وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۚ حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً ١٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَيْسَتِ | (geçerli) değildir |
|
| 2 | التَّوْبَةُ | tevbesi |
|
| 3 | لِلَّذِينَ | kimselerin |
|
| 4 | يَعْمَلُونَ | yapan(ların) |
|
| 5 | السَّيِّئَاتِ | kötülükler |
|
| 6 | حَتَّىٰ | nihayet |
|
| 7 | إِذَا | zaman |
|
| 8 | حَضَرَ | gelip çattığı |
|
| 9 | أَحَدَهُمُ | kendilerine |
|
| 10 | الْمَوْتُ | ölüm |
|
| 11 | قَالَ | der |
|
| 12 | إِنِّي | muhakkak ben |
|
| 13 | تُبْتُ | tevbe ettim |
|
| 14 | الْانَ | şimdi |
|
| 15 | وَلَا | ve (değildir) |
|
| 16 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 17 | يَمُوتُونَ | ölenlere |
|
| 18 | وَهُمْ | olarak |
|
| 19 | كُفَّارٌ | kafir |
|
| 20 | أُولَٰئِكَ | işte |
|
| 21 | أَعْتَدْنَا | hazırlamışızdır |
|
| 22 | لَهُمْ | onlar için |
|
| 23 | عَذَابًا | bir azab |
|
| 24 | أَلِيمًا | acı |
|
Son anda tevbe etmeye “Firavun tevbesi” denir.
Kur’ân’da iki kral zikredimiş, ikisi de helak olmuştur: Firavun ve Tubba kavmi kralı. İkisinin durumu birbirinin tam tersidir. Tubba kralı müslüman oluyor ama kavmi bunu kabul etmiyor. Duhan/37 ve Qâf/14 te geçiyor. Yine de onu kral olarak kabul etmeye de devam etmişler.
Firavun ise dalalete çağırıyor, kavmi de kabul ediyor. Tubba kralı hidayete çağırıyor ama kavmi kabul etmiyor.
وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَيْسَتِ nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. التَّوْبَةُ kelimesi لَيْسَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. اَلَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harfi ceriyle لَيْسَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَعْمَلُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. السَّيِّـَٔاتِ mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanırlar.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌۜ
Fiil cümlesidir. حَتّٰٓى ibtidâ harfidir. اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfı olup قَالَ fiiline mütealliktir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. حَضَرَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حَضَرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اَحَدَهُمُ mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْمَوْتُ fail olup damme ile merfûdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, أسباب الموت أو دواعيه şeklindedir. Şartın cevabı قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ ’dir.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavl, اِنّ۪ي تُبْتُ ’dur. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ى mütekellim zamir اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. تُبْتُ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تُبْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. الْـٰٔنَ zaman zarfı, تُبْتُ fiiline mütealliktir.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl atıf harfi وَ ile önceki ism-i mevsule matuftur. İsm-i mevsûlun sılası يَمُوتُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَمُوتُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. كُفَّارٌۜ haber olup damme ile merfûdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b)(إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette başlangıç edatı şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَعْتَدْنَا cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
اَعْتَدْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ car mecruru اَعْتَدْنَا fiiline mütealliktir. عَذَابًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَل۪يمًا kelimesi عَذَابًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْتَدْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عتد ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَل۪يمًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۚ حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki اِنَّمَا التَّوْبَةُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Menfî nakıs fiil لَيْسَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. التَّوْبَةُ , nakıs fiil لَيْسَ ‘nin ismidir. لِلَّذ۪ينَ car-mecruru لَيْسَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl لِلَّذ۪ينَ ’ nin sıla cümlesi يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِ cümlesiyle, önceki ayetteki اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
İtiraziye olarak fasılla gelen حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ cümlesinde حَتّٰٓى , ibtidâ harfi, اِذَا cümleye muzâf olan, şart manalı zaman zarfıdır. اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundaki terkip حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ , şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi olan حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 88.)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan اَحَدَكُمُ önemine binaen faile takdim edilmiştir.
حَضَرَ fiili, الْمَوْتُ ‘ya isnad edilmiştir. Bu ifadede istiâre sanatı vardır. Canlılara mahsus olan gelme fiili ölüme nispet edilerek, cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. İsim cümlesinde haberin fiil cümlesi formunda gelmesi hükmü takviye ifade eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.(Elmalılı, Kadr/1)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌ ifadesindeki ism-i mevsûl, nefy harfiyle birlikte, önceki mevsûle matuftur. لَا zaiddir. Sılası olan يَمُوتُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Ayetteki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Hal وَ ’ıyla gelen وَهُمْ كُفَّارٌ , mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.
Mevsûller arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْمَوْتُ - يَمُوتُونَ ve التَّوْبَةُ - تُبْتُ kelime grupları arasında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.
اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ [Onlardan birine ölüm gelince] sözünde hükmî mecaz veya istiare vardır.
وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ [...ölenlerin tövbesi de]َ ِ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِ [kötülükleri bile-isteye işleyenler] sözüne matuftur. Allah, tövbenin söz konusu olmaması bakımından, tövbeyi ölüm gelip çatıncaya kadar erteleyenlerle inkâr üzere ölenleri bir tutmuştur. Çünkü ölümün gelip çatması ahiret hallerinin başlangıcıdır. İnkâr üzere ölen kişi nasıl tövbe fırsatını kaçırmışsa tövbeyi erteleyip duran kişi de aynı durumdadır; her ikisi de mükellefiyet ve iradî tercih devrini aşmışlardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Cenab-ı Hak, makbul olan tövbenin şartlarını zikredince, bunun peşinden makbul olmayan tövbenin izahını yapmıştır. ”Herhangi birine ta ölüm gelince…’’ ifadesi, “ölümün inmesinin ve yaklaşmasının alametleri gelince” demektir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allahu Teâlâ iki kısım tövbeden bahsetmiştir. Birinci kısım hakkında:
اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ Allah katında (makbul olan) tevbe, kötülüğü ancak cehalet sebebiyle yapacakların tövbesidir...”] (Nisa, 17) buyurmuştur. Bu ifade, bunların tövbelerinin kabulünün gerekli olduğunu iş’âr etmektedir.
Hak Teâlâ ikinci kısım tövbe hakkında ise:
وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذٖينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّپَاتِ [ (Yoksa makbul olan o tövbe), kötülükleri yapanların (tövbesi) değildir...”] (Nisa, 18) buyurmuştur ki bu ifade de, Allah’ın böylesi kimselerin tövbesini kabul etmeyeceğini kesin olarak göstermektedir. Binaenaleyh geriye, aklî taksimata göre, bu iki kısım arasında üçüncü bir kısmın daha bulunması kalmaktadır ki bu üçüncü kısım: Allah Teâlâ’nın, tövbelerini ne kabul edeceğini ne de reddedeceğini kesin olarak belirtmediği kimselerdir. Bu sebeple birinci kısım, bilmeden bir kötülük (günah) işleyenler; ikinci kısım da, ancak dehşetengiz şeyleri müşahede ettiklerinde tövbe edenler olunca, bu iki kısım arasında kalan ortadaki kısmın bir günahı bilerek işleyip ama sonra tövbe eden kimseler olması gerekir. Allah Teâlâ, işte bu kimselerin tövbelerini kabul veya reddedeceğini bildirmemiş, aksine onları meşîetine (dilemesine) bırakmıştır. Nitekim O, bunları bağışlamayı da meşîet-i ilâhîyesine bırakarak,[(Allah), (şirkten) başka günahı, dilediği kimseler için bağışlar] (Nisa, 48) buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allah Teâlâ, ölüm esnasında görülen dehşetli hallere binaen “tövbe edenler”e, “kâfirler”i atfetmiştir. Matuf, matufun aleyhten başka bir şeydir. Bu da şatafat ehli olan fâsıkların (günahkârların) kâfir olmamalarını gerektirir.
(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
"السَّيِّپَاتِ / kötülükler" kelimesinin çoğul sıygası ile olması, kötülüklerin zaman içinde tekerrür etmesi itibariyledir; yoksa bundan bütün kötülük çeşitlerinin kastedildiği için değildir. وَلَا nefy / olumsuzluk harfinin tekrar edilmesi zımnen bildiriyor ki, bir fayda sağlamama itibariyle, tövbeyi tehir edenlerin hali kâfir olarak ölenlerin halinden de daha açıktır. Burada ölüm anına kadar tövbe etmeyenlerle kâfirlerden maksat, ya özellikle kâfirlerdir, ya da yalnız fâsıklardır. Buna göre kâfir olarak isimlendirilmeleri, durumlarının vehametini ifade etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اُو۬لٰٓئِكَ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً
Ayetin son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, اَعْتَدْنَا cümlesi haberdir. Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tahkir ve kınama içindir.
Müsned olan اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً cümlesi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberin mazi fiil cümlesi formunda gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir. Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Ahirette karşılaşılacak şiddetli azabın vaat edildiği bu fiil cümlesinde, geçmiş zaman ifade eden mazi اَعْتَدْنَا (hazırladık) sıygasının kullanılması, o azabın şimdiden hazırlanmış olup kendilerini beklediğini işaret ederek, korkuyu artırmaktadır.
اَعَدَّ fiili, aslında güzel şeyler için kullanılır. Tehekkümi inadiye istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır.
‘Vardır’ demek başka birşey, ‘hazırladık’ demek başka birşeydir. İkinci ifadede vurgu vardır. Hazırlık misafir için yapılır. Ateşin onları misafir bekler gibi hazırlanarak beklediğini ifade eder.
عَذَابًا ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde acı çektiren manasındaki اَل۪يماً ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.
عَذَاباً ‘in sıfatı olan اَل۪يماً mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
أَلِمَ kökünden gelen "elem" acı, ağrı; " اَل۪يماً " ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. ((Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)
السَّيِّـَٔاتِۚ - كُفَّارٌۜ - عَذَابًا - اَل۪يمًا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
أعْتَدْنَا fiili ifâl babında gelmiştir. İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat) tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. Bu fiilde gaibden mütekellime iltifat sanatı vardır.
اَعْتَدْنَا لَهُمْ [Onlar için … hazırladık!] ifadesi tehdit bakımından فَاُو۬لٰٓئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ ّٰ ayetindeki vaadin dengi ve karşılığıdır. Böylece, her iki durumun da mutlaka gerçekleşeceği ortaya çıkmış olmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Uzak işareti olan اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin kullanılması, onların halinin çirkinliğinin son aşamaya vardığını ve kötülükteki mertebelerinin pek uzak olduğunu bildirmek içindir. Azabın bu şekilde vasıflandırılması, zat olarak da sıfat olarak da pek korkunç olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.
Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.