Mâide Sûresi 103. Ayet

مَا جَعَلَ اللّٰهُ مِنْ بَح۪يرَةٍ وَلَا سَٓائِبَةٍ وَلَا وَص۪يلَةٍ وَلَا حَامٍۙ وَلٰكِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ  ١٠٣

Allah, ne “Bahîre”, ne “Sâibe”, ne “Vasîle”, ne de “Hâm” diye bir şey meşru kılmamıştır. Fakat, inkâr edenler Allah’a karşı yalan uyduruyorlar. Zaten çoklarının aklı da ermez.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا
2 جَعَلَ yapmamıştır ج ع ل
3 اللَّهُ Allah
4 مِنْ ne
5 بَحِيرَةٍ "bahîre" ب ح ر
6 وَلَا ve ne
7 سَائِبَةٍ "sâibe" س ي ب
8 وَلَا ve ne
9 وَصِيلَةٍ "vasîle" و ص ل
10 وَلَا ve ne
11 حَامٍ "ham" ح م ي
12 وَلَٰكِنَّ fakat
13 الَّذِينَ kimseler
14 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
15 يَفْتَرُونَ uyduruyorlar ف ر ي
16 عَلَى karşı
17 اللَّهِ Allah’a
18 الْكَذِبَ yalan ك ذ ب
19 وَأَكْثَرُهُمْ ve çokları da ك ث ر
20 لَا
21 يَعْقِلُونَ akıl erdiremiyorlar ع ق ل
 
َوَصَل; İttisal; çeşitli nesnelerin birbiriyle birleşmesidir. وَصْلٌ kelimesi hem somut hem de soyut şeyler için kullanılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri vusul, visal, vuslat, vasıl, ittisal, muttasıl, muvasalat, sıla, muslin ve pusuldur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) (Sacide Büşra Yılmaz)
 

مَا جَعَلَ اللّٰهُ مِنْ بَح۪يرَةٍ وَلَا سَٓائِبَةٍ وَلَا وَص۪يلَةٍ وَلَا حَامٍۙ 

 

Fiil cümlesidir.  مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  بَح۪يرَةٍ  lafzen mecrur, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir.  سَٓائِبَةٍ وَلَا وَص۪يلَةٍ وَلَا حَامٍ  kelimeleri atıf harfi وَ ’la  بَح۪يرَةٍ  ‘ e matuftur.

سَٓائِبَةٍ  kelimesi sülâsî mücerredi  سيب  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلٰكِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لٰكِنَّ  istidrak harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre  لٰكِنَّ  de  اِنَّ  gibi cümleyi tekid eder.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لٰكِنَّ ’nin ismi olup mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يَفْتَرُونَ  cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَفْتَرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى اللّٰهِ car mecruru  يَفْتَرُونَ  fiiline mütealliktir.  الْكَذِبَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) يَفْتَرُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi فري ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. اَكْثَرُهُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَعْقِلُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْقِلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

 

مَا جَعَلَ اللّٰهُ مِنْ بَح۪يرَةٍ وَلَا سَٓائِبَةٍ وَلَا وَص۪يلَةٍ وَلَا حَامٍۙ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Zaid  مِنْ  ve nefy harfi  لَا  ’nın tekrarıyla tekid edilmiştir.

Mazi fiilin  مَٓا  harfiyle olumsuzlanması, لَمْ  harfiyle olumsuzlanmasından daha kuvvetlidir. Çünkü  مَٓا  harfiyle olumsuzlanmış mazi fiil, لَمْ  ile olumsuzlanmış mazi fiilin aksine, kasemin cevabı menzilindedir. Dolayısıyla bu tabir tekitli bir olumsuzluk demektir.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyanî Tefsir yolu, Hûd/52, c. 3, s. 219)

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra ikazı artırmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Birbirine atfedilen car-mecrurların atıf sebebi temasüldür. Kelimelere dahil olan لَا , olumsuzluğu tekit içindir. Atıftan sonra nefy harfi tekrar edilmeseydi, sadece ikisinin birlikte olumsuzlandığı anlamını taşırdı. Bu şekilde gelerek hem bunların yalnız başına olduğu durum hem de ikisinin birlikte olduğu durum olumsuzlanmıştır. 

بَح۪يرَةٍ - سَٓائِبَةٍ - وَص۪يلَةٍ - حَامٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Kelimelerdeki nekrelik, muayyen olmayan cins ve tahkir ifade eder.

Cümlede cem’ ma’at-taksim sanatı vardır.

Ayette geçen  مَا جَعَلَ ’nin manası, “meşru kılmadı, kanun koymadı” demektir. Bunun içindir ki bir mef'ûle geçişli kılınmıştır, o da  بَح۪يرَةٍ ’dir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

مِن  harf-i ceri nefyden sonra gelen zaid harftir. Olumsuzluğun, belirli bireyleri değil cinsin hepsini kapsadığını belirtir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Arapçada,  عَمِلَ ,فَعَلَ (yaptı, işledi);  طَفِقَ (başladı);  جَعَلَ  (kıldı, yaptı);  اَنْشَأَ (inşa etti, yaptı) ve  اَقْبَلَ  (yöneldi, yapmaya yöneldi) fiilleri kullanılır. Bu fiillerin bir kısmı, diğerlerinden daha âmm (umumi manada) dırlar. Bunların en umumi olanı  فَعَلَ  fiilidir. Çünkü bu fiil hem uzuvların işlerini hem de kalbin (aklın) işlerini ifade için kullanılır. Bunun uzuvların işlerini ifade etmek için kullanılması hususu açıktır. Kalplerin fiillerini ifade etmek için kullanılmasına gelince bunun delili: “(Allah’a) şirk koşanlar dediler ki: ‘Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız, kendisinden başka hiçbir şeye tapmazdık.’ Onlardan öncekiler de böyle yaptı (فَعَلَ).” (Nahl Suresi, 35) ayetidir.  عَمِلَ  fiiline gelince  فَعَلَ  fiilinden daha hususidir. Çünkü bu fiil sadece uzuvların fiillerini ifade etmede kullanılır; düşünme, azmetme, niyetlenme manalarında kullanılmaz. Bunun delili, Hazreti Peygamberin (s.a.v) نِيَّةُ المُؤْمِنُ مِنْ خَيْرٌ مِنْ عَمَلِهِ “Müminin niyeti, amelinden daha hayırlıdır.” hadisi şerifidir. Burada niyetin amelden daha hayırlı olduğunu bildirmiştir. Eğer niyet, bir amel olmuş olsaydı, niyetin yine niyetten daha hayırlı olmuş olması gerekirdi.

جَعَلَ  fiiline gelince bunun birkaç manası vardır:

a-“Hükmetmek…” “Onlar, Rahman’ın kulları olan melekleri dişiler kıldılar (yani böyle hükmettiler)” (Zuhruf Suresi, 19) ayetindeki  جَعَلَ  bu manadadır.   

b-Yaratmak” “(O Allah), zulmetleri ve nuru kıldı yani yarattı.” (Enam/1) ayetinde olduğu gibi...   

c- “Kılmak, ...haline getirmek” manası... “Gerçekten biz onu, anlayasınız diye Arapça bir Kur’an yaptık.” (Zuhruf Suresi, 3) ayetinde olduğu gibi. Bunu iyice anladığın zaman deriz ki, ayetteki  sözü,  مَا جَعَلَ اللّٰهُ  “Allah buna hükmetmedi, bunu meşru kılmadı ve bunu emretmedi.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Allah Teâlâ burada dört şeyden bahsetmiştir: “Allah ne بَح۪يرَ ’ den ne  سَٓائِبَةٍ ’ den ne وَص۪يلَةٍ  ’den ne de  حَامٍۙ ’dan, hiçbirini (meşru) kılmamıştır.” buyurmuştur. 

Birincisi, [ بَح۪يرَ ]’dir. Bu, yarmak, dilmek manasınadır. Nitekim birisi devesinin kulağını kesip dildiğinde بَحَرَ نَاقَتَهُ  denilir. Fail vezninde olan bu kelime ism-i mefûl (dilinmiş) manasındadır. Ebu Ubeyde ve Zeccâc şöyle demişlerdir: “Deve beş batın (kere) yavrulayıp en sonuncu yavrusu erkek olunca o devenin kulağını dilerler, ona binmeyi ve onu kesmeyi kendilerine yasaklarlar ve onu putları için salıp azat ederlerdi. Bundan dolayı onun tüyleri kırkılmaz, sırtına binilmez, su içmesine mani olunmaz, meradan kovulmaz, kendisinden istifade edilemez, yürüyemeyecek kadar aciz bir insan bile ona rastlasa haram saydığı için ona binmez.”

İkincisi, [ سَٓائِبَ ]’dir. Bu, yeryüzünde akıp giden manasına gelen  سَابَ  fiilinin ism-i failidir. Nitekim (su aktı) سَابَ المَاءَ  ve  سَابَتِ الحَيَّةُ “Yılan aktı (hızla gitti).” denir. O halde “sâibe”, istediği yere gidip dolaşsın diye salıverilen (hayvan) demektir. Bu kelime de “salıverilmiş” manasında ism-i mefûl karşılığında kullanılmıştır. Bu tıpkı فِى عِيشَتِ رَاضِيَةٍ (Karia Suresi, 7) ayetindeki “râdiye” kelimesinin, “razı olunmuş” manasında, ism-i mef'’ul karşılığı kullanılması gibidir. Âlimler “sâibe”nin ne olduğu hususunda, birkaç izah yapmışlardır:

1. Ferrâ şöyle demiştir: “Deve, on batın doğursa ve doğurdukları hep dişi olsa sahibi onu salıverirdi. Bu deveye binilmez, sütü sağılmaz, tüyü kırkılmazdı, çocuklar ve yolculardan başkası onun sütünü içmezdi.”

2. İbn Abbas şöyle der: “Sâibe, putlar adına azat edilip salıverilen hayvan demektir. Adam, malından istediği kadar hayvanı azat eder ve onları putların hizmetçilerine getirirdi. O hizmetçiler de bu hayvanların sütünü yolculara içirirlerdi.”

Üçüncüsü, [وَص۪يلَ ]’dir: Müfessirler şöyle derler: “Koyun dişi doğurursa bu sahibinin olurdu. Eğer erkek doğurur ise doğan bu yavru da putlarının olurdu. Eğer erkek ve dişi karışık doğurur ise onlar, Bu kardeşine ulaştı.” derler ve erkek yavruyu putlarına kurban etmezlerdi.” Buna göre “vasile”, başkasına ulaştırılmış ve bitiştirilmiş manasında “mevsûle” karşılığıdır. Bu kelimenin o yavru kardeşine bitiştiği için ism-i fail manasında olması da caizdir.

Dördüncüsü, [حَامٍۙ ]’dır. Bir insan, bir başkasını himaye ettiğinde denir. Bunun da ne manada olduğu hususunda şu izahlar yapılmıştır:

1. Tohumluk (damızlık) deve, yavrusunun yavrusuna döllemek için atladığında, “sırtını binilmekten himaye edip korudu” manasında, denilir. Dolayısıyla bundan sonra artık ölünceye kadar ona binilmez, onunla yük taşınmaz ve sudan, meradan men edilmezdi. Ölünce de etini hem erkekler hem kadınlar yerlerdi.

2. “Bu, on sene, tohumluk için kullanılan ve on seneden sonra salıverilen deve demektir. Bu da sırtına binilmesi haram olan develerdendir.” Bu görüş, Süddî’nin görüşüdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bir koyun dişi doğurursa kendilerinin, erkek doğurursa ilâhların olurdu. Şayet ikisini birden yani ikiz doğurursa dişiden dolayı erkeği de kurban etmezler “erkek dişiye kavuştu” anlamına buna “vasîle” derlerdi.

Bir erkek devenin sulbünden on batın (döl) doğarsa onun sırtını haram sayarlar, artık o devenin sırtına binmez, yük vurmaz ve onu hiçbir su ve otlaktan men etmezlerdi. Buna da “sırtı himaye edilmiş” anlamına “hâm” derlerdi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm,Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


وَلٰكِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

İstidrak harfi  لَـٰكِنَّ ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

لٰكِنَّ ’nin ismi konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  كَفَرُوا  cümlesi,  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Müsned olan  يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, durumun kötülüğüne dikkat çekmek için zamir makamında zahir isme iltifat edilerek tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  Car-mecrur  عَلَى اللّٰهِ , ihtimam için, mef’ûl olan  الْكَذِبَۜ ‘ye takdim edilmiştir

يَفْتَرُونَ - الْكَذِبَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ  cümlesi  لٰكِنَّ ’nin haberine atıf harfi  وَ ‘la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Mübteda ve haberden oluşan cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyh olan  اَكْثَرُهُمْ ‘un izafetle marife olması, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.

İsm-i tafdil vezninde gelen  اَكْثَرُ , mübalağa ifade etmiştir.

Müsned olan  لَا يَعْقِلُونَ  cümlesi menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedin menfi muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü  tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur'an’da çok örneği vardır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dil bilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan  تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر  ve  تَفَقُّه  kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan  تَعَقُّل  kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken  لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ  gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise  أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ  ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.