يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اٰمِنُوا بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقاً لِمَا مَعَكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَطْمِسَ وُجُوهاً فَنَرُدَّهَا عَلٰٓى اَدْبَارِهَٓا اَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّٓا اَصْحَابَ السَّبْتِۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً ٤٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | أُوتُوا | verilen(ler) |
|
| 4 | الْكِتَابَ | Kitap |
|
| 5 | امِنُوا | inanın |
|
| 6 | بِمَا | şeye (Kur’ana) |
|
| 7 | نَزَّلْنَا | indirdiğimiz |
|
| 8 | مُصَدِّقًا | doğrulayıcı olarak |
|
| 9 | لِمَا |
|
|
| 10 | مَعَكُمْ | yanınızdakini |
|
| 11 | مِنْ |
|
|
| 12 | قَبْلِ | önce |
|
| 13 | أَنْ |
|
|
| 14 | نَطْمِسَ | biz silip |
|
| 15 | وُجُوهًا | bazı yüzleri |
|
| 16 | فَنَرُدَّهَا | döndürmemizden |
|
| 17 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 18 | أَدْبَارِهَا | arkaları |
|
| 19 | أَوْ | ya da |
|
| 20 | نَلْعَنَهُمْ | onları da la’netlememizden |
|
| 21 | كَمَا | gibi |
|
| 22 | لَعَنَّا | la’netlediğimiz |
|
| 23 | أَصْحَابَ | adamlarını |
|
| 24 | السَّبْتِ | cumartesi |
|
| 25 | وَكَانَ |
|
|
| 26 | أَمْرُ | buyruğu |
|
| 27 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 28 | مَفْعُولًا | yapılır |
|
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اٰمِنُوا بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقاً لِمَا مَعَكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَطْمِسَ وُجُوهاً
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫تُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اُو۫تُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. الْكِتَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Nidanın cevabı اٰمِنُوا بِمَا نَزَّلْنَا ’dir.
اٰمِنُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle اٰمِنُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası نَزَّلْنَا ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
نَزَّلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. مُصَدِّقًا aid zamirin hali olup fetha ile mansubdur. مَا müşterek ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle مُصَدِّقًا ‘a mütealliktir. Mekân zarfı مَعَ mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ قَبْلِ car mecruru اٰمِنُوا ’ya mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel قَبۡلِ ’nin muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
نَطْمِسَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. وُجُوهًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمِنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
اُو۫تُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
نَزَّلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُصَدِّقًا ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَنَرُدَّهَا عَلٰٓى اَدْبَارِهَٓا اَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّٓا اَصْحَابَ السَّبْتِۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَرُدَّ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلٰٓى اَدْبَارِ car mecruru نَرُدَّهَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَٓا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. نَلْعَنَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
كَ harfi cerdir. مثل (gibi) manasındadır. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel, كَ harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri, نلعنهم لعنا كلعن أصحاب السبت şeklindedir.
لَعَنَّٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّبْتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اَوْ: Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَمْرُ kelimesi كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَفْعُولًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
مَفْعُولًا ; sülâsî mücerredi فعل olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اٰمِنُوا بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقاً لِمَا مَعَكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَطْمِسَ وُجُوهاً فَنَرُدَّهَا عَلٰٓى اَدْبَارِهَٓا اَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّٓا اَصْحَابَ السَّبْتِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اُو۫تُوا الْكِتَابَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
اُو۫تُوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Nidanın cevap cümlesi olan اٰمِنُوا cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا başındaki harf-i cerle birlikte اٰمِنُوا fiiline mütealliktir. Sılası olan نَزَّلْنَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مُصَدِّقًا kelimesi halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
لِ harf-i ceri zaiddir. Müşterek ism-i mevsûl olan مَٓا kelimesi لِ harf-i ceriyle birlikte مُصَدِّقً ‘a mütealliktir. Sıla cümlesi mahzuftur. مَعَكُمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki نَطْمِسَ وُجُوهًا cümlesi, masdar tevili ile قَبْلِ ‘nin muzâfun ileyhidir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üsluptaki فَنَرُدَّهَا عَلٰٓى اَدْبَارِهَٓا cümlesi atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Teşbih harfi ك ile mecrur mahaldeki masdar harfi مَا , amili olan لَعَنَّٓا اَصْحَابَ السَّبْتِ fiilinin mahzuf mef’ûlu mutlakına mütealliktir. Mef’ûlu mutlakın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Masdariyye olan ما ’nın sılası olan لَعَنَّٓا اَصْحَابَ السَّبْتِ cümlesi masdar tevilinde, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اُو۫تُوا الْكِتَابَ [Kitap verilenler] ibaresi Yahudi ve Hristiyanlardan, مَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ [yanınızdakini tasdik edici olan şey] ise Kur’an-ı Kerim’den kinayedir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ [Ey kitap verilenler] şeklindeki hitapta her zaman bir tenbih, ikaz, uyarı vardır. يَٓا - اَيُّ - هَا şeklinde üç tane harf (nida ve tenbih harfi) arka arkaya gelmiştir. الَّذ۪ينَ , bahsedilen kişilerin herkes tarafından bilindiğine işaret eder.
مِنْ قَبْلِ اَنْ نَطْمِسَ وُجُوهًا فَنَرُدَّهَا عَلٰٓى اَدْبَارِهَٓا [Bizim yüzleri silmemizden ve onları hemen arkalarına çevirmemizden önce] ibaresinde tecessüm sanatı vardır. İki tane temsîlî istiare vardır. Lafzen, yüzleri silip ardına çevirmekten bahsedilmiştir.
Mana; gelecekten umudu kestirip geçmişle avunur hale getirmektir. Deyimdir. Yani yüzleri sırtları gibi oluverir. Duyu azaları, mimikler vs hepsi yok olur. Ya da yüzler; harfleri ve satırları karmakarışık olmuş silik bir sayfaya benzetilmiştir.
Yüzleri arkaya çevirme işi olup bitmiş gibi mazi fiille ifade edilmiştir. Daha olmamıştır ama kesinliği bellidir.
مِنْ قَبْلِ أَنْ نَطْمِسَ وُجُوهاً ifadesindeki وُجُوهاً kelimesindeki nekrelik konuşmada mübalağa için kesret ifade eder ve taşıdığı belirsizlik manasıyla da güzel bir şekilde imana davet eder. Bu kelimede aynı zamanda külliyet alakasıyla mecazi mürsel vardır. Yüz zikredilmiş şahsın kendisi kastedlmiştir. (https://tafsir.app/aljadwal/4/47).
وُجُوهًا - اَدْبَارِ arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
نَلْعَنَهُمْ - لَعَنَّٓا arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İnzal fiilinde fail, tenzil fiilinde mef’ûl vurgulanır. İkisi de Kur’an hakkında kullanılır. انذلنا derken Allah kendisini, نَزَّلْنَا derken Kur’an’ı vurgular. انذلنا ; Ben indirdim. نَزَّلْنَا ; Kur’an’ı indirdim demektir. (Tahkîk)
Ayet-i kerimede iki açıdan iltifat vardır. نَزَّلْنَا fiilindeki mütekkelim zamirinden sonra Allah ismi gelmiş ve nidada kitap verilenler buyurulmuş, arkadan muhataba emirle devam edilmiştir.
Burada hitap değiştirilmiş, gaibe hitaptan doğrudan muhataba hitap üslubuna geçilmiştir. Hitap:
1- Ya özellikle daha önce halleri ve sözleri anlatılanlar Yahudilere müteveccihtir ki onlara bundan önce, "kendilerine Kitap (Tevrat) tan bir nasip verilenler الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يبًا مِنَ الْكِتَابِ dendiği halde burada kendilerine الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ [Kitap verilenler] buyurulması her makama hakkını vermek içindir. Çünkü daha önce geçen ayette maksat, onların sapkınlığı satın aldıklarını ve Kitaptan kendilerine verilmiş olan nasibi, tahrifat yapmak suretiyle ortadan kaldırıldığını beyan etmekti. Ve onların ortadan kaldırdıkları da Kitabın tamamı değil ancak bir kısmı idi. İşte bundan dolayı kendilerine Kitaptan bir nasip verilmekle vasıflandırıldılar. Buradaki hitaptan maksat ise ondan sonra gelecek emre uymanın lüzumunu tekid ve ona muhalefetten sakındırmaktır.
Çünkü Kur’an tarafından tasdik edilen Tevrat'a iman etmek, onu tasdik eden Kur’an'a imanı da kesin olarak gerektirir. Kur’an'ı inkâr etmek, Tevrat'ı da inkâr etmeyi kesin olarak gerektirdiği gibi.
Ve şüphe yok ki Yahudilere göre sakıncalı olan, Tevrat'ı kısmen inkâr değil, fakat bizzat kendisini inkâr etmelerinin gerektiğidir. Bu da ancak Kur’an'ı Tevrat'ın tamamını tasdik edici kılmakla tahakkuk eder. Şu var ki hakikatte Kur’an, Tevrat'ın tamamını değil, fakat ancak bir kısmını tasdik eder. Ama bir kısmını tasdik eden, zaruri olarak o kısmı kapsaması itibariyle tamamını tasdik ediyor demektir.
2- Ya da hitap daha önce halleri ve sözleri anlatılan Yahudilerin yanı sıra diğer bütün Ehl-i Kitab'a müteveccihtir. En zahir olan görüş de budur. Hangi görüşe göre olursa olsun, ayetlere ilişkin açıklamalar, her iki fırkanın da üzerinde bulunduğu dalaleti kaldırdığı düşünüldüğü için, bunun hemen akabinde hidayet yolundan yürüme emredilmekte ve emre muhalefet halinde de şiddetli tehditler öngörülmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Burada نَزَّلْنَا [indirdiğimiz] ifadesi, Kur’an'ı teşrif ve Allah Teala katından indirildiğini sarahatle tespit içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İfadenin başındaki فَ sebep bildirir; takip için de olabilir ki bu durumda, önce yüzlerini dümdüz edip sonra enseye döndürmesi şeklinde peş peşe iki ceza ile tehdit edilmiş olurlar ve mana şöyle olur: Yüzleri dümdüz ve ters yüz ederiz. Yüzler arkaya, enseler öne döner! طْمِسَ için verilecek bir diğer mana, devirmek ve değiştirmektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
نَلْعَنَهُمْ [Onlara lanet ederiz] ifadesindeki zamir kime racidir? dersen şöyle derim: Vücûhdan kasıt, itibarlı önde gelenler ise zamir onlara gider, yüzler anlamındaysa yüzlerin sahiplerine gider. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً
وَ istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)
Nakıs fiil كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124)
Müsnedün ileyh izafet şeklinde gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.
اَمْرُ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olması اَمْر ’ya şan ve şeref kazandırmıştır.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullanıldığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır.. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَانَ Allah katında zamanın olmadığını ifade eder. Oldu, olacak, oluyor denen her şey O'nun için aynı andadır. Zamansızlık konusu bizim için anlaşılması zor bir meseledir.