13 Ağustos 2024
Mâide Sûresi 90-95 (122. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Mâide Sûresi 90. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ  ٩٠


Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 إِنَّمَا şüphesiz
5 الْخَمْرُ şarap خ م ر
6 وَالْمَيْسِرُ ve kumar ي س ر
7 وَالْأَنْصَابُ ve dikili taşlar ن ص ب
8 وَالْأَزْلَامُ ve şans okları ز ل م
9 رِجْسٌ (birer) pisliktir ر ج س
10 مِنْ
11 عَمَلِ işi ع م ل
12 الشَّيْطَانِ şeytan ش ط ن
13 فَاجْتَنِبُوهُ bunlardan kaçının ج ن ب
14 لَعَلَّكُمْ umulur ki
15 تُفْلِحُونَ kurtuluşa eresiniz ف ل ح

خَمْر kelimesinin aslı bir şeyi örtmek, gizlemek ya da saklamaktır. خِمَار örtünmede, gizlenmede kullanılan şeye denir. Literatürde ise kadının kendisiyle başını örttüğü örtü için kullanılır. خَمْر yani içki , aklın işleyiş mekanizmasını örttüğü için bu adı almıştır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 7 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri hamur ve mahmurdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

رِجْس Kirli ya da murdar şeydir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 10 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim’de 10’dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

 

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir.  الَّذ۪ينَ  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı …. الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ ’dir. 

اِنَّمَا  kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki  مَا  harfidir,  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اِنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir.

الْخَمْرُ  mübteda olup damme ile merfûdur.  الْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ  kelimeleri atıf harfi  وَ ’la  الْخَمْرُ ’ye matuftur. رِجْسٌ  haber olup damme ile merfûdur. مِنْ عَمَلِ  car mecruru  رِجْسٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الشَّيْطَانِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

فَ  harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. Veya mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri,  إن آمنتم وصدقتم فاجتنبوه  (İman edip tasdik ettiyseniz ondan uzak durun.) şeklindedir. 

اجْتَنِبُوهُ  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

كُمْ  muttasıl zamiri,  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تُفْلِحُونَ  cümlesi,  لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تُفْلِحُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org

تُفْلِحُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi  فلح ’dir.  

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اجْتَنِبُو  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi جنب ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır.  هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek ve iman edenlere tazim içindir.

İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez. 

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

Nidanın cevap cümlesi olan   اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ kasr edatı  اِنَّمَا  ile  tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

اِنَّمَٓا  kasır edatı,  الْخَمْرُ  mübteda,  رِجْسٌ  haberdir. 

اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak  اِنَّمَا  ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Kasr, kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.

الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ  mevsuf ve maksûr,  رِجْسٌ  sıfat ve maksûrun aleyhtir. Mevsuf yani içki, kumar, putlar ve kısmet için atılan zarlar, sıfata yani pisliğe tahsis edilmiştir ama; mevsufun pislikten başka özellikleri de vardır. Dolayısıyla izâfîdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi) 

Bu dört özelliğin rics sıfatından başka bir şeye isnad edilmediği manasını mübalağa için iddiaî kasrdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ  kelimeleri, temasül nedeniyle mübtedaya atfedilmiştir.

مِنْ عَمَلِ  car mecruru  رِجْسٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayette cem' ma’at-taksim sanatı vardır. İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları sayılarak taksim yapıldıktan sonra, şeytanın işi ve pislik olmada cem’ edilmiştir. 

الْخَمْرُ - الْمَيْسِرُ - الْاَنْصَابُ - الْاَزْلَامُ  ve  رِجْسٌ - الشَّيْطَانِ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْمَيْسِرُ  kelimesi kolay manasındaki  يسِرُ  kökünden gelir, kolay yoldan para kazanmak, yani kumar demektir.

الْاَنْصَابُ ; heykel, put demektir. İnşirah Suresi 7. ayetinde bu kelime ‘’boş kaldığın vakit yorul’’ manasında geçmektedir. Heykellere, putlara tapmanın boşa yorgunluk olduğu manasını çağrıştırır.

الْخَمْرُ , içki demektir. Baş örtüsü manası da vardır. Zihni örtülü hale getirir, bulanıklaştırır.

Burada  رِجْسٌ  manevi pislik manasında gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Fasılla gelen  فَاجْتَنِبُوهُ  cümlesinin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümleye dahil olan فَ  fasihadır. Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.

فَاجْتَنِبُوهُ  kelimesindeki  فَ  tefri’ içindir. Bu tefri’nin gelişindeki güzellik, öncesinde nefret gerektiren şeylerin zikredilmesidir.  فَاجْتَنِبُوهُ ‘daki  رِجْسٌ ’e ait olan mansub mahaldeki zamir zikredilen dört maddeyi de kapsar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

فَاجْتَنِبُوهُ  fiilinin iftial babından olması bu kaçınmayı gayret ve mübalağa ile devamlı yapın manasını taşır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekit türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  أَیُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey iman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese) 

Bazı salihler Allah Teâlâ’nın  ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi  لبيك وسعديك  “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.

Yüce Allah,  يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabı ile Kur’an’ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. “Ey iman edenler” ifadesi hep Medenî surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke’de fazla emir ve yasak yoktur.

İman kelimesi fiil olarak  اٰمَنُوا  şeklinde gelmiştir. Bu imanınızın kıymetini bilin, bu iman üzere devam edin, imanınızı koruyun demektir. İsim olarak gelip  مؤْمِنُونَ  buyurulsaydı, bu manalar anlaşılmazdı.

Muhataplara “Ey müminler!” diye seslenilmesi onlara, bu iman sahibinin Allah’ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Kur’an-ı Kerim’de  يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا  hitabından sonra gelen konular genellikle imanı iyice yerleştirmeye yönelik meselelerdir. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)

مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ  ibaresiyle bu işi yapanlara tariz (laf dokundurma) vardır.

Bu ayet, müskirâtın (sarhoş edici şeyler) yasaklanması ve haram edilmesi hakkında üçüncü ve son olarak nazil olan ayettir ki birincisi Nisa Suresindeki, “Sarhoş olduğunuz zaman namaza yaklaşmayın.” (43) ikincisi Bakara Suresindeki “Senden içki ve kumarı sorarlar. De ki: Onun ikisinde büyük bir günah vardır.” (219) ayetidir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili- Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu ayet-i kerimede içki ve kumarın haram kılınışı çeşitli tekid sanatlarıyla pekiştirilmiştir. Şöyle ki: Cümle, kasr edatı olan  اِنَّمَا  ile başlamış, içki ve kumar, putlar ve fal okları ile birlikte zikredilmiş ve bunlar, şeytanın pisliklerinden bir pislik olarak adlandırılmıştır. Bizzat kendilerinden sakınmak emredilmiş ve bu sakınma kurtuluş sebebi kılınmıştır. Daha sonra onlarda mevcud olan dini ve dünyevi kötülükler zikredilmiş, daha sonra da “Artık son verecek misiniz?” şeklindeki soru cümlesiyle bunlardan vazgeçirmek için yapılan teşvik tekrarlanmıştır. Bütün bunlar, sakındırma ve yasaklama emrinin son derece vurgulu ve kuvvetli olduğunu ifade eder.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

 

لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir.

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَعَلَّ ’nin haberi olan  تُفْلِحُونَ ’nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

لَعَلَّ  edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub;  “ لَعَلَّ  kelimesi ‘için’ manasındadır.” demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)


 
Mâide Sûresi 91. Ayet

اِنَّمَا يُر۪يدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَعَنِ الصَّلٰوةِۚ فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ  ٩١


Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّمَا şüphesiz
2 يُرِيدُ istiyor ر و د
3 الشَّيْطَانُ şeytan ش ط ن
4 أَنْ
5 يُوقِعَ sokmak و ق ع
6 بَيْنَكُمُ aranıza ب ي ن
7 الْعَدَاوَةَ düşmanlık ع د و
8 وَالْبَغْضَاءَ ve kin ب غ ض
9 فِي
10 الْخَمْرِ şarap ile خ م ر
11 وَالْمَيْسِرِ ve kumar ile ي س ر
12 وَيَصُدَّكُمْ ve sizi alakoymak ص د د
13 عَنْ -tan
14 ذِكْرِ anmak- ذ ك ر
15 اللَّهِ Allah’ı
16 وَعَنِ
17 الصَّلَاةِ ve namazdan ص ل و
18 فَهَلْ artık değil mi?
19 أَنْتُمْ siz
20 مُنْتَهُونَ vazgeçtiniz ن ه ي

اِنَّمَا يُر۪يدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَعَنِ الصَّلٰوةِۚ


اِنَّمَا  kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki  مَا  harfidir,  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اِنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir. 

Fiil cümlesidir. يُر۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir. الشَّيْطَانُ  fail olup damme ile merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  يُر۪يدُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يُوقِعَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. بَيْنَكُمُ  mekân zarfı,  الْعَدَاوَةَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

الْعَدَاوَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الْبَغْضَٓاءَ  atıf harfi  وَ ’la  الْعَدَاوَةَ ’ye matuftur. فِي الْخَمْرِ  car mecruru  يُوقِعَ  fiiline mütealliktir.  الْمَيْسِرِ  atıf harfi  وَ ’la  الْخَمْرِ ‘ye matuftur.

وَ  atıf harfidir.  يَصُدَّكُمْ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

عَنْ ذِكْرِ  car mecruru  يَصُدَّكُمْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَنِ الصَّلٰوةِ  car mecruru, atıf harfi  وَ ’la  عَنْ ذِكْرِ ‘ye matuf olup, يَصُدَّكُمْ  fiiline mütealliktir.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org 

اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak  اِنَّمَا  ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُر۪يدُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’dir. 

يُوقِعَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi وقع ‘dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


 فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إذا تبين لكم ذلك فهل أنتم منتهون  (Bu size apaçık olduğunda buna son verin.) şeklindedir.

هَلْ  istifham harfidir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مُنْتَهُونَ  haber olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

مُنْتَهُونَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftial babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّمَا يُر۪يدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَعَنِ الصَّلٰوةِۚ 

 

Ayetin ilk cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. 

اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak  اِنَّمَا  ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûlü arasındadır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.  يُر۪يدُ  maksûr/sıfat, masdar-ı müevvel maksûrun aleyh/mevsûftur.

Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُر۪يدُ  fiilinin muzari oluşu, bu isteğin yenilenerek tekrarlandığını ifade eder.

Masdar harfi  اَنْ  ve müteakip  يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar teviliyle mef’ûl konumundadır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  Mekan zarfı  بَيْنَكُمُ , ihtimam için, mef’ûl olan  الْعَدَاوَةَ  ‘ye takdim edilmiştir

وَالْبَغْضَٓاءَ , tezayüf nedeniyle  الْعَدَاوَةَ ‘ye atfedilmiştir. 

Aynı üsluptaki  وَيَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَعَنِ الصَّلٰوةِۚ  cümlesi de masdar-ı müevvele matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde lafza-i celalin zikredilmesi, tecrîd sanatıdır.

عَنِ الصَّلٰوةِۚ  car-mecruru, tezayüf nedeniyle  عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  ذِكْرِ اللّٰهِ  izafetinde, lafza-ı celâle muzâf olan  ذِكْرِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

الْعَدَاوَةَ - الْبَغْضَٓاءَ  ve  الْخَمْرِ - الْمَيْسِرِ ve ذِكْرِ -  الصَّلٰوةِۚ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manasinda olup dolayısıyla içki ve kumar içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü bunlar hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak içki ve kumarın kötülüğünü etkili şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır.  İçki ve kumara dalan kişi denizde boğulan gibi dalar gider, kendini kaybeder. İçki ve kumar hayatını kuşatır, iki dünyasını da mahveder demektir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. 

Şeytanın istediklerinin sayılması taksim sanatıdır.

اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiştir. Kasr fiil ile mef’ûl arasındadır. Kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır. Şeytanın istediği şey; mevsuf ve maksûrdur. İçki ve kumarla insanların arasına düşmanlık ve buğz koymak ve Allah’ın zikrinden ve namazdan uzaklaştırmak da sıfat ve maksûrun aleyhdir. Sanki şeytan bunlardan başka bir şey istemez gibi bir kasr yapılmış. Halbuki şeytanın başka ifsatları da vardır. Onun için izâfî kasrdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi)

ف۪ي  harfi, sebebiyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَيَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَعَنِ الصَّلٰوةِۚ  cümlesi, dinde meydana gelen zararlardır. Çünkü içki insan vücudunda bir keyif meydana getirir; keyif ve lezzette boğulan nefis ise Allah’ın zikrinden ve namazdan gafil kalır. Onları hatırlamaz olur. Öte yandan kumar oynayan kimse de eğer galip gelirse üstünlüğün verdiği sarhoşlukla ibadetleri hatırlamaz olur. Yenilme durumunda ise aşırı üzüntüden dolayı artık başkasını yenme planlarından başka hiçbir şey düşünemez hale gelir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

  فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ

 

Fasılla gelen terkipte  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Mübteda ve haberden müteşekkil cevap cümlesi olan  فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen emir manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Takdiri,  إذا تبين لكم ذلك  (Bu size apaçık olduğunda …)  olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Müsned olan  مُنْتَهُونَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

Ayetin başında şeytanın insanlar arasında içki ve kumar ile kin ve düşmanlık tohumları ektiğini ifade etmektedir. İstifham edatı, “Artık buna bir son verin!” anlamı içermekte olup azar ve paylama yoluyla “Artık bu son derece pis ve zararlı olan şeylerden uzak durun.” şeklinde emir manasında bir ifadedir. Yasaklamanın en beliğ şekillerindendir. (Süleyman Recep Çıbıklı, Söz Sanatları Açısından Meal Problemleri; İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu ayetteki soru, hakiki manada gelmemiştir. Yani gerçekten “'Vazgeçiyorsunuz değil mi?” diye sorulmamaktadır. Aksine “vazgeçin/son verin” manasında emir için gelmiştir.

 هَلْ, burada  قد  manasındadır. Soru şeklinde gelmesi teşvik ve ağırdan alanları uyarı manası taşır.

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هَلْ , belâğî bir nükte için isim cümlesinin başına gelebilir. Bu nükte de zamana bağlı olmaksızın bu fiilin devam etmesini istemektir. Buralarda hemze de gelebilirdi ama o zaman bu belâğî nükte kaybolurdu. Çünkü hemze, âdeten ismin başına gelebilir. Ama  هَلْ  âdeten fiilin başına geldiği için muhatabın dikkatini çeker. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Mâide Sûresi 92. Ayet

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاحْذَرُواۚ فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا عَلٰى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ  ٩٢


Öyleyse Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ve Allah’a karşı gelmekten sakının. Şayet yüz çevirirseniz bilmiş olun ki, elçimize düşen sadece apaçık tebliğdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَطِيعُوا ve ita’at edin ط و ع
2 اللَّهَ Allah’a
3 وَأَطِيعُوا ve ita’at edin ط و ع
4 الرَّسُولَ Elçi’ye ر س ل
5 وَاحْذَرُوا ve sakının ح ذ ر
6 فَإِنْ eğer
7 تَوَلَّيْتُمْ dönerseniz و ل ي
8 فَاعْلَمُوا bilin ki ع ل م
9 أَنَّمَا şüphesiz
10 عَلَىٰ düşen
11 رَسُولِنَا elçimize ر س ل
12 الْبَلَاغُ duyurmaktır ب ل غ
13 الْمُبِينُ açıkça ب ي ن

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاحْذَرُواۚ فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا عَلٰى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَط۪يعُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اَط۪يعُوا الرَّسُولَ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.  

اَط۪يعُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  الرَّسُولَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. احْذَرُواۚ  atıf harfi  وَ  ile  اَط۪يعُوا  fiiline matuftur.

احْذَرُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَوَلَّيْتُمْ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

اعْلَمُٓوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  

اَنَّمَا  kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki  مَا  harfidir, اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اِنَّ ‘nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir. 

عَلٰى رَسُولِنَا  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  الْبَلَاغُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  الْمُب۪ينُ  kelimesi  الْبَلَاغُ ’nun sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org

اَط۪يعُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

تَوَلَّيْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  ولي ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

الْمُب۪ينُ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاحْذَرُواۚ فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا عَلٰى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında inşâî olmak bakımından mutabakat vardır. İstifham üslubundan emir üslubuna iltifat sanatı vardır.

Ayetin ilk cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Aynı üslupta gelen  وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ  ve  وَاحْذَرُواۚ  cümleleri, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümleler emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اَط۪يعُوا  fiili önemine binaen tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır.

Allah’a itaatten sonra rasule itaatin zikri, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.

اللّٰهَ  - الرَّسُولَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ (Allah'a itaat edin, Resul'e de itaat edin.) ayetinde, daha fazla vurgu ve itaatin şanına önem vermek için fiil tekrar­lanarak ıtnâb yapılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Tegabün/12) 

Bu ayette ikinci “itaat edin” kelimesine gramer açısından ihtiyaç yoktur ama vurgu için her birine ayrı ayrı itaat edin, diye gelmiştir.

احْذَرُوا  fiilinin mef’ûlu hazf edilerek fiil lâzım menzilesine konulmuştur. Çünkü maksat din meselerinin hepsinde dikkatli olmaktır. Yani Allah ve Resulünün hor gördüğü şeylerden sakınmaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Şart üslubunda gelen  فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ  terkibi, atıf harfi  فَ  ile  وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ  cümlesine atfedilmiştir. Şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubundan şart üslubuna iltifat sanatı vardır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  تَوَلَّيْتُمْ  cümlesi, şarttır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrar işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ  ifadesi  اَط۪يعُوا  ve  وَاحْذَرُواۚ ‘dan tefri’dir.  تَوَلَّيْ  ifadesi burada isyan manasında istiaredir. İsyan; yüz çevirmeye ve günahkârın bulunduğu yerden geri dönmesine benzetilmiştir. Câmi’, bırakma ve ayrılmadır. Aynı şekilde arkayı dönmek manasında da kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)

Rabıta harfi  فَ ‘nin dahil olduğu cevap cümlesi olan  فَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا عَلٰى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ , şart üslubunda gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan  فَاعْلَمُٓوا  cümlesi, şarttır. Terkipte, îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın takdiri  وأما جزاؤكم فعلينا  (Onların cezası bize aittir.) olan cevabı mahzuftur. Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

فَاِنْ  şart harfiyle başlayan ve cevabı şart üslubunda gelen terkip de şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

أَنَّ , masdar ve tekid harfidir. Kendinden sonra gelen isim cümlesini masdara çevirmiştir.  اَنَّ  ve akabindeki  اَنَّمَا عَلٰى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ  cümlesi, masdar teviliyle  اعْلَمْ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel cümlesine dahil olan  اَنَّـمَٓا , kasr edatıdır. Kasrla tekid edilen sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  عَلٰى رَسُولِنَا  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  الْبَلَاغُ  muahhar mübtedadır.

Kasr, haberle mübteda arasındadır.  عَلٰى رَسُولِنَا car-mecrurunun müteallakı olan haber  maksûr-sıfat,  الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ  maksûrun aleyh-mevsûftur. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. 

Veciz ifade kastına matuf  رَسُولِنَا  izafeti, Peygamberimize tazim teşrif ve destek içindir.

الْبَلَاغُ ‘nun sıfatı olan  الْمُب۪ينُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

الرَّسُولَ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاحْذَرُوا  buyruğu bu haram kılmayı daha bir tekid etmekte, tehdidi ağırlaştırmakta, emre uyma gereğini, yasak kılınan şeyden vazgeçmeyi pekiştirmektedir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

رَسُولِنَا ’daki resulün azamet zamirine izafeti, bir yönden bu risaletin tazimini ifade ederken bir yandan da her şeye kadir olan Allah’ın elçisi olması sebebiyle tebliğ sebebini açıklar. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اَنَّمَا عَلٰى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ  [Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki peygamberimize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.] cümlesi, o mükellefiyetler hususunda muhalefet eden ve bunlar hususunda Allah’ın hükmü ile beyanından yüz çeviren kimseler hakkında gelen büyük bir ilâhî tehdit ve ikazdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Emirler fıkıh usulünde has lafız olarak isimlendirilirler. Fıkıh usulünde lafızlar vaz olunduğu mana bakımından 4 kısımdır: Hâs, âmme, müşterek ve müevvel. Bunların her birinin ayrı hükümleri vardır. Has lafız; ifade ettiği manaya kesin olarak delalet eder.

Mâide Sûresi 93. Ayet

لَيْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ ف۪يمَا طَعِمُٓوا اِذَا مَا اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ثُمَّ اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا ثُمَّ اتَّقَوْا وَاَحْسَنُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ۟  ٩٣


İman edip salih ameller işleyenlere; Allah’a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra Allah’a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine Allah’a karşı gelmekten sakındıkları ve iyilik ettikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur. Allah, iyilik edenleri sever.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَيْسَ yoktur ل ي س
2 عَلَى üzerine
3 الَّذِينَ kimseler
4 امَنُوا inananlar ا م ن
5 وَعَمِلُوا ve yapanlara ع م ل
6 الصَّالِحَاتِ iyi işler ص ل ح
7 جُنَاحٌ bir günah ج ن ح
8 فِيمَا ötürü
9 طَعِمُوا yediklerinden ط ع م
10 إِذَا bundan böyle
11 مَا takdirde
12 اتَّقَوْا korundukları و ق ي
13 وَامَنُوا ve inandıkları ا م ن
14 وَعَمِلُوا ve yaptıkları ع م ل
15 الصَّالِحَاتِ iyi işler ص ل ح
16 ثُمَّ sonra (yine)
17 اتَّقَوْا korundukları و ق ي
18 وَامَنُوا ve inandıkları ا م ن
19 ثُمَّ ve yine
20 اتَّقَوْا korundukları و ق ي
21 وَأَحْسَنُوا ve iyilik ettikleri ح س ن
22 وَاللَّهُ Allah
23 يُحِبُّ sever ح ب ب
24 الْمُحْسِنِينَ güzel davrananları ح س ن

İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara, günahlardan sakındıkları ve imanlarını koruyup iyi işler yapmayı sürdürdükleri, sakınmaya devam edip imanlarına bağlı kaldıkları, hem günahlardan sakınıp hem en iyiyi yapmaya çalıştıkları takdirde daha önce yiyip içtiklerinden ötürü bir günah yoktur. Allah, rızasına uygun davrananları sever. 

Diyanet tefsiri 

İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “İnananlara ve faydalı iş işleyenlere, -sakınırlar, inanırlar, faydalı işler işlerler, sonra haramdan sakınıp inanırlar ve sonra isyandan sakınıp iyilik yaparlarsa- daha önceleri tatmış olduklarından dolayı bir sorumluluk yoktur…” (Maide 93) ayeti indiği zaman Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bana dedi ki: “Bana senin onlardan olduğun söylendi.”

Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 109, (2459). Tirmizi, Tefsir, Maide, (3056).

Yine Müslim’in bir başka rivayetinde Bera (radıyallahu anh) şunu anlatıyor: “Şarap haram edilmezden önce, Ashab (radıyallahu anhüm)’tan bazıları vefat etmişti. Şarap haram edilince birçok kimse: “Arkadaşlarımız şarap içerek öldüler, onların hali ne olacak?” dediler. Bunun üzerine ayet indi: “İnananlara, ve faydalı iş yapanlara… daha önceleri tatmış olduklarından dolayı bir sorumluluk yoktur” (Maide 93) ayeti indi.”

Tirmizi, Tefsir Maide, (3054). 

لَيْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ ف۪يمَا طَعِمُٓوا


İsim cümlesidir. لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker ism-i mevsûl  عَلَى  harf-i ceriyle  لَیۡسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine   mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

عَمِلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.

جُنَاحٌ  kelimesi  لَيْسَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  ف۪ي  harf-i ceriyle  جُنَاحٌ ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  طَعِمُٓوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

طَعِمُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


اِذَا مَا اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ثُمَّ اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا ثُمَّ اتَّقَوْا وَاَحْسَنُواۜ


اِذَا  şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfı olup, mukadder cevaba mütealliktir. Takdiri; إذا ما اتقوا لا يأثمون (korkarlarsa günah işlemezler) şeklindedir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اتَّقَوْا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مَا  zaid harfdir.  اتَّقَوْا  fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اٰمَنُوا  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. 

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا  atıf harfi وَ  ile makabline matuftur. 

عَمِلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اتَّقَوْا  fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اٰمَنُوا  atıf harfi  وَ  ile ikinci  اتَّقَوْا  fiiline mütealliktir.  

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اتَّقَوْا  fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَحْسَنُواۜ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

اَحْسَنُواۜ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. 

(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)  (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.

b)  (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.

c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّقَوْا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir. 

اَحْسَنُواۜ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  حسن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

یُحِبُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْمُحْسِن۪ين  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

يُحِبُّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  حبب’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

الْمُحْسِن۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَيْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ ف۪يمَا طَعِمُٓوا 

 

İstînâfiyye olan cümle fasılla gelmiştir. Nakıs fiil  لَيْسَ ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  عَلَى الَّذ۪ينَ  car mecruru  لَيْسَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  جُنَاحٌ  kelimesi, لَيْسَ  ‘nin muahhar ismidir.

جُنَاحٌ ‘daki nekrelik, ‘hiçbir’ manasında kıllet ifade eder. Çünkü olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna işarettir.

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  اٰمَنُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelerek sıla cümlesine atfedilen  عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Buradaki  عملوا الصالحات  ibaresinin aslı  عَمِلُوا الأعمال الصالحات  şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcâz-ı hazif sanatıdır.  

الَّذ۪ينَ  ism-i mevsûlü muhatabı uyarmak ve hatadan kurtarmak için gelmiştir.

Başındaki harfi cerle birlikte  جُنَاحٌ ‘nun mahzuf sıfatına müteallik mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  طَعِمُٓوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mazi fiiller, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

طَعِمُٓوا  fiili hem yenecek hem içilecek şeyler için kullanılır. Tadına bakmak, hoşlanmak anlamlarına gelir.


اِذَا مَا اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ثُمَّ اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا ثُمَّ اتَّقَوْا وَاَحْسَنُواۜ

 

Şart üslubundaki terkipte şart edatı  اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi olan  مَا اتَّقَوْا , şart cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Şart manalı zaman zarfı  اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Zaid  مَا  harfi, cümleyi tekid etmiştir. 

اِذَا  şart manalı, müstakbel zaman zarfıdır. Mecazen mazinin başına gelmiştir. 

Cezm eden şart kelimelerinin şart ve cevap cümleleri, siygaları (mâzi, muzâri…) ne olursa olsun sadece gelecek zaman anlamı ifade ederler. Çünkü bu kelimeler maziyi istikbale dönüştürür, muzariyi ise istikbale hasreder. (Yrd. Doç. Dr. Atik Aydin, İnönü Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili Ve Belagatı Anabilim Dalı, (Arapça Şart Cümlelerinde Zaman )

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  لا يأثمون  (günah işlemezler) olan cevap cümlesi mahzuftur. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Aynı üslupta gelerek şart cümlesine atfedilen  عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Buradaki  عملوا الصالحات  ibaresinin aslı  عَمِلُوا الأعمال الصالحات  şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcâz-ı hazif sanatıdır.  

اٰمَنُوا  cümlesi ikinci  اتَّقَوْا  cümlesine, اَحْسَنُوا  cümlesi ise üçüncü  اتَّقَوْا  cümlesine  ثُمَّ ile atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Fiiller mazi sıygada gelerek sebata, temekküne ve istikrara işaret etmiştir. 

اتَّقَوْا  emredilene uymak ve nehyedilenden kaçınmak demektir. Bu sebepten  وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ‘nin  اتَّقَوْا ‘a atfedilmesi hususun umuma atfı babındandır. İhtimam içindir. İmanın takvaya atfı ise imanın takvanın aslı olduğuna işaret için itirazidir.

ثُمَّ اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا  cümlesi de  اِذَا مَا اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  cümlesi için lafzî tekiddir. 

عَمِلُوا - الصَّالِحَاتِ - ثُمَّ - اتَّقَوْا - اٰمَنُو  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

اٰمَنُو - اتَّقَوْا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَحْسَنُوا  kelimesinde irsâd vardır.

Bu ayette üç kere takvalı olmak, üç kere iman etmek, iki kere salih iş yapmak ve bir kere de daha iyi yapmak geçmiştir. Demek ki bunlar birbirleriyle çok yakından ilişkilidir. İman eden kişi salih amel yapmıyorsa o imanın bir faydası yoktur. Salih amel de iman olmazsa hiçbir şeye yaramaz.

Burada takvanın mertebeleri olduğunu görüyoruz, belki burada takvanın üç mertebesi anlatılıyor. Başlangıç, gelişme ve en üst mertebe.  ثُمَّ  hem zaman hem de mertebe açısından terahi ifade eder. Zaman ve mertebe olarak daha bir üst aşamayı ifade eder. İman edip salih amel işledikçe demek ki takvamız da artıyor.

Takva fiilinin üç kere tekrar edilmesi zaman ve ahvalin değişmesiyle takvanın ve imanın farklılaştığına işaret eder. Birçok şekilde yorumlanmıştır.

1. İnsanın kendisiyle nefsi, 2. İnsanın kendisiyle başkaları, 3. İnsanın kendisiyle Allah arasındaki hal ile alakalıdır. Diğer bir yorum da şöyledir:

1. Mebde (Başlangıç)  2. Vasat (Orta)  3. Müntehâ (Son) demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

Takvadaki ziyadeliği ve imanın etkisine ima için rütbe-i terahiye delalet eden  ثُمَّ  harfi ile ilişki kurulmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Yani müminler haramlardan sakındıkları sürece tattıkları hiçbir mübah şeyden dolayı sorumlu olmayacaklardır. Buna göre “evet, sakınıp iman ettikleri, evet, sakınıp ihsan üzere hareket ettikleri takdirde” ifadesi onların bu özellikleri taşıdığı anlamında olup takva ve iman üzere, yine takva ve ihsan üzere oldukları konusunda onları övmüş methetmiş olmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ۟

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, kalplerde teberrük, muhabbet uyandırmak ve ikaz içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. Hükmün illetini bildirmek ve muhabbeti artırmak için zamir makamında zahir olarak tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsned olan  يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüd ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.

الْمُحْسِن۪ينَ ,  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir. 

Sıfat-ı müşebbehede, ismi faildeki gibi yapılan işin yani fiilin yenilenmesi manasında olmayıp, ‘’yapılan iş veya fiilin devamlı ve lazım olması" manasındadır. Yani o fiil, o iş, o şahıstan hiç ayrılmaz. (Sibel Dokuyucu, Arapçada Sıfat-ı Müşebbehe ve İsm-i Fail ile İlişkisi )

الْمُحْسِن۪ينَ۟ ‘nin  ال  ile marifeliği cins için olup istiğrak anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ۟  cümlesinde lazım melzum alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır. [Allah muhsinleri sever.]  lâzım, “Onlara destek verir, kafirlere karşı zafer verir.” anlamı ise melzûmdur.

Ayrıca ifadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Bu ifadede Allah muhsinleri sever, manasına, hak ettikleri mükafatı verir manası idmac edilmiştir.

اَحْسَنُوا  ve  الْمُحْسِن۪ينَ۟  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in başka surelerinde de tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

 
Mâide Sûresi 94. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَيَبْلُوَنَّكُمُ اللّٰهُ بِشَيْءٍ مِنَ الصَّيْدِ تَنَالُهُٓ اَيْد۪يكُمْ وَرِمَاحُكُمْ لِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَخَافُهُ بِالْغَيْبِۚ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ٩٤


Ey iman edenler! Andolsun, Allah sizleri, ellerinizin ve mızraklarınızın erişebileceği av(lar) ile elbette deneyecek ki, görmediği hâlde kendisinden korkanı ayırıp meydana çıkarsın. Kim bundan (bu açıklamadan) sonra haddini tecavüz ederse, ona elem dolu bir azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 لَيَبْلُوَنَّكُمُ sizi dener ب ل و
5 اللَّهُ Allah
6 بِشَيْءٍ bir kısım ش ي ا
7 مِنَ
8 الصَّيْدِ av’la ص ي د
9 تَنَالُهُ erişeceği ن ي ل
10 أَيْدِيكُمْ ellerinizin ي د ي
11 وَرِمَاحُكُمْ ve mızraklarınızın ر م ح
12 لِيَعْلَمَ bilmek için ع ل م
13 اللَّهُ Allah
14 مَنْ kimin
15 يَخَافُهُ kendisiden korktuğunu خ و ف
16 بِالْغَيْبِ gizlide غ ي ب
17 فَمَنِ kim ki
18 اعْتَدَىٰ saldırıda bulunursa ع د و
19 بَعْدَ sonra ب ع د
20 ذَٰلِكَ bundan
21 فَلَهُ onun için vardır
22 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
23 أَلِيمٌ acıklı ا ل م

Âyetin nüzûl sebebi olarak zikredilen olay şudur: Resûlullah umre yolculuğu yaparken, beraberindekilerle Ten‘îm denen yere vardıklarında müslümanların etrafında irili ufaklı çeşitli av hayvanları peyda oluvermişti. Bunlar kendilerine öylesine yakın ve bol idi ki mızraklarını dürtseler yetişebilecekler, hatta isteseler elleriyle tutabileceklerdi. Fakat ihramlı oldukları için onları avlamaları yasaktı (İbn Kesîr, III, 181). Dolayısıyla önlerine gelmiş bu hazır dünya nimeti karşısında nefislerine hâkim olmakta zorlanıyorlardı. Çünkü av hayvanının eti, özellikle yolculuk şartlarında daha cazip hale gelen leziz bir yiyecektir. Âyet, görmedikleri halde insan idrakinin ötesinde bir varlık olan Allah’a iman edip O’nun buyruklarına yürekten teslim olanları ortaya çıkarmak üzere ilâhî bir sınav düzenlendiğini haber veriyordu. Önceki âyetlerde yer alan içki ve kumar yasağı gibi hükümlerde de esasen bir sınama amacı vardır; fakat yarar ve zararı akılla kavranabilen bu tür hükümlerde insanın o konudaki buyruğa uygun davranması sırf yarar-zarar anlayışına dayalı olabilir. Bu takdirde ortaya konan davranış Allah’ın isteğine mutlak teslimiyetten değil insanın kendi değerlendirmesine duyduğu saygıdan kaynaklanmış olur ve nefse hizmet anlamı taşır. Dindeki buyruk ve yasakların çoğunda yararının ve zararının akılla kavranabilmesi özelliği bulunmakla beraber, ayrıca dünyevî amaçlarla karışma ihtimalinden arındırılmış bir kısım dinî hükümlerle kişinin kendi dindarlığını test etmesine imkân tanınmış, sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapılabilecek ve (gösteriş yoluyla menfaat elde etme gibi durumlar bir yana) başka amaçla yapıldığında izah edilebilir bir anlam taşımayacak davranışlarla yükümlü kılınmıştır. İnsanın, aklına yatması için açık bir gerekçe bulamasa bile, sadece “Allah’a, O’nun birliğine ve kudretine öylesine inandım ki benim kurtuluşum O’nun hoşnutluğunu kazanmaktan, bu da O’ndan gelen her buyruğa yürekten teslim olmaktan geçer” anlayışıyla yerine getireceği hükümlere “taabbüdî hükümler” adı verilir. Bunların bu özelliği gerçekte hiçbir faydasının olmadığını değil, aksine kapsamlı ve sınırsız faydalarının bulunduğunu gösterir. Fakat Allah’a nisbetle “kapsamlı” ve “sınırsız” kelimeleri de kısır kalacağından, bu tür hükümleri fayda fikrinden tamamıyla soyutlanmış bir kulluk bilinci içinde yerine getirip Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışmak en uygun yoldur. İhramlı kişi için söz konusu olan yasakların da bu tür taabbüdî hükümlerden olduğunu öğreten âyet bir taraftan da bunun eğitimini vermektedir. Çünkü teorik olarak bir kurala uyma gereğini kabul ve ifade etme her zaman onun iyi biçimde uygulanacağını göstermez. İmkân ele geçtiği halde buna karşı nefsi frenlemek elde bulunmayan bir imkândan vazgeçmekten daha zordur. Zaten mahrumiyetler içinde olan bir kimsenin ibadet gereği açlığa katlanmasıyla önünde mükemmel bir sofra bulunduğu halde ibadet amacıyla açlığa karşı direnen kimse aynı durumda değildir. Yüce Allah ihram yasaklarının uygulanması konusunda ilk müslümanları böyle bir sınava tâbi tutarak onların bu konuda da iyi bir örnek sergilemelerini istemiş, diğer müslümanlar da bu tür hükümlerde aynı anlayışı ve tavrı korumaya çağırılmışlardır (âyetin bu bakış açısına göre anlaşılması gerektiği konusunda bk. Elmalılı, III, 1808-1812). Tabii ki bu tarz izahları, genel olarak taabbüdî hükümlerin, özel olarak da ihram ve ihram yasaklarının hikmetleri ve faydaları üzerinde düşünmenin doğru olmayacağı şeklinde anlamamak gerekir. Burada asıl olan, ibadet görevini fayda şartına bağlamamak, ibadeti ne getirip ne götürdüğünü hesap ederek yapmamaktır. Esasen, ünlü düşünür-âlim Râgıb el-İsfahânî’nin ifadesiyle, “Kişi iyi bir fiili, dünyevî bir menfaat elde etmeyi veya bir zarardan kurtulmayı amaçladığı için yapmamalıdır; aksi halde bu fiili yaparken bir tüccar gibi davranmış olur. Hatta bazı muhakkıklara göre iyi bir fiili uhrevî bir menfaat elde etme gayesiyle dahi yapmamak gerekir” (ez-Zerî‘a ilâ mekârimi’ş-şerî‘a, s. 126).

 

Allah Teâlâ’nın İsrâiloğulları’nı cumartesi günü denizde avlanma yasağıyla denemesiyle (bk. Bakara 2/65-66) müslümanları ihramda iken kara avı yapma yasağıyla denemesi arasında benzerlik kurulabilir (Ateş, III, 63).

 Bazı bilginlere göre burada söz konusu olan sınama, –Harem bölgesinde oldukları için– ihramda olanları da olmayanları da kapsayan bir imtihandır (bk. İbn Âşûr, VII, 38).

 Âyetin “Allah, görmedikleri halde kendisinden korkanları ortaya çıkarmak için” şeklinde çevirilen kısmı lafzî bir tercüme ile “Allah’ın gayb yoluyla kendisinden korkanları bilmesi için” şeklinde çevirilmesi mümkündür. Fakat bu fiil Allah’a nisbet edildiğinde, genellikle, Allah’ın ezelî ilmi ile zaten bildiği hususların bilfiil gerçekleşmesi anlaşılır. Bu sebeple meâlinde “ortaya çıkarmak için” ifadesi tercih edilmiştir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 342-344

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَيَبْلُوَنَّكُمُ اللّٰهُ بِشَيْءٍ مِنَ الصَّيْدِ تَنَالُهُٓ اَيْد۪يكُمْ وَرِمَاحُكُمْ لِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَخَافُهُ بِالْغَيْبِۚ


يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir.  الَّذ۪ينَ  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. Nidanın cevabı, mahzuf kasem ve cevabıdır.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı  لَيَبْلُوَنَّكُمُ اللّٰهُ ’dır.

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen harftir.  

يَبْلُوَنَّ   fetha üzere mebni muzari fiildir. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn’u sakiledir. Muttasıl zamir  كُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. 

بِشَيْءٍ  car mecruru  يَبْلُوَنَّكُمُ  fiiline mütealliktir.  مِنَ الصَّيْدِ  car mecruru  شَيْءٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. تَنَالُهُٓ اَيْد۪يكُمْ  cümlesi, الصَّيْدِ ‘in hali olarak mahallen mansubdur. 

تَنَالُهُٓ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُٓ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اَيْد۪يكُمْ  fail olup  ی  üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رِمَاحُكُمْ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

لِ  harfi,  يَعْلَمَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  يَبْلُوَنَّكُمُ  fiiline mütealliktir.

يَعْلَمَ  fetha ile mansub muzari fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَخَافُهُ بِالْغَيْبِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَخَافُهُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو’dir. Muttasıl zamir  هُٓ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِالْغَيْبِ  car mecruru  يَخَافُ  ‘deki failin veya mef’ûlun mahzuf haline mütealliktir.

Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


 فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنِ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

اعْتَدٰى  şart fiili olup, elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. بَعْدَ  zaman zarfı  اعْتَدٰى  fiiline mütealliktir.  ذٰ  işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, muzâfun ileyhtir.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اعْتَدٰى  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftial babındandır. Sülâsîsi  عدو ’dir. 

İftial  babı fiille mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. 

اَل۪يمٌ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَيَبْلُوَنَّكُمُ اللّٰهُ بِشَيْءٍ مِنَ الصَّيْدِ تَنَالُهُٓ اَيْد۪يكُمْ وَرِمَاحُكُمْ لِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَخَافُهُ بِالْغَيْبِۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır.  هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek ve iman edenlere tazim içindir.

İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez. 

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Nidanın cevabı olan  لَيَبْلُوَنَّكُمُ اللّٰهُ بِشَيْءٍ مِنَ الصَّيْدِ تَنَالُهُٓ اَيْد۪يكُمْ وَرِمَاحُكُمْ لِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَخَافُهُ بِالْغَيْبِۚ  cümlesinde,  لَ , mahzuf kaseme işaret eder.

Cümle, mukadder kasemin cevabıdır. Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. Cümlede  mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  نَّ , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

لَيَبْلُوَنَّكُمُ  fiiline müteallik  بِشَيْءٍ  car-mecrurundaki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, selbin umum ve şumulüne işarettir.  مِنَ الصَّيْدِ  car-mecruru ise, بِشَيْءٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

تَنَالُهُٓ اَيْد۪يكُمْ وَرِمَاحُكُمْ  cümlesi,  مِنَ الصَّيْدِ  için hal konumundadır. Hal cümleleri anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَرِمَاحُكُمْ , temasül nedeniyle fail konumundaki  اَيْد۪يكُمْ ‘e atfedilmiştir.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ  ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَخَافُهُ بِالْغَيْبِۚ  cümlesi, masdar tevilinde  لَيَبْلُوَنَّكُمُ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayetteki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, zamir makamında lafza-ı celâlin, hükmün illetini bildirmek ve ikazı artırmak için zahir olarak tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لِيَعْلَمَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan  يَخَافُهُ بِالْغَيْبِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

لِيَعْلَمَ - الْغَيْبِۚ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

لِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَخَافُهُ بِالْغَيْبِۚ  ifadesi, mecazî bir ifadedir. Çünkü, Allah Teâlâ her zaman alimdir. Alimler bu ifadenin ne manaya geldiği hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bunun, “Size, bilmek isteyen kimsenin muamelesi gibi muamele eder.” manasına geldiği ileri sürüldüğü gibi bunun, “malum olan şeyi ortaya koymak için” manasına geldiği de ileri sürülmüştür. Bu malum olan şey de korkan kimsenin korkusudur. Bu ifadeden, muzâfın hazfedildiği ve takdirinin, “Allah'ın dostları, gaybta O’ndan korkanları bilmek için bilmesi için…” şeklinde olduğu da ileri sürülmüştür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

“Allah’ın gaybda kendisinden korkanın kim olduğunu bilmesi için” cümlesi, aslında  bize göstermek için bizi imtihan etmesidir. Allah zaten bilir. Ya da burada bir muzâf mahzuftur. Yani Allah bunu, dostlarını bilmek için yapar.

لَيَبْلُوَنَّكُمُ  ifadesindeki “kasem lâm’ı”, av hayvanlarının, bu kadar yaklaşmalarının, onlardan kaçmamalarının sınama için olduğu gerçeğini vurgulamak ve tekid içindir; sınama yapılacak şeyin önceden vukuunu tespit için değildir.

بِشَيْءٍ  kelimesinin nekre olarak zikredilmesi, avları küçümsemek içindir. Bu sınama, vaktiyle Eyke halkının deniz avı ile sınanmaları kabilindendir. Gaye, bu gibi küçük sınamalarda sebat göstermeyenin, şiddetli mihnetlerde nasıl sebat gösterebileceği üzerinde düşündürmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l -Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl) 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekit türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  أَیُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey iman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese) 

Bazı salihler Allah Teâlâ’nın  ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi  لبيك وسعديك  “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.

Yüce Allah,  يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabı ile Kur’an’ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. “Ey iman edenler” ifadesi hep Medenî surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke’de fazla emir ve yasak yoktur.

İman kelimesi fiil olarak  اٰمَنُوا  şeklinde gelmiştir. Bu imanınızın kıymetini bilin, bu iman üzere devam edin, imanınızı koruyun demektir. İsim olarak gelip  مؤْمِنُونَ  buyurulsaydı, bu manalar anlaşılmazdı.

Muhataplara “Ey müminler!” diye seslenilmesi onlara, bu iman sahibinin Allah’ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Ey iman edenler nidasıyla başlayan bu ayet ve sonraki ayet hac yasaklarından bahsetmektedir.


 فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَل۪يمٌ


Şart üslubundaki terkip,  فَ  ile nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart harfi  مَنِ , mübtedadır. Şart olan  مَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.

Haber konumundaki  اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Zaman zarfı  بَعْدَ ‘nin muzâfun ileyhi olan işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile duruma işaret edilmiştir. İşaret edilen hüküm, maddi bir şey yerine konulmuştur.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi) 

Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَلَهُ عَذَابٌ اَل۪يمٌ , mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır. 

Cümlede müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ  kelimesinin nekra gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder. Ayrıca, mübalağa vezninde maddi bir varlık sıfatı olan  اَل۪يمٌ ’le sıfatlanarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

عَذَابٌ - اَل۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; اَل۪يمٌ  ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.  Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. 

عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  Azim azab ifadesi 14 kere geçerken  عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ifadesi 46 kere geçmiştir. 

Farklı grupları bildiren  مَنِ ‘ler arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır. 

Burada azabın sürekli ve ebedi oluşunu ifade etmek için isim cümlesi gelmiştir. Zira isim cümlesi devamlılık ifade eder.

Mâide Sûresi 95. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ وَاَنْتُمْ حُرُمٌۜ وَمَنْ قَتَلَهُ مِنْكُمْ مُتَعَمِّداً فَجَزَٓاءٌ مِثْلُ مَا قَتَلَ مِنَ النَّعَمِ يَحْكُمُ بِه۪ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ هَدْياً بَالِغَ الْكَعْبَةِ اَوْ كَفَّارَةٌ طَعَامُ مَسَاك۪ينَ اَوْ عَدْلُ ذٰلِكَ صِيَاماً لِيَذُوقَ وَبَالَ اَمْرِه۪ۜ عَفَا اللّٰهُ عَمَّا سَلَفَۜ وَمَنْ عَادَ فَيَنْتَقِمُ اللّٰهُ مِنْهُۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُوانْتِقَامٍ  ٩٥


Ey iman edenler! İhramlı iken (karada) av hayvanı öldürmeyin. Kim (ihramlı iken) onu kasten öldürürse (kendisine) bir ceza vardır. (Bu ceza), Kâ’be’ye ulaştırılmak üzere, öldürdüğünün dengi olup, içinizden iki âdil kimsenin takdir edeceği bir kurbanlık hayvan; veya yoksulları yedirmek suretiyle keffaret; yahut onun dengi oruç tutmaktır. (Bu) yaptığı işin kötü sonucunu tatması içindir. Allah, geçmiştekileri affetmiştir. Fakat kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikam alır. Allah, mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 لَا
5 تَقْتُلُوا öldürmeyin ق ت ل
6 الصَّيْدَ av ص ي د
7 وَأَنْتُمْ ve siz
8 حُرُمٌ ihramlı (iken) ح ر م
9 وَمَنْ ve kim
10 قَتَلَهُ onu öldürürse ق ت ل
11 مِنْكُمْ sizden
12 مُتَعَمِّدًا kasden ع م د
13 فَجَزَاءٌ cezası vardır ج ز ي
14 مِثْلُ dengi olan م ث ل
15 مَا
16 قَتَلَ öldürdüğü ق ت ل
17 مِنَ -dan
18 النَّعَمِ hayvan- ن ع م
19 يَحْكُمُ karar vereceği ح ك م
20 بِهِ ona
21 ذَوَا iki kişinin
22 عَدْلٍ adil ع د ل
23 مِنْكُمْ içinizden
24 هَدْيًا bir kurban ه د ي
25 بَالِغَ varacak ب ل غ
26 الْكَعْبَةِ Ka’be’ye ك ع ب
27 أَوْ yahut
28 كَفَّارَةٌ keffareti ك ف ر
29 طَعَامُ yedirme ط ع م
30 مَسَاكِينَ yoksullara س ك ن
31 أَوْ ya da
32 عَدْلُ denk ع د ل
33 ذَٰلِكَ buna
34 صِيَامًا oruçtur ص و م
35 لِيَذُوقَ tatması için ذ و ق
36 وَبَالَ vebalini و ب ل
37 أَمْرِهِ yaptığı işin ا م ر
38 عَفَا affetmiştir ع ف و
39 اللَّهُ Allah
40 عَمَّا olanı
41 سَلَفَ geçmişte س ل ف
42 وَمَنْ ve kim
43 عَادَ düşmanlık ederse ع و د
44 فَيَنْتَقِمُ öc alır ن ق م
45 اللَّهُ Allah
46 مِنْهُ ondan
47 وَاللَّهُ Allah
48 عَزِيزٌ daima galiptir ع ز ز
49 ذُو sahibidir
50 انْتِقَامٍ intikam ن ق م

Bu âyetler, özellikle Hz. Peygamber’in uygulamaları ışığında yorumlanarak, ihramlı veya ihramsız olsun, Harem bölgesinde bulunan kişi ile Harem bölgesinin çevresinde (Hil bölgesi) ihramlı olarak bulunan kişinin yabani kara hayvanı avlamasının yasak olduğu sonucuna varılmıştır. Hanefî ve Mâlikîler’e göre eti yenmeyen hayvanlar da bu yasağın kapsamındadır. Burada Harem’den maksat, Mekke şehrinin çevresi olup belirli sınırları olan bir alandır ve kendine özgü dinî hükümleri vardır. 95. âyette bu yasağa rağmen avlananların avladıkları hayvanın dengini Kâbe’ye (ki bu, İslâm bilginlerince Harem bölgesi olarak anlaşılmıştır) ulaştırıp fakirlere dağıtılmasını sağlamaları gerektiği bildirilmiştir. Hanefîler’e göre bu hayvanın eti Harem bölgesi dışında tasadduk edilebileceği gibi, hayvan kesmeden kıymeti de yoksullara dağıtılabilir. Bu denkliği iki âdil kişi takdir eder. Ancak âyette “…yahut yoksulları doyurarak veya ona denk olacak kadar oruç tutarak bir kefâret öder” buyurulmak suretiyle mükellefe iki seçenek daha tanınmıştır. İslâm bilginlerinin çoğunluğuna göre yükümlü, bu üç seçenekten dilediğini seçebilir. Yoksulları doyurma ve oruç tutma konularındaki miktar da yukarıda işaret edilen denkliğe göre olacaktır. Bunlardan oruçla ilgili ölçü, bir günlük doyurma ödevine karşılık bir gün oruç tutma şeklindedir (bir günlük doyurma vecîbesinin miktarı için 89. âyetin tefsirinde yemin kefâreti hakkında yapılan açıklamaya bk.). 96. âyette ise su hayvanlarının ihramlı iken de avlanabileceği bildirilmiştir. Âyette geçen bahr kelimesi Arapça’da “deniz” anlamına geldiği gibi ister tatlı, ister tuzlu su ihtiva etsin akarsuları ve büyük su birikintilerini ifade etmek üzere de kullanılır. Müfessirler, burada kelimenin bu geniş anlamıyla kullanılmış olduğu kanaatindedirler. Bu sebeple meâlinde “deniz avı” yerine “sularda avlanma” denmiştir. Âyetin “ve onu yemek” şeklinde tercüme edilen “ve taâmuhû” kısmı, “ve onun (suların) yiyecekleri” şeklinde de anlaşılmıştır. Avlanma ile birlikte yemeden veya yiyecekten ayrıca söz edilmesi daha çok şöyle açıklanır: Beslenme dışındaki amaçlarla da avlanılabileceğinden su ürünlerinden ihramlı iken gıda maddesi olarak yararlanılabileceği özel olarak belirtilmiştir. Bazı müfessirler ise âyetteki sayd kelimesini taze, taâm kelimesini tuzlayıp kurutma vb. yollarla muhafaza altına alınmış su ürünü olarak açıklamışlardır. Bu âyet ve başka deliller ışığında Hanefîler deniz ürünlerinden sadece balık türlerinin, diğer üç mezhebin fakihleri ise sadece suda yaşayan her türlü hayvanın yenebileceği sonucuna ulaşmışlardır. Benzer bir görüş ayrılığı bu hayvanın kendiliğinden ölmüş olup olmamasıyla ilgilidir: Hanefîler’e göre yenmesinin helâl olması için kendiliğinden ölüp su yüzüne çıkmış olmamalıdır, diğerlerine göre bu tür su hayvanları da yenebilir (bk. Kurtubî, VI, 302-324; Râzî, XII, 87-99; ihram hakkında bk. Mâide 5/1-2; Kâbe’nin inşa edilmesi, İslâm’daki yeri ve önemi hakkında bk. Bakara 2/125-127 ve Âl-i İmrân 3/96-97; “haram ay”la “boyunları bağsız ve bağlı kurbanlıklar” diye tercüme edilen “hedy” ve “kalâid” hakkında bk. Mâide 5/1-2).

Diyanet Tefsiri

وبل Veblün; İri taneli sağanak yağmur demektir. Bu yağmurun ağırlık manası düşünülerek zararından korkulan şeye de vebal adı verilmiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 8 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli vebaldir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ وَاَنْتُمْ حُرُمٌۜ 


يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir.  الَّذ۪ينَ  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı  لَا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ ’dır.  

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقْتُلُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّيْدَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  حُرُمٌ  haber olup damme ile merfûdur. 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَمَنْ قَتَلَهُ مِنْكُمْ مُتَعَمِّداً فَجَزَٓاءٌ مِثْلُ مَا قَتَلَ مِنَ النَّعَمِ يَحْكُمُ بِه۪ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ هَدْياً بَالِغَ الْكَعْبَةِ اَوْ كَفَّارَةٌ طَعَامُ مَسَاك۪ينَ اَوْ عَدْلُ ذٰلِكَ صِيَاماً لِيَذُوقَ وَبَالَ اَمْرِه۪ۜ 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

قَتَلَهُ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مِنْكُمْ  car mecruru  قَتَلَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir.  مُتَعَمِّدًا  kelimesi  قَتَلَ ’deki failin ikinci hali olup fetha ile mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

جَزَٓاءٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri; فعليه جزاء  şeklindedir.

مِثْلُ  kelimesi  جَزَٓاءٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  قَتَلَ مِنَ النَّعَمِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

قَتَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنَ النَّعَمِ  car mecruru, mahzuf mef’ûlun mahzuf haline mütealiktir. Takdiri;  ما قتله من النعم (Öldürdüğü hayvanın dengi) şeklindedir.

يَحْكُمُ  cümlesi,  جَزَٓاءٌ ’un hali olarak mahallen mansubdur.  

يَحْكُمُ  damme ile merfû muzari fiildir.  بِه۪  car mecruru  يَحْكُمُ  fiiline mütealliktir. ذَوَا  fail olup harfle îrab olan beş isimden, ref alameti eliftir. Aynı zamanda muzaftır. عَدْلٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  مِنْكُمْ  car mecruru  ذَوَا ‘nın mahzuf sıfatına mütealliktir.

هَدْيًا  kelimesi  بِه۪ ‘deki zamirin hali olup fetha ile mansubdur.  بَالِغَ  kelimesi  هَدْيًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır.  الْكَعْبَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder.  كَفَّارَةٌ  atıf harfi  اَوْ  ile  جَزَٓاءٌ ’e matuftur. طَعَامُ  kelimesi  كَفَّارَةٌ ’un atfı beyanı olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. مَسَاك۪ينَ  muzâfun ileyh olup müntehel cumû’ sıygasındaki isimlerden olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder.  عَدْلُ  kelimesi  كَفَّارَةٌ ’e veya  جَزَٓاءٌ ’e matuftur. ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur muzâfun ileyhtir.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. صِيَامًا  temyiz olup fetha ile mansubdur.

لِ  harfi,  يَذُوقَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  جَزَٓاءٌ  veya  طَعَامُ  veya  صِيَامًا’e mütealliktir.

يَذُوقَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. وَبَالَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. اَمْرِه۪  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.

(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Atfı beyan konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır:

1. İsmi işaretten sonra gelen camid ismin (müşarun ileyhin) atfı beyan olarak gelmesi

2. اَيُّهَا ve اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atfı beyan olarak gelmesi

3. Sıfattan sonra gelen mevsufun atfı beyan olarak gelmesi

4. Tefsir harfi  اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُتَعَمِّدًا  sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan  تَفَعَّلَ  babının ism-i failidir.

بَالِغَ  kelimesi sülâsî mücerredi  بلغ  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 عَفَا اللّٰهُ عَمَّا سَلَفَۜ وَمَنْ عَادَ فَيَنْتَقِمُ اللّٰهُ مِنْهُۜ 

 

Fiil cümlesidir.  عَفَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  عن  harf-i ceriyle  عَفَا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  سَلَفَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

سَلَفَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.

وَ  atıf harfidir.  مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. 

Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

عَادَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

يَنْتَقِمُ اللّٰهُ مِنْهُ  cümlesi, mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.Takdiri; هو ينتقم الله منه (Allah ondan intikam alır.) şeklindedir.

يَنْتَقِمُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِنْهُ  car mecruru يَنْتَقِمُ  fiiline mütealliktir.

يَنْتَقِمُ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftial babındadır. Sülâsîsi  نقم ‘dır. 

Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.


 وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُوانْتِقَامٍ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَز۪يزٌ  haber olup damme ile merfûdur. 

ذُو  ikinci haber olup, harfle îrab olan beş isimden ref alameti  و ’dır. Aynı zamanda muzaftır.  انْتِقَامٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

عَز۪يزٌ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ وَاَنْتُمْ حُرُمٌۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır.  هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek ve iman edenlere tazim içindir.

İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez. 

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekit türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  أَیُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey iman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese) 

Bazı salihler Allah Teâlâ’nın  ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi  لبيك وسعديك  “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.

Yüce Allah,  يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabı ile Kur’an’ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. “Ey iman edenler” ifadesi hep Medenî surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke’de fazla emir ve yasak yoktur.

İman kelimesi fiil olarak  اٰمَنُوا  şeklinde gelmiştir. Bu imanınızın kıymetini bilin, bu iman üzere devam edin, imanınızı koruyun demektir. İsim olarak gelip  مؤْمِنُونَ  buyurulsaydı, bu manalar anlaşılmazdı.

Muhataplara “Ey müminler!” diye seslenilmesi onlara, bu iman sahibinin Allah’ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Nidanın cevap cümlesi olan  لَا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

وَاَنْتُمْ حُرُمٌ  cümlesi  لَا تَقْتُلُوا ‘deki failin halidir. 

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Muhatapların iman ile vasıflandırılmaları, onların düşmanlarından farklı olduğunu göstermek suretiyle hallerini kendilerine hatırlatmak ve onda sebatlarını sağlamak içindir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

الصَّيْدَ  kelimesindeki elif-lâm, ahd-i ilmîdir. Kara hayvanları kastedilmiştir.

Özellikle daha önce geçen Maide Suresi’nin 1. ayeti malum iken burada öldürmeme nehyinin sarahatle zikredilmesi, hürmeti pekiştirmek ve ondan sonra gelen hükmü ona bağlamak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu hayvanlardan maksat -öldürülmeleri yasak olmayan zararlı hayvanlar dışındaki- tüm kara hayvanlarıdır; etlerinin yenilip yenilmemesi, durumu değiştirmez. Akrep, yılan, karga, fare ve yırtıcı köpek gibi zararlı hayvanlar ise harem bölgesinin içinde de dışında da öldürülebilir. Şu halde harem bölgesinin içinde veya dışında olsun, silahla veya av köpekleriyle olsun, ihramlının av hayvanlarını öldürmesi kesinlikle yasaktır. İhramlı olmayan kimse ise sadece harem bölgesinin dışında avlanabilir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

حُرُمٌ  “ihramlılar” demektir ve haramın çoğuludur. Taammüdden maksat, ihramlı olduğunu ve öldürdüğü şeyin öldürmesinin haram olduğunu bile bile av hayvanını öldürmesidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


 وَمَنْ قَتَلَهُ مِنْكُمْ مُتَعَمِّداً فَجَزَٓاءٌ مِثْلُ مَا قَتَلَ مِنَ النَّعَمِ يَحْكُمُ بِه۪ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ هَدْياً بَالِغَ الْكَعْبَةِ اَوْ كَفَّارَةٌ طَعَامُ مَسَاك۪ينَ اَوْ عَدْلُ ذٰلِكَ صِيَاماً لِيَذُوقَ وَبَالَ اَمْرِه۪ۜ 

 

Şart üslubundaki terkip atıf harfi وَ ‘ la nidanın cevabına atfedilmiştir. 

Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart harfi  مَنِ ‘in mübteda olduğu  مَنْ قَتَلَهُ مِنْكُمْ مُتَعَمِّداً  cümlesi şarttır. Haber olan  قَتَلَهُ مِنْكُمْ مُتَعَمِّداً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

مِنْكُمْ  car mecruru  قَتَلَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

مُتَعَمِّدًا  kelimesi  قَتَلَ ’deki failin ikinci halidir. Hal anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

فَ  karinesiyle gelen   فَجَزَٓاءٌ مِثْلُ مَا قَتَلَ مِنَ النَّعَمِ يَحْكُمُ بِه۪ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ هَدْياً بَالِغَ الْكَعْبَةِ اَوْ كَفَّارَةٌ طَعَامُ مَسَاك۪ينَ اَوْ عَدْلُ ذٰلِكَ صِيَاماً şeklindeki cevap cümlesinde îcaz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  جَزَٓاءٌ , takdiri  فعليه  (Ona ceza gerekir.) olan mahzuf mukaddem haberin, muahhar mübtedasıdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

مِثْلُ  kelimesi  جَزَٓاءٌ için sıfattır. 

مِثْلُ  için muzâfun ileyh konumundaki ism-i mevsûl  مَا ‘nın  sılası olan  قَتَلَ مِنَ النَّعَمِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

يَحْكُمُ بِه۪ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ هَدْياً بَالِغَ الْكَعْبَةِ اَوْ كَفَّارَةٌ طَعَامُ مَسَاك۪ينَ اَوْ عَدْلُ ذٰلِكَ صِيَاماً  cümlesi,  جَزَٓاءٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  بِه۪  car-mecruru ihtimam için, fail olan  ذَوَا عَدْلٍ ‘e takdim edilmiştir. Müsnedün ileyh, az sözle çok anlam ifadesi için izafetle gelmiştir.

مِنْكُمْ  car-mecruru, ذَوَا ’nın,  بَالِغَ الْكَعْبَةِ , izafeti ise  هَدْياً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatların hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

بِه۪ ‘deki zamirden hal olan  هَدْيًا; Kâbe’ye hediye olmak üzere kesilen kurban demektir. Kelimedeki nekrelik tazim ifade eder.

كَفَّارَةٌ طَعَامُ مَسَاك۪ينَ  ve عَدْلُ ذٰلِكَ صِيَاماً  mübteda olan جَزَٓاءٌ ‘a,  muhayyerlik ifade eden  اَوْ  harfiyle atfedilmiştir. 

Az sözle çok anlam için gelen  عَدْلُ ذٰلِكَ  izafetinde,  ذٰلِكَ  işaret ismi, muzafun ileyhtir. İşaret edilenin önemi vurgulanmıştır.

طَعَامُ مَسَاك۪ينَ  izafeti  كَفَّارَةٌ ‘dan atf-ı beyandır. 

صِيَامًا  kelimesi temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ  ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَذُوقَ وَبَالَ اَمْرِه۪  cümlesi, masdar tevilinde harf-i cerle birlikte  جَزَٓاءٌ ’a veya  طَعَامُ  ya da  صِيَامًا ‘e mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Veciz ifade kastına matuf  وَبَالَ اَمْرِه۪  izafeti, لِيَذُوقَ  fiilinin mef’ûlüdür.

لِيَذُوقَ وَبَالَ  [vebali tatmak için] ifadesinde istiare vardır. Vebal arzu edilen bir yiyeceğe benzetilip bu yiyecek hazf edilmiş, levazımı olan tatmak fiili zikredilmiştir. Vebalin ağırlığını mübalağa içindir. Aralarındaki zıddiyet, tehekküm ve alay maksadıyla tenasübe benzetilmiştir. Câmi’ hissetmektir. 

لَا تَقْتُلُوا - قَتَلَ  fiilleri arasında tıbâk-ı selb,  صِيَاماً - طَعَامُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

الجزاء - كَفَّارَةٌ - وَبَالَ  ve  النَّعَمِ - طَعَامُ - لِيَذُوقَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

عَدْلٍ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Kurbanın Kâbe’ye ulaşmasının manası, onun Harem’de kesilmesidir. Binaenaleyh öldürülen avın misli, şayet diri olarak fakirlere verilirse bu caiz olmaz. Aksine o kimseye bunu, Harem-i Şerif’te kesmesi vâcip olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ayetin iki yerinde  ذپح (boğazlama) değil de  قتل (öldürme) ifadesinin kullanılması, hayvanın, ölü veya leş hükmünde olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)  

İhramlı iken taammüden av öldüren kimseye uygulanacak misli ceza; ya öldürülen avın davardan benzerini kurban etmek ya yoksulları doyurmak ya da o yoksul sayısı kadar gün oruç tutmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَبَالَ  kelimesi Arapça’da, kendisinde bir ağırlık ve hoşlanılmayan bir durum bulunan şeyi ifade etmektedir. Allah Teâlâ, bunu bir “vebal” diye ifade etmiştir. Çünkü O, bu kimseyi üç şey arasında muhayyer bırakmıştır. Bunlardan ikisi, malın noksanlaştırılmasını icab ettirir ki bu, insanın tabiatına ağırdır. Bu iki ceza ya o hayvanın mislini ödemek ya da fakirleri doyurmaktır. Üçüncüsü ise insanın bedenine eziyet vermeyi gerektirir. Bu, oruç tutmaktır. Yine bu da insanın tabiatına ağır gelir. Buna göre, bu ifadenin manası, “Allah Teâlâ, avı öldüren kimseye, Harem-i Şerifte ve ihramlı iken av öldürmeden sakınsın diye, insanın tabiatına hepsi de ağır gelen bu üç şeyden birisini yapmayı vâcip kılmıştır.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Zevk, kederi hissetmek manasında müstear bir lafızdır. Bu his, hoşa gitmeyen bir yemeği tatmaya benzetilmiştir. Sanki onu gördükleri zaman süratle elemini idrak ederler. Bu nedenle ıtlak alakasıyla mecaz-ı mürsel değildir. Çünkü böyle bir alakayı var sayacak illet yoktur. Keder mutlak bir idrakle ortaya çıkar. Bu kullanım onların sözlerinden anlaşılır. Bu kelimenin acı ve lezzetlerin hissedilmesinde kullanımı meşhurdur.  ذُقْ إنَّكَ أنْتَ العَزِيزُ الكَرِيمُ  şeklindeki Duhâ/49 ve  لا يَذُوقُونَ فِيها المَوْتَ  Duhâ/56 ayetleri bu kullanımın örnekleridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


عَفَا اللّٰهُ عَمَّا سَلَفَۜ وَمَنْ عَادَ فَيَنْتَقِمُ اللّٰهُ مِنْهُۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemal sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve teşvik amacına matuftur. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Mecrur mahaldeki müşterek has ism-i mevsûl  مَٓا , başındaki harf-i cerile birlikte  عَفَا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  سَلَفَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart üslubunda gelen  وَمَنْ عَادَ فَيَنْتَقِمُ اللّٰهُ مِنْهُۜ  terkibi,  عَفَا اللّٰهُ  cümlesine  وَ  ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

Şart cümlesi olan  مَنْ عَادَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir. Şart harfi olan  مَنِ  mübtedadır. 

Haber konumundaki  عَادَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

فَ  karinesiyle gelen  فَيَنْتَقِمُ اللّٰهُ مِنْهُ  şeklindeki cevap cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  هو  olan mübteda mahzuftur. 

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. 

فَيَنْتَقِمُ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, kalplere korku salmak ve emre itaati artırmak amacıyla zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

نقمٍ  fiilinin Türkçede intikam manası meşhur olsa da Arapça olarak ‘öç almak, cezalandırmak, bir şeyi kerih görüp ayıplamak, yadırgamak ve bir şeyi çabuk yemek’ manaları da vardır.

Allah'ın intikam alıcı olması tabirinde lüzumiyet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Lazım zikredilmiş, melzum kastedilmiştir. Yani Allah Teâlânın intikam alması tabiriyle, yapılan suçun cezasını verdiği etkili bir şekilde anlatılmak istenmiştir.

انْتِقَامٍ - الجزاء  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.


 وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُوانْتِقَامٍ


وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil son cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır. عَز۪يزٌ , birinci, ذُو انْتِقَامٍ  ikinci haberdir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

İşin büyüklüğünü göstermek, hükmün illetini belirtmek ve kalplere korku salmak için, izmardan izhara dönülerek Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi iltifat sanatıdır. Bu tekrarda ayrıca ıtnâb, tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah’ın intikam sahibi olması tabirinde lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Yani Allah Teâlâ’nın intikam alması tabiriyle yapılan suçun cezasını verdiği etkili bir şekilde anlatılmak istenmiştir. Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

ذَوَا - ذُو  ve  انْتِقَامٍ - يَنْتَقِمُ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

انْتِقَامٍ  kelimesi Kur’an-ı Kerim’de hiç tek başına Allah’ın sıfatı olarak gelmemiş, isim tamlaması veya fiil-fail kalıbında gelmiştir. 

Allah Teâlâ’nın  ذُو انْتِقَامٍ  isminin Azîz ismi ile birlikte geçmesi günah işleyenleri cezalandırmaya kādir olduğunu, bundan aciz olmadığını beyan içindir. Onun intikamı kişinin yaptığı suça cezasını vermektir. Allah intikam almak gibi duygularla vasıflanmaktan münezzehtir.

عَز۪يزٌ  ve  عَذَابٌ  kelimeleri  عَ  harfi ile başlar,  ذ  ve ز  harflerinin de mahreçleri birbirine yakındır. Aralarında cinas vardır. 

Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

عَز۪يزٌ  kelimesinin üç anlamı vardır: Çok ihtiyaç duyulur, zor ulaşılır, alternatifi yoktur. (İmam Gazali) Su da böyledir. Onun için su gibi aziz ol, denir.

انْتِقَامٍ  kelimesi,  نَقِمَ  kökünden olup öç, kin, hınç, garez, ceza; felaket, afet, gazap anlamına gelir. İntikam almak, cezalandırmak, hıncını çıkarmak, öcünü almak demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ [Allah Azîz’dir], yani öyle bir hükümranlığa sahiptir ki istediği kişiye istediği gibi azap etmekte O’na kimse karşı koyamaz. Şöyle de denilmiştir: Allah Azîz’dir, yani herkese galiptir, hiç kimse ona mani olamaz. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es- Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

ذُو انْتِقَامٍ , yani o öyle şiddetli bir şekilde cezalandırır ki hiçbir cezalandırıcı böylesine kâdir değildir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu tabirde sahiplik ifadesi olan ذُو  gelmesi, bu intikamla kulların maslahatını ikame etmeyi dilediğine, tabiatten veya kinden kaynaklanan bir intikam olmadığına işaret eder. Bu cümlenin öncesine atfı; azabın şiddetini açıklamak içindir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Al-i İmran/4)

Günün Mesajı
93. Ayet takvanın Kur'an'da en fazla vurgulandığı ayettir. Böylece yiyecek ve içecekler hususunda üç madde arka arkaya sıralanmıştır: * Takva-iman-salih amel, * Takva-iman, * Takva-ihsan. Tüketilen yiyecek ve içeceklerin insanın maneviyatında ve toplum hayatındaki tesiri büyüktür. Ayrıca dikkatsiz ve sınırsız olarak tüketildiğinde şehvet haline gelir ve insanı teslim alır. Böylece insan şehvetinin kölesi haline gelir. Bu durumda şehvetini tatmin için helal haram gözetmesi de kolay olmaz.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Kur’an-ı Kerim’le düzenli ve disiplinli daha çok vakit geçirdiğim bu son yıllar içerisinde, Allah’ın kelamına olan hayranlığım arttı. Kur’an-ı Kerim’le tanışanlardan, okuyanlardan ve iman edenlerden olmayı nasip eden Rabbime hamd ettim. Böyle bir mucize karşısında karanlıkta kalmak, hakkı görmemek, iman etmemek nasıl bir acıdır diye düşündüm. Kalp körlüğünden Allah’a sığındım. Okudukça düşündürmesini sevdim. Hayatımın farklı anlarında karşıma çıkmasını sevdim. Kıssalarını sevdim. Peygamberleri daha da çok sevdim. Korkuyla ümidin, üzüntüyle sevincin bir arada olmasına ve verdiği ibretlere hayran kaldım. En çokta yüreğime ve zihnime işlemek istediğim dualarını sevdim.

Elhamdulillah. Elhamdulillah. Elhamdulillah.

Rabbim! Son nefesimize kadar gözlerimiz kelamını seyretsin, dillerimiz okusun ve gönüllerimiz sevsin. Emirlerine itaatte acele edenlerden, şeytanın işlerinden uzak duranlardan, yasaklarından kaçarak kurtuluşa erenlerden ve hayatının her anında imanlarına bağlı kalan kullarından olmak duasıyla. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji