بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَاِذَا سَمِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَرٰٓى اَعْيُنَهُمْ تَف۪يضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّۚ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اٰمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ ٨٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذَا | ve zaman |
|
| 2 | سَمِعُوا | dinledikleri |
|
| 3 | مَا | şeyi |
|
| 4 | أُنْزِلَ | indirilen |
|
| 5 | إِلَى |
|
|
| 6 | الرَّسُولِ | Elçi’ye |
|
| 7 | تَرَىٰ | görürsün |
|
| 8 | أَعْيُنَهُمْ | gözlerinin |
|
| 9 | تَفِيضُ | dolup taştığını |
|
| 10 | مِنَ |
|
|
| 11 | الدَّمْعِ | yaşla |
|
| 12 | مِمَّا | dolayı |
|
| 13 | عَرَفُوا | tanımalarından |
|
| 14 | مِنَ |
|
|
| 15 | الْحَقِّ | gerçekleri |
|
| 16 | يَقُولُونَ | derler ki |
|
| 17 | رَبَّنَا | Rabbimiz |
|
| 18 | امَنَّا | inandık |
|
| 19 | فَاكْتُبْنَا | bizi yaz |
|
| 20 | مَعَ | beraber |
|
| 21 | الشَّاهِدِينَ | şahidlerle |
|
Peygamber’e indirilen Kur’ân’ı dinledikleri zaman da, gözlerini görürsün tanıdıkları ve bir kısmını bilmiş oldukları haktan dolayı duygulanmış ve etkilenmiş olarak coşar, göz yaşlarından dolar dolar taşar, gözleri dolarak derler ki: Ey Rabb’imiz biz, bu indirdiğin hakka ve gönderdiğin Peygamber’e kayıtsız ve şartsız, iman ettik. Sen bizi de onun ümmeti olan şâhitler ile beraber yaz. Yani bunlar hitaplarında “Ruhu’l-Hakk” (Hakk’ın ruhu) olan o âhir zaman Peygamberinin geleceğini bilirler. Ve “iman ederiz gelecektir”, diye inanırlar. Onun gönderilmesine arzu duyarlar, beklerler. Kur’ân’ı dinledikleri zaman da Hakk’a karşı kibirleri olmadığı ve kalplerinde incelik ve ihlâs, o şevk ve bekleyiş mevcut olduğu için Hakk’ı tanırlar, tesirinin feyzini duyarlar. Gözlerine yaşlar dolar, o Hakk’ın Resulünün gönderilmiş, gelmiş olduğunu anlarlar. Gıyâbî (gaybe ait) olan imanları şühûda (görünüre) çevrilir. Başlangıçta “iman ederiz gelecektir” derken, bu defa “geldi iman ettik” derler. Şühûd ve şehâdet ehli olan Muhammed ümmeti defterine yazılmalarını niyaz ederler.
Elmalili Hamdi Yazir Tefsiri
وَاِذَا سَمِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَرٰٓى اَعْيُنَهُمْ تَف۪يضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّۚ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. سَمِعُوا ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
سَمِعُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَٓا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلَى الرَّسُولِ car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. Şartın cevabı تَرٰٓى اَعْيُنَهُمْ ’dır.
تَرٰٓى elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. اَعْيُنَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. تَف۪يضُ cümlesi, اَعْيُنَهُمْ ’in hali olarak mahallen mansubdur.
تَف۪يضُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. مِنَ الدَّمْعِ car mecruru تَف۪يضُ fiiline mütealliktir. Muzâf hazfedilmiştir. Takdir; من كثرة الدّمع (Çok gözyaşı ile) şeklindedir.
مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harfi ceriyle تَف۪يضُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası عَرَفُوا مِنَ الْحَقّ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
عَرَفُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنَ الْحَقِّۚ car mecruru عَرَفُوا fiilinin mahzuf mef’ûlunun mahzuf haline mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُنْزِلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اٰمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ
Fiil cümlesidir. يَقُولُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl cümlesi nida ve cevabıdır. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı اٰمَنَّا ’dır.
اٰمَنَّا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur.
فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. Veya mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن قبلتنا فاكتبنا şeklindedir.
اكْتُبْنَا sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mütekellim zamir نَا mef’ûlu bih olarak mahallen mansubdur. مَعَ mekân zarfı اكْتُبْنَا fiiline mütealliktir. الشَّاهِد۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ی ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
الشَّاهِد۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi شهد olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذَا سَمِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَرٰٓى اَعْيُنَهُمْ تَف۪يضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّۚ
Şart üslubunda gelen terkip, önceki ayetteki لَا يَسْتَكْبِرُونَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
اِذَا şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.
Şart edatı اِذَا ‘ nın muzâfun ileyhi olan سَمِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ şart cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mef’ûl konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُنْزِلَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naibu fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
مَٓا اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ ibaresi Kur’an veya vahiyden kinayedir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi تَرٰٓى اَعْيُنَهُمْ تَف۪يضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّۚ şeklinde müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan تَف۪يضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّۚ cümlesi اَعْيُنَهُمْ ‘un halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mecrur mahallindeki ism-i mevsûl مَا , başındaki harf-i cerle birlikte تَف۪يضُ fiiline mütealliktir. Sılası olan عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّۚ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَعْيُنَهُمْ تَف۪يضُ مِنَ الدَّمْعِ ifadesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır. Aslında taşan, gözler değil içindeki gözyaşıdır. Fiil, hakiki failine değil; mekânına isnad edilmiştir. Sanki göz, akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. Kur’an’da çok geçen تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ ifadesi de bunun gibidir. Gözyaşının miktarındaki çokluk ve şiddetinden dolayı mübalağa için mecazî isnad yapılmıştır.
تَف۪يضُ مِنَ الدَّمْعِ ifadesinin anlamı, gözlerin yaşla dolması ve boşalmasıdır. Çünkü feyz, kap vb. benzeri bir şeyin iyice dolup etrafından taşması demektir. Burada dolmanın sonucu olan taşma, dolma fiilinin yerine kullanılmıştır. Bu durumda müsebbebin sebep yerine ikame edilmesi türünden bir mecaz söz konusu olmaktadır. Yahut onların ağlama halleri ile tavsif edilmelerinde mübalağa kastedilmiş ve gözleri sanki kendiliğinden taşıyor yani - دمعت عينه دمعا (gözü yaş aktı) kullanımından- ağlamaktan göz adeta gözyaşı olup akıyormuş gibi kılınmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Cenab-ı Hakk’ın, “Gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün.” buyruğu ile ilgili olarak şu iki izah yapılmıştır:
a -“Onların gözleri, taşıncaya kadar yaşlarla doldu.” demektir. Çünkü تَف۪يض kelimesi, kabın veya benzeri şeylerin içindekilerin, etrafından görülünceye kadar dolup taşmasıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
b- Bu tabirle onların iyice ağlamaları murad edilmiş, böylece de onların gözleri, âdeta dolup taşmış olarak tasvir edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İbni Abbas şöyle demektedir: Allah bu ayet ile Necaşî ve arkadaşlarını kastetmiştir. Zira Cafer et-Tayyar, Necaşî ve arkadaşlarına Meryem Suresini okumuş; bunun üzerine Necaşî, yerden bir saman çöpü alarak “Allah’a yemin olsun ki o, Allah’ın İncil’de buyurduğuna, (saman çöpünü göstererek) şu kadarcık bir ilavede bulunmadı!” demiştir. Cafer et-Tayyar, okumayı bitirinceye kadar ağlamalarını sürdürmüşlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu kelam, o Hristiyanların kalplerinin rakîk ve Allah korkusu ile dolu olduğunu, hakkı kabulden kaçınmadıklarını beyan eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اٰمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ
Beyanî istînaf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli olan, رَبَّنَٓا cümlesi, nida üslubunda talebi inşâî isnaddır. Nida harfinin mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işaret eden hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Münada konumundaki رَبَّنَٓا izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilere tazim ifadesinin yanında onların Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteklerine işarettir. Nida harfinin hazfi, münadanın nida edilene yakın olma isteği sebebiyledir.
Nidanın cevabı olan اٰمَنَّا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi formunda olduğu halde dua manasına geldiği için muktezâ-i zâhirin hilafınadır. Bu nedenle mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Nidanın cevabına atıf harfi فَ ile atfedilen فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Dua manasında olması atfı mümkün kılmıştır.
Cümle emir üslubunda geldiği halde dua manasında olduğu için mecâz-ı mürsel mürekkeptir.
فَاكْتُبْنَا ; Bizi yaz ifadesinde istiâre vardır. Burada yazma ile kastedilen, hüküm vermek, yargıda bulunmaktır. İsteğinin yazılı şeylerin kalıcılığı gibi sabit olmasını dileyen mütekellim hükmü yazmaya benzetmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
فَاكْتُبْنَا ; ‘Bizi yaz’ ifadesi, mübalağa kastıyla hüküm vermekten kinayedir. “Kalplerimize imanı sabitle, gönlümüzün içine yerleştirip kalıcı yap ve sabit hale getir” demektir.
Bu istînaf cümlesi, Kur’an’ı işittikleri zaman içinde bulundukları halin hikâye edilmesinden doğan bir suale cevap mahiyetindedir. Sanki “Onlar o durumda ne diyorlardı?” diye sorulmuş da cevap olarak onların şöyle dedikleri ifade edilmiştir:
“Ey Rabbimiz; biz, bu Kur’an’a yahut bu Kur’an’ın indirildiği peygambere yahut her ikisine de iman ettik. Artık bizi, Kur’an’ın ve Muhammed’in (s.a.v) peygamberliğinin hak olduğuna şehadet edenlerle beraber yaz yahut kıyamet gününde diğer ümmetler hakkında şahitlik edecek olan Muhammed’in ümmeti ile beraber yaz.”
O Hristiyanlar, Peygamberimiz (s.a.v)’in ümmetinin vasıflarını İncil’de böyle okudukları için bu duayı yapmışlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu sözün manası “Peygamberlerinden ve mümin kullarından, senin dışında ilâh olmadığına şehadet edenlerle birlikte yaz!” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَا لَنَا لَا نُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَا جَٓاءَنَا مِنَ الْحَقِّۙ وَنَطْمَعُ اَنْ يُدْخِلَنَا رَبُّنَا مَعَ الْقَوْمِ الصَّالِح۪ينَ ٨٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve neden? |
|
| 2 | لَنَا | biz |
|
| 3 | لَا |
|
|
| 4 | نُؤْمِنُ | inanmayalım |
|
| 5 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 6 | وَمَا | ve neden? |
|
| 7 | جَاءَنَا | bize gelen |
|
| 8 | مِنَ |
|
|
| 9 | الْحَقِّ | gerçeğe |
|
| 10 | وَنَطْمَعُ | umarken |
|
| 11 | أَنْ |
|
|
| 12 | يُدْخِلَنَا | bizi katmasını |
|
| 13 | رَبُّنَا | Rabbimizin |
|
| 14 | مَعَ | arasına |
|
| 15 | الْقَوْمِ | toplumlar |
|
| 16 | الصَّالِحِينَ | iyi |
|
وَمَا لَنَا لَا نُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَا جَٓاءَنَا مِنَ الْحَقِّۙ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. لَنَا car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. لَا نُؤْمِنُ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. نُؤْمِنُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. بِاللّٰهِ car mecruru نُؤْمِنُ fiiline mütealliktir.
Müşterek ism-i mevsûl مَا atıf harfi وَ ile lafza-i celâle matuf olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası جَٓاءَنَا مِنَ الْحَقّ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
جَٓاءَنَا fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْحَقّ car mecruru جَٓاءَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُؤْمِنُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَنَطْمَعُ اَنْ يُدْخِلَنَا رَبُّنَا مَعَ الْقَوْمِ الصَّالِح۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. نَطْمَعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mahzuf في harfi ceriyle نَطْمَعُ fiiline mütealliktir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُدْخِلَنَا fetha ile mansub muzari fiildir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رَبُّنَا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَعَ mekân zarfı يُدْخِلَنَا fiiline mütealliktir. الْقَوْمِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الصَّالِح۪ينَ kelimesi الْقَوْمِ ‘nin sıfatı olup cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. يُدْخِلَنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi دخل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الصَّالِح۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا لَنَا لَا نُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَا جَٓاءَنَا مِنَ الْحَقِّۙ وَنَطْمَعُ اَنْ يُدْخِلَنَا رَبُّنَا مَعَ الْقَوْمِ الصَّالِح۪ينَ
Nidanın cevabına atıf harfi وَ ’la atfedilen ayet, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
مَا istifham harfi mübteda, لَنَا car mecruru mahzuf habere mütealliktir. Haberin mahzuf oluşu îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen soru değil inkâr ve teşvik manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebtir.
Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Mütekellimin kendisine soru yöneltmesi tecrid sanatıdır.
لَا نُؤْمِنُ بِاللّٰهِ cümlesi, لَنَا ‘daki zamirden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Tezayüf nedeniyle lafz-ı celâle matuf olan müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan جَٓاءَنَا مِنَ الْحَقّ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
مِنَ الْحَقّ car-mecruru, جَٓاءَنَا ‘daki fail zamirinin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مَا جَٓاءَنَا مِنَ الْحَقّ ibaresi vahiy manasında kinayedir veya Allah Teâla kastedilmiştir.
وَنَطْمَعُ اَنْ يُدْخِلَنَا رَبُّنَا مَعَ الْقَوْمِ الصَّالِح۪ينَ cümlesi atıf harfi وَ ‘la لَا نُؤْمِنُ بِاللّٰهِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümle nefy harfi لَا ‘nın takdiriyle menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُدْخِلَنَا رَبُّنَا مَعَ الْقَوْمِ الصَّالِح۪ينَ cümlesi, masdar tevili ile takdir edilen في harf-i ceriyle birlikte نَطْمَعُ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Veciz ifade kastına matuf رَبُّنَا izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilere tazim ifadesinin yanında onların Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteklerine işarettir.
فَاَثَابَهُمُ اللّٰهُ بِمَا قَالُوا جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْمُحْسِن۪ينَ ٨٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَأَثَابَهُمُ | onlara verdi |
|
| 2 | اللَّهُ | Allah |
|
| 3 | بِمَا | dolayı |
|
| 4 | قَالُوا | sözlerinden |
|
| 5 | جَنَّاتٍ | cennetler |
|
| 6 | تَجْرِي | akan |
|
| 7 | مِنْ |
|
|
| 8 | تَحْتِهَا | altlarından |
|
| 9 | الْأَنْهَارُ | ırmaklar |
|
| 10 | خَالِدِينَ | ebedi kalacakları |
|
| 11 | فِيهَا | içinde |
|
| 12 | وَذَٰلِكَ | işte budur |
|
| 13 | جَزَاءُ | mükafatı |
|
| 14 | الْمُحْسِنِينَ | güzel davrananların |
|
İşte onlar Kur’ân’ı dinledikleri zaman hakkı tanıyıp böyle derler ve derken gözleri yaşlarla dolar taşar. Şu halde Allah da onlara iman ve ihlâs (samimiyet)la söyledikleri bu sözleri sebebiyle altlarından ırmaklar akan cennetleri sevap ve mükafat olarak vermiştir, orada ebedî olarak kalacaklardır. Muhsinlerin, yani güzel bakış, iyi niyet ve iyi amel, sahiplerinin, diğer deyimle yaptıkları işi en güzel şekilde yapmayı alışkanlık edenlerin mükafatı da budur.
Rivayet ediliyor ki, bu dört âyet Necâşî ve ashab (arkadaşlar)ı hakkında inmiştir İlk Muhacirlerin Habeşistan’a göç ettikleri zaman Mekke müşrikleri arkalarından bir grup insan göndermiş ve Necâşî’yi aleyhlerinde tahrik ve teşvik ederek onlara baskı yaptırmak ve perişan ettirmek istemişlerdi. Bunun üzerine Necâşî, ileri gelen keşişler ve rahipler ile bir toplantı yapmış ve müslümanlarla müşrikleri de oraya davet etmiş idi. Bu mecliste toplandıkları zaman Necâşî müslümanlara seslenerek: “Kitabınızda Hz. Meryem’in zikri (anılışı) var mıdır?” diye sormuş, Ca’fer b. Ebî Tâlib hazretleri de: “Evet, onun adına mensub (nisbet edilen) bir sûre vardır.” demiş, “İşte Meryem oğlu İsa budur.” (Meryem, 19/34) âyetine kadar bu sûre ile “Musa’nın haberi sana geldi mi?” (20/9) âyetine kadar Tâhâ sûresini okumuş ve bundan dolayı Necâşi ağlamış idi. Sonra Necâşi Medine’ye Peygamber’imize yetmiş kişilik bir grup göndermiş, Resulullah (s.a.v.) da onlara Yâsîn sûresini okumuş, aynı şekilde bunlarda ağlamışlar ve iman etmişlerdi.
Bu âyetler de bunların hallerini tasvir ederek nazil olmuştur. Bunun için bazı tefsirciler bu âyetlerin hükmü bunlara ve düşmanlığın şiddeti meselesinin de Peygamber’in zamanında bulunan Medine yahudilerine mahsus olduğuna kâni olmuşlardır. Fakat âyetin zahiri âmm olduğundan tefsircilerin pekçoğu her iki kavmin cins cins mukayeselerini gösterdiğini açıklamışlardır. Gerçekte Abdullah b. Selâm ve benzerleri gibi yahudilerden de bu şekilde imana gelenler bulunmuş ise de bunlar nadir, hıristiyanlardan imana gelenler ise ilerden beri çok bulunduğundan, herhalde iman kabiliyetinin ve sevgi yakınlığının hıristiyanlarda daha çok olduğu gösterilmiştir.(Elmalili Hamdi Yazir Tefsiri)
فَاَثَابَهُمُ اللّٰهُ بِمَا قَالُوا جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَثَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harfi ceriyle اَثَابَهُمُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası قَالُوا جَنَّاتٍ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. جَنَّاتٍ kelimesi اَثَابَ ‘nin ikinci mef’ûlun bihi olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. تَجْر۪ي cümlesi, جَنَّاتٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.
تَجْر۪ي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ تَحْتِهَا car mecruru, تَجْرِي fiiline mütealliktir. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri; من تحت أشجارها şeklindedir. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الْاَنْهَار fail olup damme ile merfûdur. خَالِد۪ينَ kelimesi اَثَابَهُمُ deki gaib zamirin hali olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. ف۪يهَا car mecruru خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَثَابَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ثوب ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
خَالِد۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْمُحْسِن۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
جَزَٓاءُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُحْسِن۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْمُحْسِن۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاَثَابَهُمُ اللّٰهُ بِمَا قَالُوا جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ
Ayet, atıf harfi فَ ile 83. ayetteki …يقولون cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Mecrur mahaldeki ism-i mevsûl başındaki بِ harfiyle birlikte, اَثَابَهُمُ fiiline mütealliktir. Sılası olan قَالُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
جَنَّاتٍ , iki mef’ûle müteaddi olan فَاَثَابَهُمُ fiilinin ikinci mef’ûlüdür. Kelimedeki nekrelik, nev, kesret ve tazim ifade eder.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا cümlesi جَنَّاتٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur مِنْ تَحْتِهَا , ihtimam için fail olan الْاَنْهَارُ ‘ya takdim edilmiştir.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.
Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde geçen جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
“Altından nehirler akma” tabiri otoritenin onlara ait olduğunu gösterir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 4, Zuhruf/51, s. 239)
Bu ifadedeki min harfi ibtida manasındadır. Nehirler cennetlerden, yani bitişik olduğu yerden fışkırmaya başlarlar.
خَالِد۪ينَ kelimesi haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
خَالِد۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail vezni, ف۪يهَا car mecruruna müteallak olmasını sağlamıştır.
بِمَا قَالُو sözündeki بِ , sebebiyyedir. Bu sözle de murad, dosdoğru ve olaya mutabık olan sözdür. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْمُحْسِن۪ينَ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ذٰلِكَ mübteda, جَزَٓاءُ الْمُحْسِن۪ينَ izafeti, haberdir. Müsnedin izafetle marife olması veciz anlatımın (az sözle çok mana ifade etme) yanında tazim ifade eder.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenin önemini, şerefini ve manevi değerinin çok yüksek olduğunu ifade eder. İşaret edilen Allah’ın muhsinlere verdiği mükâfatlardır.
ذٰلِكَ ’de istiare vardır. Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret ismiyle işaret edilirse aklî olan hissî olana benzetilmiş olduğundan istiare oluşur. Câmi’ her ikisindeki vücudun tahakkukudur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Duhan/57, c. 5, s. 190)
الْمُحْسِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
Rivayet ediliyor ki bu dört ayet Necâşî ve ashabı (arkadaşlar) hakkında inmiştir. İlk Muhacirler Habeşistan’a göç ettikleri zaman Mekke müşrikleri arkalarından bir grup insan göndermiş ve Necaşî’yi aleyhlerinde tahrik ve teşvik ederek onlara baskı yaptırmak ve perişan etmek istemişlerdi. Bunun üzerine Necaşî, ileri gelen keşişler ve rahipler ile bir toplantı yapmış ve Müslümanlarla müşrikleri de oraya davet etmiş idi. Bu mecliste toplandıkları zaman Necaşî Müslümanlara seslenerek: “Kitabınızda Hz. Meryem’in zikri (anılışı) var mıdır?” diye sormuş, Cafer b. Ebi Talib (ra) de: “Evet, onun adına nispet edilen bir sure vardır.” demiş, “İşte Meryem oğlu Îsâ budur.” (Meryem Suresi, 34) ayetine kadar bu sure ile “Musa’nın haberi sana geldi mi?” 9. ayetine kadar Ta-Ha Suresini okumuş ve bundan dolayı Necaşî ağlamış idi. Sonra Necaşî Medine’ye Peygamberimize yetmiş kişilik bir grup göndermiş, Resulullah (s.a.v) da onlara Yasin Suresini okumuş, aynı şekilde bunlar da ağlamışlar ve iman etmişlerdi.Bu ayetler de bunların hallerini tasvir ederek nazil olmuştur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ۟ ٨٦
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ۟
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَذَّبُوا cümlesi, atıf harfi وَ ile sılaya matuftur.
كَذَّبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَٓا car mecruru كَذَّبُوا fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ cümlesi, الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْجَح۪يمِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
كَذَّبُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, birşeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir.
الْجَح۪يمِ kelimesi sıfat-ı müşebbehe kalıbındandır. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ۟
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek ve inkâr edenleri tahkir içindir.
و ’la sılaya atfedilen وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا cümlesi de aynı üsluptadır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
كَذَّبُوا fiili تفعيل babındandır. تفعيل babının en yaygın anlamı teksirdir.
كَذَّبُوا fiiline müteallik olan بِاٰيَاتِنَا izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.
بِاٰيَاتِنَٓا ibaresinde gaibden azamet zamirine iltifat sanatı vardır. Önceki ayette Allah Teâlâ’nın açık ismi geçiyordu.
كَذَّبُوا - كَفَرُوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Mübtedası işaret ismi olan اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ cümlesi الَّذ۪ينَ için haberdir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i işaretle marife olması veciz ifade yanında tahkir ve kınama ifade eder.
Müsnedin, izafetle marife olması az sözle çok şey anlatmak amacına matuftur. Ayrıca muzafı ve müsnedün ileyhi de tahkir ifade eder. Çünkü müsnedin tahkir anlamlı bir kelimeye muzâf olması müsnedün ileyhin de tahkirine sebeptir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَصْحَابُ الْجَح۪يم ifadesi şu manayı ifade eder: Orada o kadar uzun kalırlar ki artık oranın ashabı olup sohbet arkadaşı olurlar. Arkadaşlar birbirine benzer. Bu dünyada da arkadaşlarımıza, kimlerle vakit geçirdiğimize dikkat edelim.
Bu ifadede tehekküm istiaresi vardır. Kâfirlerin cehennemde ebedi kalışları, arkadaşların birbirinden ayrılmamasına benzetilmiştir. Arkadaşlar iyi anlaşır, aralarında sevgi vardır. Kâfirlerin de inkâra olan bağlılıklarına, ayrılmamalarına, sevgi duyduklarına tariz vardır. Bu dünyada ayrılmadıkları küfürleri ile ahirette de ayrılmayacaklardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an)
الْجَح۪يمِ; ahirette ceza görenlerin yaşadığı yeri ifade eden kelimelerden biri olup çok ‘kızışmış ateş’ demektir.
الْجَح۪يم kelimesinin aslı, alevi devam etsin diye bir çukurda yakılan büyük bir ateştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Önceki ayetteki وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْمُحْسِن۪ينَ cümlesiyle, وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ۟ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Kur’an-ı Kerim’de göze çarpan kullanımlardan biri de vaat ile vaîdin, terğib (teşvik) ile terhibin (korkutmanın) bir arada zikredilmeleridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Muhsinler (iyilik yapan) böyle, bunlara karşılık “İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar da cehennem ehlidir.” Hristiyanların İslam’a yakınlık ve kabullenmelerine işaret eden bu açıklamada Hristiyanlar önce içlerinde keşişler ve rahipler bulunmakla övülmüştür. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Allah’ın ayetlerini yalanlamakla ilgili olduğu halde küfre isnat edilmesi, ayetleri yalanlayanların hallerini açıklamak içindir. Onların zikredilmesi ise onları tasdik edenler münasebetiyledir. Böylece korkutma ve özendirme birleştirilmiş olur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
“İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince onlar da alevli ateşe arkadaştırlar.” buyurmuştur. Bu ayet, cehennemde ebedî kalışın, sadece kâfirler için olduğunu kesin olarak ifade eden bir delildir. Çünkü “Onlar da alevli ateşe arkadaş olacaklardır.” sözü, hasr (sadece) manası ifade eder. Arkadaşlık (dostluk), ayrılmamayı gerektirir. Nitekim devamlı çölde bulunanlara, oradan hiç ayrılmayanlara da “ashab-ı sahra” denilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ ٨٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | تُحَرِّمُوا | haram etmeyin |
|
| 6 | طَيِّبَاتِ | güzel ve temiz şeyleri |
|
| 7 | مَا | ne ki |
|
| 8 | أَحَلَّ | helal kıldı |
|
| 9 | اللَّهُ | Allah |
|
| 10 | لَكُمْ | size |
|
| 11 | وَلَا | ve |
|
| 12 | تَعْتَدُوا | sınırı aşmayın |
|
| 13 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 14 | اللَّهَ | Allah |
|
| 15 | لَا |
|
|
| 16 | يُحِبُّ | sevmez |
|
| 17 | الْمُعْتَدِينَ | sınırı aşanları |
|
Müminlere, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için kendilerini ve başkalarını hayatın helâl olan güzelliklerinden mahrum bırakma yoluna girmemeleri çağrısının bu âyette yapılmış olması, 82. âyette kendini ibadete veren hıristiyan din adamlarından olumlu biçimde söz edilmesinin yanlış anlaşılmasını da önlemiş olmaktadır. Nitekim bu iki âyetin iniş sebebi olarak anılan olaylar, Resûlullah zamanında bile bazı müminlerin dünyadan el etek çekerek zâhidâne bir hayat sürdürme arzusu içine girdiklerini, özellikle yeme-içme, dinlenme, giyim-kuşam, evlenme ve evlilik hayatının icaplarını yerine getirme konularında mahrumiyeti temel hayat felsefesi haline getirmeye yöneldiklerini, hatta bazılarının zühd yarışına girdiğini, bunun sonucunda gerek kendilerinin gerekse aile fertlerinin zarar görmesi sebebiyle Hz. Peygamber tarafından uyarıldıklarını göstermektedir (bk. Buhârî, “Edeb”, 86, “Teheccüd”, 20; Müslim, “Sıyâm”, 186, 188; Taberî, VII, 8-11; Reşîd Rızâ, VII, 20-25).
Öteden beri insanların kendi iradeleriyle bazı yasaklar koyup bunları gelenek haline getirdikleri ve çoğu defa Tanrı’nın isteği imiş gibi takdim ederek onlara dinî bir renk verdikleri bilinmektedir (Câhiliye döneminde yaygın olan bu tür uygulamalardan bazı örnekler için bk. En‘âm 6/143-144; bu zihniyetin reddi için bk. A‘râf 7/32). Bu tür telakkilerin günümüzde de dünyanın birçok yerinde dinî inanç biçiminde yaşadığı ve modern toplumlarda da bireysel bâtıl inanışlar tarzında yaygın bulunduğu görülmektedir.
87. âyetteki “Haram saymayın” diye çevirdiğimiz “lâ tuharrimû” fiilini “Kendinizi yoksun bırakmayın” şeklinde çevirmek mümkün ise de (meselâ bk. Esed, I, 210), âyetin metninde bulunmayan “kendinizi” ilâvesiyle anlam daraltılmış olur. Çünkü âyetin kaçınılmasını istediği tutumun zararları çoğu zaman kişinin kendisi ile sınırlı kalmamaktadır. Bu bakımdan “yoksun bırakma” fiili kullanıldığında “kendinizi ve başkalarını” şeklinde bir açıklama konması isabetli olur. Diğer taraftan, âyetin ana hedefinin bilfiil mahrumiyetten değil, dininyasaklamadıklarını beşerî irade ile ve dine mal ederek yasak saymaktan sakındırma olduğu anlaşılmaktadır. Zaten böyle bir zihniyet içine girilmediği takdirde gereksiz mahrumiyetlere katlanma yönüne de gidilmeyecektir. Bu sebeple “Haram saymayın” şeklindeki tercüme daha kapsamlı olmaktadır.
Muhammed Esed tayyibât kelimesini, Taberî’nin “insanın arzuladığı ve gönlünün çektiği zevk verici şeyler” şeklindeki (VII, 8) açıklamasına dayanarak “hayatın güzellikleri” diye çevirmiştir (I, 210). Bu anlayışa katılmakla beraber biz kelimeyi mutlak olarak “güzellikler” şeklinde çevirmeyi tercih ettik.
“Sınırı aşmayın” ifadesi “Helâli haram sayarak Allah’ın hükümranlık sınırına girmeyin” mânasında anlaşılabildiği gibi, “Başkalarının haklarına tecavüz etmeyin” veya “Helâl de olsa verilen nimetlerden yararlanırken mâkul sınırın ötesine geçmeyin, israftan kaçının” şeklinde de yorumlanmıştır. Birinci anlam esas alınırsa bu, “Allah’ın size helâl kıldığı güzellikleri yasak saymayın” cümlesini teyit etmiş olur. Diğer bir anlayışa göre ise burada maksat, “Haramın helâl sayılmasını yasaklayan” birinci fiilin yanlış anlaşılmasını önlemek ve aksi yönde davranmanın da yasak olduğunu hatırlatmaktır; bir başka anlatımla, burada kastedilen anlam şudur: “Helâllerin sınırını zorlayıp bazı haramları helâl haline getirmeyin” (İbn Atıyye, II, 228; Zemahşerî, I, 360-361).
Bu âyetler, İslâm’da, yasaklandığına dair bir delil bulunmadıkça insanın yararlanabileceği her şeyin kural olarak helâl olduğunu ifade eden “ibâha-i asliyye” ilkesi için güçlü bir dayanak oluşturmaktadır. İslâm bilginlerinin “istishâb” delili içinde inceledikleri bu ilkenin hayata geçirilmesinde müslümanların zaman zaman başarılı olamamalarının, İslâm dünyasının bilim, sanat vb. alanlarda gerilemesinde çok etkin bir rolü olmuştur. Bu ilkenin uygulanmasında fazlaca ihtiyatlı davranılmış olması, zamanla kişilerin zihnî ve bedenî potansiyellerini âzami ölçüde harekete geçirebilmelerine ve doğadaki imkânlardan olabildiğince yararlanabilmelerine engel teşkil eder hale gelmiş, atılacak her adım için özel bir meşruiyet delili aranır olmuştur. Bu tutum, hiçbir sınır tanımaksızın her türlü davranışı meşrû sayma şeklinde bir anlayışa sapma endişesiyle izah edilebilirse de, bunu yeterli ve haklı bir gerekçe olarak kabul etmek mümkün değildir. Zira âyette değinilen bu genişlik ve özgürlük, sınırın aşılmaması ve Allah’ın yasaklarından sakınma kaydına bağlanmıştır. Konan bu kaydın doğru uygulanışı ise, önce yasakçı bir zihniyeti hâkim kılmak, sonra özel istisnalar yaparak serbestlik getirmek değildir. Bu konuda izlenmesi gereken yol, insanın yeteneklerini olabildiğince ortaya çıkarmasına ve evrende insanın istifadesine sunulan imkânlardan âzami ölçüde yararlanmaya imkân veren bir anlayışın esas alınması, bunun yol açabileceği sapma ve kaymaların da iyi bir eğitimle ve yaptırımların sağlıklı biçimde işletilmesiyle, dolayısıyla bilinçli bireylerin oluşturduğu sosyal kontrol mekanizmalarıyla önlenmeye çalışılmasıdır.
Bu anlayışın toplumda hâkim olması halinde, bireysel hayatta –meşruiyet çerçevesi içinde– dünya nimetlerinden olabildiğince fakat ölçülü biçimde yararlanma alışkanlığı kazanılmış olacak, toplum düzeyinde de tüketim arzusunun zinde kalması sayesinde üretim artacak ve ekonominin canlılığı korunmuş olacak, fakat bütün bu faaliyetler daima temel inanç ve ahlâk değerlerinin murakabesi altında dengelenecektir.
İbn Âşûr da burada, haramlığına dair delilin bulunmadığında veya delili bu âyetteki yasaklık ifadesinden daha güçlü olmayan durumlarda haramlığa hükmetmekten kaçınmaları için müslüman din bilginlerine yönelik bir uyarının yer aldığına dikkat çeker (VII, 16).
88. âyette geçen “yiyin” ifadesi, “yeme, içme, giyinme, seyahat etme gibi yollarla dünya nimetlerinden yararlanın” anlamında olup insanın günlük yaşantısının vazgeçilmez gereklerinden ve dünya nimetlerinden istifade etmenin en belirgin yolu ve örneği olmasından ötürü “yeme” fiili esas alınmıştır (İbn Atıyye, II, 229). Nitekim Türkçe’de yemek fiili “ihtiyaçlarını karşılama amacıyla malını harcamak” anlamında da kullanılmaktadır.
Ehl-i sünnet bilginlerinin yorumuna göre rızık, yararlanılabilecek her şeyi kapsayan bir kavramdır. Mu‘tezile’ye göre ise, ancak helâl yoldan sahip olunan imkânlar rızık olarak adlandırılabilir (İbn Atıyye, II, 229; rızık konusunda ayrıca bk. Rûm 30/37-40; Sebe’ 34/34-36; Şûrâ 42/27).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 329-331
Riyazus Salihin, 145 Nolu Hadis
Enes ibni Mâlik radıyallahu anh şöyle dedi:
Peygamber Efendimizin nâfile ibadetlerini öğrenmek üzere, sahâbeden üç kişilik bir grup, Peygamber hanımlarının evlerine geldiler. Kendilerine Efendimiz’in ibadetleri bildirilince, onlar bunu azımsadılar ve:
– Allah’ın Resûlü nerede biz neredeyiz? Onun geçmişteki ve gelecekteki günahları bağışlanmıştır, dediler. İçlerinden biri:
– Ben ömrümün sonuna kadar, bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım, dedi. Bir diğeri:
– Ben de hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım ve oruçsuz gün geçirmeyeceğim, dedi. Üçüncü sahâbî de:
– Ben de sağ olduğum sürece kadınlardan uzak kalacak, asla evlenmeyeceğim, diye söz verdi. Bir müddet sonra Peygamberimiz onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi:
– “Şöyle şöyle diyen sizler misiniz? Sizi uyarıyorum! Allah’a yemin ederim ki, ben sizin
Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en saygılı olanınızım. Fakat ben bazan oruç tutuyor, bazan tutmuyorum. Gece hem namaz kılıyor, hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren kimse benden değildir.”
Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5. Ayrıca bk. Nesâî, Nikâh 4
Riyazus Salihin, 152 Nolu Hadis
Ebû Muhammed Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e benim şöyle dediğim haber verilmiş:
Allah’a yemin ederim ki, yaşadığım sürece gündüzleri muhakkak oruç tutup, geceleri de ibâdet ve tâatle uyanık geçireceğim. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana:
– “Bunları söyleyen sen misin?” diye sordu. Ben de kendisine:
– Anam babam sana feda olsun, ya Resûlallah! Evet, ben böyle söylemiştim, dedim. Buyurdular ki:
– “Sen buna güç yetiremezsin. Hem oruç tut, hem iftar et; hem uykunu al, hem ibadet et; her aydan üç gün oruç tut; çünkü her iyiliğe on misli ecir ve sevap vardır. Bu ise bütün zamanını oruçlu geçirmek gibidir.”
Buhârî, Savm 55, 56, 57, Teheccüd 7, Enbiyâ 37, Nikâh 89; Müslim, Sıyâm 181-193
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ ’dır.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُحَرِّمُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. طَيِّبَاتِ mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. İsm-i mevsûl مَٓا , muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اَحَلَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لَكُمْ car mecruru اَحَلَّ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَعْتَدُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَعْتَدُوا fiili, sülasi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındandır. Sülâsîsi عَدَوَ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اَحَلَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حلل ’dir.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dur.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
تُحَرِّمُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حرم ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
طَيِّبَاتِ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
ٱللَّهَ lafza-i celâl إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُحِبُّ cümlesi, إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُحِبُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الْمُعْتَد۪ينَ mef‘ûlun bih olup, nasb alameti ي ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
يُحِبُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْمُعْتَد۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek ve iman edenlere tazim içindir.
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Nidanın cevap cümlesi olan لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mef’ûl olan طَيِّبَاتِ ‘ın muzâfun ileyhi müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sıla cümlesi olan اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
طَيِّبَاتِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
وَلَا تَعْتَدُوا cümlesi atıf harfi وَ ‘la nidanın cevabına atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
تَعْتَدُوا kelimesinde irsad sanatı vardır. Ayetin sonunda müştakı zikredilmiştir.
وَلَا تَعْتَدُوا cümlesi itiraziyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
تُحَرِّمُوا - اَحَلَّ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı, تُحَرِّمُوا - طَيِّبَاتِ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy vardır.
لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ cümlesiyle, اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekit türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra أَیُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey iman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Bazı salihler Allah Teâlâ’nın ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabı ile Kur’an’ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. “Ey iman edenler” ifadesi hep Medenî surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke’de fazla emir ve yasak yoktur.
İman kelimesi fiil olarak اٰمَنُوا şeklinde gelmiştir. Bu imanınızın kıymetini bilin, bu iman üzere devam edin, imanınızı koruyun demektir. İsim olarak gelip مؤْمِنُونَ buyurulsaydı, bu manalar anlaşılmazdı.
Muhataplara “Ey müminler!” diye seslenilmesi onlara, bu iman sahibinin Allah’ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bundan önce Hristiyanların ruhbaniyeti, müminleri nefsanî şehvetlerini kırmaya teşvik manaları içerdiği için, onun hemen arkasından ifratın yasak olduğu belirtiliyor. Şöyle ki:
- Güzel ve temiz nimetleri kendinize haram kılarcasına nefsinizi onlardan mahrum etmeyin.
- Yahut zahidce bir hayat yaşamak amacı ile, güzel ve temiz dünya nimetlerinin terkine ilişkin kuvvetli azminizi belirtmek için “Biz onları nefsimize haram kıldık!” demeyin.
Rivayete göre bir gün Resulullah (s.a.v), kıyameti anlatırken azap ile korkutma (inzar) konusunda birçok şey söyledi. Onu dinleyen ashab-ı kiram, bundan çok etkilendiler ve sonra Osman b. Mazûn’un evinde toplanarak devamlı oruç tutmaya, geceleri, ibadetle ihyaya, yumuşak yataklarda yatmamaya, et ve yağlı yemek yememeye, kadınlara yaklaşmamaya, güzel kokular sürünmemeye,dünyayı terk etmeye, kıldan mamul aba giymeye, yeryüzünde sürekli dolaşmaya,
ve nihayet tenasül uzuvlarını kesmeye ittifakla karar verdiler. Bilgi Resulullah (s.a.v)’e ulaştığında şöyle buyurdu: “Ben bununla emrolunmadım. Şüphesiz sizin üzerinizde nefsinizin de hakkı vardır. Onun için oruç tutun ama iftar da edin ; geceleri ibadet edin ama aynı zamanda uyuyun. Çünkü Ben, geceleri ibadet ederim ama aynı zamanda uyurum; nafile oruç tutarım ama iftar da ederim; et de yerim yağ da ve kadınlarla evlenirim. Benim sünnetimden yüz çeviren Benden değildir.” İşte o zaman bu ayet-i kerime nazil oldu. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İşte bu görüşe göre bu ayet ile daha önceki ayetler arasındaki münasebetin şu şekilde olduğu ortaya çıkar: Allah Teâlâ, Hristiyanları, “Çünkü onların içinde keşişler, rahipler vardır.” (Maide Suresi, 82) diyerek methetmiştir. Halbuki dünyanın hoş ve leziz şeylerinden sakınmak, bu keşiş ve rahiplerin âdeti idi. Binaenaleyh Cenab-ı Hak onları medhedince bu medih, Müslümanlara aynı şekilde hareket etme isteği vermişti. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ, bunun peşi sıra, Müslümanların kendilerinin aynı şey ile emrolunmadıkları anlaşılsın diye bu isteği ve vehmi silecek olan bu ayeti getirmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen son cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Lafz-ı celâl müsnedün ileyh, لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ cümlesi müsneddir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmektedir. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla, sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, kadr/1)
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah Teâlâ, aşırı gidenleri sevmediğini beyan ederken, haddi aşanların cezalandırılacağı anlamını idmâc etmiştir. Cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
تَعْتَدُوا - الْمُعْتَد۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Son cümlede teşâbüh-i etraf sanatı vardır.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiş ıtnâb sanatıdır Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ cümlesi bir önceki cümleyi her türlü aşırılığa karşı uyaran tezyil cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu buyrukla ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır:
a. Allah Teâlâ, hoş ve temiz olan şeyleri haram kılmayı, bir haddi aşma ve bir zulüm kabul etmiştir. Böylece hükmüne, helal ve hoş olan şeyleri haram kılmadan nehyetmek de dahil olsun diye haddi aşmaktan nehyetmiştir.
b. Allah, hoş ve leziz şeyleri mübah kılınca, bunlardaki israfı da “ve haddi aşmayın” hitabıyla haram kılmıştır. Bunun bir benzeri de Cenab-ı Hakk’ın, [“Yiyin, için, israf etmeyin.”] (Araf Suresi, 31) ayetidir.
c. Bu, “Allah size hoş ve leziz olan şeyleri helal kılınca sizler bu helal kılınanlarla iktifa edip bunları size haram kılınanların sınırına vardırıp da haddi aşmayın.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالاً طَيِّباًۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّـذ۪ٓي اَنْتُمْ بِه۪ مُؤْمِنُونَ ٨٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَكُلُوا | ve yeyin |
|
| 2 | مِمَّا |
|
|
| 3 | رَزَقَكُمُ | size verdiği rızıklardan |
|
| 4 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 5 | حَلَالًا | helal |
|
| 6 | طَيِّبًا | (ve) temiz olarak |
|
| 7 | وَاتَّقُوا | korkun |
|
| 8 | اللَّهَ | Allah’tan |
|
| 9 | الَّذِي | o ki |
|
| 10 | أَنْتُمْ | siz |
|
| 11 | بِهِ | kendisine |
|
| 12 | مُؤْمِنُونَ | inanıyorsunuz |
|
وَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالاً طَيِّباًۖ
Ayet, atıf harfi وَ ’la nidanın cevabına matuftur. كُلُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl, مِنْ harfi ceriyle كُلُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası رَزَقَكُمُ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
رَزَقَكُمُ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir كُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. حَلَالًا mahzuf mef’ûlun hali olup fetha ile mansubdur. Takdiri; رزقكم إياه الله (Allah’ın sizi rızıklandırdığı şey) şeklindedir. طَيِّبًا kelimesi حَلَالًا ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
طَيِّبًاۖ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّـذ۪ٓي اَنْتُمْ بِه۪ مُؤْمِنُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّقُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâli mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ٓي , lafza-i celâlin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اَنْتُمْ بِه۪ مُؤْمِنُونَ ’dir.
Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru مُؤْمِنُونَ ’ye mütealliktir.
مُؤْمِنُونَ haber, olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
اتَّقُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dır. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
مُؤْمِنُونَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالاً طَيِّباًۖ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la nidanın cevabına atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
كُلُوا fiiline müteallik mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَّا ‘nın sıla cümlesi olan رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالًا طَيِّبًا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
حَلَالًا kelimesi mahzuf mef’ûlun halidir. Takdiri, رزقكم إياه الله (Allah onu rızık olarak verdi) şeklindedir.
طَيِّبًا kelimesi حَلَالًا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
طَيِّبًا , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
رَزَقَكُمُ اللّٰهُ [Allah’ın rızıklandırdığı] ibaresi yediğimiz temiz ve helal şeylerin bize Allah’ın bir lütfu olduğuna dikkat çeker.
Allah, “Allah’ın size rızık olarak verdiği şeyleri yiyiniz.” dememiş ama “Allah’ın size rızık olmak üzere verdiği şeylerden yiyin.” buyurmuştur. Buradaki مِنْ harf-i ceri teb'iz ifade eder. Buna göre Cenab-ı Hak sanki “Size verilenlerin bazısını yemekle iktifa edin; diğer kısımları da sadaka ve hayır yerlerine harcayın.” demek istemiştir. Çünkü bu ifade, israfı bırakmaya bir irşad ve teşviktir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّـذ۪ٓي اَنْتُمْ بِه۪ مُؤْمِنُونَ
… وَكُلُوا مِمَّا cümlesine atfedilmiş cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اللّٰهَ lafza-i celâli için sıfat konumundaki müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nin sılası olan اَنْتُمْ بِه۪ مُؤْمِنُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur بِه۪ , ihtimam için amili, haber olan مُؤْمِنُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan مُؤْمِنُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
اتَّقُوا - مُؤْمِنُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Allah’ın size helal kıldığı temiz ve güzel şeylerden, rızıklardan yiyin, iman ettiğiniz Allah’a karşı dikkatli olun, takvalı olun. Bu surede takva kelimesi çok fazla geçmiştir.
حَلَالًا - طَيِّبًا ve اتَّقُوا - مُؤْمِنُونَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Önceki ayet يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklinde başlamıştı. Bu ayet-i kerime مُؤْمِنُونَ şeklinde sona erince teşâbüh-i etrâf sanatı olmuştur.
Cenab-ı Hakk’ın, “Allah’a saygılı olun.” emri ise bu emri yerine getirme tavsiyesini pekiştirmektedir. Bunun peşinden gelen, “kendisine iman etmiş olduğunuz” vasfı ise bu tekidi daha da artırmaktadır. Çünkü Allah’a iman, O’nun insana çizdiği emirler ve yasaklar çerçevesi içinde kalıp O’nu saymasını gerektirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Hasan-ı Basrî Hazretlerinden nakledilmiştir ki: “Bir gün yemeğe davet edilmiş, beraberinde Ferkad Sebhî ve arkadaşları da varmış, sofraya oturmuşlar, yağlı tavuklar, tatlı ve diğerleri türlü türlü yemekler var. Ferkad bir kenara çekilmiş, Hasan-ı Basrî de: ‘Oruçlu mu?’ diye sormuş, ‘Hayır, böyle çeşitli yiyecekleri mekruh görür.’ demişler. Bunun üzerine Hasan-ı Basrî, Ferkad’a dönerek: ‘Ey Ferkadcik, sen halis tereyağı ve buğday özü ile lüab-ı nahli yani balı bir Müslümanın ayıplayacağı (nehyedeceği) fikrinde mi bulunuyorsun?’ demiş. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ الْاَيْمَانَۚ فَكَفَّارَتُهُٓ اِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاك۪ينَ مِنْ اَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ اَهْل۪يكُمْ اَوْ كِسْوَتُهُمْ اَوْ تَحْر۪يرُ رَقَبَةٍۜ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍۜ ذٰلِكَ كَفَّارَةُ اَيْمَانِكُمْ اِذَا حَلَفْتُمْۜ وَاحْفَظُٓوا اَيْمَانَكُمْۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ٨٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَا |
|
|
| 2 | يُؤَاخِذُكُمُ | sizi sorumlu tutmaz |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | بِاللَّغْوِ | lağvdan ötürü |
|
| 5 | فِي |
|
|
| 6 | أَيْمَانِكُمْ | yeminlerinizdeki |
|
| 7 | وَلَٰكِنْ | fakat |
|
| 8 | يُؤَاخِذُكُمْ | sizi sorumlu tutar |
|
| 9 | بِمَا | ötürü |
|
| 10 | عَقَّدْتُمُ | bilerek yaptığınız |
|
| 11 | الْأَيْمَانَ | yeminlerden |
|
| 12 | فَكَفَّارَتُهُ | bunun keffareti |
|
| 13 | إِطْعَامُ | yedirmektir |
|
| 14 | عَشَرَةِ | on |
|
| 15 | مَسَاكِينَ | fakiri |
|
| 16 | مِنْ |
|
|
| 17 | أَوْسَطِ | orta derecesinden |
|
| 18 | مَا | ne ki |
|
| 19 | تُطْعِمُونَ | yediriyorsunuz |
|
| 20 | أَهْلِيكُمْ | ailenize |
|
| 21 | أَوْ | yahut |
|
| 22 | كِسْوَتُهُمْ | onları giydirmektir |
|
| 23 | أَوْ | ya da |
|
| 24 | تَحْرِيرُ | hürriyete kavuşturmaktır |
|
| 25 | رَقَبَةٍ | bir köleyi |
|
| 26 | فَمَنْ | kimse ise |
|
| 27 | لَمْ |
|
|
| 28 | يَجِدْ | bulamayan |
|
| 29 | فَصِيَامُ | oruç tutsun |
|
| 30 | ثَلَاثَةِ | üç |
|
| 31 | أَيَّامٍ | gün |
|
| 32 | ذَٰلِكَ | işte budur |
|
| 33 | كَفَّارَةُ | keffareti |
|
| 34 | أَيْمَانِكُمْ | yeminlerinizin |
|
| 35 | إِذَا | zaman |
|
| 36 | حَلَفْتُمْ | (yemini) bozduğunuz |
|
| 37 | وَاحْفَظُوا | ve koruyun |
|
| 38 | أَيْمَانَكُمْ | yeminlerinizi |
|
| 39 | كَذَٰلِكَ | böylece |
|
| 40 | يُبَيِّنُ | açıklıyor |
|
| 41 | اللَّهُ | Allah |
|
| 42 | لَكُمْ | size |
|
| 43 | ايَاتِهِ | ayetlerini |
|
| 44 | لَعَلَّكُمْ | umulur ki |
|
| 45 | تَشْكُرُونَ | şükredersiniz |
|
لَغْو Söz bağlamında kullanılan Lağvun kelimesi; bir şey ifade etmeyen, nazarı itibara alınmayan söz demektir. Bu bakımdan da serçe ve benzeri kuşların sesi demek olan lağâ gibi olur. لَغْوٌ sözcüğü değersiz ve amaçsız sözler için de kullanılır. Bunun örneklerinden biri de yeminlerde söz konusu olan lağv şeklidir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 11 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri ilgâ etmek, laga luga, lugat ve lağv etmektir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
عقد bir şeyin uçlarını bir araya toplamaktır. Bu kelime istiare yoluyla soyut şeyler için de kullanılır. Satış akdi ve antlaşma akdi gibi.. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 7 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri akid, akide, akaid, itikad ve ukdedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ الْاَيْمَانَۚ
Fiil cümlesidir. لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤَاخِذُ damme ile merfû muzari fiildir.
Muttasıl zamir كُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâli fail olup damme ile merfûdur.
بِاللَّغْوِ car mecruru يُؤَاخِذُ fiiline mütealliktir. ف۪ٓي اَيْمَانِ car mecruru اللَّغْوِ ’ ye mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لٰكِنْ istidrak harfidir. Amel etmemiştir. يُؤَاخِذُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle يُؤَاخِذُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası عَقَّدْتُمُ الْاَيْمَانَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
عَقَّدْتُمُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمُ fail olarak mahallen merfûdur. الْاَيْمَانَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤَاخِذُكُمُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi أخذ ’dur.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar.Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَقَّدْتُمُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عقد ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
فَكَفَّارَتُهُٓ اِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاك۪ينَ مِنْ اَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ اَهْل۪يكُمْ اَوْ كِسْوَتُهُمْ اَوْ تَحْر۪يرُ رَقَبَةٍۜ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن حنثتم فكفارته إطعام (Bozarsanız …. doyurmak şeklinde kefaret gerekir.) şeklindedir.
كَفَّارَتُهُٓ mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِطْعَامُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. عَشَرَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَسَاك۪ينَ müntehel cümu’ sigasında olan isimlerden olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
مِنْ اَوْسَطِ car mecruru ikinci mef’ûlun bihin mahzuf sıfatına mütealliktir. Takdiri, إطعام عشرة مساكين قوتا من أوسط (On fakiri vasat bir yemekle…) şeklindedir. Müşterek ism-i mevsûl مَا , muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası تُطْعِمُونَ اَهْل۪يكُمْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
تُطْعِمُونَ fiili, نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَهْل۪يكُمْ mef’ûlun bih olup cemi müzekker salime mülhak olduğu için nasb alameti ي ‘dir. Sonundaki نَ izafetten dolayı mahzuftur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَوْ atıf harfi tahyir/ tercih ifade eder. كِسْوَتُهُمْ atıf harfi اَوْ ile اِطْعَامُ ’ye matuftur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَوْ atıf harfi tahyir/ tercih ifade eder. تَحْر۪يرُ atıf harfi اَوْ ile haber olan اِطْعَامُ ’ye matuftur. Aynı zamanda muzaftır. رَقَبَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُطْعِمُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi طعم ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍۜ ذٰلِكَ كَفَّارَةُ اَيْمَانِكُمْ اِذَا حَلَفْتُمْۜ
فَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَجِدْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
صِيَامُ mübteda olup damme ile merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri; كفارته (Kefareti) şeklindedir. ثَلٰثَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. اَيَّامٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. كَفَّارَةُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. اَيْمَانِكُمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حَلَفْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمُ fail olarak mahallen merfûdur.
اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. حَلَفْتُمْۜ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاحْفَظُٓوا اَيْمَانَكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. احْفَظُٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَيْمَانَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
كَ harf-i cerdir. مثل kelimesi ‘’gibi’’ demektir. Bu ibare, amili يُبَيِّنُ olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri; يبين الله لكم آياته تبيينا كذلك التبيين şeklindedir. ذا işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
یُبَیِّنُ damme ile merfû muzari fiildir. ٱللَّهُ lafza-i celâli fail olup damme ile merfûdur. لَكُمُ car mecruru یُبَیِّنُ fiiline mütealliktir. ءَایَـٰتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimelr hareke ile irablanır. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمْ muttasıl zamiri, لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَشْكُرُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَشْكُرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
یُبَیِّنُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بين ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ الْاَيْمَانَۚ
Ayetin ilk cümlesi istînâfiye olarak fasılla gelmiştir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
بِاللَّغْوِ car-mecruru fiile, ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ car-mecruru ise اللَّغْوِ ‘ye mütealliktir.
ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ ifadesindeki فِي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası taşır. اَيْمَانِكُمْ , içi olan bir nesneye benzetilmiştir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ الْاَيْمَانَ cümlesi, tezat nedeniyle istînâfa atfedilmiştir.
لٰـكِنَّ ’den tahfif edilmiş istidrak harfi لٰـكِنْ ’in dahil olduğu cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil sıygasında gelmesi teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , başındaki harf-i cerle birlikte يُؤَاخِذُكُمْ fiiline mütealliktir. Sılası olan عَقَّدْتُمُ الْاَيْمَانَ , mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ cümlesiyle يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ الْاَيْمَانَۚ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
لَا يُؤَاخِذُكُمُ - يُؤَاخِذُكُمْ fiilleri arasında tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اللَّغْوِ - عَقَّدْتُمُ kelimeleri arasında tıbak-ı hafîy sanatı vardır.
“Allah, kasıtsız olarak ettiğiniz yemin (lağıv)lerden sizi sorumlu tutmaz.”
اللَّغْوِ , hiçbir hükmün taalluk etmediği geçersiz yemindir.
Hanefîlere göre lağv, bir kimsenin bir şeye dair aslında yanlış olan zannına göre yemin etmesidir. Bu, Tabiînden Mücahid’in görüşüdür.
Rivayete göre bazı sahabiler, ibadet olur kanaatiyle helal bazı şeyleri kendilerine haram kılmış ve yemin etmişlerdi. Sonra bu ayet-i kerime nazil olunca: “Şimdi yeminlerimiz ne olacak?” dediler. İşte bunun üzerine kefaretle ilgili ayet indi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Akdetmiş olduğunuz yani “şöyle yapacağım, böyle yapacağım yahut şöyle olursa şöyle edeceğim” şeklinde gelecekle ilgili olmak üzere kendinizi bağladığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bunlara “yemin-i mün’akide” denir. Mesela, “Vallahi evlenmeyeceğim, vallahi karıma yaklaşmayacağım, vallahi yarın oruç tutacağım yahut vallahi sigara içmeyeceğim” gibi yeminler mün’akid yemindirler. Bu gibi yeminler birer akid oldukları için yerine getirilmeleri lazım gelir. Getirilmezse Allah muaheze eder (cezalandırır). Bunlar ise iki türlüdür:
Birincisi, günah olmayan bir şeye yemindir ki bunun bozulması asla caiz değildir, büyük günahtır.
Diğeri, günah olan bir şeye yemindir ki bunda sebat etmek bozmaktan daha günahtır. Ve bunun için ehven-i şerreyn (iki şerden daha hafifi) seçilip “Kim bir şeye yemin eder sonra ondan başka daha hayırlısını görürse yemininin kefaretini versin, sonra o daha hayırlı olanı yapsın.” hadis-i şerifi delaletince yeminin bozulması tercih edilir ve kefaret (dünyevî ceza) verilir ki bu kefaret, hem yeminin bozulmasının bir cezası ve muahezesi hem de ahirete ait cezadan kurtuluş için bir ibadettir. Bununla beraber keffaretin lüzumu yalnız bu kısma mahsus değildir. Öncekinde de vaciptir. Çünkü bozulması caiz ve daha uygun olan bir yemin akdinin bozulmasından dolayı muaheze demek olan keffaret (ceza) vâcip olunca bozulması asla caiz olmayan yeminin bozulmasından dolayı bu muahezenin öncelikle farz olacağı açıktır. Bu şekilde bütün kefaretlerde hem ceza hem de ibadet manası vardır. Ve herhangi bir mün'akid yemin bozulduğu zaman da dünyada bir keffaret ile cezalandırılır. Ve bu kefaret ile yukarıdaki müşkil (problem) halledilir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
فَكَفَّارَتُهُٓ اِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاك۪ينَ مِنْ اَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ اَهْل۪يكُمْ اَوْ كِسْوَتُهُمْ اَوْ تَحْر۪يرُ رَقَبَةٍۜ
Fasılla gelen terkip, şart üslubundadır. فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap cümlesi فَكَفَّارَتُهُٓ اِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاك۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. كَفَّارَتُهُٓ izafeti mübteda, اِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاك۪ينَ مِنْ اَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ اَهْل۪يكُمْ izafeti haberdir.
Müsned ve müsnedün ileyh izafetle gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.
اِطْعَامُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Takdiri, إن حنثتم (bozarsanız) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
مِنْ اَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ اَهْل۪يكُمْ car-mecruru, عَشَرَةِ مَسَاك۪ينَ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
اَوْسَطِ , rubai fiil أفعل vezninin mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Bu ayette ism-i tafdil manasındadır.
اَوْسَطِ ‘ in muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan تُطْعِمُونَ اَهْل۪يكُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كِسْوَتُهُمْ ve تَحْر۪يرُ رَقَبَةٍۜ izafetleri, اِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاك۪ينَ ’ye matuftur.
تَحْر۪يرُ رَقَبَةٍۜ tabiri cüz-kül alakası ile mecâz-ı mürseldir. Boyun zikredilmiş, kişinin kendisi kastedilmiştir.
Yeminin kefareti, on yoksulu doyurmak, yahut onları giydirmek ya da bir köle azat şeklinde sayılması taksim sanatıdır.
اِطْعَامُ - تُطْعِمُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yemini bozmanın kefareti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin çeşit ve miktarında orta bir şekilde on fakiri bir gün doyurmaktır. Bu iki şekilde olur: Birincisi, bir akşam bir de sabah çağırıp yemek yedirerek karınlarını doyurmaktır ki, buna ibâha denir. Diğeri de, sabah akşam doyuracak kadar ellerine bir şey vermektir ki buna da temlik ismi verilir. Yeminin kefareti ya böyle on fakiri doyurmak yahut on fakirin kisveleridir. Kisve; dinen örtülmesi gereken yerleri örtecek bir elbise demektir. Veyahut bir rakabe, bir köle veya cariye insan azat etmektir (hürriyetine kavuşturmak). Sözün kısası yeminin kefaretinde bu üçten biri vâciptir, tayininde ise mükellef serbesttir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍۜ
فَ , istînâfiyyedir.
Şart üslubundaki terkipte فَمَنْ لَمْ يَجِدْ cümlesi şarttır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.
Şart ismi مَنْ mübtedadır. Haber olan لَمْ يَجِدْ cümlesi menfi meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin menfî muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍ , mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
صِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍ izafeti muahhar mübtedadır. Haber mahzuftur. Takdiri كفارته (Kefareti) olan haberin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
ثَلٰثَةِ - عَشَرَةِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Buna göre her kim bunlardan birini bulamaz, vermeye gücü yetmezse onun kefareti de üç gün oruçtur. İbni Mesud mushafında olduğundan bu üç günün fasılasız (ara vermeksizin) birbiri ardınca tutulması da vâciptir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
ذٰلِكَ كَفَّارَةُ اَيْمَانِكُمْ اِذَا حَلَفْتُمْۜ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. ذٰلِكَ mübteda, كَفَّارَةُ haberdir.
Cümlede müsnedün ileyhi, şüphe bırakmayacak şekilde diğerlerinden ayırarak tarif eden işaret ismi, konunun önemini vurgulamıştır.
Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)
Yemin bozulduğu zaman yapılması gerekenlere işaret eden ذٰلِكَ ’de istiare vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
اِذَا , cümleye muzaf olan, zaman zarfı, كَفَّارَةُ ‘e mütealliktir. Muzafun ileyh olan حَلَفْتُمْ cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
عَقَّدْتُمُ - حَلَفْتُمْ - اَيْمَانِكُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كَفَّارَةُ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَفَّارَةُ kelimesi كَفرَ fiilinden türetilmiş mübalağa kalıbı olup sonundaki ةُ harfi ziyadedir.
كَفَّارَةُ mübalağa ifade eder. Aynel fiili fetha ile okunduğunda ‘setretmek ve izale etmek’ manasına gelir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İşte yemin ettiğiniz zaman yeminlerinizin kefareti budur. Bozulduğu zaman bu kefareti yerine getiriniz. Ve yeminlerinizi muhafaza ediniz. Yani önce her şeye yemin etmeyiniz. İkinci olarak, yemininizin şeklini iyi belleyiniz, ihmal ederek unutmayınız. Üçüncü olarak, günah olmayan ve bir hayrı yasaklamayan yeminlerde gücünüz yettiği kadar sebat ediniz, bozmayınız. Dördüncü olarak, bozduğunuz takdirde kefaretini de vererek yeminin şanını koruyunuz. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَاحْفَظُٓوا اَيْمَانَكُمْۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Bu emir; istila, irşad, te’dib içindir. Lâzım; yeminlerinizi koruyun, melzûmu; bozmayın, bozduysaniz kefaretini yerine getirin. “Koruyun” ifadesi, istiare-i tebeiyye ile yeminlerin korunmaya ihtiyacı olan hassas bir şeye benzetildiğine işarettir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kuran)
اَيْمَانَكُمْۜ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. كَذٰلِكَ , amili يُبَيِّنُ fiili olan mahzuf mef’ûlun mutlaka mütealliktir.
Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Bu ifadedeki ك harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi ك ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen işaret ismi ile ك ‘ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhân/54, c. 5, s. 177, 205)
Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırarak onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur لَكُمْ , ihtimam için, mef’ûl olan اٰيَاتِه۪ ‘e takdim edilmiştir
اٰيَاتِه۪ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اٰيَاتِ, şan ve şeref kazanmıştır.
لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Ayetin ta’liliyye olarak gelen son cümlesinin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Terecci harfi لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
لَعَلَّ ’nin haberi olan تَشْكُرُونَ ’ nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
ذٰلِكَ - كَفَّارَةُ - اللّٰهُ - الْاَيْمَانَۚ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ifadesi; “Umulur ki sadece O’na şükredersiniz.” demektir. Şükür, mecaz yoluyla nimeti tamamlamanın sebebi kılınmıştır. Recâ sıygası, yapmaya teşvik ve vukuunun yakın olduğunu ortaya koymak için emir manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
Kur’an’da Allah’a isnad edilen لَعَلَّ sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58) Bunlar sebep bildirir, (lam-ı ta’lil manasındadır). ‘’Bunları yapın ki, muttaki olabilesiniz’’ demektir.
لعل harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad, takvalı olmaya teşviktir. Takvalı olmak; kuralları yerine getirmektir. En alt seviyesi Müslüman olmak, en üst derecesi ise her türlü şüpheli şeyden kaçınmak olarak tarif edilir.Takvalı olmak için kitaba ve hükümlerine sarılmak gerekir.
Söz konusu ayette "Umulur ki takvaya eresiniz" buyrulmuş, fakat bunun yerine "Umulur ki ibadet edersiniz" denmemiştir. Oysa öyle denmesi, "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım." mealindeki ayete de uygun düşerdi. Fakat ibâdetin vücub ve lüzumunu daha kuvvetli olarak ifade etmek için ibâdet yerine takva kullanılmıştır. Çünkü takva ibâdet edenin hedefi ve son gayretidir. Şu hâlde eğer takva onun üzerine lâzım ise ondan aşağısı elzem, edası ehven olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/21)
Dikkat ediniz; ayette لَعَلَّكُمْ buyuruluyor. Bu ise ümit ifade eder. Bu şekilde de korunmanız bir kuvvetli ümit olarak gösteriliyor da, "korunacağınızdan emin olunuz" denilmiyor. Çünkü ilâhî iradeyi hiçbir şey şarta koşamaz. Siz ibadetinizle onu korumaya mecbur edemezsiniz. Ubudiyet (kulluk) kanunu çoğunluğa ait bir kanundur. Asıl koruyacak olan Allah'ın lütfu ve rahmetidir. İbadet ilk önce yaratılışınızın, terbiyenizin bir teşekkürüdür. Bunun Allah'ı mecbur edecek, minnet altında bırakacak bir gerektirici kudreti yoktur ve zaten Allah'ın layık olduğu şükür ve kulluğu kâmil bir şekilde eda da edemezsiniz. Şu halde "ibadet ediyoruz" diye her sonuçtan emin olmayınız, ancak ümitvar olunuz ve ümidinizi Allah'tan başkasına bağlamayınız ve Allah'ı tanımak için yaratılışınıza ve terbiyenize bakınız. O zaman bilirsiniz ki, bir yaratıcınız ve Rabbiniz var. Hem sizi ve hem sizden öncekileri yaratan O'dur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Bakara/21)
Allahım! Ömrümüzü bereketli, verimli ve huzurlu bir şekilde yaşamamızı nasip et.
Elimizdeki işleri kolaylaştır. Zamanımızı bereketlendir.
Sevdiklerimizi ve bizi, bildiğimiz bilmediğimiz bütün kötülüklerden koru.
Senin yardımınla ve izninle; Zihnimiz, kalbimiz ve ruhumuz huzurla dolsun. Gördüklerimizle gözlerimiz ışıldasın, duyduklarımızla kulaklarımız şenlensin. Kalbimiz boş sözleri düşünmekten ve dilimiz ise söylemekten uzak dursun. Hakkı öğrenenlerden, hakkı konuşanlardan olmamızı nasip etsin.
Yola çıkacakların yolu açık olsun. Karar alacakların gönüllerine haklarında en hayırlısı ne ise, o sevdirilsin.
Rabbimiz! İman ettik, bizi hakka şahitlik edenlerle beraber yaz.
Ahmak zalimlere akıl, fikir ve hidayet ver. Akıllanmak yoksa nasiplerinde cezalarını ver.
Günlerimizi hayırlı dualarla ve şükürlerle doldur.
Amin.
***
Her şeyin azında ya da çoğunda aşırıya kaçma kabiliyetine sahip olan varlığa insan denir. Dünya nimetlerinin, değerlendirebileceğinden çok daha fazlasına sahip olmak isteyen olduğu gibi zaruri olmamasına rağmen hayatını zorlaştıracak şekilde yokluk içinde yaşayan da vardır.
Kendi seçimleriyle yokluk içinde yaşayanlara örnek olarak kimi sokakta kalanlar ya da dini amaçlarla hayatlarını tamamen kısıtlı hale getirenler gösterilebilir. Kimi dünyanın rekabetinden yorulmuştur, kimi şöhret kapısını bu şekilde aralamıştır ve kimi ise samimiyetle böyle yaşamanın daha iyi olduğuna inanmıştır.
Rasulullah (sav)’in zamanında da birkaç mü’min, Allah rızası için dünyadan tamamen çekilmek istemiştir. Bu niyeti işiten Peygamber Efendimiz ise bunu kabul etmemiş ve onları bu hususta uyarmıştır. Esas olan Allah’ın helal ve temiz kıldıklarını ihtiyaç kadarıyla israfa kaçmadan, Allah yolunda değerlendirmektir.
Burada bir mesele daha ortaya çıkar ki bu dünya nimetlerini kalpte taşımamanın önemidir. Bu özellik zenginliğe ya da fakirliğe göre değil; kişinin yüzünü Allah’a döndükten sonra kalbindeki dünya zincirlerinden ne kadar özgürleştiğine bağlıdır. Zira, birinin görünenin ötesinde nasıl bir maneviyata sahip olduğunu ancak Allah bilir.
Ey Allahım! Bizi sahip olduğumuz maddi ve manevi boyutta emirlerine itaat edenlerden; bedenimizle ve kalbimizle Sana kuvvetli ve samimi bir iman ile teslim olanlardan eyle. Dünya nimetlerinin yokluğunun doğurduğu sıkıntıdan ve fazlasının sebep olduğu şımarıklık ve israftan Sana sığınırız. Sahip olduklarımız için şükredenlerden, olamadıklarımız için de Sana güvenenlerden eyle. Geçici nimetlerle rızanı kazanarak Senin katındaki kalıcı nimetlere kavuşan takva ehlinden eyle.
Amin.