مِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ وَرَاعِنَا لَياًّ بِاَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْناً فِي الدّ۪ينِۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ وَاَقْوَمَۙ وَلٰكِنْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُونَ اِلَّا قَل۪يلاً ٤٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مِنَ |
|
|
| 2 | الَّذِينَ | öyleleri var ki |
|
| 3 | هَادُوا | Yahudilerden |
|
| 4 | يُحَرِّفُونَ | kaydırıyorlar |
|
| 5 | الْكَلِمَ | kelimeleri |
|
| 6 | عَنْ | -nden |
|
| 7 | مَوَاضِعِهِ | yerleri- |
|
| 8 | وَيَقُولُونَ | ve diyorlar |
|
| 9 | سَمِعْنَا | işittik |
|
| 10 | وَعَصَيْنَا | ve isyan ettik |
|
| 11 | وَاسْمَعْ | ve dinle |
|
| 12 | غَيْرَ |
|
|
| 13 | مُسْمَعٍ | dinlemez olası |
|
| 14 | وَرَاعِنَا | ve "ra’ina" |
|
| 15 | لَيًّا | eğip bükerek |
|
| 16 | بِأَلْسِنَتِهِمْ | dillerini |
|
| 17 | وَطَعْنًا | ve taşlayarak |
|
| 18 | فِي |
|
|
| 19 | الدِّينِ | dini |
|
| 20 | وَلَوْ | keşke (eğer) |
|
| 21 | أَنَّهُمْ | onlar |
|
| 22 | قَالُوا | deselerdi |
|
| 23 | سَمِعْنَا | işittik |
|
| 24 | وَأَطَعْنَا | ve ita’at ettik |
|
| 25 | وَاسْمَعْ | ve dinle |
|
| 26 | وَانْظُرْنَا | ve bize bak |
|
| 27 | لَكَانَ | elbette olurdu |
|
| 28 | خَيْرًا | daha iyi |
|
| 29 | لَهُمْ | kendileri için |
|
| 30 | وَأَقْوَمَ | ve daha sağlam |
|
| 31 | وَلَٰكِنْ | fakat |
|
| 32 | لَعَنَهُمُ | onları la’netlemiştir |
|
| 33 | اللَّهُ | Allah |
|
| 34 | بِكُفْرِهِمْ | inkarlarından dolayı |
|
| 35 | فَلَا |
|
|
| 36 | يُؤْمِنُونَ | inanmazlar |
|
| 37 | إِلَّا | hariç |
|
| 38 | قَلِيلًا | pek azı |
|
Yahudilerden bir kısmının kelimelerin yerlerini değiştirmeleri –muhtemelen bu âyetten alınan– tahrîf terimi ile ifade edilmektedir. Tahrifin çeşitleri vardır. Âyetin devamında verilen örnekler tahriftir, burada müsbet mâna ve değer ifade eden kelimeler alınmakta, ya ses benzerliğinden veya kelimelerin diğer mânalarından yararlanılarak olumsuz, kötü, aşağılayıcı maksatlarla kullanılmaktadır. Meselâ “râinâ” kelimesi Arapça’da “Bizi gözet, durumumuzu göz önüne alarak konuş...” mânasına gelir, müminler bu ifadeyi olumlu bir mânada kullanmakta, Hz. Peygamber’den –söylediklerini iyi anlamaları ve yerine getirebilmeleri için– durumlarını gözeterek konuşmasını, açıklamalarını buna göre yapmasını istirham etmektedirler.
Yahudiler ise İbrânîce’de ses itibariyle bu kelimeye benzeyen ve “ahmak, kalın kafalı” gibi bir mâna ifade eden “râûnâ” kelimesinin mânasını kastederek “râinâ” demektedirler. Tahrifin diğer şekilleri kelimelerin yerlerini değiştirmek, kelimeleri başkalarıyla değiştirmek ve lafızla alâkası olmayan veya kastedilme ihtimali çok uzak bulunan mânalar vererek sözü asıl mânasından saptırmak suretiyle yapılmaktadır. Bir kısım yahudiler ve hıristiyanlar tahrifin bütün şekillerini yapmışlar, hem kendilerini aldatmışlar hem de başkalarını saptırmak istemişlerdir. Kötü niyetle davranan, hidayet karşısında sonuna kadar direnen kâfirler akıl ve iradelerini böyle kullandıkları için ilâhî lânete müstahak olmuşlardır, lânetlenmişlerin ise inanmaları beklenemez. “Artık pek az inanırlar” ifadesi, “Bunu çok az adam söyleyebilir”, “utanması az” deyimlerinde olduğu gibi olumsuzluk ifade etmek için kullanılmıştır, “Artık inanmazlar” demektir.
Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 76-77
Sebete: Asıl anlamı çalışmayı/işi bırakmaktır. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sebt (Cumartesi) ve şabat (yahudilerde dinlenme günüdür. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
حَرْف Bir şeyin harfi; onun kenarı, ucu demektir. مُحَارِف Malı mülkü kalmamış mahrum yoksul kişidir. Bir şeyi tahrif etmek, onu eğip bükmektir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri harf, herif, tahrif, muharref, harfiyyen ve muharriftir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
مِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ وَرَاعِنَا لَياًّ بِاَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْناً فِي الدّ۪ينِۜ
İsim cümlesidir. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl مِنَ harfi ceriyle mukadder mübtedanın mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Takdiri, قوم şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası هَادُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. هَادُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يُحَرِّفُونَ cümlesi, mukadder mübteda قوم ‘in sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يُحَرِّفُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْكَلِمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَنْ مَوَاضِعِه۪ car mecruru يُحَرِّفُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَقُولُونَ atıf harfi وَ ile يُحَرِّفُونَ fiiline matuftur.
يَقُولُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, سَمِعْنَا ‘dır. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
سَمِعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَصَيْنَا cümlesi, atıf harfi وَ ’la mekulü’l kavle matuftur.
عَصَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. اسْمَعْ cümlesi, atıf harfi وَ ’la mekulü’l kavle matuftur.
اسْمَعْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. غَيْرَ kelimesi اسْمَعْ ’deki failin hali olup fetha ile mansubdur. مُسْمَعٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. رَاعِنَا cümlesi, atıf harfi وَ ’la mekulü’l kavle matuftur.
رَاعِنَا dua manasında, illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Mütekellim zamir نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.
لَيًّا hal olup fetha ile mansubdur. بِاَلْسِنَتِهِمْ car mecruru لَيًّا ‘e mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. طَعْنًا atıf harfi وَ ’la لَيًّا ’e matuftur. فِي الدّ۪ينِ car mecruru طَعْنًا ’e mütealliktir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحَرِّفُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حرف ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
رَاعِنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi رعي ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُسْمَعٍ ; sülâsi mücerredi سمع olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
وَلَوْ اَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ وَاَقْوَمَۙ
وَ istînâfiyyedir. لَوْ gayrı cazim şart harfidir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri, ثبت şeklindedir.
İsim cümlesidir. اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُمْ muttasıl zamir اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. قَالُوا cümlesi اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا ‘dır. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
سَمِعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. اَطَعْنَا atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
اَطَعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. اسْمَعْ atıf harfi وَ ile mekulü’l kavle matuftur.
اسْمَعْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. انْظُرْنَا atıf harfi وَ ile mekulü’l kavle matuftur.
انْظُرْنَا sükun üzere mebni emir fiildir. Mütekellim zamir نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.
لَ harfi لَوْ ’ in cevabının başına gelen rabıtadır.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. خَيْرًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. لَهُمْ car mecruru خَيْرًا ‘a mütealliktir. اَقْوَمَۙ atıf harfi وَ ile خَيْرًا ’a matuftur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır.
اَطَعْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi طوع ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَقْوَمَ - خَيْرًا ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. خَيْرٌ kelimesi Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلٰكِنْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُونَ اِلَّا قَل۪يلاً
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir.Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لٰكِنْ istidrak harfidir. Amel etmemiştir. لَعَنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بِ harf-i ceri sebebiyyedir. بِكُفْرِ car mecruru لَعَنَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfûn ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ ta’liyyedir. لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. قَل۪يلًا masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri, لا يؤمنون إلا إيمانا قليلا (Ancak azı iman ederler.) şeklindedir.
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
قَل۪يلًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ وَرَاعِنَا لَياًّ بِاَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْناً فِي الدّ۪ينِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Bahsi geçen kişileri tahkir için gelen mecrur mahaldeki الَّذ۪ينَ ism-i mevsûlu, قوم şeklinde takdir edilen mahzuf mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan هَادُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ cümlesi takdiri قوم olan mahzuf mübteda için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
وَيَقُولُونَ cümlesi atıf harfi وَ ‘la يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ cümlesine atfedilmiştir. Vasıl sebebi hükümde ortaklıktır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli olan سَمِعْنَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelerek mekulü’l-kavl cümlesine atfedilen عَصَيْنَا cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Yine emir üslubunda talebî inşâî isnad olan وَاسْمَعْ cümlesi mekulü’l-kavl cümlesine matuftur.
Cümle emir üslubunda gelse de vaz edildiği emir anlamından çıkarak dua manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
غَيْرَ hal, مُسْمَعٍ muzâfun ileyhtir.
Ayetteki غَيْرَ مُسْمَعٍ [dinlemez olası] ifadesinin hem övgüye hem de yergiye ihtimali vardır. Eğer “dinle, dinlenmez olası” şeklinde olursa, bu bir yergidir. Çünkü Muhammed’in (as) çağrısı değil de onların çağrısı kabul edilirse Muhammed (as) dinlenmeyen kimse olacaktır. Bu ifadenin övgüye de ihtimali vardır. Zira bu durumda, “sözü hoş görülmeyerek dinlenmeyen kimse bizi dinle” demektir. (Dr Mustafa Aydın, Arap Dili Belâğatında Bedî İlmi ve Sanatları)
لَيًّا بِاَلْسِنَتِهِمْ ibaresinde de istiare vardır. لَيًّ kelimesinin manası ‘ipi bükmek’tir. Burada zahiri manasından başka bir mana ifade eden söz için kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Arapçada “aseynâ” ise isyan ettik anlamına gelmektedir. Ama bu fiil İbranicede zıt anlamda, yani itaat ettik anlamındadır. Burada bir kelime iki farklı anlamda kullanılmıştır. Gerçekte siz itaat ettik dediniz ama aslında hep demek istediğiniz biz itaat etmedik manası oldu.
رَاعِنَا : ‘Bizi gözet’ demektir. İbranice’de ise رَعُنَ , ''sen ahmaksın'' demektir.
اسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ : [İşit, işitmez olan] demektir. Burada tevcih sanatı vardır. Bu ifade hem medih, hem zem için kullanılır. ''Dinle ey nahoş bir kelime dinletilemeyecek kişi. Lütfen ve tenezzülen dinle, çünkü sana karşı söz söylemek ve zorla dinletmek haddimiz değildir'' manasında olduğu gibi, ''Ey sözü dinlenmez olan, çağırdığı şeye icabet edilmeyen kişi'' manası da anlaşılabilir. (Tevcih)
Burada اسْمَعْ - غَيْرَ مُسْمَعٍ arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
وَلَوْ اَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ وَاَقْوَمَۙ
Şart üslubunda gelen cümlede وَ , istînâfiyye لَوْ , şart edatıdır.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّهُمْ قَالُوا cümlesi, masdar tevili ile takdiri, ثبت (Sabit oldu) olan mahzuf şart fiilinin failidir. Bu takdire göre şart cümlesi müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Faide-i haber inkârî kelam olan masdar-ı müevvel cümlesinde اَنَّ ’nin haberi olan قَالُوا , müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye ve hudûs ifade etmiştir.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan سَمِعْنَا cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَاَطَعْنَا cümlesi, سَمِعْنَا ' ya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Lam-ı rabıtanın dahil olduğu لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ وَاَقْوَمَ cümlesi لَوْ ’ in cevabıdır.
كَانَ ’ nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اَقْوَمَ kelimesi كَانَ ‘nin haberi olan خَيْرًا ‘ e matuftur. Her iki kelime de ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
عَصَيْنَا - اَطَعْنَا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يَقُولُونَ - قَالُوا ve سَمِعْنَا - اسْمَعْ - مُسْمَعٍ kelime grupları arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayrıca وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ وَرَاعِنَا cümleleri ile قَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا cümleleri arasında beşli mukabele vardır.
طَعْنًا - اَطَعْنَا arasında iştikakı sağire dolayısıyla cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s- sadr sanatları vardır.
Ayette, tafdil kipinin kullanılarak "daha hayırlı ve daha doğru olurdu" buyurulması, Ya gerçek manasında kullanılmıştır, ancak bu hayır kendi inançlarına göredir; Ya da istihza makamında kullanılmıştır; Ya da buradaki tafdil kipi gerçek anlamda değil ism-i fail anlamında olup "hayırlıdır, doğrudur" demektir.
Ayette, لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ [kendileri için daha hayırlıdır] ifadesi, اَقْوَمَ [daha doğru] ifadesinden önce zikredilmiştir. Çünkü onların bütün gayretleri sadece kendi menfaatleri için idi.
سَمِعْنَا [işittik] fiilinin iki kere tekrarı öncekinin muteber olmadığına değil, fakat hiç mevcut olmadığına dikkat çekmek içindir. Çünkü onlar gerçeği işitmiyorlardı, işitmeleri ret işitmesi idi. سَمِعْنَا [işittik] demelerinden maksatları da emre isyanlarının, onu işitmelerinden ve ona vakıf olmalarından sonra gerçekleştiğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Şayet لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ [Onlar için daha hayırlı olurdu] ifadesindeki zamir nereye racidir? dersen şöyle derim: اَنَّهُمْ قَالُوا [sözleri] ifadesine racidir çünkü mana, سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا [işittik, itaat ettik] ifadeleri sübut bulup devam etseydi bu sözleri “onlar için daha hayırlı” yani daha isabetli ve daha adil olurdu, şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَلٰكِنْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ
وَ atıf harfidir. لٰكِنْ istidrâk harfidir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لٰكِنْ şeddeden muhaffeftir, ibtida harfidir, amel etmez. Sadece istidrak ifade eder. Kendisinden önce atıf edatı geldiğinden, atıf harfi olamaz. Kendisinden sonra müfred kelime geldiğinde, atıf edatı olmakla beraber, istidrak manasını da korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Bakara/12, c.1, s. 475)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Bu cümle onların söylediklerinin red ve tekzibi niteliğindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَلَا يُؤْمِنُونَ اِلَّا قَل۪يلاً
Ayetin son cümlesinde فَ ta’lîliyyedir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Mef’ûl olan قَل۪يلاً ‘deki nekrelik kıllet ve umum ifade eder. Nefy harfi لَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan kasr, cümleyi tekid etmiştir. İki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûl ya da mahzuf mef’ûlun sıfatı arasındadır. اِلَّا ’nın sadece istisna harfi olması da caizdir.
يُؤْمِنُونَ maksûr/sıfat, قَل۪يلاً maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat da olabilir.
Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf olması caizdir. Fail tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. Başka mef'ûllere değil. Ama o mef'ûlde vaki olan başka fiiller vardır. Ama kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Yani, bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قَل۪يلاً , zaman zarfından naib sıfattır. Takdiri, إيمانا (Az bir iman) şeklindedir. Cümlede icâz-ı hazif sanatı vardır.
لَعَنَهُمُ - بِكُفْرِهِمْ - طَعْنً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
يُؤْمِنُونَ - بِكُفْرِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ ibaresinde istiare vardır.
يُحَرِّفُونَ fiilinin mazi değil de muzari gelişi teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.
Allah Teâlâ, ["Artık onlar, birazı müstesna olmak üzere, iman etmezler"] buyurmuştur ki bu ifade ile ilgili şu iki açıklama yapılmıştır:
Birinci görüş: Bu ifadedeki, ‘’birazı’’ lafzı, kavmin sıfatı olup, takdiri, "Onlardan ancak az sayıda kimseler iman eder" şeklindedir. Sonra bu takdiri yapanlardan bazıları, bu pek az kimse ile, Abdullah İbn Selâm ve arkadaşları (gibi müslüman olanların) kastedilmiş olduğunu söylemişlerdir. Bu sayısı az topluluğun, Cenâb-ı Allah'ın ileride iman edeceklerini bildiği kimseler olduğu da söylenmiştir.
İkinci görüş: Ayetteki قَل۪يلًا (biraz, az) kelimesi imanın sıfatı olup, ifadenin takdiri "Onlar, ancak pek az iman ederler" şeklindedir. Zira "Onlar, ancak pek az iman ederler" şeklindedir. Zira onlar Allah'a, Tevrat'a ve Hazret-i Musa'ya iman etmişler, ama diğer peygamberleri inkâr etmişlerdir. Ebu Ali el-Fârisi, şöyle diyerek bu görüşü birinciye tercih etmiştir: قَل۪يلًا lafzı, müfrettir. Eğer bununla bir çok insan (kavim) kastedilmiş olsaydı, tıpkı Hak Teala'nın, اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَل۪يلُونَۙ [Şüphesiz ki bunlar azar azar bir cemaattir] (Şuara/54) ayetinde olduğu gibi, cemi gelirdi. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)