اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْراً لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ سَب۪يلاًۜ ١٣٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الَّذِينَ | o kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inandılar |
|
| 4 | ثُمَّ | sonra |
|
| 5 | كَفَرُوا | inkar ettiler |
|
| 6 | ثُمَّ | sonra |
|
| 7 | امَنُوا | inandılar |
|
| 8 | ثُمَّ | yine |
|
| 9 | كَفَرُوا | inkar ettiler |
|
| 10 | ثُمَّ | sonra |
|
| 11 | ازْدَادُوا | arttı |
|
| 12 | كُفْرًا | inkarları |
|
| 13 | لَمْ |
|
|
| 14 | يَكُنِ | değildir |
|
| 15 | اللَّهُ | Allah |
|
| 16 | لِيَغْفِرَ | bağışlayacak |
|
| 17 | لَهُمْ | onları |
|
| 18 | وَلَا |
|
|
| 19 | لِيَهْدِيَهُمْ | iletmeyecektir |
|
| 20 | سَبِيلًا | (doğru) yola |
|
İslâm tarihinin ilk döneminde iman ile inkâr arasında gidip gelenler, bunu kötü maksatla yapanlar veya iman henüz yeterince kafalarına ve gönüllerine yerleşmemiş bulunduğu için böyle hareket edenler olduğu gibi tarihin başka devirlerinde de benzeri durumlara rastlanmıştır. Önemli ve muteber olan son durumdur; insanlar sonunda imana karar verir, bunda sebat ederlerse kurtulurlar, daha önceki inkârları da bağışlanır. Çünkü “İman, kendisinden önceki sayfayı siler, inanç bakımından sabıka kaydını ortadan kaldırır” (Müsned, IV, 199, 204; İbn Mâce, “Zühd”, 30). Sonu inkâr olan ve bu halde ölenler (inkârlarını arttıranlar) bağışlanmazlar, inkârcıların doğru yolda oldukları da iddia edilemez. İnkâr ile –iman bakımından– doğru yolda olmak çelişkilidir, ikisi bir arada bulunamaz.
Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 161
“Ey iman edenler!... iman edin” cümlesi, ilk bakışta iman edenleri yeniden iman etmeye çağırmaktadır. Burada bir çelişki bulunmadığını göstermek için tefsirciler tarafından “Maksat dışa karşı inanmış gibi görünen münafıklardır”, “İkinci iman çağrısı, imana devam çağrısıdır”, “İnananlar kâmil mânada imana çağırılmaktadır” gibi çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Biz âyeti şöyle anlıyoruz: Hak, bâtıl bütün dinlerde bir inanç şekli ve konusu vardır. Dinsizlik ve tanrıtanımazlık da bir çeşit inançtır. İnancın şeklini ve konusunu doğru olarak belirleyebilmek için –akla aykırı– olmamakla beraber aklı aşan bir bilgi kaynağına ihtiyaç bulunduğu da ortadadır. Bu bilgi kaynağı (Allah’tan gelen vahiy) muteber bir imanın nitelik ve niceliğini açıklamakta; inanmak isteyen, imana meyleden, kendisine ait bilgilenme ve bir kanaate ulaşma kapasitesini kullandıktan sonra imana karar veren kimselerin, bu mânada iman edenlerin nelere, nasıl inanmaları gerektiğini bildirmektedir, bu anlamda “iman edin” demektedir.
Âyete göre Kur’ân-ı Kerîm geldikten sonra yeryüzünde yaşayan ve iman etmek isteyen kimseler Allah’a, meleklere, Kur’ân-ı Kerîm’e ve ondan önce gönderilen kitaplara (halen geldikleri gibi korunmamış olsalar bile daha önce de kitapların indirilmiş bulunduğuna), son peygamber Muhammed Mustafa’ya ve ondan önce gönderilen peygamberlere ve âhiret gününe iman etmek durumundadırlar. Bunlardan birine bile inanmayan kimselerin imanı muteber değildir, bunlardan birini bile inkâr eden kimseler “doğru, hak, geçerli, kurtarıcı” imana kavuşamamış, hak dinden sapmış sayılırlar.
Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 160-161
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْراً لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ سَب۪يلاًۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası آمَنُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ ازْدَادُوا cümleleri atıf harfi ثُمَّ ile sıla cümlesine matuftur.
ازْدَادُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. كُفْرًا temyiz olup fetha ile mansubdur.
لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُنْ nakıs, sükun üzere meczum muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl يَكُنِ ‘un ismi olup damme ile merfûdur.
لِيَغْفِرَ fiiline dâhil olan لِ , lâm-ı cuhudtur. Muzariyi gizli أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. أن ve masdar-ı müevvel, لِ harfi ceriyle يَكُنِ ‘un mahzuf haberine müteallıktır.
يَغْفِرَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. لَهُمْ car mecruru يَغْفِرَ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَهْدِيَهُم fiiline dâhil olan لِ , lâm-ı cuhudtur. Muzariyi gizli أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. أن ve masdar-ı müevvel, لِ harfi ceriyle birinci masdar-ı müevvele matuftur.
يَهْدِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُم mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. سَب۪يلًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.
(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
ازْدَادُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi زيد ’dir. İftial babının fael fiili د ذ ز olursa iftial babının ت si د harfine çevrilir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْراً لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ سَب۪يلاًۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan كَفَرُوا cümlesi ثُمَّ ile makabline atfedilmiştir.
ثُمَّ اٰمَنُوا cümlesi ثُمَّ ile ثُمَّ كَفَرُوا cümlesine atfedilmiştir.
Yine ازْدَادُوا كُفْرًا cümlesi ثُمَّ ile ikinci ثُمَّ كَفَرُوا atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
كُفْرًا temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha etkili olur.
Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)
اِنَّ ’nin haberi olan لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ cümlesi, menfî كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, dolayısıyla faide-i haber inkârî kelamdır. Lâm-ı cuhud olumsuz كَانَ ‘nin olumsuzluğunu tekid eder.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
مَا كَان ’li olumsuz sîgalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Âl-i İmrân, 3/79)
Sebep bildiren lam-ı cuhudun gizli أنْ ‘le masdar yaptığı لِيَغْفِرَ لَهُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Müsnedin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümledeki ikinci lâm-ı cuhûd nedeniyle masdar tevilinde olan لِيَهْدِيَهُمْ cümlesi önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi temasüldür.
Burada ayetin لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ سَب۪يلً kısmındaki fiillerin başına getirilmiş olan لِ mübalağa ifade etmektedir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî’ Sanatları Doktora Tezi)
Allah’ın onları affetmemesinin ve hidayete ermemelerinin sürekli ve ebedi oluşunu belirtmek için isim cümlesi gelmiştir. Zira isim cümlesi devamlılık ifade eder. Müsnedin muzari fiil cümlesi formunda gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm, ayrıca zem makamı olduğu için istimrar ifade eder.
لِيَغْفِرَ - لِيَهْدِيَهُمْ - اٰمَنُوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır
اٰمِنُوا - كَفَرُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
اٰمَنُوا - ثُمَّ - كَفَرُوا kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
كَفَرُوا - كُفْرًا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلاَ لِيَهْدِيَهُمْ سَب۪يلاً [Hiçbir şekilde Allah’ın bunları affetmesine ve doğru yola sevk etmesine ihtimal yoktur.] Yani iman ederlerse kabul etmez değil, fakat çoğunlukla bunlar kalpleri mühürlü olduklarından can çekişme zamanına gelmedikçe iman etmezler ve belki de o zaman bile etmezler. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Bu ayette bahsedilenler, iman ettikten sonra tekrar tekrar ve defalarca kâfir olanlardır. Bu durum bu gibi insanların kalplerinde imanın yer etmemiş olduğunu gösterir. Çünkü eğer onların kalplerinde imanın bir ağırlığı, kıymeti olsaydı, onu en ufacık bir sebeple bırakmazlardı. İmanında böyle bir ağırlık bulunmayan herkesin zahiri hali, Allah’a geçerli ve sahih bir şekilde iman etmemiş olduğunu gösterir ki işte Cenab-ı Hakk’ın, “Allah onlara mağfiret edecek değildir.” sözünden murad budur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayet, küfrün artıp eksilebileceğine delalet etmektedir. Binaenaleyh imanın da aynı şekilde artıp eksilebilmesi gerekir. Çünkü bu ikisi, birbirinin zıddıdır.
اَلَّذٖينَ lafzını istiğraka (umum mana ifade etmeye) değil, aksine daha önce geçmiş olan malum kimselere hamlederiz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لِيَغْفِرَ لَهُمْ ifadesindeki lâm, tekid için getirilmiş bir lâmdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ve rivayet olunduğuna göre bunun asıl iniş sebebi Yahudilerdir. Çünkü Yahudiler, önce Hz. Musa’ya iman ettiler, sonra buzağıya taptıkları zaman küfrettiler, sonra Hz. Musa dönünce yine iman ettiler, sonra Hz. İsa’yı inkâr ettiler, sonra da Hz. Muhammed’e (s.a.v) küfretmekle inkârlarını artırdılar ki ayet bunların bu hallerini tasvir edip böyle olanları da bunlara katmış. Münafıklar da bunlara benzediği ve bunlara dost oldukları için بَشِّرِ الْمُنَافِق۪ينَ “Münafıklara müjde et!” diye inzar yerinde tebşir (müjdeleme) ile tehekküme tabi tutulmuşlardır.
Demek oluyor ki bu gibi döneklik ve kararsızlıklar sadece fertler hakkında değil, toplumlar hakkında da felaket sebebidir. Çünkü Yahudilerin ayette tasvir olunan bu durumları fertlerinin değil, toplum ve milletlerinin durumudur. Çünkü Hz. İsa’ya ve Hz. Muhammed’e küfreden fertler ile buzağıya tapan ve ondan önce iman eden fertlerin aynı olmadığı malumdur. Fakat bu değişim ve kararsızlık, o milletin genel bir karakteri olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)