بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ الْبَحْرِ وَطَعَامُهُ مَتَاعاً لَكُمْ وَلِلسَّيَّارَةِۚ وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُماًۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّـذ۪ٓي اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ ٩٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أُحِلَّ | helal kılındı |
|
| 2 | لَكُمْ | size |
|
| 3 | صَيْدُ | avı |
|
| 4 | الْبَحْرِ | deniz |
|
| 5 | وَطَعَامُهُ | ve yiyeceği |
|
| 6 | مَتَاعًا | geçimlik olarak |
|
| 7 | لَكُمْ | size |
|
| 8 | وَلِلسَّيَّارَةِ | ve yolculara |
|
| 9 | وَحُرِّمَ | ve yasaklandı |
|
| 10 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 11 | صَيْدُ | avı |
|
| 12 | الْبَرِّ | kara |
|
| 13 | مَا |
|
|
| 14 | دُمْتُمْ | olduğunuz sürece |
|
| 15 | حُرُمًا | ihramlı |
|
| 16 | وَاتَّقُوا | korkun |
|
| 17 | اللَّهَ | Allah’tan |
|
| 18 | الَّذِي | o ki |
|
| 19 | إِلَيْهِ | huzuruna |
|
| 20 | تُحْشَرُونَ | toplanacaksınız |
|
اُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ الْبَحْرِ وَطَعَامُهُ مَتَاعاً لَكُمْ وَلِلسَّيَّارَةِۚ
Fiil cümlesidir. اُحِلَّ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَكُمْ car mecruru اُحِلَّ fiiline mütealliktir. صَيْدُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْبَحْرِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
طَعَامُهُ atıf harfi وَ ’la صَيْدُ ’ya matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَتَاعًا sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur.
لَكُمْ car mecruru مَتَاعًا ’e mütealliktir.
وَ atıf harfidir. لِلسَّيَّارَةِ car mecruru مَتَاعًا ’e mütealliktir.
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.
2 tür kullanımı vardır: 1) Harfi cersiz kullanımı. 2) Harfi cerli kullanımı
1) Harfi cersiz kullanımı:
Harfi cersiz olması için şu şartlar gereklidir:
a) Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır.
b) Nekre (belirsiz) olmalıdır.
c) Mef’ûlün leh olacak mastarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.
d) Fiilin faili ile mef’ulün faili aynı olmalıdır.
e) Fiilin oluş zamanı ile mef’ulün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır.
Mef’ûlün lehin harfi cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُحِلَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حلل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُماًۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حُرِّمَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. عَلَيْكُمْ car mecruru حُرِّمَ fiiline mütealliktir. صَيْدُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْبَرِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
مَاداَمَ nakıs, camid fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasbeder. مَا ve masdar-ı müevvel, حُرِّمَ fiiline mütealliktir.
مَا masdar harfidir. دُمْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri, دُمْتُمْ ‘un ismi olarak mahallen merfûdur. حُرُمًا kelimesi دُمْتُمْ ’un haberi olup fetha ile mansubdur.
حُرِّمَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حرم ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّـذ۪ٓي اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اتَّقُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ٓي , lafza-i celâlin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تُحْشَرُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. اِلَيْهِ car mecruru تُحْشَرُونَ fiiline mütealliktir.
تُحْشَرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfu meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naibi fail olarak mahallen merfûdur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44) اتَّقُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dır. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ الْبَحْرِ وَطَعَامُهُ مَتَاعاً لَكُمْ وَلِلسَّيَّارَةِۚ وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُماًۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur لَكُمْ ihtimam için, naib-i fail olan صَيْدُ الْبَحْرِ ‘ya takdim edilmiştir.
اُحِلَّ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
وَطَعَامُهُ kelimesi temasül nedeniyle صَيْدُ الْبَحْرِ ‘ye atfedilmiştir. Bu atıf, umumdan sonra husus babında ıtnâb sanatıdır.
لَكُمْ ve ona matuf olan وَلِلسَّيَّارَةِ car-mecrurlarının müteallakı olan مَتَاعًا , mef’ûlu mutlaktan naib masdardır. Veya sebebiyyet bildiren mef'ûlun lieclihtir.
متع fiilinden müştak مَتَاعًا , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
لِلسَّيَّارَةِۚ mübalağalı ism-i fail kalıbında gelerek fiil gibi amel etmiş, bu vasfın istikrarına ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet etmiştir.
وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُمًاۜ cümlesi tezat sebebiyle atıf harfi وَ ’la istînâfa atfedilmiştir. İstînâfla aynı üsluptadır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur عَلَيْكُمْ konunun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için, naib-i fail olan صَيْدُ الْبَرِّ ‘ya takdim edilmiştir.
مَا , masdariyedir. Akabindeki دُمْتُمْ حُرُمًا cümlesi, masdar teviliyle, zaman zarfı olarak حُرِّمَ fiiline mütealliktir.
Devamlılık bildiren nakıs fiil مَا دُمْتُمْ ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ الْبَحْرِ وَطَعَامُهُ مَتَاعًا لَكُمْ وَلِلسَّيَّارَةِ cümlesiyle وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُمًا cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
حُرُمًا - حُرِّمَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْبَحْرِ - الْبَرِّ ve وَحُرِّمَ - اُحِلَّ ve لَكُمْ - عَلَيْكُمْ kelime grupları arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
صَيْدُ - لَكُمْ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّـذ۪ٓي اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اللّٰهَ lafza-i celâli için sıfat konumundaki müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nin sılası olan اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur اِلَيْهِ , ihtimam için amili olan تُحْشَرُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
تُحْشَرُونَ fiilli meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
الَّذ۪ٓي ism-i mevsûlu tazim, teşvik, muhatabı hatadan kurtarmak, zihinde yerleştirmek, arkadan gelen habere ima ve işaret içindir.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Huzurunda toplanacağınız Allah’a karşı gelmekten sakının.] ifadesinde Allah Teâlâ, cümlenin zahir anlamına, ‘Aksi takdirde cezalandırılırsınız.’ manasını idmâc etmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ [O'na haşrolunacaksınız] sözü, lafzen sarih olarak Allah'a dönüşe delalet eder, bunun yanında söylenmemiş bu sarih delalet başka bir delaleti de kapsar, bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 4, Zuhruf Suresi 85, s. 370)
Cenab-ı Hak “Rabbinizden” yerine “Allah’tan ittika ediniz.” buyurmuştur. “Rab” terbiye ve ihsana delalet eden bir lafızdır. “İlâh” ise O’nun hakimiyetine ve heybetine delalet eden bir lafızdır.
حشر , dağınık şeyleri bir araya toplamaktır.
Takva; boyun eğmek, itaat etmek demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Mücadele/9)
جَعَلَ اللّٰهُ الْكَعْبَةَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ قِيَاماً لِلنَّاسِ وَالشَّهْرَ الْحَرَامَ وَالْهَدْيَ وَالْقَلَٓائِدَۜ ذٰلِكَ لِتَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَاَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ ٩٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | جَعَلَ | kıldı |
|
| 2 | اللَّهُ | Allah |
|
| 3 | الْكَعْبَةَ | Ka’be’yi |
|
| 4 | الْبَيْتَ | Beyt-i |
|
| 5 | الْحَرَامَ | Haram’ı |
|
| 6 | قِيَامًا | bir durak |
|
| 7 | لِلنَّاسِ | insanlar için |
|
| 8 | وَالشَّهْرَ | ve ayı (kıldı) |
|
| 9 | الْحَرَامَ | haram |
|
| 10 | وَالْهَدْيَ | ve kurbanı |
|
| 11 | وَالْقَلَائِدَ | ve tasmalı kurbanlıkları |
|
| 12 | ذَٰلِكَ | böylece |
|
| 13 | لِتَعْلَمُوا | anlayasınız diye |
|
| 14 | أَنَّ | şüphesiz |
|
| 15 | اللَّهَ | Allah’ın |
|
| 16 | يَعْلَمُ | bildiğini |
|
| 17 | مَا | olanları |
|
| 18 | فِي |
|
|
| 19 | السَّمَاوَاتِ | göklerde |
|
| 20 | وَمَا | ve olanları |
|
| 21 | فِي |
|
|
| 22 | الْأَرْضِ | yerde |
|
| 23 | وَأَنَّ | ve şüphesiz |
|
| 24 | اللَّهَ | Allah’ın |
|
| 25 | بِكُلِّ | her |
|
| 26 | شَيْءٍ | şeyi |
|
| 27 | عَلِيمٌ | bildiğini |
|
جَعَلَ اللّٰهُ الْكَعْبَةَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ قِيَاماً لِلنَّاسِ وَالشَّهْرَ الْحَرَامَ وَالْهَدْيَ وَالْقَلَٓائِدَۜ
Fiil cümlesidir. جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْكَعْبَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْبَيْتَ atfı beyan veya bedel olup fetha ile mansubdur.
الْحَرَامَ kelimesi الْبَيْتَ ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
قِيَامًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لِلنَّاسِ car mecruru قِيَامًا ’e mütealliktir. الشَّهْرَ atıf harfi وَ ile الْكَعْبَةَ ’ye matuftur. الْحَرَامَ kelimesi الشَّهْرَ ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur. الْهَدْيَ وَالْقَلَٓائِدَ kelimeleri atıf harfi وَ ’la الْكَعْبَةَ ’ye matuftur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Atfı beyan konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır:
1. İsmi işaretten sonra gelen camid ismin (müşarun ileyhin) atfı beyan olarak gelmesi
2. اَيُّهَا ve اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atfı beyan olarak gelmesi
3. Sıfattan sonra gelen mevsufun atfı beyan olarak gelmesi
4. Tefsir harfi اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكَ لِتَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
لِ harfi, تَعْلَمُٓوا fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harf-i ceriyle mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
تَعْلَمُٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَنَّ ve masdar-ı müevvel, تَعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlu yerinde olup mahallen mansubdur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâli اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَعْلَمُ cümlesi اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. مَا فِي الْاَرْضِ cümlesi atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir.
وَاَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهُ lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru عَل۪يمٌ ’e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَل۪يمٌ kelimesi اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.
عَل۪يمٌ kelimesi,mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَعَلَ اللّٰهُ الْكَعْبَةَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ قِيَاماً لِلنَّاسِ وَالشَّهْرَ الْحَرَامَ وَالْهَدْيَ وَالْقَلَٓائِدَۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet duyguları uyandırma amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
الْكَعْبَةَ , fiilin birinci, قِيَامًا , ikinci mef’ûlüdür.
الْبَيْتَ الْحَرَامَ terkibi الْكَعْبَةَ ’den atf-ı beyandır. Atf-ı beyan, ıtnâb sanatının îgāl babındandır.
الْحَرَامَ kelimesi الْبَيْتَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
لِلنَّاسِ car-mecruru, قِيَامًا ‘e mütealliktir. Ism-i fail vezninde gelerek fiil gibi amel etmiştir.
وَالشَّهْرَ الْحَرَامَ ve onu takib eden وَالْهَدْيَ ve وَالْقَلَٓائِدَ kelimeleri الْكَعْبَةَ ‘ye atfedilmiştir.
الْبَيْتَ الْحَرَامَ ve الشَّهْرَ الْحَرَامَ ifadelerinde akli mecaz vardır. Hürmetli olan şehir veya ev değil orada yaşayan insanlardır. Şehir ve ev, canlı bir varlığa benzetilerek istiare yapılmıştır.
لِلنَّاسِ ’deki lam-ı tarif ahd içindir. Bu kelimeyle araplar murad olunmuştur. Çünkü Kâbe’den onlar faydalanıyorlardı. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
قِيَامًا kelimesini, Kâbe’nin şerefini korumak olarak daha geniş bir çerçevede düşünebiliriz. Bu kelime bize kıyameti de hatırlatıyor, zaten hac olayı kıyametin bir provası gibidir ve her iki kelime de aynı köktendir. Burada قِيَامًا kelimesinin zikredilmesi insanların dini ve dünyevi bakımdan ayakta durmalarını sağlaması manasını vurgular. Çünkü Kâbe insanların hem dini hem de dünyevi hayatlarını canlandırır. Korkanlar ona sığınır, ona sığınan güvenli olur, güçsüzler orada güven bulur, tüccarlar orada kazanır, hac ve umre ziyaretine kastedenler ona yönelir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kâbe, küp şeklini de ifade eder, yuvarlaklığı da. Arapların evi aslında yuvarlak oluyormuş o dönemde, Kabenin küp olması ilahi yönünü, yuvarlaklığı da insanların evine olan benzerliğini ifade ediyormuş. Kabenin tümsek, çıkıntı manaları da var. Ortaya çıkan bariz şey anlamına da geliyor. Topuk kelimesi de, kızların göğüslerinin büyümesi de bu kökten gelir.
Haram aylar, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb’dir.
جَعَلَ değiştirme anlamında kalp fiillerindendir. جَعَلَ kelimesi 3 manaya gelir:
1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek,
2. Bir halden başka bir hale geçmek,
3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. Bu ayette “bir şeyle başka bir şeye hükmetmek” manasında kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَعَلَ fiili hakkında iki görüş vardır: 1. “Beyan etti, hükmetti” manasındadır. 2. “kıldı, oldurdu, ...haline getirdi” manasındadır.
Birincisi, emretmek ve tarif edip anlatmak yoluyla olur. İkincisi de ona saygı duyup, yaklaşmaları için, insanların kalplerinde, bunun sebeplerini yaratmakla olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
Bu ayetteki الْبَيْتَ الْحَرَامَ şeklindeki atf-ı beyan, Kâbe’yi övgü ve onun kutsallığını beyan maksadıyla gelmiştir. (Ali Bulut, Kur’an-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)
وَالشَّهْرَ الْحَرَامَ ibaresi الْكَعْبَةَ kelimesine atfedilmiştir. Bu, hususun umuma atfı gibidir. Çünkü haram aylar, kendisinde kutsallığı barındıran, içinde Kâbe için hac ve umre yapılan aylardır. وَالشَّهْرَ lafzının başındaki lam-ı tarif cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kâbe, yüksek olduğu için "Kâbe" diye isimlendirilmiştir. İnsanın topuğuna da bacaktan dışarı taştığı için الْكَعْبُ diye isimlendirilir. İşte bu ismi dünyada yücelip şanı-şöhreti arttığı için Kâbe bu isimle isimlendirilmiştir. Bundan ötürü Araplar, işi büyüyen, şanı artan kimse için, فُلَانُ عَلَى كَعْبُهُ “falancanın topuğu yükseldi” derler. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetteki قِيَامًا لِلنَّاسِ “İnsanlar için, kendisi ile ayakta durulan birşey…” tabirine gelince bunun aslı قَوَامٌ ’dur. Çünkü bu قَامَ - يَقُمُ (kalktı) fiilindendir. Bu kelimenin manası, kendisi sayesinde işlerin düzeldiği şeydir. Sonra müfessirler, “Kâbe”nin, insanlar için bir “kıyam (işlerin düzelme sebebi)” olması hususunda şu izahlar yapılmıştır:
1. Mekkeliler, bütün yıl boyunca ihtiyaç duyacakları şeyi satın alabilmeleri için diğer beldelerin insanlarının kendilerine gelmelerine muhtaç idiler. Çünkü Mekke, ne hayvancılık ne de ziraat yapılabilecek bir yerdi. Aksine küçük bir belde idi. İnsanların ihtiyaç duydukları şeyler, orada pek az bulunurdu. İşte bundan ötürü, Cenab-ı Hakk, insanların kalbinde, Kâbe’ye karşı bir saygı ve sevgi yaratmış, bundan dolayı diğer insanlar Kâbe’yi ziyaret etme arzusunu duymuşlardır. Bu sebeple ticaret için uzak ülkelerden oraya seyahat etmişler, arzu duyulan ve istenilen her şeyi oraya getirmişlerdir. Binaenaleyh bu durum, çeşitli nimetlerin Mekkelilere akmasına bir vesile ve sebep olmuştur.
2. Allah Teâlâ, Kâbe'yi, dinî bakımdan da insanlar için bir “kıyam” kılmıştır. Çünkü orada büyük ibadetler ve şerefli taatlar yapılmaktadır. Hakk Teâlâ işte bu ibadetleri, günahların bağışlanması, manevî derecelerin artması ve şerefin çoğalması için bir sebep ve vesile kılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetteki قِيَامًا لِلنَّاسِ “İnsanlar için, kendisi ile ayakta durulan” ifadesindeki, “insanlar”dan maksat, bazı insanlardır ki bunlar da Araplardır. Bu mecazî ifade güzel ve yerinde olmuştur. Çünkü her belde halkı, “insanlar şunu yapıyorlar, şöyle şöyle ediyorlar” dedikleri zaman, bununla sadece kendi beldelerinin halkını kastederler. İşte bu sebepten ötürü Araplara, ifade tarzlarına uygun olarak bu şekilde hitap edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Hakk Teâlâ bu ayette, الشَّهْرَ الْحَرَامَ “Haram Ay” ifadesi ile haram olan dört ayı kastetmiştir. Fakat bu haram ayları müfret lafız ile ifade etmiştir. Çünkü burada kelime cins isim olarak kullanılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
الْقَلَٓائِدَ [gerdanlıklar]’dan murad, süslenmiş kurbanlık develerdir. Bunun özellikle zikredilmesi, sevabının daha fazla olması ve haccın güzelliğinin bu suretle daha açık müşahede edilmesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ذٰلِكَ لِتَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَاَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin uzağı işaret etmekte kullanılan işaret ismi ile marife olması, dikkatleri işaret edilene yoğunlaştırmak ve onu yüceltmek ve teşvik içindir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile Allah’ın koymuş olduğu kurallara işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)
ذٰلِكَ ‘nin mübteda olduğu cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِتَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle birlikte mahzuf habere mütealliktir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لِتَعْلَمُٓوا fiilinde irsâd sanatı vardır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ‘nin dahil olduğu اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ cümlesi, masdar teviliyle تَعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
اَنَّ ’nin haberi olan يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder.
يَعْلَمُ fiilinin mef’ûlu konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın, sıla cümlesi mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
İkinci mevsûl ve aynı üslupta gelen sılası temasül nedeniyle birinci mevsûle atfedilmiştir.
فِي السَّمٰوَاتِ ve فِي الْاَرْضِ ibarelerindeki فِي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gökyüzü ve yeryüzü, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mekânlardaki herşeyi kapsadığını tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
السَّمٰوَاتِ’ tan sonra الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
مَا فِي car mecrurunun tekrarında ıtnâb, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâl’de tecrîd sanatı vardır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi olan اَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟ , masdar tevilinde önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi tezayüftür.
Masdar-ı müevvel; اَنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِكُلِّ شَيْءٍ car mecruru, ihtimam için amili olan عَل۪يمٌ ‘a takdim edilmiştir.
عَل۪يمٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
شَيْءٍ ‘deki tenvin, nev ve kesret ifade eder.
Muhatap olan müminlerin Allah’ın her şeyi hakkıyla bildiği konusunda şüpheleri olmadığı halde muktezayı zahirin hilafına olarak kelamın iki unsurla tekid edilmesi, müminlerin bu bilgiye göre yaşamadıkları için münkir yerine konmuş olmaları dolayısıyladır.
اللّٰهَ lafzı ayette üç defa zikredilmiştir. Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırarak onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Her şeyi bilir] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Ya da tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
لِتَعْلَمُٓوا - يَعْلَمُ - عَل۪يمٌ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette cem’ ma’at-taksim ve tefrik sanatı vardır.
وَاَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
وَاَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ ifadesi, tahsisten sonra tekid için umum şeklinde gelmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ibadetlerin vukuundan önce zararları defeden ve gerekli menfaatleri celbeden hükümlerin konması, insan hayatının böyle birtakım açık ve kapalı hikmetleri içine alan gizli hükümler ve intizamlı düzenle ayakta durması, Allah Teâlâ’nın hikmetine ve noksansız ilmine delildir. Şu halde bunu kısaca bilesiniz ve bunların açık hikmeti sizin eksik ilim ve kısa aklınızla kavranılabilmekten çok yüksek olduğunu anlayasınız da bu ibadetlerin, bu haram ve helal etmelerin gizli hikmetlerini ve sırlarını Allah’ın ilmine bırakıp, gerekleriyle amel edesiniz. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اِعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ وَاَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌۜ ٩٨
اِعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ وَاَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌۜ
Fiil cümlesidir. اِعْلَمُٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, اعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlu yerinde olup mahallen mansubdur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. شَد۪يدُ kelimesi اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعِقَابِ۟ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, atıf harfi وَ ile önceki masdarı müevvele matuftur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. غَفُورٌ kelimesi, اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merf’ûdur.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌۜ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ وَاَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ۟ , masdar tevilinde اعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.
Masdar-ı müevvel; اَنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اَنَّ ’nin haberi olan شَد۪يدُ الْعِقَابِ izafeti, sözü kısaltmış ve veciz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Bu üslup, mübalağa içerir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
Müsned olan شَد۪يدُ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
شَد۪يدُ ve الْعِقَابِ۟ kelimeleri arasında mürâât-ı nazir sanatı vardır.
الْعِقَابِ۟ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Konunun önemi için cümleye اِعْلَمُٓوا ile başlanmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اللّٰهَ lafzının zamir makamında zahir isim olarak gelmesinde ıtnâb sanatı, tekrarında ise reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Masdar ve tekid harfi اَنَّ ‘ nin dahil olduğu وَاَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Bu cümle masdar teviliyle önceki masdar-ı müevvele matuftur. Atıf sebebi tezattır.
Her iki cümlede de müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur. Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Allah’ın غَفُورٌ ve رَح۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tehdit anlamı taşıyan ilk cümle ve kurtuluş vadeden bu son cümle lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Yani eğer emirlere uymazsanız şiddetli bir ceza ile karşılaşırsınız, buna mukabil eğer vazgeçer tövbe ederseniz Allah’ın mağfiretine kavuşursunuz demektir. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
Ayrıca ifadelerde bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır.
اِعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ cümlesi ile وَاَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌۜ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
غَفُورٌ - الْعِقَابِ ve kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
İyi biliniz ki Allah’ın azabının çok şiddetli olduğu muhakkak. Bununla beraber Allah’ın Gafûr (affedici), Rahîm (merhametli) olduğu da muhakkak. Bunun için Allah’ın hükümlerine ve dinin korunmasını gerekli kıldığı hususlara iyi dikkat etmeli ve bunları yalnız azap korkusuyla değil, hem yüksek bir korku ve haşyet hem de yüksek bir bağışlanma ümidi ve rahmet aşkı ile tatbik ve icra etmelidir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Allah Teâlâ, kullarına olan çeşitli rahmetlerinden bahsedince, bundan sonra kendisinin, “cezası çok çetin olan” birisi olduğunu belirtmiştir. Çünkü insan, ancak ümitle ve korkuyla tamam olabilir. Cenab-ı Hakk, böyle olduğunu belirtmesinin hemen peşinden rahmetine delalet eden şeyi getirmiştir ki bu da O’nun “Gafûr ve Rahîm” olmasıdır. Bunun böyle olması da rahmet tarafının daha galip geldiğine delalet eder. Çünkü Cenab-ı Hakk, biraz önce çeşitli rahmet ve kereminden bahsetmiş, bunun peşinden azabının çetin olduğunu belirtmiş, bunun akabinde de rahmet ile ilgili vasıflardan ikisini zikretmiştir ki bu da O'nun Gafûr ve Rahîm olmasıdır. Bu da şu önemli inceliğe dikkat çekmek içindir: İlk yaratma ve icat, Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden dolayıdır. Görünen odur ki akıbet, sonuç da yine O’nun rahmetine göre olacaktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ ٩٩
“Peygamber’in görevi, tebliğ etmekten ibarettir” buyrulması onun peygamberlik dışında bir işinin ve sıfatının bulunmadığı anlamında olmayıp, bu bildirimden sonra insanların sorumluluk konusunda diyecek bir şeylerinin kalmayacağına vurgu içindir. Nitekim Nisâ sûresinde (4/165) peygamberlerin niçin gönderildiğine değinilirken, insanların Allah’a karşı bir mazeret ileri sürmelerine imkân bırakmama hususu açıkça ifade edilmiş, Gaşiye sûresinde (88/22) Hz. Peygamber’in sadece bir uyarıcı olduğu ve insanlar üzerinde baskı kurarak onları dinin icaplarına zorla uydurma gibi bir görevinin bulunmadığı hatırlatılmıştır. Âyetin devamında “Allah açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilir” buyrulması da, bildirimden sonra sorumluluğun insanların omuzlarında olduğunu anlatmaktadır. Resûlullah’ın peygamberlik vazifesinin yanında bir kul olarak yükümlü olduğu ve yerine getirdiği görevlerinin bulunduğu; yine, devlet başkanı, yargıç, kumandan, eğitimci vb. sıfatlarla önemli toplumsal işler yaptığı ise hem âyet ve hadislerde belirtilmiştir hem de tarihen sabittir. Öte yandan, onun ilâhî iradeyi açıklamak üzere Kur’an’da yer alan veya almayan hükümler bildirmiş olması da tebliğ görevinin kapsamı dışında değildir. Bu hükümlere ise topluca sünnet adı verilir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 345-346
مَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُۜ
İsim cümlesidir. مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. عَلَى الرَّسُولِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اِلَّا hasr edatıdır. الْبَلَاغُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مَا müşterek ism-i mevsûl يَعْلَمُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تُبْدُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تُبْدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا ism-i mevsûl atıf harfi وَ ’la ilk ism-i mevsûle matuftur.
تَكْتُمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
تُبْدُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بدو ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetin ilk cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. عَلَى الرَّسُولِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْبَلَاغُ muahhar mübtedadır.
مَا ve اِلَّا ile oluşan kasr mübteda ve haber arasındadır. عَلَى الرَّسُولِ maksûr/sıfat, الْبَلَاغُ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Görev; tebliğe hasredilmiştir.
Mecrur şeklindeki haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husul ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, isim cümlesi ve kasırla tekit edilen bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mübalağa için tebliğ yerine الْبَلَاغُ kelimesi gelmiştir.
الْبَلَاغُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
لِ veya benzeri bir harf yerine عَلَى harf-i cerinin kullanılması bir şeyin reddedildiğini ilan eder ki bu da Cenab-ı Hakk’ın mesajını getirdiğini iddia eden Resulullah’ın (s.a.v) reddedildiğini vehmettirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki kasr, kasr-ı mevsûf ale’l-sıfat şeklinde olup izâfîdir. Habere müteallık olan عَلَى الرَّسُولِ, mübteda olan الْبَلَاغُۜ ‘ya kasredilmiştir. Ayette Peygamber Efendimizin vazifesi sadece tebliğe kasredilmiştir. Yani hesap görmek ona düşmez. Başkaları da tebliğ yapabileceği için izafî iddiaî kasır olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu kelam, Allah Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmenin zorunluğunu daha da pekiştirir. Yani Resulullah (s.a.v), vazifesi olan tebliği ziyadesiyle yapmış; hüccet, sizin aleyhinize sabit ve size itaat vacip olmuştur. Artık bundan sonra hiçbir özrünüz kalmamıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
Kasr üsluplarından إن - اِلَّا ve مَا - اِلَّا farkı; إن hemzeli olduğu için daha zor durumlar için kullanılmıştır.
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Lafza-ı celal, müsnedün ileyh, يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ cümlesi müsneddir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu,Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedin muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan تُبْدُونَ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İkinci ism-i mevsûl ve aynı üslupta gelen sılası, tezat sebebiyle birinciye atfedilmiştir.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah, sizin açıkladığınızı da, gizlediğinizi de bilir] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
تُبْدُونَ - تَكْتُمُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
وَمَا تَكْتُمُونَ cümlesiyle, مَا تُبْدُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Ayet, önceki hükümlerden sonra gelen tezyîl cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ cümlesi, اِعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ cümlesine atfedilmiştir. Onların zahiri ve batını amellerinin hiçbirinin O’ndan gizli olmadığını hatırlatarak vaat ve tehdidi ile tariz için tetmîmdir. Müsnedün ileyhin fiil olan habere takdimi bu konuda peygamberlik makamını tahsis etmek için değil, hükmü takviye etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلْ لَا يَسْتَوِي الْخَب۪يثُ وَالطَّيِّبُ وَلَوْ اَعْجَبَكَ كَـثْرَةُ الْخَب۪يثِۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ۟ ١٠٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | لَا | olmaz |
|
| 3 | يَسْتَوِي | eşit |
|
| 4 | الْخَبِيثُ | murdar ile |
|
| 5 | وَالطَّيِّبُ | temiz |
|
| 6 | وَلَوْ | ve şayet |
|
| 7 | أَعْجَبَكَ | hoşuna gitse de |
|
| 8 | كَثْرَةُ | çokluğu |
|
| 9 | الْخَبِيثِ | murdarın |
|
| 10 | فَاتَّقُوا | o halde korkun |
|
| 11 | اللَّهَ | Allah’tan |
|
| 12 | يَا أُولِي | sahipleri |
|
| 13 | الْأَلْبَابِ | sağduyu |
|
| 14 | لَعَلَّكُمْ | umulur ki |
|
| 15 | تُفْلِحُونَ | kurtuluşa erersiniz |
|
قُلْ لَا يَسْتَوِي الْخَب۪يثُ وَالطَّيِّبُ وَلَوْ اَعْجَبَكَ كَـثْرَةُ الْخَب۪يثِۚ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli, لَا يَسْتَوِي الْخَب۪يثُ ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahalen mansubdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَوِي fiili, ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. الْخَب۪يثُ fail olup damme ile merfûdur. الطَّيِّبُ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
لَوْ اَعْجَبَكَ كَثْرَةُ الْخَب۪يثِ cümlesi, يَسْتَوِي ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. لَوْ gayri cazim şart harfidir. أَعۡجَبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. كَثْرَةُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْخَب۪يثِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri; فلا يستويان (O ikisi eşit olmaz.) şeklindedir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَوِي fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi سوي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
أَعۡجَبَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عجب ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْخَب۪يثُ - الطَّيِّبُ kelimeleri sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاتَّقُوا اللّٰهَ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ۟
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن أردتم الفلاح فاتّقوا الله (Felah isterseniz Allaha karşı takvalı olun.) şeklindedir.
اتَّقُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
يَٓا nida harfidir. أُو۟لِی münadadır. Cemi müzekker salim kelimelere mülhak olup nasb alameti ی ‘dir. ٱلۡأَلۡبَـٰبِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمْ muttasıl zamir لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تُفْلِحُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تُفْلِحُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّقُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
تُفْلِحُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi فلح ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
قُلْ لَا يَسْتَوِي الْخَب۪يثُ وَالطَّيِّبُ وَلَوْ اَعْجَبَكَ كَـثْرَةُ الْخَب۪يثِۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşai isnaddır.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ, muhatab Hz. Peygamberdir.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَا يَسْتَوِي الْخَب۪يثُ cümlesi , teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَالطَّيِّبُ , tezat nedeniyle fail olan الْخَب۪يثُ ‘ya atfedilmiştir.
يَسْتَوِي ‘deki failinin hali olan وَلَوْ اَعْجَبَكَ كَثْرَةُ الْخَب۪يثِ cümlesi وَ ’la gelmiştir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Şart üslubunda gelen terkipte وَلَوْ اَعْجَبَكَ كَثْرَةُ الْخَب۪يثِ cümlesi, cevabı mahzuf şart cümlesidir. Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri فلا يستويان (ikisi eşit değildir.) şeklinde olabilir.
Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
الْخَب۪يثِ - الطَّيِّبُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
الْخَب۪يثِ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Çokluk insanın hoşuna gider ama önemli değildir. İnsan çokluğa yenilir. Çokça insan belli bir şeyin peşinden giderse diğerleri de onları takip eder. Eşyaya çokluk açısından değil, keyfiyeti açısından bakmalıdır.
لا يَسْتَوِي ifadesinin manası eşitliği olumsuzlamaktır. Bu kelime benzerlik, uyum ve yakınlık manalarını taşır. Bu cümleden maksat; kinaye yoluyla aralarından birinin üstünlüğünü ifade etmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاتَّقُوا اللّٰهَ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan فَاتَّقُوا اللّٰهَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri إن أردتم الفلاح (Eğer felaha kavuşmak istiyorsanız) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
فَاتَّقُوا اللّٰهَ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ cümlesi, Allah’ın bizden kötüyü iyiden ayırt etmeye çalışmamızı istediğini belirtmek amacıyla tefridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ cümlesi, itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)
Istînâfiye olarak fasılla gelen يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ terkibi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida, اُو۬لِي الْاَلْبَابِ izafeti, münadadır. Müzekkerin müennesi de kapsadığı bu nidada tağlib sanatı vardır.
Onların sonucu dikkate alarak, sebep olacağı zarardan sakındıkları için hitap أُو۟لِی ٱلۡأَلۡبَـٰبِ ‘a olmuştur. Cahil, ahmak, sefih ve dengesizlere gelince; onlar sonucu düşünemezler ve konuyu yeterince mütalaa edemezler. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 1315)
لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ۟
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir.
لَعَلَّ ’nin haberi olan تُفْلِحُونَ ’nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
لَعَلَّ edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub; “ لَعَلَّ kelimesi ‘için’ manasındadır.” demiştir. (Nesefî, Medâriku’t Tenzîl ve Hakâîku’t Te’vîl)
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
Ayet teracci/umut ifade etmektedir. Bu da kurtuluşu ve başarıyı elde etmek için ayette istenilen sabretme ve kenetlenme emirlerine uyulması durumunda olacağının işaretidir. (Şeyma Çetinkaya, Kur’an-ı Kerimde Cihad Kavramı “Meâni İlmi Açısından Semantik Bir İnceleme”)
Cenab-ı Allah taata teşvik eden ve günahtan sakındıran birçok şey söyleyince peşisıra bunları tekid eden bir hususu ekleyerek “Onun için ey selim akıl sahipleri, Allah’tan korkun, olur ki kurtuluşa erersiniz.” buyurmuştur. Bu, “Bunca açık seçik izahlardan, kuvvetli tariflerden sonra artık Allah’tan korkun, O’na muhalefet etmeye yeltenmeyin. Böylece hiç şüphesiz dünyevi ve dini gayelerinizi elde edersiniz.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَسْـَٔلُوا عَنْ اَشْيَٓاءَ اِنْ تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْۚ وَاِنْ تَسْـَٔلُوا عَنْهَا ح۪ينَ يُنَزَّلُ الْقُرْاٰنُ تُبْدَ لَكُمْۜ عَفَا اللّٰهُ عَنْهَاۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ حَل۪يمٌ ١٠١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | تَسْأَلُوا | sormayın |
|
| 6 | عَنْ | hakkında |
|
| 7 | أَشْيَاءَ | şeyler |
|
| 8 | إِنْ | eğer |
|
| 9 | تُبْدَ | açıklandığında |
|
| 10 | لَكُمْ | size |
|
| 11 | تَسُؤْكُمْ | hoşunuza gitmeyecek |
|
| 12 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 13 | تَسْأَلُوا | sorarsanız |
|
| 14 | عَنْهَا | onları |
|
| 15 | حِينَ | vakit |
|
| 16 | يُنَزَّلُ | indirildiği |
|
| 17 | الْقُرْانُ | Kur’an |
|
| 18 | تُبْدَ | açıklanır |
|
| 19 | لَكُمْ | size |
|
| 20 | عَفَا | affetmiştir |
|
| 21 | اللَّهُ | Allah |
|
| 22 | عَنْهَا | onları |
|
| 23 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 24 | غَفُورٌ | bağışlayandır |
|
| 25 | حَلِيمٌ | halimdir |
|
Bu âyetlerin nüzûl sebebi olarak zikredilen olaylardan biri şudur: Haccın farz olduğunu bildiren âyet indiğinde Hz. Peygamber bir hutbe okumuş, Allah Teâlâ’ya hamd ve senâdan sonra “Allah size haccı farz kıldı” buyurmuştu. Bir sahâbî “Her yıl mı ey Allah’ın resulü?” diye sordu. Resûlullah soruyu duymazdan geldi. Sorunun üçüncü defa tekrar edilmesi üzerine Hz. Peygamber “Şayet evet deseydim (her yıl haccetmeniz) farz olurdu. Siz ise buna tahammül edemezdiniz. Benim değinmediğim konularda soru sormayın. Sizden önceki bazı toplumlar peygamberlerine çok soru sormaktan ve sonra da bunlar üzerinde ihtilâfa düşmekten dolayı helâk olmuşlardır. Şu halde size bir şeyi emrettiğimde onu olabildiğince yerine getirmeye çalışın, size yasakladıklarımdan da kaçının” buyurmuştur (Müslim, “Hac”, 412).
Âyetlerdeki sakındırma ifadesinden, dinin tamamlanmasının veya eksik kalmasının vahyin geldiği esnadaki sorulara bağlanmış olduğu gibi bir anlam çıkarmak doğru olmaz. Zira bir hususun dinî bildirimler arasında yer alabilmesinin kaçınılmaz şartı, dinin sahibi olan Allah’ın onu murat etmiş olmasıdır. Yine, ilâhî iradenin bir sonucu olarak Resûlullah bazı dinî hükümleri belirli münasebetlerle, olayların tabii akışı içinde ve çevresinden gelen sorular üzerine tebliğ etmiştir. Şu halde bu âyette verilmek istenen mesajı şöyle açıklamak mümkündür: Vahyin indiği dönemde bazı vecîbelerin bildirilmesi soru sorulmasına bağlanmış olduğundan, müminler yerli yerince soru sormalı, yersiz sorulardan ve ısrarcı tavırlardan kaçınmalıdırlar. Ayrıntılar üzerinde fazla sorular sorulması halinde, cevapları duyanlar veya yorumlayanlar –farz kılınmadığı halde– yanlışlıkla yeni farzlar icat edebilirler. Hz. Peygamber’in yukarıda aktarılan ifadesinden de anlaşıldığı üzere, buradaki mesaj Kur’an’ın indirildiği dönemle sınırlı olmayıp, bütün zamanlarda müminlerin şu hususa dikkat etmeleri gerekir: Dinî yükümlülükler konusunda herkes Resûlullah’ın buyruklarını olabildiğince yerine getirmeye çalışmalı, yasakladıklarından kaçınmalı, kendi anlayışını ve içinde yaşadığı toplumun geleneklerini dine yamamaya kalkışmamalıdır. Tarihî tecrübeler de burada insan psikolojisine ışık tutan önemli bir uyarının bulunduğunu göstermektedir. Konumuz olan âyette ve hadiste önceki toplumlardan bazılarının kendilerine bildirilen dinî yükümlülükleri âdeta yetersiz bularak daha fazla yükümlülük isteyen bir tavır içine girdiklerinden, sonra da bunlar üzerinde görüş ayrılığına düşüp asıl vecîbeleri de terkeder hale geldiklerinden söz edilmektedir. Müslüman toplumlarda da bu psikolojinin etkisiyle zaman zaman asıl dinî vecîbeleri bırakıp yeni yükümlülük arayışı içine girildiği ve dinin aslında olmayan hususların temel dinî yükümlülüklerden daha önemli hale getirildiği gözlenmektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 347-348
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَسْـَٔلُوا عَنْ اَشْيَٓاءَ اِنْ تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْۚ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.Nidanın cevabı لَا تَسْـَٔلُوا ’dur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَسْـَٔلُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ اَشْيَٓاءَ car mecruru تَسْـَٔلُوا fiiline mütealliktir. اَشْيَٓاءَ kelimesi sonunda zaid, yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُبْدَ لَكُمْ cümlesi اَشْيَٓاءَ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
تُبْدَ şart fiil olup, illet harfinin hazfıyla mebni meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هى ’dir. لَكُمْ car mecruru تُبْدَ fiiline mütealliktir. Şartın cevabı تَسُؤْكُمْ ’dur.
تَسُؤْكُمْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
تُبْدَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بدو ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاِنْ تَسْـَٔلُوا عَنْهَا ح۪ينَ يُنَزَّلُ الْقُرْاٰنُ تُبْدَ لَكُمْۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَسْـَٔلُوا şart fiili olup, نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْهَا car mecruru تَسْـَٔلُوا fiiline mütealliktir. ح۪ينَ zaman zarfı, تَسْـَٔلُوا fiiline mütealliktir.
يُنَزَّلُ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُنَزَّلُ damme ile merfû meçhul muzari fiildir. الْقُرْاٰنُ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
تُبْدَ illet harfinin hazfıyla meczum meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هى ’dir. لَكُمْ car mecruru تُبْدَ fiiline mütealliktir.
يُنَزَّلُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
عَفَا اللّٰهُ عَنْهَاۜ
Fiil cümlesidir. عَفَا elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَنْهَا car mecruru عَفَا fiiline mütealliktir.
وَاللّٰهُ غَفُورٌ حَل۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâli mübteda olup damme ile merfûdur. غَفُورٌ haber olup damme ile merfûdur. حَل۪يمٌ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
غَفُورٌ - حَل۪يمٌ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَسْـَٔلُوا عَنْ اَشْيَٓاءَ اِنْ تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْۚ وَاِنْ تَسْـَٔلُوا عَنْهَا ح۪ينَ يُنَزَّلُ الْقُرْاٰنُ تُبْدَ لَكُمْۜ عَفَا اللّٰهُ عَنْهَاۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek ve iman edenlere tazim içindir.
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
Bu; suredeki 14. يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] nidasıdır.
Nehiy, siyak ve karînelerden anlaşılan başka manalar ifade edebilir. Bu ayette nehiy irşad kastı taşımaktadır.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabı ile Kur’an’ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. “Ey iman edenler” ifadesi hep Medenî surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke’de fazla emir ve yasak yoktur.
İman kelimesi fiil olarak اٰمَنُوا şeklinde gelmiştir. Bu imanınızın kıymetini bilin, bu iman üzere devam edin, imanınızı koruyun demektir. İsim olarak gelip مؤْمِنُونَ buyurulsaydı, bu manalar anlaşılmazdı.
Bazı salihler Allah Teâlâ’nın ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.
Muhatapların iman ile vasıflandırılmaları, onların düşmanlarından farklı olduğunu göstermek suretiyle hallerini kendilerine hatırlatmak ve onda sebatlarını sağlamak içindir.
(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayet, Hakk Teâlâ’nın “Allah neyi açıklar, neyi gizlerseniz bilir.” (Maide Suresi, 99) ayetine bağlıdır. Buna göre mana, “İşleri oldukları hal üzere (zahirine göre) bırakınız ve onların gizli, açıklanmamış hallerini soruşturmayınız. Zira şayet o hususlar size açıklanırsa sizi üzer.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekit türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra أَیُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey iman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Nidanın cevap cümlesi olan لَا تَسْـَٔلُوا عَنْ اَشْيَٓاءَ اِنْ تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْۚ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
لَا تَسْـَٔلُوا fiiline müteallik car-mecrur عَنْ اَشْيَٓاءَ ‘deki nekrelik muayyen olmayan cins ifade eder.
Şart üslubunda gelen اِنْ تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْ terkibi, عَنْ اَشْيَٓاءَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Şart cümlesi olan تُبْدَ لَكُمْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudus, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.
اِنْ şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan تَسُؤْكُمْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Aynı üslupta gelen وَاِنْ تَسْـَٔلُوا عَنْهَا ح۪ينَ يُنَزَّلُ الْقُرْاٰنُ تُبْدَ لَكُمْۜ şeklindeki ikinci terkip önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan تَسْـَٔلُوا عَنْهَا ح۪ينَ يُنَزَّلُ الْقُرْاٰنُ cümlesi, şarttır.
يُنَزَّلُ الْقُرْاٰنُ cümlesi, zaman zarfı ح۪ينَ ‘nin muzâfun ileyhidir.
تُبْدَ ve يُنَزَّلُ fiilleri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan تُبْدَ لَكُمْۜ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
لَا تَسْـَٔلُوا - تَسْـَٔلُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
تُبْدَ - اِنْ - عَنْ - لَكُمْ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları:
- Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler.
- Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh usulü, s. 558-559)
عَفَا اللّٰهُ عَنْهَاۜ
Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve teşvik amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Bu istînâfî kelâm, bu kabil suallerden nehyin, sırf onları üzülmekten korumak için değil fakat bunların haddizatında ilâhî muahezeyi mûcib günah olduğunu ve Allah Teâlâ’nın onların bu günahlarını affettiğini açıklar ve aynı zamanda onları, bu tür sualler sormaktan sakınmaya teşvik eder.
Allah Teâlâ, onların sorgulamalarını affetmiş ve ceza olarak her sene haccı farz kılmamıştır ve diğer suallerin gerektirdiği ahiret azabını da kaldırmıştır. Bundan böyle onları bu tip suallere dönmekten men etmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاللّٰهُ غَفُورٌ حَل۪يمٌ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Hükmün illetini bildirmek ve ikazı artırmak kastıyla zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah'ın غَفُورٌ ve حَل۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
غَفُورٌ - حَل۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Böyle cümleler çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Fussilet Suresi 44, C. 2, s. 189)
غَفُورٌ ismi genellikle Kur’an’da رحيم ile birlikte gelir, burada حَل۪يمٌ ile birlikte gelmiştir.
حَل۪يمٌ duygularına kapılarak hareket etmek demek olan جهل ‘ in zıddıdır. ‘’Teenni ile hareket eden, kızınca hemen tepki göstermeyip düşünen’’ demektir. Allah mühlet veriyor, hemen cezalandırmıyor. Çok affedicidir. Biz de bu isimle vasıflanmaya çalışmalıyız. حَل۪يمٌ kelimesi aynı zamanda ilim kelimesinin zıddıdır.
غَفُورٌ - عَفَا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Bu cümle makabli ile bağlantısı bulunmayan bir tezyîl mahiyetinde olup Allah Teâlâ’nın affını açıklar. Yani günahların bağışlanmasında Allah Teâlâ’nın affı sınırsızdır. İşte bundan dolayıdır ki sizi bağışlamış ve sizden sadır olan taksirat yüzünden muaheze buyurmamıstır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قَدْ سَاَلَهَا قَوْمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ ثُمَّ اَصْبَحُوا بِهَا كَافِر۪ينَ ١٠٢
قَدْ سَاَلَهَا قَوْمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ ثُمَّ اَصْبَحُوا بِهَا كَافِر۪ينَ
Fiil cümlesidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. سَاَلَهَا fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. قَوْمٌ fail olup damme ile merfûdur. مِنْ قَبْلِكُمْ car mecruru سَاَلَهَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اَصْبَحَ nakıs, mebni mazi fiildir. كان gibi isim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يُصْبِحُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. بِهَا car mecruru كَافِر۪ينَ ’ye mütealliktir. كَافِر۪ينَ kelimesi اَصْبَحُوا ’nun haberi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَصْبَحُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صبح ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
كَافِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَدْ سَاَلَهَا قَوْمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ ثُمَّ اَصْبَحُوا بِهَا كَافِر۪ينَ
Nehyin sebebini bildiren beyani istînaf cümlesidir. Ta’lîliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir.
قَوْمٌ ‘deki tenvin, tahkir ifade eder.
ثُمَّ اَصْبَحُوا بِهَا كَافِر۪ينَ cümlesi tertip ifade eden ثُمَّ harfiyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil اَصْبَح ’nın dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِهَا car-mecruru önemine binaen amili olan كَافِر۪ينَ ’ye takdim edilmiştir.
بِها كافِرِينَ cümlesindeki بِ harf-i cerinin sebep için olması caizdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müsned olan كَافِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
قَبْلِ - ثُمَّ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Kur’an indirilirken önce sormanın yasaklanması ardından da sormaya izin verilmesi dolayısıyla muhatabın zihninde oluşabilecek soruya cevap niteliğindedir. Konu; sorunun Kur’an’ın indirildiği sırada olup bazı soruların cevabının kavmin hoşuna gitmemesi durumunda evla olanın soruyu terk etmek mi yoksa sormak mı olduğudur. Bu nedenle benzeri durumların Müslümanlardan önceki bir kavmin küfrüne sebep olduğu söylenerek tafsilatlı bir cevap verilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَا جَعَلَ اللّٰهُ مِنْ بَح۪يرَةٍ وَلَا سَٓائِبَةٍ وَلَا وَص۪يلَةٍ وَلَا حَامٍۙ وَلٰكِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ ١٠٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَا |
|
|
| 2 | جَعَلَ | yapmamıştır |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | مِنْ | ne |
|
| 5 | بَحِيرَةٍ | "bahîre" |
|
| 6 | وَلَا | ve ne |
|
| 7 | سَائِبَةٍ | "sâibe" |
|
| 8 | وَلَا | ve ne |
|
| 9 | وَصِيلَةٍ | "vasîle" |
|
| 10 | وَلَا | ve ne |
|
| 11 | حَامٍ | "ham" |
|
| 12 | وَلَٰكِنَّ | fakat |
|
| 13 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 14 | كَفَرُوا | inkar eden(ler) |
|
| 15 | يَفْتَرُونَ | uyduruyorlar |
|
| 16 | عَلَى | karşı |
|
| 17 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 18 | الْكَذِبَ | yalan |
|
| 19 | وَأَكْثَرُهُمْ | ve çokları da |
|
| 20 | لَا |
|
|
| 21 | يَعْقِلُونَ | akıl erdiremiyorlar |
|
مَا جَعَلَ اللّٰهُ مِنْ بَح۪يرَةٍ وَلَا سَٓائِبَةٍ وَلَا وَص۪يلَةٍ وَلَا حَامٍۙ
Fiil cümlesidir. مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِنْ harf-i ceri zaiddir. بَح۪يرَةٍ lafzen mecrur, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. سَٓائِبَةٍ وَلَا وَص۪يلَةٍ وَلَا حَامٍ kelimeleri atıf harfi وَ ’la بَح۪يرَةٍ ‘ e matuftur.
سَٓائِبَةٍ kelimesi sülâsî mücerredi سيب olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلٰكِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لٰكِنَّ istidrak harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre لٰكِنَّ de اِنَّ gibi cümleyi tekid eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لٰكِنَّ ’nin ismi olup mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يَفْتَرُونَ cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَفْتَرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى اللّٰهِ car mecruru يَفْتَرُونَ fiiline mütealliktir. الْكَذِبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) يَفْتَرُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi فري ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. اَكْثَرُهُمْ mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَعْقِلُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْقِلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
مَا جَعَلَ اللّٰهُ مِنْ بَح۪يرَةٍ وَلَا سَٓائِبَةٍ وَلَا وَص۪يلَةٍ وَلَا حَامٍۙ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Zaid مِنْ ve nefy harfi لَا ’nın tekrarıyla tekid edilmiştir.
Mazi fiilin مَٓا harfiyle olumsuzlanması, لَمْ harfiyle olumsuzlanmasından daha kuvvetlidir. Çünkü مَٓا harfiyle olumsuzlanmış mazi fiil, لَمْ ile olumsuzlanmış mazi fiilin aksine, kasemin cevabı menzilindedir. Dolayısıyla bu tabir tekitli bir olumsuzluk demektir.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyanî Tefsir yolu, Hûd/52, c. 3, s. 219)
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra ikazı artırmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Birbirine atfedilen car-mecrurların atıf sebebi temasüldür. Kelimelere dahil olan لَا , olumsuzluğu tekit içindir. Atıftan sonra nefy harfi tekrar edilmeseydi, sadece ikisinin birlikte olumsuzlandığı anlamını taşırdı. Bu şekilde gelerek hem bunların yalnız başına olduğu durum hem de ikisinin birlikte olduğu durum olumsuzlanmıştır.
بَح۪يرَةٍ - سَٓائِبَةٍ - وَص۪يلَةٍ - حَامٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Kelimelerdeki nekrelik, muayyen olmayan cins ve tahkir ifade eder.
Cümlede cem’ ma’at-taksim sanatı vardır.
Ayette geçen مَا جَعَلَ ’nin manası, “meşru kılmadı, kanun koymadı” demektir. Bunun içindir ki bir mef'ûle geçişli kılınmıştır, o da بَح۪يرَةٍ ’dir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
مِن harf-i ceri nefyden sonra gelen zaid harftir. Olumsuzluğun, belirli bireyleri değil cinsin hepsini kapsadığını belirtir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Arapçada, عَمِلَ ,فَعَلَ (yaptı, işledi); طَفِقَ (başladı); جَعَلَ (kıldı, yaptı); اَنْشَأَ (inşa etti, yaptı) ve اَقْبَلَ (yöneldi, yapmaya yöneldi) fiilleri kullanılır. Bu fiillerin bir kısmı, diğerlerinden daha âmm (umumi manada) dırlar. Bunların en umumi olanı فَعَلَ fiilidir. Çünkü bu fiil hem uzuvların işlerini hem de kalbin (aklın) işlerini ifade için kullanılır. Bunun uzuvların işlerini ifade etmek için kullanılması hususu açıktır. Kalplerin fiillerini ifade etmek için kullanılmasına gelince bunun delili: “(Allah’a) şirk koşanlar dediler ki: ‘Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız, kendisinden başka hiçbir şeye tapmazdık.’ Onlardan öncekiler de böyle yaptı (فَعَلَ).” (Nahl Suresi, 35) ayetidir. عَمِلَ fiiline gelince فَعَلَ fiilinden daha hususidir. Çünkü bu fiil sadece uzuvların fiillerini ifade etmede kullanılır; düşünme, azmetme, niyetlenme manalarında kullanılmaz. Bunun delili, Hazreti Peygamberin (s.a.v) نِيَّةُ المُؤْمِنُ مِنْ خَيْرٌ مِنْ عَمَلِهِ “Müminin niyeti, amelinden daha hayırlıdır.” hadisi şerifidir. Burada niyetin amelden daha hayırlı olduğunu bildirmiştir. Eğer niyet, bir amel olmuş olsaydı, niyetin yine niyetten daha hayırlı olmuş olması gerekirdi.
جَعَلَ fiiline gelince bunun birkaç manası vardır:
a-“Hükmetmek…” “Onlar, Rahman’ın kulları olan melekleri dişiler kıldılar (yani böyle hükmettiler)” (Zuhruf Suresi, 19) ayetindeki جَعَلَ bu manadadır.
b-Yaratmak” “(O Allah), zulmetleri ve nuru kıldı yani yarattı.” (Enam/1) ayetinde olduğu gibi...
c- “Kılmak, ...haline getirmek” manası... “Gerçekten biz onu, anlayasınız diye Arapça bir Kur’an yaptık.” (Zuhruf Suresi, 3) ayetinde olduğu gibi. Bunu iyice anladığın zaman deriz ki, ayetteki sözü, مَا جَعَلَ اللّٰهُ “Allah buna hükmetmedi, bunu meşru kılmadı ve bunu emretmedi.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allah Teâlâ burada dört şeyden bahsetmiştir: “Allah ne بَح۪يرَ ’ den ne سَٓائِبَةٍ ’ den ne وَص۪يلَةٍ ’den ne de حَامٍۙ ’dan, hiçbirini (meşru) kılmamıştır.” buyurmuştur.
Birincisi, [ بَح۪يرَ ]’dir. Bu, yarmak, dilmek manasınadır. Nitekim birisi devesinin kulağını kesip dildiğinde بَحَرَ نَاقَتَهُ denilir. Fail vezninde olan bu kelime ism-i mefûl (dilinmiş) manasındadır. Ebu Ubeyde ve Zeccâc şöyle demişlerdir: “Deve beş batın (kere) yavrulayıp en sonuncu yavrusu erkek olunca o devenin kulağını dilerler, ona binmeyi ve onu kesmeyi kendilerine yasaklarlar ve onu putları için salıp azat ederlerdi. Bundan dolayı onun tüyleri kırkılmaz, sırtına binilmez, su içmesine mani olunmaz, meradan kovulmaz, kendisinden istifade edilemez, yürüyemeyecek kadar aciz bir insan bile ona rastlasa haram saydığı için ona binmez.”
İkincisi, [ سَٓائِبَ ]’dir. Bu, yeryüzünde akıp giden manasına gelen سَابَ fiilinin ism-i failidir. Nitekim (su aktı) سَابَ المَاءَ ve سَابَتِ الحَيَّةُ “Yılan aktı (hızla gitti).” denir. O halde “sâibe”, istediği yere gidip dolaşsın diye salıverilen (hayvan) demektir. Bu kelime de “salıverilmiş” manasında ism-i mefûl karşılığında kullanılmıştır. Bu tıpkı فِى عِيشَتِ رَاضِيَةٍ (Karia Suresi, 7) ayetindeki “râdiye” kelimesinin, “razı olunmuş” manasında, ism-i mef'’ul karşılığı kullanılması gibidir. Âlimler “sâibe”nin ne olduğu hususunda, birkaç izah yapmışlardır:
1. Ferrâ şöyle demiştir: “Deve, on batın doğursa ve doğurdukları hep dişi olsa sahibi onu salıverirdi. Bu deveye binilmez, sütü sağılmaz, tüyü kırkılmazdı, çocuklar ve yolculardan başkası onun sütünü içmezdi.”
2. İbn Abbas şöyle der: “Sâibe, putlar adına azat edilip salıverilen hayvan demektir. Adam, malından istediği kadar hayvanı azat eder ve onları putların hizmetçilerine getirirdi. O hizmetçiler de bu hayvanların sütünü yolculara içirirlerdi.”
Üçüncüsü, [وَص۪يلَ ]’dir: Müfessirler şöyle derler: “Koyun dişi doğurursa bu sahibinin olurdu. Eğer erkek doğurur ise doğan bu yavru da putlarının olurdu. Eğer erkek ve dişi karışık doğurur ise onlar, “ Bu kardeşine ulaştı.” derler ve erkek yavruyu putlarına kurban etmezlerdi.” Buna göre “vasile”, başkasına ulaştırılmış ve bitiştirilmiş manasında “mevsûle” karşılığıdır. Bu kelimenin o yavru kardeşine bitiştiği için ism-i fail manasında olması da caizdir.
Dördüncüsü, [حَامٍۙ ]’dır. Bir insan, bir başkasını himaye ettiğinde denir. Bunun da ne manada olduğu hususunda şu izahlar yapılmıştır:
1. Tohumluk (damızlık) deve, yavrusunun yavrusuna döllemek için atladığında, “sırtını binilmekten himaye edip korudu” manasında, denilir. Dolayısıyla bundan sonra artık ölünceye kadar ona binilmez, onunla yük taşınmaz ve sudan, meradan men edilmezdi. Ölünce de etini hem erkekler hem kadınlar yerlerdi.
2. “Bu, on sene, tohumluk için kullanılan ve on seneden sonra salıverilen deve demektir. Bu da sırtına binilmesi haram olan develerdendir.” Bu görüş, Süddî’nin görüşüdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bir koyun dişi doğurursa kendilerinin, erkek doğurursa ilâhların olurdu. Şayet ikisini birden yani ikiz doğurursa dişiden dolayı erkeği de kurban etmezler “erkek dişiye kavuştu” anlamına buna “vasîle” derlerdi.
Bir erkek devenin sulbünden on batın (döl) doğarsa onun sırtını haram sayarlar, artık o devenin sırtına binmez, yük vurmaz ve onu hiçbir su ve otlaktan men etmezlerdi. Buna da “sırtı himaye edilmiş” anlamına “hâm” derlerdi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm,Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلٰكِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
İstidrak harfi لَـٰكِنَّ ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
لٰكِنَّ ’nin ismi konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Müsned olan يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, durumun kötülüğüne dikkat çekmek için zamir makamında zahir isme iltifat edilerek tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur عَلَى اللّٰهِ , ihtimam için, mef’ûl olan الْكَذِبَۜ ‘ye takdim edilmiştir
يَفْتَرُونَ - الْكَذِبَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ cümlesi لٰكِنَّ ’nin haberine atıf harfi وَ ‘la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden oluşan cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh olan اَكْثَرُهُمْ ‘un izafetle marife olması, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.
İsm-i tafdil vezninde gelen اَكْثَرُ , mübalağa ifade etmiştir.
Müsned olan لَا يَعْقِلُونَ cümlesi menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin menfi muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur'an’da çok örneği vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dil bilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر ve تَفَقُّه kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Çok olanı özlemek, azıyla yetinmekten ve boş işlerle uğraşmak, zamanı değerlendirmekten ve merakını gidermek, faydasız konuşmalardan uzaklaşmaktan daha kolay. Tembelleşmek, çalışmaktan ve alışkanlıkları kaybetmek, kazanmaktan daha kolay. Yarına ertelenen işler, yarına mahkum. Tembellik, sinsi bir hastalık. Kendisine karşı meydan okunmadığında, insanın hayatının her alanına yayılmaya hazır. Sahip olduğumuzu düşündüğümüz kabiliyetleri kullanmadığımızda kaybedeceğimizin çünkü onların asıl sahibi olmadığımızın hatırlatıcısı.
Allahım, tembellikten, hastalıktan, varlığımızı süslediğin her türlü kabiliyeti ve edindiğimiz güzel alışkanlıkları kaybetmekten Sana sığınırız. Yarınımızın bugünümüzden daha bereketli ve verimli geçmesini Senden isteriz. Nefsimizin tembelliğe olan yatkınlığına karşı koyarken yardımını dileriz. Zihnimizin, düşünme gücünü boş şeylere harcamasından, boş işleri ve kişileri merak etmesinden Sana sığınırız.
Rabbim, dualarla, tefekkür kapısını çaldım. Zihnimi, kalbimi, bedenimi ve ruhumu iman nuruyla, hayırlı ilim ve hikmetle doldur. Zikrinle, fikrinle meşgul et. Ki vuslattan kaçanlardan değil de, vuslata koşanlardan olalım.
Amin.
***
İnsanın bulunduğu her köşede, iyilik olduğu gibi kötülük de vardır. Yerine ve zamanına göre kötülüğün iyilikten daha fazla olduğu anlar çoktur.
İyilikle kötülüğün ayrımında şöyle bir sıkıntı olabilmektedir: Dünya için yaşayan veya cahilliğinde ısrar eden kişi, kavramları kendi deneyimlerine, beğendiklerine veya kapasitesine göre anlamlandırır. Bunun sonucunda da beyaz ile siyahın karışarak oluşturduğu gri bölge gibi karmaşıklıkların kapladığı alan büyür.
Allah rızası için yaşayan ise temel kalıpları keyfine göre yorumlamaktan kaçınır çünkü zaten böyle bir şeye ihtiyacı yoktur. Daha iyi anlamak ve anlatmak için farklı ifadeler ve örnekler kullanır. Ancak bunların hiçbiri iyiliğin ve kötülüğün asıl manasını değiştirmemektedir. Zira Allah katında iyi ve kötü bellidir. Kişiye düşen itaattir.
Günümüzün yaygın anlayışına göre önce anlamak, sonra da uygulamak gelir. İslam’da ise asıl itaat önemlidir. Her kötülükten uzak durmak ve iyilikleri yerine getirmek için anlamayı beklemek; kişinin kendisine ve yeri geldiğinde başkalarına haksızlıktır. Zira insan birçok şeyi yaşadıkça anlama fırsatını elde eder.
Deneme yanılma ya da şahit olma gibi yöntemlerle, iyiyi kötüden ayırt etme çabası eksik kalır. Her iyilik fayda getirmeyebilir, her kötülük de zararla sonuçlanmayabilir. Her emrin hikmeti yaşanılan zaman diliminde anlaşılmayabilir. Bu yüzden de algılar veya düşünceler ne olursa olsun, iyi ile kötü bir değildir. Kulu ne iyilikler, ne de kötülükler ancak Allah’a itaat kurtarır.
Ey Allahım! Emir ve yasaklarınla hayatımızı her manada zenginleştirensin. Bizi şeksiz ve şüphesiz emirlerine itaat edenlerden eyle. Nefislerimizi kibirden ve ukalalıktan arındır. Bedenlerimizden tembelliği ve hastalığı uzaklaştır. Kalplerimizdeki uyuşukluğu ve ahlaksızlığı gider. Senin katında kötü olan her işten uzaklaşanlardan ve iyi olan amellerle meşgul olanlardan eyle. Bizi iyiliği seven ve iyilikte yarışan iyi kullarından eyle.
Amin.