اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَر۪يبٍ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً ١٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّمَا | şüphesiz |
|
| 2 | التَّوْبَةُ | tevbesi makbuldür |
|
| 3 | عَلَى | göre |
|
| 4 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 5 | لِلَّذِينَ | şu kimselerin |
|
| 6 | يَعْمَلُونَ | yaparlar |
|
| 7 | السُّوءَ | bir kötülük |
|
| 8 | بِجَهَالَةٍ | cahillikle |
|
| 9 | ثُمَّ | sonra |
|
| 10 | يَتُوبُونَ | dönerler (tevbe ederler) |
|
| 11 | مِنْ | -ndan |
|
| 12 | قَرِيبٍ | hemen ardı- |
|
| 13 | فَأُولَٰئِكَ | işte |
|
| 14 | يَتُوبُ | tevbesini kabul eder |
|
| 15 | اللَّهُ | Allah |
|
| 16 | عَلَيْهِمْ | onların |
|
| 17 | وَكَانَ |
|
|
| 18 | اللَّهُ | Allah |
|
| 19 | عَلِيمًا | bilendir |
|
| 20 | حَكِيمًا | hüküm ve hikmet sahibidir |
|
17-18.Ayetler Diyanet tefsiri;
Âyette geçen “bilmeden” ifadesi, “yapılanın kötülük veya günah olduğunu bilmeden” mânasında olmayıp, “bildiği halde iradesine hâkim olamayan, bilgisini uygulamayan, nefsine uyup kötülük yapan” mânasında kullanılmıştır. İnsanlar yaşadıkları müddetçe tövbe kapısı açıktır. Ne zaman akılları başlarına gelir ve tövbe ederlerse Allah’ın, vaadinin gereği olarak bu tövbeyi kabul buyurması ve günahkâr kullarını affetmesi umulur, lutfundan beklenir. Günahkâr kişi hayatının son saniyelerine kadar tövbe etmez, dünya hayatından ümit kestikten ve gayb âlemine dahil bulunan berzah ve âhiretle ilgili bazı gerçekleri gördükten, hissettikten sonra henüz can vermeden tövbe ederse, bu tövbenin sebebi, gayba imana dayalı samimi pişmanlık olmayıp yüz yüze gelinen cezadan kurtulmaya yönelik bulunduğu, tekrar kulluk ve itaat imtihanına fırsat da kalmadığı için kabul edilmeyecektir. Kabul edilmeyen bir başka tövbe de hayatını, hak dini inkâr içinde geçirdikten sonra ölen ve âhiret âlemini gördükten sonra pişmanlık duyanların tövbesidir. Bu da gayba iman ve samimi pişmanlıktan kaynaklanmadığı için Allah tarafından kabul edilmeyecektir. Bu hükmü teyit eden başka âyetler de vardır (bk. Bakara 2/162; Âl-i İmrân 3/91).Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 34-35
Peygamber (sav):”Şüphesiz Allah, perde düşmedikçe kulun tövbesini kabul eder be onu affeder” buyurunca ashab-ı kiram:”Ey Allah’ın Rasûlü!Perde nedir?” diye sordu. Peygamber Efendimiz de (sav) şöyle buyurdu:” Perde,kişinin müşrik olarak ölmesidir.”
(Ahmed b. Hanbel , Müsned, V, 174)
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
Cehl جَهْلٌ üç çeşittir:
Birincisi insanın bilgiden yoksun olmasıdır. Asıl olan mana budur.
İkincisi bir şeye olduğundan başka biçimde inanmaktır.
Üçüncüsü ise bir şeye hak ettiğinden başka bir şekilde davranmaktır. Bunu yaparken ister doğru bir inanca sahip olsun, isterse yanlış bir inanca dayansın fark etmez. Namazı bilerek terk eden adam gibi.
Cahil Kavramı bazen yerme bağlamında gündeme gelir, hatta genelde bu anlamda kullanılır. Nadirense yerme anlamında kullanılmaz. 2/273 Ayeti buna örnek teşkil eder. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 24 kez geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri cahil, cühelâ, cehâlet, meçhul ve tecâhül(ü arif)tir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَر۪يبٍ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ
İsim cümlesidir. اِنَّمَا kaffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; meneden alıkoyan anlamında olup, buradaki مَا harfidir, اِنَّ harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اِنَّ ‘nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir.
التَّوْبَةُ mübteda olup damme ile merfûdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri قبول التوبة şeklindedir. عَلَى اللّٰهِ car mecruru التَّوْبَةُ ‘nün mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri, فضل الله şeklindedir.
اَلَّذِينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harfi ceriyle amilinin mahzuf haline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَعْمَلُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. السُّٓوءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بِجَهَالَةٍ car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Takdiri, واقعين بجهالة şeklindedir.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يَتُوبُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَر۪يبٍ car mecruru يَتُوبُونَ fiiline mütealliktir. Mevsuf mahzuftur. Takdiri, من زمان قريب (yakın bir zaman) şeklindedir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَتُوبُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَتُوبُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru يَتُوبُ fiiline mütealliktir.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَر۪يبٍ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. عَل۪يمًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. حَك۪يمًا ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
عَل۪يمًا - حَك۪يمًا ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَر۪يبٍ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasr edatı اِنَّمَا ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. التَّوْبَةُ mübtedadır, عَلَى اللّٰهِ car-mecruru mahzuf habere mütealliktir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. التَّوْبَةُ maksur-mevsûf, عَلَى اللّٰهِ car-mecrurunun müteallakı olan haber maksurun aleyh-sıfat olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Burada yaptığı kötülükten sonra hemen tövbe edenlerin tövbesinin kabul olacağı bildirilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl, التَّوْبَةُ ‘un mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan يَعْمَلُونَ السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ cümlesi, müspet muzari fiil olarak gelmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بِجَهَالَةٍ car-mecruru mahzuf hale mütealliktir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
بِجَهَالَةٍ ‘deki nekrelik nev içindir.
يَتُوبُونَ مِنْ قَر۪يبٍ cümlesi, takip ifade eden ثُمَّ harfiyle sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sıfat olan مِنْ قَر۪يبٍ car-mecrurunun mevsûfu mahzuftur. Takdiri من زمان قريب (Yakın bir zamanda) şeklindedir. Kelimedeki nekrelik kıllet ifade eder. Mevsûfun hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
‘’Allah tevbemi kabul etti’’ diyen kişi kendini düzeltir. Böyle düşünmeyenin artık kendini düzeltme ihtimali hiç olmaz.
[Kötülüğü cehaletle yapma] kaydı; bilerek yapmanın cezasının daha ağır olduğuna işaret ederken bir taraftan da ilme teşvik eder.
مِنْ قَر۪يبٍ tabirindeki مِنْ harfinin kısım bildirme manası da vardır. Yani ‘’yakın zamanın bir kısmında tövbe ederler’’ manasını taşır. Böylece sanki günahın işlendiği zamanla ölüme kadarki zaman yakın olarak isimlendirilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kişi ölümüne kadar herhangi bir zamanda tövbe ederse affolur demektir.
عَلى harfi mecazî isti’la için olup taahhüt ve tahakkuk manasında kullanılmıştır. بِجَهالَةٍ burada kötü muamele ve düşünmeden yapılan iş manasında gelmiştir. Bu kelime hilmin mukabilidir. Bunun dolayı zulüm için de kullanılır. مِن ibtidaiyye, قَرِيبٌ ise mahzuf bir kelimenin sıfatıdır. Yani: مِن زَمَنٍ قَرِيبٍ مِن وقْتِ عَمَلِ السُّوءِ (Kötü işi yapma vaktine yakın zaman) demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
بِجَهَالَةٍ (bilmeden) kelimesi hal konumunda olup “kötülüğü cahilce, ahmakça işleyenler” demektir. Çünkü çirkin şeyi işlemek hikmetin ve aklın sevk ettiği şeylerden değil, ahmaklık ve nefsanî isteğin sürüklediği şeylerdendir. Mücâhid’e [v. 103/721] göre kim Allah’a isyan ederse cehaletinden el çekinceye kadar cahildir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Bil ki, Allah Teâlâ önceki ayette, fuhuş irtikâb edenler, tövbe edip hallerini iyileştirdiklerinde, onlardan eziyyetin kalkacağını zikredip, mutlak manada da kendisinin Tevvâb ve Rahîm olduğunu haber verince, bundan sonra tövbenin ne zaman yapılacağını, şartını zikretmiş, insanları, günahda ısrar ettikleri bir sırada kendilerine ölüm gelmeden önce, onları hemencecik tövbe etmeye teşvik etmiştir; zira ölüm esnasında yapacakları tövbe onlara fayda vermeyecektir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allah’a isyan eden herkes cahil; yaptığı o fiil ise cehalet diye adlandırılır.
Rabbine isyan eden kimseye cahil denilmesinin sebebi şudur: Şayet bu kimse, kendisinde mükâfaat ve cezanın ne olduğu hususundaki bilgisini kullanmış olsaydı bu günahı işlemez, ona yeltenemezdi. Binaenaleyh, o bu ilmini kullanmayınca, sanki hiç ilmi yokmuş gibi olur. İşte bu sebepten dolayı da, Rabbine isyan eden kimseye cahil denilir. Bu izaha göre, insanın yaptığı şeyin günah olduğunu bilerek veya bilmeyerek işlediği her masiyet ve günah cehalet mefhumuna dahildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مِنْ “ibtidaî gaye” manasını ifade etmektedir. Yanî, “Onun tövbeye başlaması, günahta ısrar edenler zümresine dahil olmaması için, hemen günahın peşinde başlar” demektir.
مِن edatının “teb’iz” için olduğu da söylenmiştir. Yani, “Onlar yakın bir zaman içinde tövbe ederler” demektir. Buna göre Cenab-ı Hak sanki, isyanın meydana geldiği zaman ile, ölümün gelip çattığı zaman arasındaki müddeti, “yakın zaman” olarak adlandırmıştır. Bu sebeple insan, bu arada kalan zaman dilimlerinin herhangi bir diliminde tövbe ederse, bu yakın bir zamanda tövbe etmiş olur. Aksi halde o, uzak bir zamanda tövbe eden olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Şayet مِنْ قَر۪يبٍ ifadesindeki مِنْ ’in anlamı nedir?” dersen şöyle derim: مِنْ kısmilik / ba‘ziyet ifade eder, yani yakın zaman diliminin bir kısmında tevbe edenler demektir. Allah adeta günahın ortaya çıkmasından ölümün gelip çatmasına kadar ki zamanı yakın zaman olarak adlandırmaktadır. Kişi bu söylediğimiz zaman diliminin hangi parçasında tevbe ederse etsin, ‘yakında’ tevbe etmiştir, aksi halde ise tevbeyi geciktirmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَاُو۬لٰٓئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ
Cümle, atıf harfi فَ ile istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ cümlesi haberdir.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenlere tazim ifade eder.
Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi ise hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Müsned cümlesinde müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmek ve korkuyu artırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
يَتُوبُونَ - التَّوْبَةُ - يَتُوبُ kelimeleri arasında iştikak cinası, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tevbe etti anlamındaki توب fiilinin عَلَيْ harfi ile gelerek ‘tevbesini kabul etti’ manasında olması, tazmîn sanatıdır.
Ayette kullanılan عَلَى ile Allah’ın tövbeleri kabul ederken kullarının cahilliklerine şefkatle muamele etmesinin bir gereklilik olduğu anlamı çıkmaktadır. Allah da üzerine düşeni muhakkak yapacaktır. Tövbelerin kabulünü de bir gereklilikle ifade etmişse o halde O, bunu da yerine getirecektir. (Hasan Uçar, Kur’ân-I Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)
وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَانَ ’nin dahil olduğu zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak, yüceliğine dikkat çekmek için için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَانَ ’nin haberi olan iki vasfın arasında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
عَل۪يماً حَك۪يماً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
عَل۪يمًا - بِجَهَالَةٍ arasında tıbâk-ı îcab sanatı, عَل۪يمًا - يَعْمَلُونَ kelimeleri arasında ise cinâs-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ ifadesi, “Bilmeyerek bir günah işleyip de, sonra da hemen ondan tövbe edip, o günahta ısrar etmeyi terkederek istiğfarda bulunan kimseler hakkında, tövbe etmeye iletmek, ona irşad etmek ve bu tövbe hususunda tövbe edenlere yardım etmek, ancak Allah’adır...” anlamındadır. Daha sonra da Cenab-ı Hak, فَاُولٰئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ buyurmuştur. Yani, “Durumu böyle olan bu kul tövbe ettiğinde, Allah onun tövbesini kabul eder” demektir. Buna göre birinci ifadeyle tövbeye muvaffak kılması; ikinci ifadeyle de yapılan tövbeyi kabul etmesi kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Uzaktakileri işaret eden "اُولٰئِكَ" nin kullanılmış olması onların zikirlerinden sonra araya fasıla girdiğindendir. Bu işaretteki hitap, Resûlüllah (s.a.v)’e ya da hitaba ehil herkes içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Burada zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allahu Teâlâ'nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
“Onların (ayette zikri geçen ve bilmeden kötülük edip günah işleyenlerin) tevbeye olan azmini bilendir, hakîmdir. Allah Teâlâ burada pişmanlığın tövbe olduğuna hükmetti.” Tevbede esas olan hemen pişman olmak ve günahı tekrar etmemektir. Böyle olan kulunun samimiyetini de samimiyetsizliğini de –alîm ve hakîm esmâsı neticesinde Allah Teâlâ ilmiyle bilip, onun tövbesini kabul buyurandır.(Keziban Dut, Ayet Sonlarındaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani Allah ezelde عَل۪يماً ve حَك۪يماًۙ olduğu gibi gelecekte de Alîm ve Hakîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)