مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعاًۜ اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِـحُ يَرْفَعُهُۜ وَالَّذ۪ينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّـَٔاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ وَمَكْرُ اُو۬لٰٓئِكَ هُوَ يَبُورُ ١٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَنْ | kim |
|
| 2 | كَانَ | ise |
|
| 3 | يُرِيدُ | istiyor |
|
| 4 | الْعِزَّةَ | şeref |
|
| 5 | فَلِلَّهِ | Allah’ındır |
|
| 6 | الْعِزَّةُ | şeref |
|
| 7 | جَمِيعًا | tamamen |
|
| 8 | إِلَيْهِ | O’na |
|
| 9 | يَصْعَدُ | çıkar |
|
| 10 | الْكَلِمُ | söz |
|
| 11 | الطَّيِّبُ | güzel |
|
| 12 | وَالْعَمَلُ | ve amel |
|
| 13 | الصَّالِحُ | iyi |
|
| 14 | يَرْفَعُهُ | onu yükseltir |
|
| 15 | وَالَّذِينَ | (gelince) |
|
| 16 | يَمْكُرُونَ | tuzak kuranlara |
|
| 17 | السَّيِّئَاتِ | kötü şeyleri |
|
| 18 | لَهُمْ | onlar için vardır |
|
| 19 | عَذَابٌ | bir azab |
|
| 20 | شَدِيدٌ | çetin |
|
| 21 | وَمَكْرُ | ve tuzağı |
|
| 22 | أُولَٰئِكَ | onların |
|
| 23 | هُوَ | o |
|
| 24 | يَبُورُ | bozulacaktır |
|
İzzet kelimesi “onur, saygınlık ve güçlü olma” anlamlarına gelir. “Kim izzet isterse bilmeli ki izzet tamamıyla Allah’a aittir” şeklinde çevirdiğimiz cümleye, bazı müfessirler, “Kim o sözde tanrılara ve putlara taparak bir izzet elde etmek istiyorsa bilsin ki izzet tümüyle Allah’a aittir”, bazıları “Kim izzet istiyorsa Allah’a itaat etsin, izzet bulsun”, bazıları da “Gerçek anlamda izzetin kime ait olduğunu öğrenmek isteyenler bilsinler ki, her yönden izzet Allah’a mahsustur” mânasını vermişlerdir (Taberî, XXII, 119-120). Şeref, onur, güç, pâye, üstünlük gibi anlamları olan “izzet”in bütünüyle Allah’a ait kılınması, bu kavramın insanlar açısından asla kullanılamayacağını değil, insanların elde edebilecekleri her türlü onur ve pâyenin Allah’tan olduğunu ve ancak O’nun hoşnutluğuna uygun olması halinde değer taşıyacağını ifade etmektedir. Nitekim başka bir âyette bu kavram Allah’a, resûlüne ve müminlere izâfe edilmiştir (bk. Münâfikūūn 63/8). Âyetin devamında yer alan ve “Sinsi sinsi kötülük tasarlayanlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzakları altüst olur” şeklinde çevirdiğimiz cümle ile de, izzetin şeytanî düşünceleri geliştirmekle elde edilemeyeceğine bir telmihte bulunulduğu anlaşılmaktadır.
Birçok müfessir “güzel söz”den maksadın, başta kelime-i tevhid olmak üzere Allah’ı anma ve yüceltme mânası içeren her türlü tesbih, tehlil, Kur’an tilâveti, dua, istiğfar vb. sözler olduğunu kaydeder (meselâ Zemahşerî, III, 270). Fakat bunu belirli sözlerle sınırlandırmayıp iyiliği teşvik, kötülüğü engelleme gibi “iyi, temiz, güzel”vasfına uyan başka sözleri de bu kapsamda düşünmek uygun olur (Şevkânî, IV, 390). “O’na yükselir” ifadesinden maksat, Allah’ın bunları kabul etmesi, Allah katında makbul olması veya yazıcı meleklerin yazdıklarıyla yükselmeleridir (Şevkânî, IV, 390).
“İyi iş ve davranışları da O yüceltir” şeklinde yapılan tercümede öznenin Allah Teâlâ olduğu görüşü esas alınmıştır. Burada öznenin güzel sözler olduğu kanaatini taşıyanlar da vardır; buna göre cümleyi şöyle çevirmek gerekir: “Onları da (iyi işleri de) Allah’a güzel sözler yükseltir.” Meâlin böyle olması durumunda cümlenin izahı şöyle olur: İyi işlerin Allah katında değer bulması sağlam bir imana, Allah’ın birliği inancına dayalı olmasına bağlıdır, kelime-i tevhidi benimsemeden yapılan iyi işler O’nun nezdine yükselmez (Zemahşerî, III, 270). Öte yandan bu cümlede öznenin iyi işler ve tümlecin güzel söz olduğu da ileri sürülmüştür. Bu takdirde anlam “Güzel sözleri yükselten iyi işlerdir” şeklinde olur. Bu görüşün İbn Abbas gibi bazı ilk dönem âlimlerine nisbet edilmesini ihtiyatla karşılayan İbn Atıyye şu açıklamayı yapar: Bu görüşte iyi amel olmadan iman sözünün değerinin olmayacağı kastediliyorsa bu Ehl-i sünnet inancıyla bağdaşmaz ve İbn Abbas gibi birinin bunu söylemesine ihtimal yoktur. Ama güzel söz iyi amelle desteklenirse daha değerli olur ve daha yücelere çıkar mânası kastedilirse tutarlı olur (IV, 431). Râzî, insanı diğer canlılardan üstün kılan temel özelliğin söz olduğu ve bunun kalp ile ilişkisi üzerinde durur; âyetin sözün önemine ve değerine bir atıfta bulunduğunu belirtir (XXVI, 9).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 453-454مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعاًۜ
İsim cümlesidir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ‘nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. Mahallen meczumdur.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. يُر۪يدُ الْعِزَّةَ cümlesi, كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
يُر۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْعِزَّةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; من كان يريد العزّة فليطلبها من عند الله (Kim izzet isterse bunu Allah’ın katından istesin) şeklindedir.
İsim cümlesidir. لِلّٰهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْعِزَّةُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. جَم۪يعاً kelimesi الْعِزَّةَ ‘nin hali olup fetha ile mansubdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُر۪يدُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi رود ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِـحُ يَرْفَعُهُۜ
Fiil cümlesidir. اِلَيْهِ car mecruru يَصْعَدُ fiiline mütealliktir. يَصْعَدُ damme ile merfû muzari fiildir. الْكَلِمُ fail olup damme ile merfûdur. الطَّيِّبُ kelimesi الْكَلِمُ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. الْعَمَلُ atıf harfi وَ ile الْكَلِمُ ‘ye matuftur.
Veya mübteda olup damme ile merfûdur. الصَّالِـحُ kelimesi الْعَمَلُ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur. يَرْفَعُهُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَرْفَعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الصَّالِـحُ , sülâsi mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الطَّيِّبُ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّـَٔاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَمْكُرُونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَمْكُرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. السَّيِّـَٔاتِ masdardan naib mef’ûlu mutlak olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. Takdiri, يمكرون المكرات السيّئات (Kötü, çirkin tuzaklar kuruyorlar) şeklindedir.
لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ cümlesi, mübteda الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. شَد۪يدٌ kelimesi عَذَابٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شَد۪يدٌ ; sıfat-ı müşebbehedir.
وَمَكْرُ اُو۬لٰٓئِكَ هُوَ يَبُورُ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَكْرُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. هُوَ يَبُورُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَبُورُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَبُورُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundandaki terkipte مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ , şarttır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
Şart ismi مَنْ , mübteda, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ şeklindeki isim cümlesi مَنْ ’in haberidir.
كان ’nin haberi olan يُر۪يدُ الْعِزَّةَ cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olması, hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كَان ’nin haberi muzari olduğunda, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemlere ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Vakafât, s. 103)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri فليطلبها من عند الله (... onu Allah’ın katından istesin) olan cevap cümlesi mahzuftur.
Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
الْعِزَّةَ kelimesindeki tarif cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعاًۜ
Mukadder cevap için taliliye olarak gelen فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعاً cümlesinin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim tehir sanatları vardır. لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْعِزَّةُ , muahhar mübtedadır.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Car mecrurun takdimi tahsis ifade eder.
İzzetin tamamı sadece Allah’a aittir, başkasına değil anlamını verir. Manevî tekid جَم۪يعاً ’la bu anlam tekid edilmiştir.
لِلّٰهِ maksûrun aleyh/sıfat, الْعِزَّةُ maksûr/mevsûf olmak üzere kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.
جَم۪يعاً kelimesi الْعِزَّةُ ‘dan hal olarak mansubdur. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
جَمِيعًا kelimesi kuşatmayı ifade eder. Kasr-ı iddiaî için tekid menzilindedir. Böylece cümlede 3 tekid olmuştur. Kasır 2 tekid, جَمِيعًا da 3. tekid menzilindedir. أيَبْتَغُونَ عِنْدَهُمُ العِزَّةَ فَإنَّ العِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا cümlesine benzer. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husul ve subut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Buna göre yüce Allah'ı tanıyanlar için bunun başındaki "elif-lâm" ahid için ve izzet çerçevesi içerisinde onun hakkında kabul edilmesi gereken şeyler içindir. (Kurtubî)
Ayette "izzeti Allah'tan istesinler" ifadesinin zikredilmeyip delilinin zikriyle iktifa edilmesi, izzetin Allah'a (c.c) mahsus olmasının, izzet talebinin de O'na tahsis edilmesini gerektirdiğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِـحُ يَرْفَعُهُۜ
Beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır. Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. اِلَيْهِ car mecruru, ihtimam için amili olan يَصْعَدُ ‘ya takdim edilmiştir.
الطَّيِّبُ kelimesi الْكَلِمُ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
وَالْعَمَلُ الصَّالِـحُ يَرْفَعُهُ cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiş. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Veya الْعَمَلُ الصَّالِـحُ terkibi الْكَلِمُ ‘ya matuftur. O takdirde يَرْفَعُهُ cümlesi, الْعَمَلُ ’dan hal veya beyanî istînaf olur.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. وَالْعَمَلُ الصَّالِـحُ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَرْفَعُهُ cümlesi haberdir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi tahsis, hükmü takviye, hudûs, istimrar tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.
İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. الْعَمَلُ الصَّالِـحُ mevsûf/maksur, يَرْفَعُهُ sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
العَمَلُ mübteda, يَرْفَعُهُۜ ise haberdir. Fiil cümlesinde müsnedün ileyhi takdim edilmiştir. Bu da tahsis ifade eder. Müsnedün ileyh, müsnede tahsis edilmiştir. Allah müminlerin salih amellerini ve sözlerini kabul eder demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsm-i fail vezninde gelen الصَّالِـحُ , düzelten, islah eden demektir. الْعَمَلُ ‘nun الصَّالِـحُ ile sıfatlanması cansız birşeyin şahsa benzetilmesi açısından istiaredir. Gayrı akil varlık, iradesi olan şahıs menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
الْكَلِمُ ’nun يَصْعَدُ fiiline, الْعَمَلُ ‘nun يَرْفَعُ fiiline isnadı, mecazı aklîdir. Ya da bu iki cümlede istiare düşünülebilir. Kelime ve amel, yükselmek manasındaki يَصْعَدُ ve يَرْفَعُ fiillerine isnad edilerek, maddi bir varlığa benzetilmiştir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Gayri akil varlıklar fiile isnad edilerek kişileştirme yapılmıştır. Akılsız varlıklar, insan menziline konulmuştur.
يَصْعَدُ - يَرْفَعُهُۜ ve الطَّيِّبُ - الصَّالِـحُ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Aslolan, aynı üsluptaki cümlelerin birbirine atfıdır. İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kast ediliyorsa aralarında atıf yapılabilir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetteki يَرْفَعُهُ kelimesindeki zamirin الْكَلِمُ sözcüğüne ait bir fail zamiri olması veya الْعَمَلُ kelimesine ait bir mef‘ûl zamiri olması muhtemeldir. Bu durumda anlam şöyle olur: Güzel söz –yani tevhîd–, iyi ameli yükseltir. Çünkü amel, ancak iman ile birlikte olursa sahih/geçerli olur. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî’ İlmi ve Sanatları)
Kelimenin yükselmesi ve amelin yükselmesi ifadelerinde istiare vardır. Burada gerçekte aşağıdan yukarı çıkıp yükselmek (suûd) ile nitelenen bir şey bulunduğu kastedilmiş değildir. Ancak bu anlatımla kastedilen şey, güzel sözle, salih amelin ‘’Allah'ın rızasına erecekleri, O’nun yakınlığına nail olacakları, Allah Teâlâ’nın onları karşılıksız bırakmayacağı, onlara karşılık vermeyi ihmal etmeyeceği’’ anlamında Yüce Allah’a ulaşacak ve O’nun katında kabul edilecek olmalarıdır. Ayet hakkında şöyle bir tevil daha söylenmiştir: Yüce Allah, mesafe ve uzaklık yoluyla değil de büyüklük ve ululuk cihetiyle العلو nitelenince, artık O’na yaklaşmayı sağlayan her türlü güzel söz ve beğenilen amelden haber vermek de mecaz ve anlam genişlemesi yoluyla الْصعد [yükselme] ve الارتفع [yükselme] lafızlarıyla gerçekleşiyor. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
Kelime-i tayyibenin amel-i sâlihten önce zikredilmesinin sebebi nedir? Biz diyoruz ki: Söz daha kıymetlidir. Çünkü insanın diğer canlılardan farklı olan yönü, konuşmasıdır. Bundan ötürü, Allah Teâlâ, “Biz âdemoğlunu, (nefs-i natıkası ile, yani ona konuşma özelliği vererek) kerim (şerefli ve kıymetli) kıldık” (İsrâ, 70) buyurmuştur. Amel ise, hem insanda, hem diğer canlılarda müşterek olarak bulunan hareketlerden ibarettir. (Fahreddin er-Râzî)
Bu kelam-ı kerimede, kendisiyle izzet istenen şeyler beyan edilmektedir ki, bunlar tevhid ve salih ameldir. Bunların Allah'a yükselmesi, mecazî olup Allah'ın, onları kabul buyurması demektir. Yahut amel katipleri meleklerin, onların yazıldığı sayfalarıyla Allah katına yükselmeleri demektir. Ayetin, hasr bildirmesi gereken ifade, tarzı, Allah'ın buna kâmil bir önem verdiğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
الصُّعُودُ yüksek bir mekana gitmektir. الرَّفْعُ ise bir şeyi bir mekandan daha yüksek bir mekana götürmektir. الصُّعُودُ ; yüce bir mertebeye ulaşmak manasında müsteardır ve O’nun yanında kabul görmekten kinayedir. الرَّفْعُ ; burada azim bir makamda kabul manasında kinayedir. Çünkü yücelik, mekanın yüceliğiyle hayal edilir. Dolayısıyla يَصْعَدُ ويَرْفَعُ fiilleri mekân karinesi olmuştur. Allah Teâlâ yanında kabul görmek; ancak ona yükselenin erişebileceği yüce bir yere benzetilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَالَّذ۪ينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّـَٔاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ
وَ , atıf harfidir. Cümle, ayetin başındaki مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ cümlesine atfedilmiştir. Önemi dolayısıyla hususun umuma atfıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cümlenin müstenefe olması da caizdir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan يَمْكُرُونَ السَّيِّـَٔاتِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi )
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması arkadan gelen habere işaret ve tahkir içindir.
السَّيِّـَٔاتِ , takdiri المكرات olan mahzuf mef’ûlü mutlaktan naib konumda onun sıfatıdır. Mef’ûlü mutlakın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
اَلَّذ۪ينَ ‘nin haberi olan لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُمْ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ شَد۪يدٌ , muahhar mübtedadır.
Özellikle onlar için hazırlanmış şiddetli azaba işaret etmek ve takdim edilen kelimeye vurgu kastıyla, haber mübtedaya takdim edilmiştir.
Muahhar mübteda عَذَابٌ ’daki nekrelik, tarifi mümkün olmayan nev ve kesret ifade eder.
شَد۪يدٌ kelimesi عَذَابٌ için sıfatttır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
السَّيِّـَٔاتِ - عَذَابٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
السَّيِّـَٔاتِ kelimesindeki tarif cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَمَكْرُ اُو۬لٰٓئِكَ هُوَ يَبُورُ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Fasıl zamiri هُوَ ile tekit edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
مَكْرُ اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, يَبُورُ cümlesi haberdir.
Müsnedün ileyh veciz ifade kastına matuf olarak izafet formunda gelmiştir. Bu izafet hem muzaf hem de muzafun ileyh için tahkir ifade eder.
Bahsi geçenlerin zamir makamında ual ile işaret edilmeleri tahkiri artırmak için yapılmış iltifat ve ıtnâb sanatıdır.
Fasıl zamiri هُوَ kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. مَكْرُ اُو۬لٰٓئِكَ mevsûf/maksur, يَبُورُ sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَبُورُ cümlesi haberdir.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, fasıl zamiri ve isnadın tekrarı ile tekit edilen isim cümleleri, çok muhkem cümlelerdir.
Müsnedün ileyh olan مَكْرُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
يَمْكُرُونَ - مَكْرُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.