Fussilet Sûresi 44. Ayet

وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْاٰناً اَعْجَمِياًّ لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُۜ ءَاَۭۘعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّۜ قُلْ هُوَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌۜ وَالَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًىۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ۟  ٤٤

Eğer biz onu başka dilde bir Kur’an yapsaydık onlar mutlaka, “Onun âyetleri genişçe açıklanmalı değil miydi? Başka dilde bir kitap ve Arap bir peygamber öyle mi?” derlerdi. De ki: “O, inananlar için bir hidayet ve şifâdır. İnanmayanların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalı ve anlaşılmaz gelir. (Sanki) onlara uzak bir yerden sesleniliyor (da anlamıyorlar).”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ ve eğer
2 جَعَلْنَاهُ biz onu yapsaydık ج ع ل
3 قُرْانًا bir Kur’an ق ر ا
4 أَعْجَمِيًّا yabancı (dilde) ع ج م
5 لَقَالُوا derlerdi ki ق و ل
6 لَوْلَا değil miydi?
7 فُصِّلَتْ açıklanmalı ف ص ل
8 ايَاتُهُ onun ayetleri ا ي ي
9 أَأَعْجَمِيٌّ yabancı söz mü? ع ج م
10 وَعَرَبِيٌّ arab olana ع ر ب
11 قُلْ de ki ق و ل
12 هُوَ o
13 لِلَّذِينَ için
14 امَنُوا inananlar ا م ن
15 هُدًى bir yol göstericidir ه د ي
16 وَشِفَاءٌ ve (gönüllere) şifadır ش ف ي
17 وَالَّذِينَ gelince
18 لَا
19 يُؤْمِنُونَ inanmayanlara ا م ن
20 فِي vardır
21 اذَانِهِمْ onların kulaklarında ا ذ ن
22 وَقْرٌ bir ağırlık و ق ر
23 وَهُوَ ve o
24 عَلَيْهِمْ onlara
25 عَمًى bir körlüktür ع م ي
26 أُولَٰئِكَ onlar
27 يُنَادَوْنَ çağırılıyorlar ن د و
28 مِنْ -den
29 مَكَانٍ bir yer- ك و ن
30 بَعِيدٍ uzak ب ع د
 

Kur’an-ı Kerîm’in ilk muhatapları Araplar olduğu için onun Arap diliyle indirilmesi de doğaldır. Eğer başka bir dilde indirilseydi âyette belirtilen itirazı öne sürenler haklı olacaklardı. Bu âyet, Kur’an’ın Arap olmayan toplumlar tarafından anlaşılıp gereğinin yerine getirilebilmesi için o toplumların dillerine çevrilmesi gerektiğine de işaret etmektedir. Ancak bu çeviriler, Kur’an’ın anlam ve içeriğini yansıtması bakımından elbette değerli olmakla birlikte, “Allah’ın muradını eksiksiz kuşatan ve anlatan, dolayısıyla ilâhî kelâm olarak özel değer taşıyan asıl kutsal kitap” anlamında Kur’an, orijinal Arapça metinden ibarettir; çeviriler ise bu metni okuyanın, yetenekleri ölçüsünde ondan anlayabildiği, anladıklarını kendi kelimeleriyle ifade ettiği beşerî eserlerdir (Kur’an’ın Arapça indirilmesinin gerekçeleri hakkında ayrıca bk. Zümer 39/28). Sonuç itibariyle Kur’an, mânalarının anlaşılması ve hükümlerinin yerine getirilmesi için indirilmiştir; Arapça bilenler orijinal metninden, bilmeyenler çeviri ve tefsirlerinden yararlanarak onun içeriği hakkında bilgi edinebilirler. Ancak âyet, Kur’an’ın rehberliğinden, ruhlara şifa verici anlamlarından yararlanmanın bir iman konusu olduğuna; Kur’an’ın ilkelerini ve hedeflerini kendi sosyal, ekonomik, siyasal vb. konumlarına ve hedeflerine engel gören, bu nedenle Kur’an’a ön yargılı bakan inkârcıların, onun gerçek anlamını ve yol göstericiliğini de kavrayamayacaklarına dikkat çekmektedir. “Kur’an onlara kapalıdır”; çünkü amaçları Kur’an’ı anlamak değil, 26. âyette anılan davranışlarıyla da ortaya koydukları gibi onu etkisiz kılmaktır. Âyetin, “(sanki) onlara uzaktan sesleniliyor” anlamındaki son cümlesi, bu tutumlarıyla onların Kur’an’ın ruhuna ve anlamına ne kadar uzak olduklarına işaret etmektedir.

Râzî’ye göre (XXVII, 133-134) Kur’an’a inanmamakta haklı olduklarını göstermek için türlü bahaneler arayan, gerekçeler icat etmeye çalışan putperestlerin, sûrenin başında geçen “Bizi çağırdığın şeylere karşı kalplerimizin (akıllarımızın) üzerinde örtüler, kulaklarımızda da bir sağırlık var; seninle bizim aramızda bir perde bulunmaktadır” meâlindeki sözlerine bu sûre bütünüyle bir cevap oluşturmaktadır. Nitekim daha sûrenin başında Kur’an-ı Kerîm’in başlıca özellikleri anlatılırken, “Bilen bir topluluk için âyetleri apaçık anlaşılır hale getirilmiş Arapça okunan bir kitaptır” buyurulmuştu. 44. âyette de Kur’an’a karşı itirazlar üretmeye çalışanlara şu cevap verilmektedir: Eğer Kur’an Arapça’dan başka bir dilde inseydi, doğal olarak onu anlayamayacağınız için anılan sözlerinizde haklı olabilirdiniz; ama Kur’an kendi dilinizde indiğine göre artık onu anlamadığınızı ileri sürmeniz bir yalandan ibarettir.

Râzî, âyet metnindeki “hüdâ” kelimesini, Kur’an’ın bütün iyiliklere rehber ve bütün mutluluklara vesile olmasıyla; “şifâ” kelimesini ise Kur’an’ın rehberliğinden yararlanıp hidayete ulaşan insanın inkâr ve cehâlet hastalıklarından kurtulmasıyla izah eder (XXVII, 134).

 

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 718-719
 

وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْاٰناً اَعْجَمِياًّ لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُۜ ءَاَۭۘعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. 

Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. قُرْاٰناً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اَعْجَمِياًّ  kelimesi  قُرْاٰناً ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır. 

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l -kavli  لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ ‘dir. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

لَوْلَا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا  yani ‘değil mi?’ manasındadır. 

فُصِّلَتْ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.  اٰيَاتُهُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. اَۭۘعْجَمِيٌّ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, هو (Kur’an)’dir. عَرَبِيٌّ  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. Takdiri, النبيّي ‘dir. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فُصِّلَتْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  فصل ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.      

 

 

 

قُلْ هُوَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌۜ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli  هُوَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌ ‘dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لِلَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  هُدًى ‘nin mahzuf haline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

هُدًى  mübtedanın haberi olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.  شِفَٓاءٌۜ  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.     

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَالَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْرٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يُؤْمِنُونَ ‘ dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  

ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْرٌ  cümlesi, mübteda  الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَقْرٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. 

  وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًىۜ 

 

 

İsim cümlesidir. Atıf harfi وَ ‘la mukadder haber cümlesine matuftur. Takdiri, في آذانهم وقر وهو عليهم عمى (Kulaklarında ağırlıklar vardır ve Kuran onlara karşı kördür) şeklindedir. 

Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  عَلَيْهِمْ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. عَمًى  mübtedanın haberi olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.


اُو۬لٰٓئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ۟

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يُنَادَوْنَ  cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يُنَادَوْنَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ مَكَانٍ  car mecruru  يُنَادَوْنَ  fiiline mütealliktir. بَع۪يدٍ۟  kelimesi  مَكَانٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

بَع۪يدٍ۟ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْاٰناً اَعْجَمِياًّ لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle şart üslubunda haberî isnaddır. Müspet mazi fiil sıygasındaki  جَعَلْنَاهُ قُرْاٰناً اَعْجَمِياًّ  cümlesi şarttır. 

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  şart edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler ِ لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

جَعَلْنَاهُ  fiili, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

اَعْجَمِياًّ  kelimesi, nekre gelmiş nev ifade eden  قُرْاٰناً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Şartın cevabı  لَ  karinesiyle gelen  لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُۜ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ  cümlesi, başına tahdid (تحضيض ) harfi  لَوْلَٓا  gelmiş müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

لَوْلاَ  ‘meli/malı, değil mi, ...olsaydı ya’ manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak teşvik anlamına gelse de terim olarak “Bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir.” Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)

فُصِّلَتْ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

لَوْ - لَوْلَا  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


ءَاَۭۘعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle müşriklerin sözlerine dahildir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olsa da gerçek manada soru olmayıp tahkir ve taaccüb manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Hemze inkârî istifham harfidir. Soru mütekellimin bilmediği veya cevap istediği bir konu olmadığı için cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  اَۭۘعْجَمِيٌّ , takdiri  هو  olan mahzuf mübtedanın haberidir.   Veya mübtedadır, haberi mahzuftur. Yani  أاَۭۘعْجَمِيٌّ عَرَبِيٌّۜ يستويان (Arap olanla olmayan bir midir?) demektir.

وَعَرَبِيٌّۜ  cümlesi aynı üslupla gelerek makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Cümleler arasında mukabele oluşturmuştur.

عَرَبِيٌّۜ , takdiri  هو  olan mahzuf mübtedanın haberidir. 

اَۭۘعْجَمِيٌّ (arap olmayan) - وَعَرَبِيٌّ (arap) kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve muvazene sanatları vardır.

اَۭۘعْجَمِيٌّ (a’cemi) ister fasih olsun, ister olmasın Arap olmayan kimse demektir. A'cemi ise Arap olsun, olmasın fasih konuşamayan kimse demektir. Buna göre  الأعجم  kelimesi  الفصيح ‘in zıttıdır. Bu da ifadeleri, sözleri açık seçik olmayandır. Mesela konuşmayan hayvana  أعجم  denilir. صلاة النهار عجماء (Gündüz namazı acmâ'dır) ifadesi de buradan gelmektedir. Yani gündüz namazında açıktan Kur'ân-ı Kerîm okunmaz. Buna göre  أعجم kelimesine nispet (acem kelimesine göre) daha bir pekiştirmeli olmaktadır. Çünkü Arap olmayan  الأعجمي  bir şahıs Arapçayı fasih olarak konuşabilir. Arap olan bir kimse de fasih olmayabilir. Bundan dolayı الأعجمي  şeklindeki nispet daha vurgulu bir ifade olmaktadır. (Kurtubî)


قُلْ هُوَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muhatap Hz. Peygamber, mütekellim Allah Teâlâ’dır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هُوَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

هُوَ  mübteda, هُدًى  haberidir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  car mecruru ihtimam için amili olan  هُدًى ‘e takdim edilmiştir.

Mecrur mahaldeki  لِلَّذ۪ينَ  has ism-i ism-i mevsûlu başındaki  لِ  harf-i ceriyle birlikte  هُدًى ‘e mütealliktir. Sılası olan  اٰمَنُوا , temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

شِفَٓاءٌۜ  haber olan  هُدًى ’e matuftur. Cihet-i câmia, tezâyüftür.

اٰمَنُوا  - هُدًى  - شِفَٓاءٌۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Kur’an teşbihi beliğ yoluyla irşad eden ve şifa veren kişiye benzetilmiştir.

قَالُوا - قُلْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

العَمى  kelimesi görmeyen demektir ve burada ihtida’nın zıddı olarak gelmiş müstear bir kelimedir. Bu kelimeler arasında tıbâk vardır.  


وَالَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًىۜ 

 

 

وَ , istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mübteda konumundaki has ism-i mevsûlun sılası olan  لَا يُؤْمِنُونَ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, adı geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmesi yanında, tahkir ifade eder.

ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْرٌ  cümlesi  الَّذ۪ينَ ’nin haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatı vardır.  ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  وَقْرٌ  ise muahhar mübtedadır. 

وَقْرٌ ’daki tenvin kesret ve tahkir ifade eder. 

وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًىۜ  cümlesi  الَّذ۪ينَ ‘nin haberine matuftur.  هُوَ mübteda,  عَمًىۜ  haberdir. Faide-i haber ibtidai kelamdır. Car mecrur  عَلَيْهِمْ , müsned olan  عَمًىۜ ‘nın mahzuf haline mütealliktir. 

عَمًىۜ ‘in Kur’an’a isnadı mecâz-ı aklîdir.

Bu cümlede kalp sanatı vardır. Kur'an'ın onlara kör olduğu ifade edilmiştir. Halbuki kör olan Kur’an değil onlardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi

قُلْ هُوَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌۜ  cümlesiyle, وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًىۜ  cümlesi arasında mukabele oluşmuştur.

اٰمَنُوا  - لَا يُؤْمِنُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


اُو۬لٰٓئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ۟

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. وَالَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ ‘nin üçüncü haberidir. (Âşûr) Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ism-i işaretle marife olması, işaret edilenleri tahkir amacına matuftur.  اُو۬لٰٓئِك  işaret ismi bu kişileri işaret ederek sanki gözümüzün önündeymiş gibi düşünmemizi sağlar.

اُو۬لٰٓئِكَ  mübtedadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ۟  cümlesi haberdir. 

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiil gelerek, azgınların şeytanlara tabi oluşlarının zihinde canlanması sağlanmıştır.  

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنْ مَكَانٍ  car mecruru  يُنَادَوْنَ  fiiline mütealliktir.  بَع۪يدٍ۟  kelimesi  مَكَانٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

يُنَادَوْنَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Bu cümlede istiare vardır. Onların, öğütleri kabul etmeme ve Kur'an'dan ve içindekilerden yüz çevirme hususundaki halleri, kendisine uzaktan seslenilen kim­senin haline benzetilmiştir. Kendisine seslenileni ne işitir, ne de anlar. İkisi arasındaki alaka, her birindeki anlayışsızlıktır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir, Ebüssuûd)

Bu istiare temsilidir. Kâfirler sağırlara benzetilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)