Nisâ Sûresi 97. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْ قَالُوا ف۪يمَ كُنْتُمْۜ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَف۪ينَ فِي الْاَرْضِۜ قَالُٓوا اَلَمْ تَكُنْ اَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا ف۪يهَاۜ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يراًۙ  ٩٧

Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya; melekler onlara şöyle derler: “Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)” Onlar da, “Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik” derler. Melekler, “Allah’ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!” derler. İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ
3 تَوَفَّاهُمُ canlarını alırken و ف ي
4 الْمَلَائِكَةُ melekler م ل ك
5 ظَالِمِي yazık eden kimselere ظ ل م
6 أَنْفُسِهِمْ nefislerine ن ف س
7 قَالُوا dediler ق و ل
8 فِيمَ ne işte
9 كُنْتُمْ idiniz ك و ن
10 قَالُوا dediler ق و ل
11 كُنَّا ك و ن
12 مُسْتَضْعَفِينَ biz aciz düşürülmüştük ض ع ف
13 فِي
14 الْأَرْضِ yer yüzünde ا ر ض
15 قَالُوا (Melekler) dediler ki ق و ل
16 أَلَمْ
17 تَكُنْ değil miydi? ك و ن
18 أَرْضُ yeri ا ر ض
19 اللَّهِ Allah’ın
20 وَاسِعَةً geniş و س ع
21 فَتُهَاجِرُوا göç edeydiniz ه ج ر
22 فِيهَا onda
23 فَأُولَٰئِكَ işte onların
24 مَأْوَاهُمْ durağı ا و ي
25 جَهَنَّمُ cehennemdir
26 وَسَاءَتْ ve ne kötü س و ا
27 مَصِيرًا bir gidiş yeridir ص ي ر
 

Zararlı olan geri kalanlardan önemli bir kısmın durumuna bakalım O kimseler ki, kendilerine zulmederlerken melekler dünyada canlarını alacak veya ahirette kendilerini yakalayıp mahşere süreceklerdir, kuşkusuz melekler onlara siz ne durumda idiniz, dininizle ilgili ne iş yapıyordunuz? diye azarlayıp soracaklar. Onlar da, "biz bu yeryüzünde, şu bulunduğumuz yerde zayıf sayılmış kimseler idik" diyecekler, yani başkalarının ezici gücü ve mağlubiyet altında acizlik ve güçsüzlüğümüzden dolayı bir şey yapamıyorduk, zayıf sayılıyorduk diye özür beyan edecekler. Melekler de bunlara "Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi. -Mesela, Medine'ye Habeşistan'a göç edip kendilerini kurtaranlar gibi- yeryüzünde başka bir tarafa göç etseydiniz ya!" diyecekler ve mazeretlerini kabul etmeyeceklerdir. İşte böyle bulundukları yerde görevlerini yerine getirmelerine engel olan bir zulüm ve hakimiyet altından çıkmak ve az çok uygun bir tarafa gidebilmek gücünü olsun taşıdıkları ve dolayısıyla tam anlamıyla aciz ve zayıflardan olmadıkları halde, kendilerini tamamen aciz sayıp yerlerinden kımıldamayanlar, bu şekilde yapabilecekleri görevlerini terketmiş, küfür ve zulme yardımcı olmuş olacaklarından bunların varacakları yer cehennemdir. Ve bu gidiş ne fena bir gidiştir veya o cehennem ne fena yerdir.

Bu âyet Mekke'de müslüman olmuş ve hicret farz kılındığı sırada hicret etmemiş olan bazı kişiler hakkında inmiştir. Demek ki, hicret vacip iken kafirlerin suyunca gidip oturmak doğrudan doğruya küfür değil ise de her halde bir günah ve nefse bir zulümdür. Tefsircilerin açıklamasına göre bu âyet bir yerde dinini yaşama imkanı bulamayan bir adamın oradan göç etmesi gerektiğini göstermektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bir hadisinde sahih olarak şöyle gelmiştir: "Her kim dini uğruna bir yerden kaçarsa, gittiği bir karış yer de olsa cennete girmeye hak kazanır. Babası İbrahim'in ve peygamberi Muhammed'in yoldaşı olur." Rivayet olunduğuna göre, bu âyet inince Rasûlullah (s.a.v.) bunu Mekke müslümanlarına göndermiş, Cündüb b. Damre (r.a.) de oğullarına: "Beni bir şeye yükleyiniz. Çünkü ben ne güçsüzlerden, ne de yolu bilmeyenlerdenim. Allah'a yemin olsun, bu gece Mekke'de yatmam." demişti. Oğulları bunu bir sedyeye koyup Medine'ye gitmek üzere taşıdılar. Çok yaşlı bir zat idi, yolda vefat etti.

Demek oluyor ki, gerektiğinde hicret de bir tür cihaddır. Kâfirlerin zulmü altında ezilip kalmak ve hak dinin yayılmasına hizmet edememek, neticede çok kötü bir başkalaşıma neden olabileceğinden az çok gücü varken bundan kaçınmamak nefse bir zulümdür. ( Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)

 

اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْ قَالُوا ف۪يمَ كُنْتُمْۜ


İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  İsm-i mevsûlun sılası  تَوَفّٰيهُمُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

تَوَفّٰيهُمُ  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. تَ  harfinin biri hafiflik olsun diye mahzuftur. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْمَلٰٓئِكَةُ  fail olup damme ile merfûdur.

ظَالِم۪ٓي  mef’ûl olan zamirden hal olup nasb alameti ي ‘dır. Sonundaki  نَ  izafetten dolayı hazfedilmiştir.  اَنْفُسِهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قَالُوا ف۪يمَ كُنْتُمْ  cümlesi, قد  harfi takdiriyle  الْمَلٰٓئِكَةُ ’nun hali olarak mahallen mansubdur.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl,  ف۪يمَ كُنْتُمْ ’dur. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

ف۪يمَ  cer harfi  ف۪ي  ile istifham harfi  ما ‘nın bileşimi olan bu edatın anlamı, ‘’niçin, ne diye ‘’ şeklindedir. Cer harfinden sonra istifham harfi geldiğinde elif hazfedilir.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

ف۪يمَ  car mecruru  كُنْتُمْ ’un mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  تُمْ  muttasıl zamiri  كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لِمَ  kelimesinin aslı  لِمَا  şeklindedir. Soru ifade eden  مَا  harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece  مَا  harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum  بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve  فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ömer Nesefî / Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) Böylece ismi mevsûl olan مَا ‘ dan ayrılır. İsmi mevsûl olan  مَا  bu harflere bitiştiği zaman elif hazf olmaz.

تَوَفّٰيهُمُ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.  تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  وفي ’dir. Aslı  تتوفي  ‘dır. Hafiflikten dolayı ت ‘lerden biri hazfedilmiştir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

ظَالِم۪ٓ  kelimesi, sülâsi mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَف۪ينَ فِي الْاَرْضِۜ

 

Fiil cümlesidir. قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl,  كُنَّا مُسْتَضْعَف۪ينَ ’dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

نَا  mütekellim zamir  كُنَّا  ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. مُسْتَضْعَف۪ينَ  kelimesi  كُنَّا ’nın haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. فِي الْاَرْضِ  car mecruru habere mütealliktir.

مُسْتَضْعَف۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’âl  babının ism-i mef’ûlüdür.


 قَالُٓوا اَلَمْ تَكُنْ اَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا ف۪يهَاۜ 

 

Fiil cümlesidir. قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  اَلَمْ تَكُنْ اَرْضُ اللّٰهِ’dir. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

Hemze istifham harfidir.  لَمۡ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

تَكُنْ  nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. اَرْضُ  kelimesi  تَكُنْ ’un ismi olup damme ile merfûdur.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  وَاسِعَةً  kelimesi  تَكُنْ ’un haberi olup fetha ile mansubdur.

فَ  fâ-i sebebiyyedir. Muzariyi gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çevirir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy ,taleb bulunması gerekir.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel, kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Takdiri,  أليس ثمة اتساع في الأرض فهجرة منكم  (Sizden bir hicret için yeryüzünde yeterince genişlik yok mu?) şeklindedir. 

تُهَاجِرُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  ف۪يهَا  car mecruru  تُهَاجِرُوا  fiiline mütealliktir.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تُهَاجِرُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi  هجر’dur. 

Mufaale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


فَاُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ

 

Cümle,ayetin başındaki  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

İsim cümlesidir. فَ  zaiddir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.

مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ  cümlesi,  اُو۬لٰٓئِكَ ’nin haberi olup mahallen merfûdur.  

مَأْوٰيهُمْ  ikinci mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَهَنَّمُ  ikinci mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. 


وَسَٓاءَتْ مَص۪يراًۙ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. سَٓاءَتْ  zem anlamı taşıyan camid fildir. تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. سَٓاءَتْ  fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri  جهنم ’dir.  

مَص۪يرًا  temyiz olup fetha ile mansubdur. 

سَاءَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 

1. Failinin  ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 2. سَاءَ ’nin Temyiz Alması

3. سَاءَ  Fiilinin  مَا  Harfi ile Gelmesi (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.

(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْ قَالُوا ف۪يمَ كُنْتُمْۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ’ nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi bahsedilen kişilerin bilinen bir grup olduğunu belirtmesi yanında, bu kişilere tahkir ifade eder. 

Müsnedün ileyh konumundaki  الَّذ۪ينَ ’ nın sılası olan  تَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ظَالِم۪ٓي  kelimesi haldir.

قَالُوا ف۪يمَ كُنْتُمْ  cümlesi,  قَدْ  takdiriyle  الْمَلٰٓئِكَةُ ‘nin haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Meleklerin sözü olan  ف۪يمَ كُنْتُمْ  şeklindeki mekûlu’l-kavl ise istifham üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen gerçek soru kastı taşımayıp kınama ve tevbih manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Ayetin sonundaki  فَاُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberidir. 

[Nefislerine zulmedenler] ibaresiyle savaştan kaçanlar kastedilmiştir. Sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.

تَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ  [Melekler onları öldürdü.] ifadesinde meleklerden maksat ölüm meleğidir. Çoğul sıygası, müfred manada kullanılmıştır. Meleğin şa­nının yüceliğini ve büyüklüğünü ifade etmek için çoğul sıygası getirilmiş­tir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Burada ism-i mevsûl cins manasında elif lam ile marifelik kuvvetindedir. Altı çizilen nokta, bir kişi veya grup değildir. Kendine zulmederek ölen cinsi ifade eder. Sıla cümlesinde bu hükmün illetinin  فَأُولَئِكَ مَأْواهم جَهَنَّمُ  olduğuna işaret edilmiştir. Yani kendilerine zulmettikleri için bu hüküm verilmiştir demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

الْمَلٰٓئِكَةُ  kelimesi cemidir. Bununla melek cinsi kastedilmiştir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

قَالُوا ف۪يمَ كُنْتُمْۜ  cümlesinin  تَوَفّٰيهُمُ  cümlesinden bedel-i iştimâl olması muhtemeldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Hakk Teâlâ’nın,  ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْ  [Öz nefislerinin zalimleri olarak...] sözü hakkında da şu iki mesele vardır:

Birinci Mesele: Bu ifade hal olduğu için nasb mahallinde olup mana “Onlar nefislerine zulüm edenlerken melekler onların canlarını alırlar.” şeklinde olur. Bu kelime, her ne kadar marife bir kelimeye muzâf olsa dahi hakikatte (marife) değil, nekredir. Çünkü mana, izafet olmaması haline göredir. Buna göre sanki طَالِمِينَ اَنْفُسَهُمْ denilmek istenmiştir. Ancak ne var ki Araplar bu gibi durumlarda bir kolaylık olsun diye nun harfini hazfederler. İsm-i fail, onunla ister hal isterse istikbal manası murad edilsin, her ne kadar lafız bakımından muzâf olsa bile mana bakımından bazen ayrı olabilir, ayrı düşünülebilir (izafet manası olmayabilir). Bu, Cenab-ı Hakk’ın  هَذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا  [Bu, bize yağmur verici bir buluttur. (Ahkaf Suresi, 24)], هَدْيًا بَالِغَ الْكَعْبَةِ  [Kâbe’ye ulaşmış bir kurbanlık olmak üzere… (Maide Suresi, 95)],  ثَانِىَ عِطْفِهِ  [Yanını eğip bükerek… (Hac Suresi, 9)] tabirleri gibidir. Buralardaki bütün izafetler lafzîdir, manevî değildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

   قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَف۪ينَ فِي الْاَرْضِۜ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  كُنَّا مُسْتَضْعَف۪ينَ فِي الْاَرْضِ  cümlesi, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belagat)

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan s.124)

“Biz yeryüzünde zayıf, çaresiz kimselerdik.” şeklindeki istînâf cümlesi, meleklerin sualinin hikâye edilmesinden çıkan bir gizli sorunun cevabıdır. Sanki “Onlar, bu sualin cevabı olarak ne dediler?” diye sorulmuş ve cevabında da böyle denmiştir. Yani onlar, kusurlarını sarih olarak ikrar etmekten kaçındılar ve kendi asılsız iddialarına göre buna mecbur olduklarını ileri sürerek dediler ki: “Biz Mekke topraklarında Mekkeliler arasında dinimizin icaplarını yerine getirmekten aciz idik.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

ظَالِم۪ٓي  -  مُسْتَضْعَف۪ينَ  kelimeleri arasında lazım-ı dolayısıyla tıbâk-ı icâb sanatı vardır. 


قَالُٓوا اَلَمْ تَكُنْ اَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا ف۪يهَاۜ

 

Meleklerin cevabı olan cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l kavli  olan  اَلَمْ تَكُنْ اَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةً  cümlesinde hemze takrirî istifham harfi,  لَمْ  muzariye dahil olup, onu cezm eden, anlamını olumsuz maziye çeviren edattır.  لما ’nın aksine, olumsuzluk anlamı istikbali de kapsar.

Takrîr: mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.

Takrîr: (itirafa zorlama) Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi) 

Menfi muzari sıygadaki nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.

İstifham üslubunda olmasına rağmen terkip, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak inkâr ve takrir anlamına gelmesi nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca tecâhül-i ârif sanatı söz konusudur. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen gerçek soru kastı taşımayıp kınama ve takrir manasında olduğu için cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اَرْضُ اللّٰهِ  izafeti muzâfın şanı içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Fa-i sebebiyye’nin dahil olduğu  فَتُهَاجِرُوا ف۪يهَا  cümlesi, masdar teviliyle, kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Takdiri,  أليس ثمة اتساع في الأرض فهجرة منكم  (Sizden bir hicret için yeryüzünde yeterince genişlik yok mu?) şeklindedir. 

Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette fiiller muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


فَاُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يراًۙ

 

اِنَّ ’nin haberi olarak gelen cümledeki  فَ  zaiddir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi;  müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu,Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenleri tahkir amacına matuftur. İşaret isminin haberi isim cümlesi formunda gelmiştir. 

İşaret ismi arkasından gelen şeylerin, kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi-Vakafat, s. 109)

مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ ifadesi haber olarak gelen cümlenin mübtedasıdır.  جَهَنَّمُ  haberdir. Mübteda ve haberden müteşekkil bu isim cümlesi  اُو۬لٰٓئِكَ ’nin haberidir.

Cehennemin sığınılacak yer olması ifadesinde istiare vardır. Alay içindir. Sığınılacak yer insanın sıkıntılardan kaçarak kurtulduğu yerdir. Kaçacak hiçbir yeri olmayan azabı haketmiş kişiler, adeta kurtuluş yeri olarak cehenneme giderler. 

أْوٰي  kelimesi lügatta ‘başkasına eklendi, katıldı’, demektir. Bir kişiye acımayı ve bağrına basmayı ifade eder. İf’al babından geldiğinde ‘himaye etti, sığındırdı’ manasındadır. [Onların barınacakları yer cehennemdir] cümlesi kelimenin bu anlamlarıyla düşünüldüğünde istiare-i tehekkümiyedir. Onlar dünyada cihaddan geri kalmış, kâfirlerin içinde sığınmacı gibi yaşamışlardı. Allah Teâlâ da onların tavrına uygun bir ceza olarak cehennemi onlara sığınak kıldı. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Ayette geçen [Cehennem] kelimesinin lügat manası ‘dipsiz uçurum’dur. Türkçede bir çok kelimeyi cehennem şeklinde tercüme ediyoruz. Bu da bir anlam karmaşası oluşturuyor.

فَاُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ  sözündeki  فَ  meleklerin onları azarlayıp tehdit ettiği kişileri tefrî’ içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Burada ism-i işaretten sonra anılan hükümden, daha önce zikredilen nitelikler nedeniyle özgür oldukları konusunda uyarmak için ism-i işaret getirilmiştir. Çünkü şirk fitnesinden yurdunu terk ederek kurtulabilmeye kadirdiler. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَسَٓاءَتْ مَص۪يرًاۙ  cümlesindeki  وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Gayri talebî inşâî isnaddır.  سَٓاءَتْ , zem anlamı taşıyan camid fiildir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  سَٓاءَتْ  fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri,  جهنّم ’dir.  

مَص۪يراً  kelimesi temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

الْاَرْضِۜ - قَالُٓوا  kelimelerinin tekrarında reddül’-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

كُنْتُمْۜ - كُنَّا - تَكُنْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddül’-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.