Nisâ Sûresi 119. Ayet

وَلَاُضِلَّنَّهُمْ وَلَاُمَنِّيَنَّهُمْ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ اٰذَانَ الْاَنْعَامِ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِۜ وَمَنْ يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِياًّ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُب۪يناًۜ  ١١٩

“Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de (putlara adak için) hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o apaçık bir hüsrana düşmüştür.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَأُضِلَّنَّهُمْ ve onları mutlaka saptıracağım ض ل ل
2 وَلَأُمَنِّيَنَّهُمْ ve mutlaka onları boş kuruntulara sokacağım م ن ي
3 وَلَامُرَنَّهُمْ ve onlara emredeceğim ا م ر
4 فَلَيُبَتِّكُنَّ yaracaklar ب ت ك
5 اذَانَ kulaklarını ا ذ ن
6 الْأَنْعَامِ hayvanların ن ع م
7 وَلَامُرَنَّهُمْ ve onlara emredeceğim ا م ر
8 فَلَيُغَيِّرُنَّ değiştirecekler غ ي ر
9 خَلْقَ yaratışını خ ل ق
10 اللَّهِ Allah’ın
11 وَمَنْ ve kim
12 يَتَّخِذِ tutarsa ا خ ذ
13 الشَّيْطَانَ şeytanı ش ط ن
14 وَلِيًّا dost و ل ي
15 مِنْ
16 دُونِ yerine د و ن
17 اللَّهِ Allah’ın
18 فَقَدْ muhakkak ki
19 خَسِرَ ziyana uğramıştır خ س ر
20 خُسْرَانًا bir ziyanla خ س ر
21 مُبِينًا açık ب ي ن
 

وَلَاُضِلَّنَّهُمْ وَلَاُمَنِّيَنَّهُمْ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ اٰذَانَ الْاَنْعَامِ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِۜ 


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

لَاُضِلَّنَّهُمْ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

وَ  atıf harfidir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

لَاُمَنِّيَنَّهُمْ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  لَاٰمُرَنَّهُمْ  cümlesi atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن أمرتهم بالبتك فليبتّكنّ (Onlara kesmelerini emredersem, keserler.) şeklindedir.

لۡ, emir lam’ıdır.  يُبَتِّكُنَّ  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir.  Zamir olan cemi و' ı fail olarak iki sakin bir araya geldiği için mahzuftur. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. 

اٰذَانَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاَنْعَامِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَاٰمُرَنَّهُمْ  cümlesi atıf harfi  وَ ’la   لَاَتَّخِذَنَّ ‘ye matuftur. لَاٰمُرَنَّهُمْ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. 

لۡ, emir lam’ıdır. يُغَيِّرُنَّ  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir.  Zamir olan cemi و' ı fail olarak iki sakin bir araya geldiği için mahzuftur. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. 

خَلْقَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِۜ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Tekid  نَّ ’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

لَاُمَنِّيَنَّهُمْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi  مني ’dir. 

يُغَيِّرُنَّ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi غير ‘dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef’ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

لَاُضِلَّنَّهُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَمَنْ يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِياًّ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُب۪يناًۜ


وَ  istînâfiyyedir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَتَّخِذِ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.

الشَّيْطَانَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  وَلِيًّا  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

مِنْ دُونِ  car mecruru  يَتَّخِذِ  fiiline mütealliktir.  اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  قَدِ  tahkik harfidir.  

خَسِرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. خُسْرَانًا  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.  مُب۪ينًا  kelimesi  مُب۪ينًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  يَتَّخِذِ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

مُب۪ينًا  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَلَاُضِلَّنَّهُمْ وَلَاُمَنِّيَنَّهُمْ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ اٰذَانَ الْاَنْعَامِ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la …لَاَتَّخِذَنَّ  cümlesine atfedilmiştir. Kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

Muksemun bih, mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Aynı üsluptaki  وَلَاُمَنِّيَنَّهُمْ  ve  وَلَاٰمُرَنَّهُمْ  cümleleri, hükümde ortaklık nedeniyle  makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. 

فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Takdiri …إن أمرتهم بالبتك فليبتّكنّ  (Kesmelerini emredersen muhakkak ki keserler… ) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Cevap olan  فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Şeytanın insanları ifsad etme yollarının sayıldığı bu ayette taksim sanatı vardır.

خَلْقَ اللّٰهِ  izafeti  خَلْقَ ’nın şanı içindir.

Arka arkaya altı tane şeddeli  نَّ  ile tekid edilmiş cümleler gelmiştir.

فَلَيُبَتِّكُنَّ اٰذَانَ الْاَنْعَامِ  [Hayvanların kulaklarını yaracaklar.] tabirinde cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. Yani sadece kulak yarmak değil, bedendeki değişiklikler kastedilmiştir.

Vahidî (r.a), “Burada bahsedilen ‘tebtîk’in manası, müfessirlerin ittifakıyla ‘behîra’ adını verdikleri develerin kulaklarını kesmektir. Onlar, deve beş batın doğurup beşincisinde erkek yavru doğurduğunda, o devenin kulağını diliyor ve ondan istifade etmeyi kendilerine haram kılıyorlardı.” demiştir. Diğer alimlere göre ise bundan maksat şudur: “Onlar, putlara ibadette dinî bir uygulama olsun diye ‘enam’ (deve, sığır, ve davar)'ın kulaklarını diliyor; aslında bir küfür ve fısk olmasına rağmen bunu bir ibadet sayıyorlardı.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِ  [Allah'ın yarattığını değiştirmek] kapsamına nelerin girdiği üzerinde düşünmeliyiz. Bugünkü genetik çalışmaların bir kısmı da bu kapsama giriyor olabilir.

Muzari fiiller hudûs ve teceddüt ifade eder. Yani bu emirler yenilenerek tekrar edip duracaktır.

Bir şeye zarar ve hastalık şu üç şekilde gelir; karışma, noksanlaşma ve bâtıl olma (bozulma)... İşte bu nedenle şeytan (Allah ona lanet etsin), insanların çoğunu, dinî hastalık ve zararlara düşüreceğini iddia etmiştir ki bu, onun “Onları mutlaka olmayacak kuruntulara boğacağım.” sözünden anlaşılmaktadır. Karışma şekline gelince şeytan buna, “Onları mutlaka olmayacak kuruntulara boğacağım.” sözü ile işaret etmiştir. Çünkü kuruntulu kimselerin aklı fikri, birtakım şehevî ve gazabı istekleri elde etmek için birçok ince manalar, hileler ve çok hassas yollar aramakla meşguldür. İşte bu, bir şeyin karışması ile meydana gelen ruhî bir hastalıktır.

Noksanlaşma ile meydana gelen hastalığa, şeytan, “Onlara katiyen emredeceğim de davarların kulaklarını yaracaklar.” sözü ile işaret etmiştir. Hayvanların kulaklarını dilmek, bir çeşit noksanlaştırmadır. Çünkü insanın aklı-fikri dünyayı elde etme peşinde olunca ahireti istemedeki azmi zayıf ve isteği gevşek olur.

Bozulma ile meydana gelen hastalığa ise şeytan, “Onlara muhakkak emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” sözü ile işaret etmiştir. Çünkü değiştirme, uzun müddet mevcut olan bir sıfatı bozup yok etme demektir. Halbuki dünyevî lezzetler peşinde devamlı koşan ve ruhî mutluluklardan yüz çeviren kimsenin kalbinde, dünyaya karşı bir istek, ahirete karşı ise bir nefret gittikçe artar ve çoğalır. Bu durum o insanın kalbi tamamen değişinceye kadar devam eder. Böylece insan öyle bir noktaya gelir ki artık kalbinde ahiret duygusu kesinlikle yer atmaz ve aklından dünya sevgisi hiç çıkmaz. Böylece de bütün hareketleri, duruşları, sözleri ve fiilleri hep dünya için olur. İşte bu da Allah’ın yarattığı şeyin değiştirilmesini gerektiren bir şeydir. Çünkü insanlar, bu maddî aleme bir yolculuk için gelmişlerdir. Aslında onlar ahiret alemine yöneliktirler. Fakat ahiret alemini unutup yok olup son bulacak olan, şu hissedilen (maddî) alem ile iyice ünsiyet (sevgi) kesbedince işte bu da gerçek manada bir yaratılışı değiştirme olmuş olur. Bu tıpkı, “Hem kendisi Allah’ı unutmuş hem (Allah) kendilerini kendilerine unutturmuş olanlar gibi olmayın.” (Haşr Suresi, 19) ve “Şüphesiz gözler kör olmaz, fakat (asıl) sinelerin içindeki kalpler kör olur.” (Hac Suresi, 46) ayetlerinde, ifade edilen husus gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

 وَمَنْ يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِياًّ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُب۪يناًۜ


وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubundaki terkipte sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِياًّ مِنْ دُونِ اللّٰهِ , şarttır. Şart ismi  مَنْ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ  cümlesi haberdir. 

Şart isimleri, ism-i mevsûller gibi umum ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)

Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُب۪يناً  , tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş faide-i haber talebî kelamdır. Cevap cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek olayın vukuunun kesinliğine işaret etmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

مُب۪يناً  kelimesi  خُسْرَاناً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

دُونِ اللّٰهِ  izafeti gayrının tahkiri içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

دُونِه۪  tabirinin, ‘Allah'tan gayrı’ ve ‘Allah’la beraber’ olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı c. 8, s. 723)

Mef’ûlü mutlak olan  خُسْرَانًا ’deki tenvin tahkir, teksir ve nev ifade eder. 

خَسِرَ - خُسْرَانًا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

[Şeytanı dost edinmek] tabirinde istiare vardır. Kimse şeytanı dost edinmek istemez. Şeytanın dediklerini yapmak, onunla dostluğa benzetilmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Hiç kimse Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinmek istemez. Fakat insan, şeytanın emirlerini yerine getirip Rahman olan Allah’ın emirlerini yapmayınca sanki şeytanı kendisine dost edinip Allah’ın himayesini ve dostluğunu bırakmış gibi olur. Allah Telâlâ, “Şüphesiz açıktan açığa büyük bir ziyana düşmüştür.” buyurmuştur; zira Allah'a itaat etmek, zarar ihtimallerinden uzak, devamlı ve çok büyük menfaatlar ihtiva eder. Şeytana itaat ise kederlerle, üzüntülerle ve ezici elemlerle karışık ve sonlu olan durumları ihtiva eder. Bu iki itaatin aynı olduğunu söylemek, aklen imkânsızdır. Binaenaleyh kim şeytanın dostluğuna gönül verirse şeytanın vereceği makam ve mevkilerin çok adi ve değersiz oluşları sebebi ile en şerefli yüce makam ve mevkileri elden kaçırmış olur. Hiç şüphe yok ki bu, kesin ve apaçık bir ziyandır.  (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)