يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۙ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۘ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْم۪يرٍۜ ١٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يُولِجُ | sokar |
|
| 2 | اللَّيْلَ | geceyi |
|
| 3 | فِي | içine |
|
| 4 | النَّهَارِ | gündüzün |
|
| 5 | وَيُولِجُ | ve sokar |
|
| 6 | النَّهَارَ | gündüzü |
|
| 7 | فِي | içine |
|
| 8 | اللَّيْلِ | gecenin |
|
| 9 | وَسَخَّرَ | ve buyruğu altına almıştır |
|
| 10 | الشَّمْسَ | güneşi |
|
| 11 | وَالْقَمَرَ | ve ayı |
|
| 12 | كُلٌّ | her biri |
|
| 13 | يَجْرِي | akıp gider |
|
| 14 | لِأَجَلٍ | bir süreye kadar |
|
| 15 | مُسَمًّى | belirtilmiş |
|
| 16 | ذَٰلِكُمُ | işte budur |
|
| 17 | اللَّهُ | Allah |
|
| 18 | رَبُّكُمْ | Rabbiniz |
|
| 19 | لَهُ | O’nundur |
|
| 20 | الْمُلْكُ | mülk |
|
| 21 | وَالَّذِينَ |
|
|
| 22 | تَدْعُونَ | yalvardıklarınız |
|
| 23 | مِنْ |
|
|
| 24 | دُونِهِ | O’ndan başka |
|
| 25 | مَا | değillerdir |
|
| 26 | يَمْلِكُونَ | sahip |
|
| 27 | مِنْ | -na bile |
|
| 28 | قِطْمِيرٍ | bir çekirdek zarı- |
|
“Su kütlesi” diye çevirdiğimiz bahr kelimesi Arap dilinde büyük sular için kullanılır; Kur’an’da da gerek nehir gerekse deniz anlamında kullanılmıştır. 12. âyette varlıklar âlemindeki rabbânî bir hikmete, onların farklı özelliklerle ve benzer özelliklerdeki farklı nevilerle birbirinden ayırt edilebilmesi biçiminde özetlenebilecek tabiî-ilâhî kanuna değinilmekte; hepsi bir su ile sulandığı halde bazılarının yemişlerini diğerlerine üstün kılma hikmetine temas eden âyette (Ra‘d 13/4) olduğu gibi burada da yüce Allah’ın yaratışındaki sanatın inceliklerine dikkat çekilmektedir (İbn Âşûr, XXII, 279). Râzî de çoğu müfessirlerin bu âyette iki tür su örneğine iman ile küfür veya mümin ile kâfir arasında bir mukayese yapılması için yer verildiği tarzında bir yorum yaptığını hatırlattıktan sonra kendi görüşünü şöyle açıklar: Görünen o ki burada kastedilen, Allah’ın kudretine başka bir delil göstermektir. Şöyle ki, iki büyük su kütlesi görünüşte birbirine benzemekte, fakat sularının özellikleri açısından birbirinden farklılık taşımaktadır. Bu farklılıklarına rağmen ikisinde birbirine benzer durumlar da vardır; meselâ ikisinde de taze et bulunmakta, ikisinden de süs eşyası çıkarılabilmektedir. İki benzerde farklılıklar meydana getirebilen ve iki farklı şeyde benzerlikler var edebilen, ancak fiillerinde muhtar ve mutlak kudret sahibi Allah olabilir. “İki su kütlesinin bir olmadığı”na işaret etmesi de O’nun eşsiz kudretine ve iradesinin her yere nüfuz ettiğine delildir (XXVI, 10-11; ayrıca bk. Furkan 25/53).
Birçok âyette belirtildiği üzere insanlara büyük yararlar sağlayan gemilerin sularda yüzdürülmesi de Allah’ın koyduğu yasalar sayesinde gerçekleşmektedir. İbn Âşûr, “denizi yararak” şeklinde tercüme edilen kısımda geçen zarfın burada –Nahl sûresinin 14. âyetindekinden farklı olarak– öne alınmasının ve “O’nun lutfuna nâil olmanız” diye çevrilen cümlenin başında vav harfinin bulunmamasının sebebini şöyle açıklar: Nahl sûresinde amaç Allah’ın kullarına sağladığı nimetleri hatırlatmak, burada ise amaç kendi sanatının inceliklerine ve kudretinin kanıtlarına dikkat çekmektir (XXII, 280-281. Gecenin gündüze, gündüzün de geceye katılması hakkında bk. Âl-i İmrân 3/27; İsrâ 17/12. Güneşin ve ayın belirlenmiş vadeye kadar kendi yolunu izlemesi hakkında bk. Ra‘d 13/2; ayrıca bk. Yâsîn 36/ 38-40).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 455-456
Qatmera قطمر : قِطْمِيرٌ kavramı hurma çekirdeğinin üzerinde bulunan ince zar anlamındadır. Bu kelime önemsiz, değersiz, adi ve küçük şeyler için kullanılan bir meseldir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de sadece bu ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri Kıtmir'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۙ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۘ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ
Fiil cümlesidir. يُولِجُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الَّيْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي النَّهَارِ car mecruru يُولِجُ fiiline mütealliktir.
يُولِجُ atıf harfi وَ ‘ la önceki يُولِجُ fiiline matuftur.
يُولِجُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. النَّهَارَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي الَّيْلِ car mecruru يُولِجُ fiiline matuftur. سَخَّرَ atıf harfi وَ ile يُولِجُ fiiline matuftur.
سَخَّرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الشَّمْسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْقَمَرَ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّى cümlesi, الشَّمْسَ ve الْقَمَرَ ‘in hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. كُلٌّ mübteda olup damme ile merfûdur. يَجْر۪ي cümlesi, haberi olup mahallen merfûdur.
يَجْر۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. لِاَجَلٍ car mecruru يَجْر۪ي fiiline mütealliktir. مُسَمًّىۜ sıfat olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُولِجُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ولج ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
سَخَّرَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سخر ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُسَمًّىۜ ; sülâsi mücerredi سمو olan fiilin ism-i mef’ûludur.
ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكُمُ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, كُمُ muhatap zamiridir. اللّٰهُ lafza-i celâl haberi olup damme ile merfûdur.
رَبُّكُمْ ikinci haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَهُ الْمُلْكُ cümlesi, üçüncü haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمُلْكُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْم۪يرٍۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası تَدْعُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
تَدْعُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِه۪ car mecruru تَدْعُونَ ‘nin mukadder mef’ûlun mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْم۪يرٍ cümlesi, mübteda الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَمْلِكُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ harf-i ceri zaiddir. قِطْم۪يرٍ lafzen mecrur, mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
مِنْ nefy, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341)
يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۙ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Ilk cümle olan يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir.
Aynı üslupta gelen cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فِي النَّهَارِ ve فِي الَّيْلِ car-mecrurlarındaki ف۪ي harflerinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen gündüz ve gece, mazruf mesabesindedir. Gece ve gündüz arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ ve يُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ cümleleri arasında aks ve mukabele sanatları vardır.
النَّهَارَ , يُولِجُ , فِي , الَّيْلِۙ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الَّيْلِۙ - النَّهَارِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı icâb sanatları vardır.
وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۘ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Muzari sıygadan mazi sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)
Tezayüf nedeniyle birbirine atfedilen الشَّمْسَ - الْقَمَرَۘ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı hafîy sanatları vardır.
كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّى cümlesi الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ ’in halidir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidâî kelamdır.
كُلٌّ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelam olan يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّى cümlesi haberdir. İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder.
Müsnedün ileyh olan كُلٌّ ‘deki tenkir umuma işarettir. Bu tenvine ivaz tenvini denir. Hazfedilmiş muzâfun ileyh yerine gelmiştir. Takdiri, كوكب (gezegen) olan muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
يَجْر۪ي fiiline müteallik لِاَجَلٍ ‘e dahil olan لِ harfi ihtisas ifadesi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مُسَمًّى kelimesi اَجَلٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
اَجَلٍ ’deki nekrelik, tazim ifade eder.
الَّيْلِۙ - الْقَمَرَۘ ve النَّهَار - شَّمْسَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, isnadın tekrarı ve ihtisas lamı ile tekit edilen isim cümleleri, çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah, birini arttırmak, diğerini de eksiltmek ve birinin bazı kısımlarını diğerine ilave etmek suretiyle geceyi gündüzün içine sokuyor; gündüzü de gecenin içine sokuyor ve güneş ile ayı da emrine bağlı kılmıştır. Burada fiillerin farklı kipleri kullanılmış, çünkü gece ile gündüzün birbirinin içine sokulması, her zaman yenilenen bir hâdisedir. Güneş ile ayın, ilâhi emre bağlı kılınmaları ise, her zaman yenilenen bir hadise değil, yenilenen teshirin sonucudur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ
Beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkarî kelamdır.
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
Yüce sıfatlarla mevsûf olan Allah Teâlâ’ya işaret eden ذٰلِكُمُ ‘da istiare sanatı vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesi kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. ذٰلِكُمُ , sıfat/maksur, اللّٰهُ , mevsûf/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı sıfat, ale’l mevsûftur.
İşaret ismi, müşarun ileyhi tazimden kinayedir. Birçok açıklamayı takip eden bu işaret, O'nun bu nitelikleri nedeniyle, işaretten sonra gelecek olanlara layık olduğunu vurgular. O, tek ve eşsiz Rab'dir ve egemenlik ve yetki O'na aittir, başkasına değil. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsm-i işaret ve lafza-i celâl marife kelimelerdir. Hem müsnedin hem müsnedün ileyhin marife gelmesi kasr ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 1, Gâfir Suresi 64, s. 318)
Müsnedin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ ve رَبُّ isimlerinin zikredilmesi tecrîd sanatı, rububiyet vasfına dikkat çekmek için zamir makamında Rab isminin zikredilmesinde iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اللّٰهُ ve رَبُّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İkinci haber olan رَبُّكُمْ izafeti, muzâfun ileyhe tazim ve teşrif ifade eder.
Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 1, s. 234)
Üçüncü müsned olan لَهُ الْمُلْكُ cümlesi, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهُ car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمُلْك , muahhar mübtedadır.
Car mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لَهُ , mevsûf/maksûrun aleyh, الْمُلْكُۜ sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.
Cümlede mecrurun takdimi iddiaî hasr ifadesi içindir. Yani, mülk sadece Allah’ındır, başkasının değil. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Zümer/6)
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
اَلْمُلْكُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
ذٰلِكُ ve ذٰلِكُمْ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, C. 5, S. 190)
Ayetin başında yer alan ذٰلِكُمُ şeklindeki işaret ismi yüce sıfatlarla mevsuf olan Allah Teâlâ’ya işaret eder. Uzak işaretinin kullanılması onun büyüklüğünü, yüceliğini bildirmek içindir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl Yasin,3)
ذٰلِكُمُ mübteda, اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ ise müteradif haberlerdir. Ya da اللّٰهُ , رَبُّكُمْ iki ayrı haberdir. لَهُ الْمُلْكُۜ cümlesi ise وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْم۪يرٍۜ cümlesine yakın bir başlangıç cümlesidir. Mana reddetmiş olmasaydı, Allah lafzını ism-i işaretin sıfatı ya da atf-ı beyanı, رَبُّكُمْ sözünü de haber yapmak îrab hükmünce caiz olurdu. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْم۪يرٍۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mübteda konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçen kişilerin biliniyor olmasının yanında onlara tahkir ifade eder.
مِنْ دُونِه۪ car-mecruru, تَدْعُونَ ‘nin mukadder mef’ûlünün mahzuf haline mütealliktir. Halin ve mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
دُونِه۪ izafeti, gayrının tahkiri içindir.
دُونِه۪ tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah’la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı c. 8, s.723)
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْم۪يرٍ cümlesi müsneddir. İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi formunda gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
مِنْ قِطْم۪يرٍ ’e dahil olan مِنْ , zaiddir. قِطْم۪يرٍ lafzen mecrur mahallen mansub olarak يَمْلِكُونَ fiilinin mef’ûlüdür. Bu kelimenin tenkiri, kıllet ifade eder. Yokluktan kinayedir. Zaid مِنْ harfi kelimeye “hiçbir” manası katmıştır. Menfî siyakta nekre, umum ve şümule işarettir.
يَمْلِكُونَ - الْمُلْكُ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Ayette geçen قِطْم۪يرٍ çekirdeğin üzerindeki zardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)