Nisâ Sûresi 114. Ayet

لَا خَيْرَ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنْ نَجْوٰيهُمْ اِلَّا مَنْ اَمَرَ بِصَدَقَةٍ اَوْ مَعْرُوفٍ اَوْ اِصْلَاحٍ بَيْنَ النَّاسِۜ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً  ١١٤

Bir sadaka vermeyi, yahut iyilik yapmayı, yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları sırf Allah’ın rızasını kazanmak için yaparsa, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا yoktur
2 خَيْرَ hayır خ ي ر
3 فِي
4 كَثِيرٍ çoğunda ك ث ر
5 مِنْ
6 نَجْوَاهُمْ gizli konuşmalarının ن ج و
7 إِلَّا yalnız hariç
8 مَنْ kimse
9 أَمَرَ emreden ا م ر
10 بِصَدَقَةٍ sadakayı ص د ق
11 أَوْ yahut
12 مَعْرُوفٍ iyiliği ع ر ف
13 أَوْ ya da
14 إِصْلَاحٍ düzeltmeyi ص ل ح
15 بَيْنَ arasını ب ي ن
16 النَّاسِ insanların ن و س
17 وَمَنْ ve kim
18 يَفْعَلْ yaparsa ف ع ل
19 ذَٰلِكَ bunu
20 ابْتِغَاءَ amacıyle ب غ ي
21 مَرْضَاتِ rızasını kazanmak ر ض و
22 اللَّهِ Allah’ın
23 فَسَوْفَ yakında
24 نُؤْتِيهِ ona vereceğiz ا ت ي
25 أَجْرًا bir mükafat ا ج ر
26 عَظِيمًا büyük ع ظ م
 

Bu âyetin yukarıdakilerle alâkası, Übeyrık ailesinin hırsızlığı örtmek ve başkalarının üzerine atmak için yaptıkları gizli görüşmeler, fısıldaşmalar ve giriştikleri gizli tertiplerdir; âyet özelde bu davranışı, genelde de benzerlerini kınamaktadır.

Birkaç kişinin gizli olarak toplanıp konuşmaları veya başkalarının yanında bir tarafa çekilerek aralarında söyleşmeleri, fısıldaşmaları genellikle bunu gören, haber alan kimselerin tecessüslerini tahrik etmekte, meraklarını harekete geçirmekte, şüphe ve töhmetlerini celbetmektedir. Gerçekten de insanların içinde açıkça konuşulmayan konuların gizlenecek bir yönü olduğu ortadadır ve bunu açıklamak çoğu defa insanların hayrına değildir. Bu sebeple âyetler (Mücâdele 58/8-9, 12; Tâhâ 20/62; Tevbe 9/78) ve hadisler (Buhârî, “İsti’zân”, 47; Müslim, “Selâm”, 37-38) gizli görüşmeleri hoş görmemiş, gerektiren istisnalar dışında müminlerin açıklığı tercih etmelerini, içlerinin ve dışlarının bir olmasını; kitap, sünnet, yöneticiler ve halk karşısında ihlâslı olmalarını, içtenlikle davranmalarını, ikiyüzlülükten uzak durmalarını istemiştir.

Burada câiz olan gizli görüşmelere, fısıldaşmalara konu olabilecek üç istisnadan söz edilmiş ve bunların kulluk yönünden işe yaraması, ecre lâyık olması da bir şarta yani ihlâsa, Allah rızâsı için olmasına bağlanmıştır. İstisnaların birincisi olan sadaka, en geniş mânasıyla insanlara maddî ve mânevî yardımda bulunmak ve iyilik etmektir. “Ma‘rûf”, mâkul, meşrû ve makbul olan davranışlar ve ilişkilerdir. “İnsanların arasını düzeltmek” de Kur’ân’da ve Sünnet’te sık sık vurgulanan güzel bir davranış biçimi, bir iyilik çeşidi, bir sosyal ödev örneğidir. Birçok zaman ve mekânda mahkemelerin dolup taşması, ceza evlerinin mahkûmlara dar gelmesinin önemli sebeplerinden biri de toplumun bu vazifeyi ihmal etmesidir. Geleneğimizde mevcut olan, yerleşim yerinin büyükleri, ileri gelenleri tarafından Allah rızâsı için yerine getirilen, en önemli müeyyidesini toplumun tepkisinde bulan bu sosyal müessese tarihe karışmış; nemelâzımcılık, başına buyrukluk, aşırı bencillik ve sorumsuz bireysel özgürlük anlayışı bu güzel âdeti büyük ölçüde elimizden alıp götürmüştür. Öz değerlerine bağlı eğitimcilerin, kaybolmaya yüz tutmuş değerlerimizi yeni nesillere kazandırmak için gayret etmeleri zaruret haline gelmiştir.

Bu üç hayırlı, faydalı ve gerekli davranış, bazan gizli görüşmelerin yapılmasını, zamanından önce bazı bilgilerin ve haberlerin yayılmamasını kaçınılmaz kıldığı için yasak kapsamından çıkarıldığı gibi meselâ iki kişinin veya grubun arasını düzeltmek için yalan söylemeye bile izin verilmiştir (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 58; Tirmizî, “Birr”, 26).

Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 141-142

 

Ebu'd-derda radıyallahu anh anlatıyor:

"Rasûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Size oruç, namaz ve sadakanın derecesinden daha üstün olan şeyi haber vermeyeyim mi?" "Evet (Ey Allah'ın Rasûlü, söyleyin!)" dediler. "İnsanların arasını düzeltmektir. Çünkü insanların arasındaki bozukluk (dini) kazır." Tirmizi'de şu ziyade gelmiştir: "Ben saçı kazır demiyorum, velakin dini kazır (diyorum)."

Kaynak: Ebu Davud, Edeb 58, (4919); Tirmizi, Kıyamet 57, (2511)

(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ

PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)

Riyazus Salihin, 250 Nolu Hadis

Ümmü Külsûm Binti Ukbe İbni Ebû Muayt radıyallahu anhâ, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim, dedi:

“İnsanların arasını bulmak için hayırlı haber götüren (veya hayırlı söz söyleyen) kimse yalancı sayılmaz.”

Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 50; Tirmizî, Birr 26

Müslim’in rivayetinde şöyle bir fazlalık vardır:

Ümmü Külsûm dedi ki, Peygamber aleyhisselâm’ın halkın söyleyip durduğu yalanlardan sadece üçüne izin verdiğini işittim. Bunlar da:

Savaşta (düşmanı aldatmak için),

İki kişinin arasını bulmak maksadıyla,

Kocanın karısına, karının da kocasına (aile düzenini korumak düşüncesiyle) söylediği yalandır

 

لَا خَيْرَ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنْ نَجْوٰيهُمْ اِلَّا مَنْ اَمَرَ بِصَدَقَةٍ اَوْ مَعْرُوفٍ اَوْ اِصْلَاحٍ بَيْنَ النَّاسِۜ

 

İsim cümlesidir. لَا  cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. 

خَيْرَ  kelimesi  لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir. ف۪ي كَث۪يرٍ  car mecruru  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. 

مِنْ نَجْوٰيهُمْ  car mecruru  كَث۪يرٍ  ‘nin mahzuf sıfatına müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اِلَّا  istisnâ edatıdır. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  istisna-i munkatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَمَرَ بِصَدَقَةٍ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اَمَرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِصَدَقَةٍ  car mecruru  اَمَرَ  fiiline mütealliktir. 

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. مَعْرُوفٍ اَوْ اِصْلَاحٍ  kelimeleri atıf harfi  اَوْ  ile  بِصَدَقَةٍ ’e matuftur. بَيْنَ  mekân zarfı  اِصْلَاحٍ ’e mütealliktir. النَّاسِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَعْرُوفٍ  kelimesi sülâsî mücerredi  عرف  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür. 


وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً

 

وَ  istînâfiyyedir.  مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَفْعَلْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. ذٰلِكَ  işaret ismi mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ل  harfi buûd yani uzaklık bildirir,  ك  ise muhatap zamiridir.

ابْتِغَٓاءَ  sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرۡضَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ٱللَّهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

سَوْفَ  gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif -erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin  başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.

نُؤْت۪يهِ  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هِ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

اَجْرًا  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  عَظ۪يمًا  kelimesi  اَجْرًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  نُؤْت۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

لَا خَيْرَ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنْ نَجْوٰيهُمْ اِلَّا مَنْ اَمَرَ بِصَدَقَةٍ اَوْ مَعْرُوفٍ اَوْ اِصْلَاحٍ بَيْنَ النَّاسِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  خَيْرَ  kelimesi  لَا ’nın ismidir. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır.  ف۪ي كَث۪يرٍ ’nin müteallakı olan  لَا ’nın haberi mahzuftur.  

لَا  ve  إِلَّا  ile oluşan kasr  مَنۡ  ile  لَاۤ ‘nın ismi olan  خَیۡرَ  kelimesi arasındadır. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.

Burada  إِلَّا ‘dan sonra gelen  مَنۡ , öncesindeki  كَثِیرࣲ  kelimesinden bedel olmak üzere mecrurdur.  مَنْ ‘in istisnâ-i münkatı’ olmasıyla mansub olması da caizdir. Bu durumda mana şöyle olur: Ancak sadakayı emreden hariç, çünkü onun fısıldaşmasında hayır vardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Müstesna olan müşterek ism-i mevsûl  مِنْ ’in sılası olan  …أَمَرَ بِصَدَقَةٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

صَدَقَةٍ  - مَعْرُوفٍ - اِصْلَاحٍ - خَيْرَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Emredilenlerin  بِصَدَقَةٍ - مَعۡرُوفٍ - إِصۡلَـٰحِۭ بَیۡنَ ٱلنَّاسِۚ  olarak sayılması taksim sanatıdır.

Bu ayet, her ne kadar bir hırsızın (Tu’me) kavminin birbirleriyle fısıldaşmaları hakkında nazil olmuş ise de mana bakımından umum ifade eden bir ayettir. Buna göre mana, “İnsanların, hakkında fısıldaşıp sohbete daldıkları sözlerden, sadece hayır işlerine dair olanlar makbuldür.” şeklinde olur.

Daha sonra Cenab-ı Hak, hayır işlerinin üç çeşit olduğunu belirtmiştir:

a- Sadakayı emretmek,

b- Maruf olan şeyi emretmek,

c- İnsanların arasını ıslah etmek... Cenab-ı Allah sadece bu üç kısmı zikretmiştir, zira hayır işi ya bir menfaat ulaştırmak veya bir zararı gidermek şeklinde olur. Hayrı ulaştırmak ya maddi hayırlardan olur ki bu mesela mal vermektir; işte bu hususa Cenab-ı Hak, “Bir sadaka vermeyi emredenler müstesna…” ifadesiyle işaret etmiştir. Yahut manevi hayırlardan olur ki bu da nazarî kuvveti ilimlerle; amelî kuvveti de güzel fiillerle mükemmelleştirmekten ibaret olup her ikisi de ma’rûfu emretmekten ibarettir. İşte buna Cenab-ı Hak, “...ya da bir iyilik yapmayı…” ifadesiyle işaret etmiştir. Zararı gidermeye gelince, bu hususa da “Cenab-ı Allah veya insanların arasını düzeltmeyi…” ifadesiyle işaret etmiştir. Böylece bütün hayırların bu ayette zikredilmiş olduğu sabit olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ma’rûf, dinin güzel saydığı ve aklın da reddetmediği her şeydir. Bu itibarla güzelin bütün sınıflarını ve hayır işlerinin bütün çeşitlerini kapsar.

Bu ayetteki ma’rûf, Karz-ı hasen (karşılıksız ödünç verme), Mazlumun yardımına koşma, Nafile sadaka verme olarak tefsir edilmiştir.

Bu görüşe göre ayetteki sadakadan, vâcip (farz) olan sadakalar kastedilmiştir.

İnsanlar arasını düzeltmek, insanlar arasında küslük ve düşmanlık meydana geldiği zaman, şeriat sınırları dışına çıkmadan aralarını bulmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً


Cümle atıf harfi  وَ ‘ la istînâf cümlesine atfedilmiştir. Şart üslubundaki terkipte   يَفْعَلْ ذٰلِكَ  şeklindeki sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi şarttır. Şart ismi  مَنْ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَفْعَلْ ذٰلِكَ  cümlesi haberdir. 

Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Cümlede mef’ûlün işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenin önemini vurgulamış ve tahkir ifade etmiştir. İsm-i işaret, işaret edileni göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterir.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ‘yle Allah’ın yasakladığı duruma işaret edilmiştir.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Mef’ûl-ü lieclih olan  ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ  ibaresi izafet şeklinde gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. Ayrıca bu izafette lafza-i celâle muzâf olan  ٱبۡتِغَاۤءَ - مَرۡضَاتِ  kelimeleri şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Tekrarlanmasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَ  karinesiyle gelen  فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً  cümlesi,  سَوْفَ  ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

س  lafzı ile dünyada gerçekleşecek olayları,  سوف  lafzı ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El-Meydânî Ve Tefsîri)

Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil şart üslubundaki terkip, faide-i haber talebî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

عَظ۪يمًا  kelimesi  اَجْرًا  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Bu zikredilenler pek yakında geçtiği halde onlar için uzak işareti olan  ذٰلِكَ  [işte onlar] kullanılması, onların mertebece yüksek olmasındandır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

أَجۡرًا ’deki tenvin, kesret ve tazim ifade eder. 

مَرۡضَاتِ ٱللَّهِ  gaib sıygasıyla gelmişken فَسَوۡفَ نُؤۡتِیهِ أَجۡرًا عَظِیمࣰا de mütekellime iltifat edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cenab-ı Hak, “Kim Allah’ın rızasını arayarak böyle yaparsa Biz ona çok büyük bir mükâfat vereceğiz.” buyurmuştur ki bu “Bu üç çeşit taat, her ne kadar şerefli ve son derece yüce ise de insan bunları, sırf Allah rızasını talep etmek ve O’nun rızasını kazanmak için yaptığı zaman bunlardan istifade edebilir. Ama bunları gösteriş ve kahramanlık olsun diye yaparsa bu durumda hüküm tersine döner, bütün bu taatler en büyük kötülüklerden olmuş olur.” demektir. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Söz konusu hayırlı işler, Allah'ın rızasını kazanmak niyetiyle takyid edilmiştir. Çünkü ameller, niyetlere bağlıdır ve bu niyeti beslemeden bir hayır yapan kimse mahrumiyetten başka bir şey elde edemez. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)