Muhammed Sûresi 36. Ayet

اِنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌۜ وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا يُؤْتِكُمْ اُجُورَكُمْ وَلَا يَسْـَٔلْكُمْ اَمْوَالَكُمْ  ٣٦

Şüphesiz dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer inanır ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, O size mükâfatınızı verir ve sizden mallarınızı (tamamen sarf etmenizi) istemez.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّمَا şüphesiz
2 الْحَيَاةُ hayatı ح ي ي
3 الدُّنْيَا dünya د ن و
4 لَعِبٌ bir oyundur ل ع ب
5 وَلَهْوٌ ve eğlencedir ل ه و
6 وَإِنْ ve eğer
7 تُؤْمِنُوا inanırsanız ا م ن
8 وَتَتَّقُوا ve korunursanız و ق ي
9 يُؤْتِكُمْ size verir ا ت ي
10 أُجُورَكُمْ mükafatlarınızı ا ج ر
11 وَلَا ve
12 يَسْأَلْكُمْ sizden istemez س ا ل
13 أَمْوَالَكُمْ mallarınızı م و ل
 

Allah müminlerden itaat istiyor, âhiret saadetinden ibaret olan büyük ödülü de müminlerin servetlerine değil, itaatlerine, mümine yaraşan hayat tarzına veriyor. İslâm fıtrat dini olduğuna göre onun teklifleri de fıtrata uygun olacaktır. İnsan tabiatında mal sevgisi, servete bağlılık ve onu koruma arzusu vardır. Bu duygu ve arzulara rağmen müminlerden, âhiret saadeti ve Allah rızası için kesin olarak, bağlayıcı bir buyrukla servetlerinin tamamı istenseydi, bu emri yerine getirmede zorlanırlardı, itaatsizlikler olur, beşerî zaaflar kendini gösterirdi. Böyle yapılmadı, farz olan harcamalar ve vergiler dışında kalan ibadet maksatlı harcamalar (sadakalar, bağışlar) kişilerin tercihine bırakıldı. Bununla beraber dini, ırkı, bölgesi farklı da olsa bütün insanların yaşama hakkı bulunduğu, bu hakkın gerçekleşebilmesi için de her insanın yaşamak için muhtaç bulunduğu şeyleri elde etmiş olması gerektiği için cebrî ödemelerin (zekât, fitre, kefâret vb.) temel ihtiyaçları karşılamaması halinde müslümanların, ihtiyaç fazlası mallarından yine ödeme yapmaları –zarûreten– farz olur. “Yardım isteyenlere ve yoksullara mallarından belli bir pay ayırırlardı” meâlindeki âyetle, (Zâriyât 51/19) bir seferde Hz. Peygamber’in, çeşitli malları ve ihtiyaç maddelerini tek tek zikrederek, “Fazlası olan, ihtiyacı olana versin” deyince sahâbenin bu sözden, “ihtiyaç devam ettikçe fazlada haklarının bulunmadığı” sonucunu çıkarmaları da bu zaruret hükmünü desteklemektedir (Müslim, “Lukata”, 18).

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 60
 

اِنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌۜ 

 

İsim cümlesidir. اِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

الْحَيٰوةُ  mübteda olup damme ile merfûdur. الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةُ ‘nun sıfatı olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. لَعِبٌ  haber olup damme ile merfûdur. لَهْوٌ  atıf harfi و 'la makabline matuftur.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ism-i faildir) ve mekfûfe’dir. Usül ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. (https:/ / islamansiklopedisi.org

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا يُؤْتِكُمْ اُجُورَكُمْ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُؤْمِنُوا  şart fiili olup,  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. تَتَّقُوا  fiili atıf harfi  وَ’la makabline matuftur.

فَ  karînesi olmadan gelen  يُؤْتِكُمْ  cümlesi şartın cevabıdır.  

يُؤْتِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzarı fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اُجُورَكُمْ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُؤْمِنُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

تَتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقى ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 وَلَا يَسْـَٔلْكُمْ اَمْوَالَكُمْ

 

Fiil cümlesidir. Ayet وَ  atıf harfiyle şartın cevabına matuftur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَسْـَٔلْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَمْوَالَكُمْ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

 

اِنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümleye dahil olan  اِنَّـمَٓا , hasr edatıdır. Ayetteki  اِنَّمَا  ile gerçekleşen kasr, mübteda ve haber arasındadır. Kasr  الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا  mevsuf/maksûr,  لَعِبٌ  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. Dünya hayatı oyuna tahsis edilmiştir.

Kasr, iki tekid mesabesindedir. Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

اِنَّـمَٓا  kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَعِبٌ - لَهْوٌۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Cümlede teşbih-i beliğ yoluyla, dünya hayatı oyun ve eğlenceye benzetilmiştir. Müşebbeh dünya hayatı, müşebbehün bih, oyun ve eğlencedir. Vech-i şebeh, her ikisindeki, insanı cezbetmesi ve meşgul etmesidir. 

لَعِبٌ , kendisiyle meşgul olduğunu, ama o anda kendisinde bir zaruret bulunmayan; gelecekte de, bir faydası umulmayan şeydir. Sonra insan o şeyi yapsa, bu da onu, başkasından alıkoymayıp, daha mühim şeylere eğilmesine mani olmazsa, bu şeye  لَعِبٌ  (oyun); insanın onu kullanıp, bu şeyin, onu başka şeylerden alıkoyması ve böylece de daha mühim şeyleri yapmasına mani olması halinde de bu şey bir   لَهْوٌۜ  olur. İşte bundan dolayı, insanı başka şeylerden alıkoyduğu için oyun eğlence aletlerine,  لَهْوٌۜ; bunun aşağısında olanlara da -meselâ satranç oyunu, güvercin uçurmak gibi-, لَعِبٌ denilmiştir. (Fahreddin er-Razi)

اللَّهْوُ : Zihni meselelerin ciddiyet zahmetinden uzaklaştırmak için yapılan çalışmadır, böylece kendisini ilgilendiren önemli şeylerden uzaklaştırır ve zihnini strese sokar.

Hayatın bir oyun ve eğlence olduğu sözü, teşbihi beliğdir. Dünya hayatının şartları, geçici olduğundan hiçbir faydası olmayan bir oyun ve eğlenceye, ahiret de karar yurduna benzetilmiştir. (Âşûr)


 وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا يُؤْتِكُمْ اُجُورَكُمْ وَلَا يَسْـَٔلْكُمْ اَمْوَالَكُمْ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine ‘irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda haberî isnaddır.  تُؤْمِنُوا  şart cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üsluptaki  وَتَتَّقُوا  cümlesi hükümde ortaklık sebebiyle  تُؤْمِنُوا  cümlesine atfedilmiştir.

تَتَّقُوا  ve  تُؤْمِنُوا  fiillerinin mef'ûlü olan Allah lafzı hazf edilmiştir. Buna göre içinde hazif bulunan cümlenin anlamı “Allah'tan korkarsanız ve Allah’a inanırsanız” şeklindedir. 

تَتَّقُوا - تُؤْمِنُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

فَ  karînesi olmadan gelen cevap cümlesi  يُؤْتِكُمْ اُجُورَكُمْ ; müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

يُؤْتِكُمْ اُجُورَكُمْ  ifadesinde istiare vardır. Allah’a inanıp, takva sahibi olanların mükafatı, işçiye ödenen ücrete benzetilmiştir.

Mükafat verilecek kimselerin özelliklerinin, Allah’a inanmak ve takva sahibi olmak şeklinde sayılması, taksim sanatıdır.

وَلَا يَسْـَٔلْكُمْ اَمْوَالَكُمْ  Cümle atıf harfi atıf harfi وَ ‘la şartın cevabına atfedilmştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetteki bütün fiiller muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كُمْ ‘lerin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.