَعْلَمَ fiiline mütealliktir.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْهَا car mecruru شَكّ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. ف۪ي شَكّ car mecruru mübtedanın mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
مِنْ nefy, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْمِنُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
وَرَبُّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَف۪يظٌ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. رَبُّكَ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.
Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
عَلٰى كُلِّ car mecruru حَف۪يظٌ۟ ’a mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. حَف۪يظٌ۟ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
حَف۪يظٌ۟ ; mübalağalı ism-i fail sıygasıdır. Mübalağalı ism-i fail kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطَانٍ اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالْاٰخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا ف۪ي شَكٍّۜ
Ayet, önceki ayetteki kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil كانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasrla tekid edilmiştir.
Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُ car-mecruru, كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. سُلْطَانٍ , nakıs fiil كَانَ ’nin muahhar ismidir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. سُلْطَانٍ ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik عَلَيْهِمْ car mecruru, ihtimam için zul-hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
İstiğrak ifade eden (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) zaid مِنْ harfi sebebiyle سُلْطَانٍ lafzen mecrur, mahallen merfudur.
سُلْطَانٍ ’deki nekrelik, umum ve kıllet ifade eder. مِنْ harfi kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır. Menfi siyakta nekre, umum ve şümule işarettir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
عَلَيْهِمْ ‘deki şeytana tabi olanlara ait zamire dahil olan ve istila manası taşıyan عَلٰى harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. عَلٰى , şeytanın ahirete inanmayanların üzerindeki etkisi için müstear olmuştur. Sanki şeytanın hakimiyeti, onları tamamen kaplamıştır. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Nefy harfi مَا ve istisna edatı اِلَّٓا ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, كَانَ ’nin ismi ve mütealliki arasındadır. سُلْطَانٍ maksûr/mevsûf, masdar-ı müevvel maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s-sıfattır.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالْاٰخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا ف۪ي شَكّ cümlesi, masdar tevilinde harf-i cerle birlikte سُلْطَانٍ ’e mütealliktir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لِنَعْلَمَ fiili azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
نَعْلَمَ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’nın sıla cümlesi olan يُؤْمِنُ بِالْاٰخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا ف۪ي شَكّ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller hudûs, tecessüm, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiil sayesinde, yapılan amellerin zihinde canlanması sağlanmıştır.
Mecrur mahaldeki ikinci müşterek ism-i mevsûl مَنْ , harfi-cerle birlikte نَعْلَمَ fiiline mütealliktir. Sılası olan هُوَ مِنْهَا ف۪ي شَكّ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede icaz-ı hazif ve takdim tehir sanatları vardır. ف۪ي شَكّ car-mecruru, mahzuf habere mütealliktir. شَكّ ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik مِنْهَا car mecruru, ihtimam için zul-hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
شَكّ ’deki nekrelik, kesret ve tahkir içindir.
لَف۪ي شَكٍّ ibaresinde istiare vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla شَكٍّ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü شَكٍّ hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Onlardaki şüphenin derecesini etkili bir şekilde belirtmek için bu üslup kullanılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
يُؤْمِنُ بِالْاٰخِرَةِ cümlesiyle هُوَ مِنْهَا ف۪ي شَكّ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
شَكّ - يُؤْمِنُ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
[Halis müminlerden ibaret bir zümreden başkası o İblis'e tabi oldular, ardınca sürüklendiler.] Bu sürükleniş de onun gücünden değil, kendilerinin ahirete imansızlıklarındandır. Çünkü Allah Teâlâ imanı olanla olmayanın ahiretini ayırmıştır. Onun için, o ardınca gidiş esas itibarıyla şeytanın üstün gelmesinden değil, Hakkın emrinin ve iradesinin üstün gelmesindendir. Yoksa Allah'ın iradesinin aksini gerçekleştirmek kimin haddine! (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Burada ilâhi ilmin hasıl olmasından murad, onun taalluk ettiği hususun hasıl olmasıdır. Ancak mübalağa için böyle ifade edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِلَّا لِنَعْلَمَ ifadesi, daha önce O’nun ilminde, Zeyd’in kâfir olacağı, Amr’ın da mümin olacağı malum iken kâfirden küfrün, müminden imanın sadır olacağı, ilmen vaki olsun ve meydana gelsin diye” anlamındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayette geçen سُلْطَانًا kelimesinin manası, hüccet ve delil demektir. Bu kelimenin izahı hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür
a) Bu kelime, kendisiyle kandilin tutuşturulup yandığı “susam yağı” kelimesinden türemiştir. Kendileri sayesinde insanlar haklarını elde edebildikleri için hükümdarlara ve ümerâya “sultanlar” denilmiştir.
b) Arapçada سُلْطَانًا kelimesi hüccet demektir. Hüccet ve burhan sahibi olduğu için hükümdara da “sultan” denilmiştir.
c) Leys şöyle demiştir: “Sultan” kudret demektir. Çünkü bu kelime تَسْلِيط kelimesindendir. Bu izaha göre سُلْطَانُ الْمَلِكِ ifadesinin manası, “hükümdarın kuvvet ve kudreti” demektir. Bâtılı defedip savaştırmaya kudreti olduğu için “burhan”a (aklî delile) de “sultan” ismi verilmiştir.
d) İbni Dureyd şöyle demektedir: “Her şeyin sultanı, o şeyin keskinliği demektir. Bu kelime الْلِّسَانُ السِّلِيطُ ‘keskin dil, tenkit edici dil’ifadesinden alınmıştır. السَّلَاطَةُ kelimesi de keskinlik ve hiddet anlamındadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَرَبُّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَف۪يظٌ۟
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ car mecruru mübtedanın haberi olan حَف۪يظٌ۟ ’e takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın حَف۪يظٌ۟ sıfatının, her şeye şamil olduğunu vurgulamak içindir.
Müsnedün ileyh رَبُّكَ izafetiyle gelerek Rab isminin peygambere ait zamire muzâf olması, peygamberin makamını şereflendirmek ve teselli hususunda son derece lütufkâr muamele ettiğinin beyanı içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. لِنَعْلَمَ ‘deki azamet zamirinden sonra Allah’ın rububiyet vasfını öne çıkarmak için zamir makamında zahir olarak Rab isminin zikredilmesinde iltifat, tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Muzafun ileyh olan شَيْءٍ ’deki nekrelik kesret ve tazim ifade eder.
Müsned olan حَف۪يظٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.