بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعُٓوا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ وَاَضَلُّوا كَث۪يراً وَضَلُّوا عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ۟ ٧٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | يَا أَهْلَ | ehli |
|
| 3 | الْكِتَابِ | Kitap |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | تَغْلُوا | aşırılığa dalmayın |
|
| 6 | فِي |
|
|
| 7 | دِينِكُمْ | dininizde |
|
| 8 | غَيْرَ |
|
|
| 9 | الْحَقِّ | haksız yere |
|
| 10 | وَلَا |
|
|
| 11 | تَتَّبِعُوا | ve uymayın |
|
| 12 | أَهْوَاءَ | keyiflerine |
|
| 13 | قَوْمٍ | bir milletin |
|
| 14 | قَدْ | kesin olarak |
|
| 15 | ضَلُّوا | sapmış |
|
| 16 | مِنْ |
|
|
| 17 | قَبْلُ | önceden |
|
| 18 | وَأَضَلُّوا | ve saptırmış |
|
| 19 | كَثِيرًا | birçoğunu da |
|
| 20 | وَضَلُّوا | ve şaşmış |
|
| 21 | عَنْ | -ndan |
|
| 22 | سَوَاءِ | doğrusu- |
|
| 23 | السَّبِيلِ | yolun |
|
Yukardaki sesleniş, Kitap Ehli’ni kurtarmaya yönelik son çağrıdır. Bu çağrı onları sapıklıkların, çatışmaların, keyfi arzuların ve ihtirasların bataklığından çıkarmayı amaçlıyor. Daha önce sapmış, bir çoklarını saptırmış ve düz yolu şaşırmış kimselerin gırtlaklarına kadar gömüldükleri sapıklıklardan, çatışmalardan, keyfi arzulardan ve ihtiraslardan yakalarını kurtarmalarını öğütlüyor. Yukardaki çağrı ile bağlanan bu noktada birazcık durarak şu üç önemli gerçeğe kısaca değinmek istiyoruz:
Birinci gerçek: İslâm sistemi, inanca ilişkin düşünceyi doğrultmak, düzeltmek için yoğun bir çaba harcıyor; bu düşünceyi; Allah’ın kayıtsız-şartsız birliği temeline oturtmaya çalışıyor; bu tevhid ilkesini, Kitap Ehli’nin inançlarını bozan paganizmin ve müşrikliğin izlerinden, sızıntılarından arındırmaya özeniyor; insanlara, ilahlık kavramının özünü tanıtmaya gayret ediyor; onları, ilahlığın karakteristik özelliklerini yüce Allah’ın tekelinde görmeye, gerek bir takım insanları ve gerekse başka yaratıkları bu karakteristik özelliklere ortak etmemeye çağırıyor.
İnanca ilişkin düşünceyi berraklaştırmak için, eksiksiz ve kesin tevhid temeline yönelten bu olağanüstü özen bize açıkça gösterir ki, bu düzeltme işlemi son derece önemlidir, ayrıca inanca ilişkin düşünce, insan hayatının gerek yapılanmasında ve gerekse sağlıklı işleyişinde hayati bir fonksiyona sâhiptir; bunların yanısıra İslâm inancı, bütün insan faaliyetlerinin ve bütün insanlar arası ilişkilerin temeli ve ana ekseni saymaktadır.
İkinci gerçek: Kur’an-ı kerim “Allah, Meryemoğlu Mesih'(İsa)dır” ve “Allah, üç kutsal unsurun üçüncüsüdür” diyenlerin kesinlikle kafir olduklarını belirtiyor. Yüce Allah’ın bu sözünden sonra artık müslümana söylenecek başka söz düşmez. Yüce Allah, “bu adamlar bu saçma sözleri gerekçesi ile kafirdirler” diye, buyururken bu kimseleri, yani bu tür sözler söyleyen hristiyanları ilahî kaynaklı bir dinin mensupları saymak, müslümana yakışmaz.
Gerçi İslâm daha önce dediğimiz gibi, hiç kimseyi kendi inancını bırakarak İslâm’a girmeye zorlamaz, ama müslüman olmayanların sapık inançlarına “Bunlar, yüce Allah’ın hoşlandığı türden birer dindir” demez. Tersine, yukarda okuduğumuz ayetler bu sapıklıkların kâfirlik gerekçesi olduğunu, kâfirliğin de asla yüce Allah’ı hoşnut edecek bir din olamayacağını açık açık söylemektedirler.
Üçüncü gerçek: Bu gerçek, ilk iki gerçeğin zorunlu sonucudur ve şudur: İslâm’ın insanlara öğrettiği biçimde Allah’ın birliğini onaylayan ve Peygamberimizin getirdiği şekli ile İslâm’ın Allah katından gelmiş tek “din” olduğuna inanan bir müslüman, sözünü ettiğimiz Kitap Ehli’nden biri ile dostluk ve işbirliği ilişkisi kuramaz, bunun imkanı yoktur.
Bundan dolayı inkarcı materyalizm ve ateizm karşısında ortak bir mücadele cephesi oluşturmak amacı ile bütün sözde “dinler”in işbirliği yapmasını söylemek, İslâm tarafından ciddiye alınması düşünülemeyecek anlamsız, boş bir sözdür. Çünkü temel inanç ilkeleri konusunda böylesine uçurum çapında ayrılıklar olunca, artık diğer konularda uzlaşmaya imkan kalmaz. Sebebine gelince; İslâm’a göre hayattaki herşey en başta inanç temeline dayanır.
İSRAİLOĞULLARININ TARİHİ
Son olarak İsrail oğullarına gönderilen peygamberlerin tarih boyunca İsrailoğullarının kafirlerine karşı tutumlarını ortaya koyan kapsamlı bir açıklama geliyor. Bu peygamberlerin (salat ve selam üzerlerine olsun) tutumları Hz. Davud’un ve Hz. İsa’nın tutumları ile somutlaştırılmıştır. Bu iki peygamber de İsrailoğullarının kafirlerini lanetlemiştir. Allah da onların beddualarını kabul etmiştir. Çünkü İsrailoğulları isyankardı, zalimdi. Sosyal açıdan çözülmüşlerdi. Kötülüğe karşı susmayı tercih ediyor, içlerinde yayılan kötülüğe engel olmaya çalışmıyorlardı. Kafirleri dost ediniyorlardı. Bu nedenle Allah’ın gazabına ve lanetine uğradılar. Sonsuza dek cehennemlik oldular.
Fizilal-il Kur’an/ Seyyid Kutub
قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعُٓوا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ وَاَضَلُّوا كَث۪يراً وَضَلُّوا عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ۟
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَٓا nida harfidir. Münada olan اَهْلَ muzâf olup, fetha ile mansubdur. الْكِتَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Nidanın cevabı لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ ’dir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَغْلُوا fiili ن ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي د۪ينِكُمْ car mecruru تَغْلُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
غَيْرَ masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri; غلوّا غير الحقّ (Haksız bir aşırılık) şeklindedir. الْحَقِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَتَّبِعُٓوا fiili ن ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَهْوَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. قَوْمٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ cümlesi قَوْمٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
قَدْ tahkik harfidir. ضَلُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلُ car mecruru ضَلُّوا fiiline mütellik olup mahallen mecrurdur. قَبْلُ kelimesinin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğuna işaretdir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.
وَ atıf harfidir. اَضَلُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَث۪يرًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ضَلُّوا atıf harfi وَ ile birinci ضَلُّوا ‘ya matuftur.
ضَلُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ سَوَٓاءِ car mecruru ضَلُّوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. السَّب۪يلِ۟ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
قَبْلَ ve بَعْدَ muzâfun ileyhleri hazfedilince damme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir. قَبْلَ zarfı, hem cümleye, hem de tek kelimeye (Müfrede) muzâf olanlar gurubundandır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَتَّبِعُٓوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dır.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
اَضَلُّوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
كَث۪يرًا kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعُٓوا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ وَاَضَلُّوا كَث۪يراً وَضَلُّوا عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ۟
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Bu nida kitap ehlini kurtarmaya yönelik son çağrıdır.
Nidanın cevabı olan لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
لَا تَغْلُوا ; aşırı gitmeyin, demektir. Türkçede kullandığımız galeyan kelimesi bu kökün türevidir.
ف۪ي د۪ينِكُمْ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla din, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü din hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Camî, mutlak irtibattır.
غَيْرَ , mef’ûlü mutlak olan mahzuf masdarın sıfatıdır. Sıfatın hazfi, îcaz-ı hazif sanatıdır.
Aynı üsluptaki لَا تَتَّبِعُٓوا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ cümlesi, nidanın cevabına atıf harfi وَ ‘ la atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
لَا تَتَّبِعُٓوا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ [kavmin hevalarına tabi olmayın] ibaresinde istiare vardır. Günaha sebep olan heva ve arzular, peşinden gidilen rehbere benzetilmiştir.
قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ cümlesi, قَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir.
Muzâfun ileyh olan قَوْمٍ ’deki nekrelik, tahkir ifade eder.
قَبْلُ , cer mahallinde muzaftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.
Aynı üsluptaki müteakip وَاَضَلُّوا كَث۪يرًا ve وَضَلُّوا عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ۟ cümleleri, hükümde ortaklık nedeniyle sıfat cümlesi olan قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ ‘ya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Cümleler mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiiller sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mef’ûl olan كَث۪يرًا ‘deki nekrelik kesret ifade eder.
ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ [Yolun ortasından sapmak] tabirinde istiare vardır. ‘’Hidayetten ayrılmak’’ manası yolda kaybolmak gibi ifade edilmiştir. Sebil, ortada, herkesin gördüğü, açık, kolay yol demektir. İman için müstear olarak kullanılır. Sebil, “kolay yol” demektir. Üstelik ortada, herkesin gördüğü, açık, kolay yol… Buna rağmen sapmak aslında zor bir şeydir.
Salih ameller ve hidayet, düz yola benzetilerek سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ lafzı müstear olarak gelmiştir. Bu öyle bir yoldur ki, bu yola giren gideceği hedefe varır, ondan sapanlar ise helake düşer. Burada kastedilen İslam'dan ve doğru yoldan sapmaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Mümtehine/1)
سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ [Doğru yolu] ifadesi, sıfatın mevsufa izafeti kabilinden olup "doğru yol" manasınadır. Bu şekilde bir ifade, hakkı gördükten sonra onu bırakıp batıla dönen kimsenin son derece alçaklık ettiğini ve adi birisi olduğunu vurgular. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Bakara/108)
Aynı manayı içeren قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ cümlesiyle وَضَلُّوا عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ۟ cümlesi arasında tenasüb ve ıtnâb sanatları vardır.
وَلَا تَتَّبِعُٓوا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ sözü “haddi aşmanın yasaklanmasına” atfedilmiştir. Cümle, umumun hususa atfı babındandır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَضَلُّوا - ضَلُّوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ضَلُّوا fiilinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu tekrar kavmin delaletini belirtmekte mübalağa anlamı taşır.
Ayet, kitap ehli olan Yahudi ve Hristiyanların umumuna hitaptır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah Teâlâ, ilk önce Yahudilerin ikinci olarak da Hristiyanların batılları ile ilgili beyanatta bulunup bunların yanlış ve asılsız olduğu hususunda pek kesin ve kuvvetli deliller getirince daha sonra her iki güruha da şöyle hitap edip, “Ey ehl-i kitap dininizde haksız yere haddi aşmayın.” buyurmuştur. Bu hitaptaki “gulüv”, ihmal etmenin zıddı olup “haddi aşmak” manasındadır. Bu böyledir, çünkü hak (gerçek) ifrat ve tefrit aşırılıklarının tam ortasında bulunur. Allah’ın dini de ya haddi aşma ya da ihmal etme aşırılıkları ortasındadır. Ayetteki, “haksız yere” tabiri, mef’ûlu mutlak olan mahzuf bir kelimenin sıfatıdır. Buna göre kelamın takdiri, “Dininizde haksız bir haddi aşma ile haddi aşmayın.” yani “Batıl bir haddi aşma ile haddi aşmayın.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لُعِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ عَلٰى لِسَانِ دَاوُ۫دَ وَع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ ٧٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لُعِنَ | la’net edilmiştir |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimselere |
|
| 3 | كَفَرُوا | inkar eden |
|
| 4 | مِنْ | -ndan |
|
| 5 | بَنِي | oğulları- |
|
| 6 | إِسْرَائِيلَ | İsrail |
|
| 7 | عَلَىٰ | ile |
|
| 8 | لِسَانِ | dili |
|
| 9 | دَاوُودَ | Davud |
|
| 10 | وَعِيسَى | ve Îsa |
|
| 11 | ابْنِ | oğlu |
|
| 12 | مَرْيَمَ | Meryem |
|
| 13 | ذَٰلِكَ | bu |
|
| 14 | بِمَا | sebebiyledir |
|
| 15 | عَصَوْا | isyan etmeleri |
|
| 16 | وَكَانُوا | ve (sebebiyledir) |
|
| 17 | يَعْتَدُونَ | saldırmaları |
|
Böylece İsrailoğullarının küfür, isyan ve lanet dolu köklü tarihleri olduğu ortaya çıkıyor. Onları doğru yola iletmek ve kurtarmak için gönderilen peygamberlerinin, sonunda onları lanetlemekten ve Allah’ın hidayetinden kovulmalarını dilemekten başka çare bulamadıkları, Allah’ın da bu peygamberlerin beddualarını kabul edip İsrailoğullarını gazabına ve lanetine uğrattığı anlaşılıyor.
“İsrailoğullarından kâfir olanlar” kendilerine göre kitabı tahrif edenler -bu surenin bir çok yerinde ve başka sûrelerde geçtiği gibi- Allah’ın şeriatını yürürlüğe koymayanlar (O’nun hükmüne başvurmayanlar), tüm peygamberlere yardım edeceklerine, onları destekleyeceklerine ve onlara uyacaklarına dair verdikleri sözlerinde durmayanlardır.
“Bu lanetlenmelerinin sebebi, onların Allah’a karşı gelmeleri ve O’nun sınırlarını çiğnemeleri idi.”
Bu öyle bir isyankârlık ve zalimliktir ki, hem akidelerinin hem de ahlâklarının her alanında somut biçimde gözlenebilmektedir. Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerimde de ayetleri ile açıkladığı gibi, İsrailoğullarının tarihi zulümler ve isyanlarla doludur.
İsrailoğulları toplumunda isyankârlık ve zalimlik bireysel eylemlerden ibaret değildi. Bu sıfatlar sonunda, bu topluluğun karakteri haline gelmiştir. Toplum bu kötülüklere karşı sessiz kalmış onlardan tiksinmemiş ve engellemeye kalkmamıştır.
Fizilal-il Kur’an/ Seyyid Kutub
لُعِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ عَلٰى لِسَانِ دَاوُ۫دَ وَع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَۜ
Fiil cümlesidir. لُعِنَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ naib-i fail olarak mahallen merfûdur. İsmi mevsûlun sılası كَفَرُوا مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ بَن۪ٓي car mecruru كَفَرُوا ’deki failin mahzuf haline müteallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti ى ’dir. Aynı zamanda muzaftır. İzafetten dolayı ن harfi mahzuftur. اِسْرَٓاء۪يلَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur.
عَلٰى لِسَانِ car mecruru لُعِنَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. دَاوُ۫دَ muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur.
ع۪يسَى atıf harfi وَ ’la دَاوُ۫دَ ‘a matuftur. ابْنِ kelimesi ع۪يسَى ’nın sıfatı olup kesra ile mecrurdur. مَرْيَمَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
عَصَوْا fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. كَانُوا يَعْتَدُونَ۟ cümlesi, atıf harfi وَ ile öncesine matuftur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْتَدُونَ۠ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَعْتَدُونَ۟ fiili, sülasi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl babındandır. Sülâsîsi عَدَوَ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
لُعِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ عَلٰى لِسَانِ دَاوُ۫دَ وَع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
لُعِنَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Naib-i fail konumundaki ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle ifade edilmesi tahkir içindir.
مِنْ بَن۪ٓي car mecruru كَفَرُوا ’ deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
عَلٰى لِسَانِ دَاوُ۫دَ ifadesindeki عَلٰى َharfinde istiare-i tebeiyye vardır. بكلامه yerine لِسَانِ gelmesi mecaz-ı mürselden alete isnaddır. Bununla mübalağa kastedilmiştir. (Medine Balcı - Dergâhu’l Kur’an - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِسْرَٓاء۪يلَ - دَاوُ۫دَ - ع۪يسَى - مَرْيَمَۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ابْنِ - بَن۪ٓي kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. ذٰلِكَ mübtedadır. Cümlede haberin hazfi nedeniyle îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Mecrur mahaldeki ism-i mevsûl مَا , başındaki harf-i cerle birlikte mahzuf habere mütealliktir. Sılası olan عَصَوْا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Mübtedanın işaret ismiyle gelmesi işaret edilene dikkat çekmenin yanında tahkir ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onların küfürdeki derinliğini vurgulamıştır.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile onların hak ettikleri cezaya işaret edilmiştir.
ذَ ٰلِكَ ile müşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ ibaresinde masdar yerine fiil gelmesi, teceddüt ifadesi içindir.
وَكَانُوا يَعْتَدُونَ cümlesiyle, عَصَوْا cümlesi arasında tenasüb sanatı vardır.
بِمَا kelimesindeki بِ harf-i ceri sebep içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetin fasılası olan وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۠, hükümde ortaklık sebebiyle sıla cümlesine atfedilmiştir. Nakıs fiil كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
كَان ’nin haberi olan يَعْتَدُونَ۠ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَفَرُوا - عَصَوْا - يَعْتَدُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu istînaf cümlesi, kelamdan çıkan bir suale cevap mahiyetindedir. Sanki “Bu lanetlenme hangi sebepten olmuş?” diye sorulmuş ve bu sorunun cevabı olarak: “Bu korkunç ve iğrenç lanetlenme, onların sürekli isyanları ve aşırı gitmeleri sebebiyle olmuştur.” cevabı verilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُۜ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ ٧٩
https://docs.google.com/document/d/1NzoXH1FU8_RknZyPDWtYh1ptBy9kbeg_X4m3HJ94LrM
Seyyid Kutub/Fizilal-il Kuran
Toplumlarda ahlâkî değerlerin erozyona uğraması ve ahlâkın çökmesi mâşerî vicdanda duyarlılığın azalma eğilimi göstermesi ile yakından ilgilidir. Bu da bireylerin kötülükler karşısında rahatsızlık duymama alışkanlığı kazanmaya başlamasıyla olur. Kısa sürede bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan bu alışkanlık toplumsal refleksleri dumura uğratır. Âyette “İşledikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı” buyurularak, bu hastalığın yayılmasına karşı bütün bireylerin duyarlılık göstermeleri ve karşılıklı ikaz görevinin sistemli bir biçimde sürdürülmesi gerektiğine dikkat çekilmektedir. Müslümanların benzeri bir konuma düşmemeleri için birçok âyette ve hadiste “emir bi’l-ma‘rûf ve nehiy ani’l-münker” (iyiliği özendirme ve kötülükten caydırma) görevinin önemi üzerinde durulmuş ve bu görevin kurumsallaştırılması ideal bir müslüman toplumun övülen nitelikleri arasında anılmıştır (bu konuda bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/104).
“Birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı” diye çevirdiğimiz “lâ yetenâhevne” ifadesindeki fiilin kökünde iki farklı anlam bulunduğu için, bunu “İşledikleri kötülüklere son vermiyorlar, bunlardan vazgeçmiyorlardı” şeklinde de anlamak mümkündür; fakat müfessirlerin çoğunluğu bireylerin karşılıklı uyarı görevini öne çıkaran birinci mânayı daha güçlü bulmuşlardır. Hz. Peygamber’in İsrâiloğulları hakkındaki bazı açıklamaları da çoğunluğun görüşünü desteklemektedir. Meselâ Abdullah b. Mes‘ûd’un rivayetine göre Resûlullah, İsrâiloğulları arasında kötü davranışların yaygınlaşmaya başlamasını şöyle tasvir etmiştir: Bir kimse günah işleyen birine rastladığında ona “Allah’tan kork! Bu işi yapma, sana helâl değildir” der, ertesi gün onu aynı halde görse de onunla birlikte oturabilmek ve yiyip içebilmek için artık ikaz etmezdi. Hepsi böyle yapar hale gelince Allah onların kalplerini de (ahlâk ve duygularını da) birbirine uygun hale getirdi. Rivayete göre Hz. Peygamber bu açıklamayı takiben tefsir etmekte olduğumuz âyeti okumuş sonra şöyle buyurmuştur: “Aman dikkat edin! Allah’a andolsun sizler de ya iyiliği emredip kötülükten sakındırır ve zalime zulmünden vazgeçinceye kadar baskı yaparsınız ya da Allah sizin de kalplerinizi birbirine benzetir, onlara lânet ettiği gibi size de lânet eder” (bu konudaki rivayetler için bk. Taberî, IV, 318-319; Tirmizî, “Tefsîr”, 6 ; Ebû Dâvûd, “Melâhim”, 17; İbn Mâce, “Fiten”, 20).
Peygamber aleyhisselâm Hz. İbrâhim’in savunduğu tevhid inancının kökleşmesi için gönderildiğini bildirmiş, Tevrat ve İncil’in ilâhî kitaplar olduğunu kabul etmiş olmasına rağmen yahudilerden birçoğu Resûlullah’a sıcak ilgi göstermek bir yana ona karşı husumeti körüklemek üzere inkârcılarla dostluklar kurup onlarla iş birliği yapmaya çalışıyorlardı. Burada “inkârcılar” kelimesiyle hem Mekke müşriklerinin hem de Medine’de yaşayan ve iman etmiş gibi görünüp gerçekte inanmamış olan münafıkların kastedilmiş olması muhtemeldir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 322-323
Resûli Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İsrâiloğulları arasında dinden sapma, ilk defa şöyle başladı: Bir adam bir başka adama rastlar ve “Bana baksana! Allah’tan kork ve yapmakta olduğun şeyi terk et. Çünkü bu sana helâl değildir” derdi. Ertesi gün, aynı işi yaparken o adamla tekrar karşılaşır ve kendisini yaptığı kötü işten nehy etmediği gibi, onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah Teâlâ kalblerini birbirine benzetti.” Sonra Resûli Ekrem Mâide sûresi (5), 77-81. âyetleri okudu ve sözüne şöyle devam etti: “Hayır, Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülükten nehyeder, zâlimin elini tutup zulmüne mâni olur, onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız; ya da Allah Teâlâ kalblerinizi birbirine benzetir, sonra da İsrâiloğulları’na lânet ettiği gibi size de lânet eder.” (Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Tefsîr 5/6, 7; İbni Mâce, Fiten 20).
Bir başka hadisinde toplumdaki insanları, bir geminin alt ve üst kamaralarına binmiş yolculara benzetmiş; şâyet alt kattaki yolcular su almak için üst kata çıkmak yerine, geminin altından bir delik açmaya kalkar, üst kattakiler de buna engel olmazsa hep birlikte batıp giderler, buyurmuştur (Buhârî, Şirket 6; Şehâdât 30; Tirmizî, Fiten 12). “Cihadın en fazîletlisi, zâlim sultanın karşısında hakkı ve adaleti söylemektir.” (Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 13; Nesâî, Bey’at 37; İbni Mâce, Fiten 20). (Ayet Ve Hadislerle Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Yrd. Doç. Dr. Halit Zavalsız, Ümit Şimşek)
كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُۜ
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. لَا يَتَنَاهَوْنَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَتَنَاهَوْنَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ مُنْكَرٍ car mecruru يَتَنَاهَوْنَ fiiline mütealliktir. فَعَلُوهُ cümlesi مُنْكَرٍ ‘in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
فَعَلُوهُ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
Failinin ال ’lı gelmesi, Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi, Bu fiillerin مَا Harfine Bitişik Olarak Gelmesi, Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَنَاهَوْنَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفاعَلَ babındadır. Sülâsîsi نهي ’dir.
Bu bab fiile müşareket (ortaklık/işteşlik), tekellüf ve tezâhur( görünmek ve zorlanmak), tedric (bir işin aşamalı olarak ,aralıklarla ve yavaş yavaş meydana gelmesi), mutavaat fâale (mufaale babına ait bir fıilin dönüşlülüğü için kullanılması) ve mücerred mana (türemiş olduğu mücerred fiille aynı anlamda kullanılması) anlamları katar.
مُنْكَرٍ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur.
لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَا harfi بِئْسَ kelimesinin failini tefsir eden (açıklayan) nekre-i mevsufedir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamiridir, mahallen merfûdur. يَفْعَلُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَفْعَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُۜ
كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُ cümlesi ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا sözünden kaynaklanan bir sorunun cevabı olarak istînâfi beyaniyye cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Nakıs fiil كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberi olan لَا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُۜ cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
فَعَلُوهُۜ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مُنْكَرٍ ’deki nekrelik, tahkir ve nev ifade eder.
لَا يَتَنَاهَوْنَ [Vazgeçirmiyorlardı] fiili تفاعل babındandır. Bu babın binası çok kişiler arasında müşareket içindir. Yani “Karşılıklı birbirlerini men etmeli idiler. Men eden toplumlar olmalıydı. Bu işe önem vermeli idiler.” Bu cümle onları ihbar, bize de tarizdir. َلَا يَتَنَاهَوْنَ fiilinin kökü olan نهي fiilinin “bitirmek, nihayete erdirmek” manası da vardır.
فَعَلُوهُ cümlesi مُنْكَرٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ
Kasem üslubundaki terkip istînâfiye olarak fasılla gelmiştir.
لَ mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Kasemin cevabı olan لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ cümlesi, zem fiili بِئۡسَ ’nin dahil olduğu gayrı talebî inşa cümlesidir. Zem fiili, mahzuf mahsusuyla birlikte tekid ifade eder.
لَبِئْسَ مَا ifadesindeki مَا nekre-i tam olup بِئْسَ fiilinin failini izah eden mansub bir harftir; بِئْسَ ‘nin failinin temyizidir.
كَانُوا يَفْعَلُونَ cümlesi مَا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberi olan يَفْعَلُونَ ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Fiil muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.
Kur’an’da كان ’den sonra gelen muzari fiil, o eylemin çokluğuna ve devamlılığına işaret eder. (Celalettin Divlekci, Kur’an’da Bazı Kelimelerin Kullanım Özelliklerine Dair Genel Kaideler)
مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ cümlesinde geçmiş ile gelecek zamanın birlikte kullanılması söz konusudur. Bu, yaptıklarının sürekli olduğunu bildirir.
فَعَلُوهُ - يَفْعَلُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetin, ilk cümledeki فَعَلُ fiilinin türeviyle bitmesi teşabüh-i etraf sanatıdır.
لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ cümlesi yaptıkları kötü amellerin çirkinliğini ortaya koyar ve olaya hayret edilmesi gerektiğini yeminle pekiştirerek açıklar.
فعل lügat anlamıyla her iş ve oluş için kullanılır. Geniş anlamıyla ciddi veya gayrı ciddi, bilerek veya bilmeyerek, kasıtlı veya kasıtsız, insandan, hayvandan ya da cansızlardan meydana gelen bütün eylemleri içine alır. فعل kelimesine yakın anlamlı diğer fiiller عمل ve صنع’dır.
صنع ; bunların içinde en özelidir. Sadece insandan zuhur eder. Zira özenle, düzenle ve kuvvetli bir şekilde yapılan, kendisinden amaçlanan sonuca varılan iş demektir.
عمل ise insandan bazen de hayvandan, bilgi veya kasıtla ortaya çıkar.
Her صنع ameldir. Fakat her amel, صنع değildir. Her amel, fiildir. Fakat her fiil, amel değildir, sonucuna varılabilir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Bu kelam, yemin tekidi ile onların yaptıklarını kınar ve yadırgar. Onları, bu halleri lanete uğratmıştır. Onların hem bu halleri hem de küfürleri lanet sebebi olmuştur. Nitekim bundan önceki “İsrailoğullarından kâfir olanlar lanetlenmişlerdir.” (Maide Suresi, 78) ayeti küfürlerinin de lanet sebebi olduğunu gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
تَرٰى كَث۪يراً مِنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ اَنْ سَخِطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَفِي الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ ٨٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | تَرَىٰ | görürsün |
|
| 2 | كَثِيرًا | çoğunun |
|
| 3 | مِنْهُمْ | onlardan |
|
| 4 | يَتَوَلَّوْنَ | dostluk ettiklerini |
|
| 5 | الَّذِينَ | kimselerle |
|
| 6 | كَفَرُوا | inkar edenlerle |
|
| 7 | لَبِئْسَ | ne kötüdür |
|
| 8 | مَا |
|
|
| 9 | قَدَّمَتْ | (yapıp) gönderdiği |
|
| 10 | لَهُمْ | kendileri için |
|
| 11 | أَنْفُسُهُمْ | nefislerinin |
|
| 12 | أَنْ |
|
|
| 13 | سَخِطَ | gazabetmiştir |
|
| 14 | اللَّهُ | Allah |
|
| 15 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 16 | وَفِي | ve içinde |
|
| 17 | الْعَذَابِ | azab |
|
| 18 | هُمْ | onlar |
|
| 19 | خَالِدُونَ | sürekli kalacaklardır |
|
İşte kendi elleriyle kendilerine hazırladıkları akıbet budur. Allah’ın gazabına uğramaları… Cehennemde süresiz olarak kalmaları. Bu ne kötü bir akıbettir. Kendi elleriyle kendilerine sundukları şey ne kötüdür! Aman Allah’ım! Bu ne acı bir meyvedir, kafirlere dost olmalarının meyvesi!
bizden kim bu toplulukla ilgili Allah’ın sözünü duymuşsa, Allah’ın izin vermediği birtakım bahaneler ileri sürüp müslümanlarla kafirleri dost edinen düşmanları arasında dostluğu ve işbirliği yapmaya kalkışmasın. Ve kafirleri dost edinen düşmanlarına yanaşmasın.
Peki sebep ? Onları kâfirlerle dost olmaya iten sebep nedir? Allah’a ve peygamberimize iman etmemeleridir.
“Eğer onlar Allah’a, peygambere ve O’na indirilen Kur’an’a inansalardı, kafirleri dost edinmezlerdi. Onların çoğu fasık, yoldan çıkmış kimselerdir.”
İşte neden budur. Onlar Allah’a ve peygamberimize iman etmemişlerdir. Onların çoğu fasıktır. Öyleyse onlar bilinçte ve yönelişte kafirlerle aynı gruptandır. Bu nedenle müminleri dost edinmeyip, kafirleri dost edinmelerinde bir gariplik yoktur. Kur’an’ın bu değerlendirmesiyle üç gerçek ortaya çıkmaktadır:
Birinci gerçek: Peygamberimize (salât ve selâm üzerine olsun) iman eden az bir grup dışında Ehli Kitab’ın tamamı Allah’a inanmamıştır. Çünkü onlar Allah’ın son peygamberine inanmamışlardır. Kur’an onların yalnız peygamberimize iman etmediklerini değil, Allah’a da iman etmediklerini belirtmektedir.
“Eğer onlar Allah’a, Peygambere ve O’na indirilen Kur’an’a inansalardı, kâfirleri dost edinmezlerdi. Onların çoğu fasık, yoldan çıkmış kimselerdir.”
Bu Allah’ın, saptırması mümkün olmayan açık bir belirlemesidir. Onlar istediği kadar Allah’a iman ettiklerini iddia etsinler, özellikle bu derste ve başka Kur’an ayetlerinde belirtildiği gibi, onların ilahlık gerçeği hakkındaki düşüncelerinin sapıklığını göz önünde bulundurduğumuzda bu gerçeği daha rahat kavrayabiliriz.
İkinci gerçek: Ehl-i Kitab’ın tamamı peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) tarafından Allah’ın dinine girmeye çağırılmıştır. Bu çağrıya kulak verenler iman etmiş ve Allah’ın dinine girmiştir. Yüz çevirenler de Allah’ın kendilerini nitelediği sıfatı hak etmişlerdir.
Üçüncü gerçek: Ehli Kitap ve müslümanlar arasında herhangi bir alanda, dostluk ve yardımlaşma söz konusu olamaz. Çünkü müslümana göre hayatın her alanı dinin emrine bağlı kalmak zorundadır.
Bununla beraber İslâm, müslümanlardan İslâm’ın egemen olduğu bölgede (Dar’ul-İslâm) günlük hayatlarında, ahlâklarında, canlarını, mallarını ve namuslarını korumada Ehl-i Kitaba iyi davranmalarını ister. Onları her ne olursa olsun, kendi inançlarında serbest bırakmalarını güzellikle İslâm’a çağırmalarını, güzellikle onlarla tartışmalarını, müslümanlarla barış ve antlaşmalarına bağlı kaldıkları müddetçe, müslümanların da bu antlaşmalara bağlı kalmalarını ister. Her ne olursa olsun, onlar din konusunda hiçbir zorlama ile karşılaşmazlar… İşte İslâm budur… Tüm açıklığı, bütün netliği, tüm güler yüzlülüğü ve bütün hoş görüsü ile İslâm…
Allah doğruyu söyler ve O doğru yolu gösterir.
Fizilal-il Kur’an/ Seyyid Kutub
تَرٰى كَث۪يراً مِنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ
Fiil cümlesidir. تَرَى elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. كَث۪يرًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْهُمْ car mecruru كَث۪يرًا ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. يَتَوَلَّوْنَ cümlesi, كَث۪يرًا ’in hali olarak mahallen mansubdur.
يَتَوَلَّوْنَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَوَلَّوْنَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّل babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ اَنْ سَخِطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَا harfi, بِئْسَ kelimesinin failini tefsir eden (açıklayan) nekre-i mevsufedir.
قَدَّمَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. لَهُمْ car mecruru قَدَّمَتْ fiiline mütealliktir. اَنْفُسُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ ve masdar-ı müevvel, mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri; هو şeklindedir. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri ; هو موجب سخط الله (Allah’ın öfkesi gerekir.) şeklindedir.
سَخِطَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru سَخِطَ fiiline mütealliktir.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
Failinin ال ’lı gelmesi, Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi, Bu fiillerin مَا Harfine Bitişik Olarak Gelmesi, Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَدَّمَتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi قدم ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَفِي الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فِي الْعَذَابِ car mecruru خَالِدُونَ ’ye mütealliktir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَالِدُونَ haber olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
خَالِدُونَ kelimesi sülâsî mücerred olan خلد fiilinin çoğul ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَرٰى كَث۪يراً مِنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Ayet müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mef’ûl olan كَث۪يرًا ‘deki nekrelik, kesret ve tahkir içindir.
مِنْهُمْ car mecruru كَث۪يرًا ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
يَتَوَلَّوْنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا cümlesi كَث۪يرًا için müekked haldir. و ’sız gelen müekked hal cümlesi, bu vasfın onların değişmez özelliği olduğuna işaret eden ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında gelerek istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bahsi geçenlerin الَّذ۪ينَ ile ifade edilmeleri tahkir içindir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Resulullah’ın (s.a.v) zamanında olan Yahudilerden bir topluluğun halinin anlatıldığı ibtidaiyye bir cümledir. İslam çoğunlukla münafıkları ortaya çıkarır. يَتَوَلَّوْنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا sözü de buna delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
تَرٰى kavli gözle görmektir. Hitap Resulullah’adır. كَث۪يرًا مِنْهُمْ ile kastedilen, تَرٰى sözünün karînesiyle Medine Yahudileridir. Medine Yahudilerinin bir çoğunun nifakı İslam’la ortaya çıkmıştır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ اَنْ سَخِطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَفِي الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ
Fasılla gelen terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâi isnaddır.
لَ mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Kasemin cevabı; بِئۡسَ ’nin dahil olduğu inşa cümlesidir. Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder. بِئۡسَ ‘nin takdiri olan mahsusunun hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
بِئْسَمَا ifadesindeki مَا nekre-i mevsufe olup بِئْسَ fiilinin failini izah eden mansub bir harftir; بِئْسَ ‘nin failinin temyizidir.
قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ cümlesi مَا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur لَهُمْ , ihtimam için, fail olan اَنْفُسُهُمْ ‘e takdim edilmiştir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki سَخِطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ cümlesi, masdar tevilinde takdiri هو olan mahzuf mübtedanın haberi konumundadır. Veya masdar-ı müevvel, بِئْسَ fiilinin mahsusu konumundadır. Cümlenin takdiri şöyledir: لَبِئْسَ ما قَدَّمَتْ بِهِمْ أنْفُسُهم سُخْطُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ .
Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ [Nefislerin takdim ettiği] ifadesinde tecrîd sanatı vardır.
قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ [Nefislerinin onlara takdim ettiği şey ne kötüdür!] Kıyamet günü varmak için işledikleri şey ne kötüdür demektir. (Allah’ın onlara gazap etmesi ne kötüdür) bu da بِئْسَ fiilinin mahsus-u biz-zemmidir, mana da şöyledir: Allah’ın gazabını ve azapta ebedi kalmayı icap eden şey ne kötüdür!
Ya da zemmin illetidir, mahsus ise mahzûftur. Yani bu ne kötü şeydir, çünkü onlara gazabı ve cehennemde ebedi kalmayı kazandırmıştır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَفِي الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ cümlesi masdar harfinin sılası olan سَخِطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ cümlesine atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
هُمْ mübteda, خَالِدُونَ , haberdir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. فِي الْعَذَابِ amili olan خَالِدُونَ ’ye takdim edilmiştir. Bu takdim, önemi sebebiyledir.
خَالِدُونَ lafzı, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
فِي الْعَذَابِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. Bu harfteki zarfiyet manası dolayısıyla azap içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü azap, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Bu istiareyle azabın onları her yönden kapladığı ve kurtulma imkanı olmayacak şekilde sardığı ifade edilerek, şiddeti vurgulanmıştır.
وَلَوْ كَانُوا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالنَّبِيِّ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَا اتَّخَذُوهُمْ اَوْلِيَٓاءَ وَلٰكِنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ فَاسِقُونَ ٨١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَوْ | eğer |
|
| 2 | كَانُوا | olsalardı |
|
| 3 | يُؤْمِنُونَ | inanıyor |
|
| 4 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 5 | وَالنَّبِيِّ | Peygambere |
|
| 6 | وَمَا | ve şeye |
|
| 7 | أُنْزِلَ | indirilen |
|
| 8 | إِلَيْهِ | ona |
|
| 9 | مَا |
|
|
| 10 | اتَّخَذُوهُمْ | onları edinmezlerdi |
|
| 11 | أَوْلِيَاءَ | veli |
|
| 12 | وَلَٰكِنَّ | ama |
|
| 13 | كَثِيرًا | çoğu |
|
| 14 | مِنْهُمْ | onlardan |
|
| 15 | فَاسِقُونَ | yoldan çıkmışlardır |
|
وَلَوْ كَانُوا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالنَّبِيِّ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَا اتَّخَذُوهُمْ اَوْلِيَٓاءَ
وَ atıf harfidir.Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ gayri cazim şart harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و , muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur. يُؤْمِنُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen merfûdur.
يُؤْمِنُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru يُؤْمِنُونَ fiiline mütealliktir. النَّبِيِّ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur.
مَٓا müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ ile lafza-i celâle matuf olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اُنْزِلَ اِلَيْهِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلَيْهِ car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir.
مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اتَّخَذُوهُمْ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَوْلِيَٓاءَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Sonunda zaid, yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
اتَّخَذُوهُمْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl bâbındadır. Sülâsîsi أخذ ’dır.
İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
اُنْزِلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلٰكِنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ فَاسِقُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. لٰكِنَّ istidrak harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre لٰكِنَّ de اِنَّ gibi cümleyi tekid eder.
كَث۪يرًا kelimesi لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. مِنْهُمْ car mecruru كَث۪يرًا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. فَاسِقُونَ kelimesi لٰكِنَّ ‘nin haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاسِقُونَ kelimesi sülâsî mücerredi فسق olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَث۪يرًا kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوْ كَانُوا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالنَّبِيِّ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَا اتَّخَذُوهُمْ اَوْلِيَٓاءَ
وَ atıf harfidir. Ayet, 80. ayetteki …تَرٰى cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve inşâî olmak bakımından mutabakat vardır.
Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi كَانُوا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالنَّبِيِّ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ , nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.
كان ’nin haberi olan يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالنَّبِيِّ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Muzari fiil ayrıca hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
Kur’an’da كان ’den sonra gelen muzari fiil, o eylemin çokluğuna ve devamlılığına işaret eder. (Celalettin Divlekci, Kur’an’da Bazı Kelimelerin Kullanım Özelliklerine Dair Genel Kaideler)
Ayetteki müşterek ism-i mevsûl مَٓا lafza-i celâle matuftur. Sılası olan اُنْزِلَ اِلَيْهِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اُنْزِلَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naibu fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi مَا اتَّخَذُوهُمْ اَوْلِيَٓاءَ , menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Tezayüf nedeniyle birbirine atfedilmiş iman edilmesi gerekenlerin, Allah, peygamber ve indirilen şeklinde sıralanmasında taksim ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
وَلٰكِنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ فَاسِقُونَ
Cümle, atıf harfi وَ ‘ la, وَلَوْ كَانُوا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالنَّبِيِّ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi, inşâ cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesinin atfını mümkün kılmıştır.
İstidrak manasındaki, tekid ifade eden لٰكِنَّ ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
لَـٰكِنَّ , kendisinden sonra gelen cümleye önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân, c. 2, s. 474)
İstidrak, önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrak istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrak ise aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrak, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
كَث۪يرًا , istidrak ve tekit harfi لَـٰكِنَّ ‘nin ismi, فَاسِقُونَ haberidir.
مِنْهُمْ car mecruru كَث۪يرًا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Müsnedün ileyh olan كَث۪يرًا ‘in nekreliği tahkir ifade etmiştir.
Müsned olan فَاسِقُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
يُؤْمِنُونَ - فَاسِقُونَ arasında tıbak-ı hafîy sanatı vardır.
لَـٰكِنَّ - كَانُوا kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَتَجِدَنَّ اَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذ۪ينَ اَشْرَكُواۚ وَلَتَجِدَنَّ اَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰىۜ ذٰلِكَ بِاَنَّ مِنْهُمْ قِسّ۪يس۪ينَ وَرُهْبَاناً وَاَنَّهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ ٨٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَتَجِدَنَّ | elbette bulursun |
|
| 2 | أَشَدَّ | en yaman |
|
| 3 | النَّاسِ | insanlar içerisinde |
|
| 4 | عَدَاوَةً | düşman olarak |
|
| 5 | لِلَّذِينَ | kimselere |
|
| 6 | امَنُوا | inanan(lara) |
|
| 7 | الْيَهُودَ | yahudileri |
|
| 8 | وَالَّذِينَ | kimseleri |
|
| 9 | أَشْرَكُوا | ve inkar eden(leri) |
|
| 10 | وَلَتَجِدَنَّ | ve bulursun |
|
| 11 | أَقْرَبَهُمْ | en yakınları da |
|
| 12 | مَوَدَّةً | sevgice |
|
| 13 | لِلَّذِينَ | kimselere |
|
| 14 | امَنُوا | inanan(lara) |
|
| 15 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 16 | قَالُوا | diyenleri |
|
| 17 | إِنَّا | biz |
|
| 18 | نَصَارَىٰ | hıristiyanlarız |
|
| 19 | ذَٰلِكَ | çünkü |
|
| 20 | بِأَنَّ | şüphesiz |
|
| 21 | مِنْهُمْ | onların içlerinde vardır |
|
| 22 | قِسِّيسِينَ | keşişler |
|
| 23 | وَرُهْبَانًا | ve rahipler |
|
| 24 | وَأَنَّهُمْ | ve onlar |
|
| 25 | لَا |
|
|
| 26 | يَسْتَكْبِرُونَ | büyüklük taslamazlar |
|
MÜMİNLERE KARŞI EHL-İ KİTABIN VE MÜŞRİKLERİN TAVIRLARI
Bu bölüm, sûrenin yarısından fazlasını kapsayan uzun konunun bir devamıdır. Burada yahudilerden, hristiyanlardan ve müşriklerden, bu üç kesimin peygambere (salât ve selâm üzerine olsun) ve müslüman ümmete karşı tutumlarından söz edilmektedir. Daha önce hem hristiyanların ve hem de yahudilerin inanç sistemlerinin bozuk olduğuna temas edilmiş, yahudilerin hem kendi peygamberlerine hem de son peygambere (salât ve selâm üzerine olsun) karşı kötü niyet beslediklerine, onlara karşı katı tavırlar takındıklarına, peygambere karşı müşrikleri desteklediklerine değinilmiştir… Yahudilerin ve hristiyanların kendi kitaplarını uygulamadıkları, Hz. Muhammed’in (salât ve selâm üzerine olsun) kendilerine sunduğu Kur’an’ı yalanladıklarından dolayı akide olarak “küfre” düştükleri hükme bağlanmış ve Tevrat’ı, İncil’i ve Rabblerinden kendilerine gönderilen Kur’an’ı yürürlüğe koymadıkları müddetçe hiçbir gerçeğe dayanmış olmayacakları vurgulanmıştır.
Sonra hitap peygambere (salât ve selâm üzerine olsun) yöneltilmiş ve Rabbinden kendisine gönderilen vahyi müşrik, yahudi, hristiyan herkese ulaştırması gerektiği bildirilmiştir. Bu kesimlerin hepsi de İslâm’a girmeleri için İslâm’la muhataptı. Ayrıca müslüman ümmete yöneltilen hitabta; Allah’a, peygambere ve iman edenlere dost olmaları, yahudi ve hristiyanlarla ise dost olmamaları gerektiği, onların bir kısmının bir kısmına dost oldukları, yahudilerin inkar edenlerle dostlukları ve Hz. Davut ile Meryem’in oğlu Hz. İsa tarafından lanetlendikleri belirtilmiştir.
Sûrenin geri kalan şimdiki bölümünde ise, bütün bu grupların peygambere (salât ve selâm üzerine olsun) ve müslüman ümmete karşı takındıkları tavırlar dile getirilmektedir. Ahirette hepsini bekleyen ceza anlatılmaktadır.
Bu İslâm ümmeti, Kur’an-ı Kerim’in direktifleri ve açıklamalarına göre, stratejisini ve hareketini belirlemek, tüm insanlara karşı tutumlarını bu direktiflere ve açıklamalara uygun biçimde ayarlamak için inanıyor ve ona sahipleniyordu. Bu kitap, İslâm ümmetine yön veren, onu harekete geçiren, kılavuzluk eden ve yol gösteren bir kitaptı. Onun içindir ki bu ümmet hep galipti, mağlup olmamıştı. Zira peygamberi yüce ilahî direktifler doğrultusunda ona liderlik ettiği andan itibaren, düşmanıyla giriştiği savaşlarda, sürekli olarak doğrudan Rabbanî bir liderliğe bağlı olarak hareket etmiştir.
Bu Rabbanî direktifler ve Kur’an-ı Kerim’in kapsadığı açıklamalar halâ tazeliğini korumaktadır. Bugün de yarın da İslâm’ın mesajını yüklenenler, bu direktïflerle ve açıklamalarla sanki şu anda kendilerine iniyormuş gibi muhatap olmak zorundadırlar. Bu direktiflerin ve açıklamaların ışığı altında çeşitli insan kesimlerine, çeşitli görüşlere, ekollere, inançlara, çeşitli kurumlara ve düzenlere, çeşitli değerlere ve ölçülere karşı tavırlarını belirlemek mecburiyetindedirler. Bu, bugün böyle olduğu gibi yarın da böyle olacak ve kıyamete kadar da öyle devam edecektir…
“İnsanlar arasında müminlere en amansız düşman olanların yahudiler ve Allah’a ortak koşanlar olduğunu göreceksin…’
Ayet-i kerimenin ifadesi Hz. Peygambere (salât ve selâm üzerine olsun) özel bir hitab olabileceği gibi, genel geçer bir gerçeği dile getiren genel bir hitap da olabilir. Çünkü her insanın görebildiği apaçık bir realiteyi dile getirmektedir. Kur’an-ı Kerim’in kendisiyle indirildiği dil olan Arapça’da bu tür ifade biçimlerine rastlamak mümkündür. Ayet, her iki halde de, değindiği gerçeği açık bir biçimde ortaya koymaktadır.
Bu gerçeği belirttikten sonra, ayetin ifade biçiminde yahudilere ortak koşanlardan önce yer verilmesi dikkat çekmektedir. Yani iman edenlere en amansız düşmanlar müşriklerden önce yahudilerdir. Yahudilerin düşmanlığı müşriklerinden daha yaman, daha acımasız daha apaçık ve düşünen herkesin görebileceği bir realitedir. Düşmanlıkta önce yahudiler sonra müşrikler gelir.
Evet, ifade şekillerinde “ve” bağlacı ile yapılan bağlamalar beraberlik ifade eder; bir sıralama, bir öncelik sonralık anlamına gelmez. Ancak burada yahudilerin önce kaydedilmesi, onların kökeni ehli kitap olmaları nedeniyle iman edenlere karşı müşriklerden daha az düşman olmaları gerektiği şeklindeki anlayışla beraber ele alındığında bu öne alışın, özel bir önemi olduğunu ve Arap ifade biçimde “ve” ile yapılan atıflardan farklı bir ifade tarzı olduğunu kestirebiliriz. Çünkü bu öne alış en azından onların Ehl-i Kitap oluşlarının, bir vakıa olan gerçeği, yani onların da aynı Allah’a ortak koşanlar gibi iman edenlere amansız düşman kesildikleri gerçeğini değiştirmediğine dikkat çekmektedir. Bunun “en azından” böyle olduğunu söylüyoruz. Fakat böyle söylemiş olmak yahudilerin düşmanlıkta Allah’a ortak koşanları da geçebileceği ihtimalini ortadan kaldırmaz.
İnsan bu Rabbani açıklamayı, İslâm’ın doğuşundan günümüze kadar somut tarihi gerçeklerle açıklamaya çalıştığında, yahudilerin iman edenlere karşı düşmanlığının, müşriklerin düşmanlığına oranla daha amansız, daha katı, daha ısrarlı ve daha köklü olduğuna karar vermede asla tereddüt etmez!
Yahudiler, Medine’de ilk İslâm Devleti kurulduğu andan itibaren İslâm’a karşı düşmanca tavır koydular. İslâm ümmetinin ilk ümmet olduğu günden itibaren ona karşı tezgahlar kurdular. Kur’an-ı Kerim’in bu düşmanlık ve düzenbazlıklara ilişkin açıklamaları ve işaretleri yahudilerin tarih boyunca İslâm’a, peygamberimize (salât ve selâm üzerine olsun) ve müslüman ümmete karşı giriştikleri sürekli savaşı, on dört asra yakın bir zamandır bir an dahi sönmeyen ve bugün hâlâ yeryüzünün her bölgesinde bütün şiddetiyle devam eden savaşı, tek başına aydınlatmaya yeterlidir.’
Hz. Peygamber Medine’ye vardığında ilk iş olarak yahudilerle bir arada yaşama anlaşması yapmış ve onları ellerindeki Tevrat’ı tasdik edene; İslâm’a çağırmıştı. Fakat onlar bu anlaşmaya bağlı kalmamışlardı. Nitekim tarih boyunca her zaman Rableriyle ve daha önceki peygamberleriyle yaptıkları her sözleşmeyi bozmuşlardı. Hatta onlar hakkında Allah buyuruyor ki:
“Biz sana öyle gerçekler, açıklayıcı ayetler indirdik ki, onları sadece fasıklar inkar eder.”
Onlar ne zaman bir ahit yaptılar ise aralarından bir grup onu bozup bir yan;a atmadı mı? Aslında onların çoğu inanmaz.
Onlara Allah katından önlerindeki kitabı onaylayan bir peygamber gelince, kendilerine kitap verilenlerin bir grubu, Allah’ın kitabını hiç bilmiyorlarmış gibi onu arkalarına attılar.
Allah’ın Evs ve Hazreç kabilelerini İslâm’da birleştirdiği günden itibaren İslâm ve müslümanlara karşı düşmanlıklarını gizlediler. Artık yahudiler, onlar üzerinde ne olumlu ne de olumsuz hiçbir etkiye sahip değildi. Müslüman ümmetin liderliği belirginlik kazanıp Hz. Muhammed’in (salât ve selâm üzerine olsun) dizginleri eline aldığı günden itibaren yahudilerin otoritesine yer kalmamıştı.
Onlar yahudi düzenbazlık dehasının ortaya koyduğu, Babil’deki esaretin, Mısır’daki köleliğin ve Roma Devleti’ndeki ezikliğin kendisine kazandırdığı her çeşit silah ve vasıtayı kullanmıştı. İslâm, tarih boyunca ulusların ve inançların kendilerine uyguladığı baskıdan sonra, onlara geniş imkanlar tanımasına rağmen, onlar ilk gününden itibaren İslâm’ın nezaketini en çirkin tuzaklarla, en alçak hilelerle geri çevirmişlerdi.
Arap yarımadasında Allah’a ortak koşan bütün güçleri İslâm’a ve müslümanlara karşı kışkırtmıştı. Birbirinden apayrı kabileleri müslüman kitleye karşı savaşmak için, bir araya getirmeye çalışmışlardı.
İnsanların müslüman olduğu devirlerde İslâm, onları hakkın gücü ile mağlup edince, İslâm’a karşı daha sinsi düzenbazlıklara yönelip, kitaplarına uydurma şeyler sokmaya çalıştılar. Öyle ki bu tahrifatta yüce Allah’ın korumayı garanti ettiği Kur’an-ı Kerim dışında yakasını kurtarabilen tek İslâm kitabı kalmamıştır. Ayrıca müslümanların safları arasında ayrılık tohumlarını ektiler. Daha yeni olarak İslâm’a girenleri, İslâm’ı henüz iyice kavrayamamış müslüman ülkelerden birtakım kimseleri kullanma metoduyla, fitneyi körüklemeye çalıştılar. Dünyanın çeşitli ülkelerindeki İslâm düşmanlarını bu dine karşı kışkırtarak da bir takım komplolar hazırladılar. Onların bu tavırları son asra kadar değişmeden geldi. Şimdi onlar yeryüzünün her tarafında İslâm’a karşı yürütülen savaşın liderliğini yapıyorlar. Bu kapsamlı savaşta hem Haçlıları hem putperestleri kullananlar, yeni akımlar oluşturan ve müslümanların adlarını taşıyan bazı kimseleri kahraman yapanlar, bu dinin temellerinden her birini yok etmek; Haçlı-Siyonist bir savaş vermek için, bu kahramanları ileri sürenler de yine onlardır!
Ve gerçekten yüce Allah doğru söylemiştir: “İnsanlar arasında müminlere en acımasız düşman olanların yahudiler ve Allah’a ortak koşanlar olduğunu göreceksiniz.”
Medine’de kurulan İslâm Devleti’ne karşı düşman kitlelerini kışkırtan, Beni Kurayza ve diğer yahudiler ile Mekke’deki Kureyş ve Arap yarımadasındaki diğer kabileleri birleştiren yahudidir.
Hz. Osman’ın (Allah ondan razı olsun) ölümü ile sonuçlanan ve ondan sonra baş gösteren iç çekişmelerde göze çarpan fitne olayında halk kitlelerini kışkırtan, dağınık kitleleri birleştiren ve doğru yanlış haberler yayan yahudilerdir.
Hz. Peygamber’in (salât ve selâm üzerine olsun) hadislerine, rivayetlere ve İslâm tarihine uydurma ve yalan şeyler katmaya önderlik eden yahudidir. Bunu izleyen ve yeryüzünün herhangi bir yerinde ortaya çıkan İslâmî direnişin öncülerine karşı başlatılan savaşın arkasında yahudi vardır.
Sonra, ateist-materyalist ideolojinin arkasında olan yahudidir. Hayvanî seksüel duyguların, serbestliğini öngören görüşlerin arkasında yahudi vardır. Tüm kutsal şeylere ve sınırlamalara karşı olan, yıkıcı görüşlerin çoğu yahudi tezgahıdır!
Yahudilerin İslâm’a karşı başlattıkları savaş, Allah’a ortak koşanların ve putperestlerin eskisi ve yenisiyle İslâm’a karşı verdikleri barbarca savaşlardan daha uzun boylu ve daha geniş çaplı olmuştur. Allah’a ortak koşucu olan Araplarla girişilen savaş, bütünü ile yirmi yıldan fazla bir zaman almamıştı. Pers İmparatorluğu’yla girişilen savaş da ancak bu kadar zaman almıştı. Bu asırda ise, Hint putperestliğiyle İslâm arasındaki savaşın şiddetli bir savaş olduğu açık olmasına rağmen, bu savaşın şiddeti, Siyonizmin İslâm’a karşı sürdürdüğü savaşın şiddetine ulaşmamıştır. Marksizm de bu uluslararası savaşın bir boyutudur. Yahudilerin İslâm’a karşı başlattığı sürekli ve geniş kapsamlı savaşın, ilerde değineceğimiz Haçlı savaşlarından başka bir benzerine rastlanamaz.
Yüce Allah’ın “İnsanlar arasında müminlere en acımasız düşman olanların yahudiler ve Allah’a ortak koşanlar olduğunu göreceksin” dediğini işitir ve metinde yahudilerin, ortak koşuculardan önce kaydedildiğine dikkat eder, sonra da tarihi realiteyi gözden geçirirsek, yahudilerin, neden ortak koşuculardan daha önce yer aldığını, Allah’ın buna ilişkin hikmetini bir ölçüde kavrayabiliriz!
Bu yahudilerin, çirkin, iğrenç karakteridir. Sürekli olarak gönüllerinde İslâm’a ve peygamberimize karşı bir kin beslemişlerdir. Bu nedenle Allah peygamberini ve müslümanları onlardan sakındırmıştır. Yahudilerin bu çirkin ve iğrenç karakteri ile İslâm ve İslâm’ı en güzel biçimde yaşadıkları sırada müslümanlardan başkası baş edememiştir. Bu çirkin ve şirret karakterden dünyayı ancak İslâm kurtarabilir, insanlar ona teslim olduğu gün.
“Buna karşılık müminlere en çok sempati duyanların “Biz hristiyanız” diyenler olduğunu göreceksin. Çünkü hristiyanlar arasında Allah’a bağlı bilginler ve din adamları vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.”
Fizilal-il Kur’an, Seyyid Kutub
لَتَجِدَنَّ اَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذ۪ينَ اَشْرَكُواۚ
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
تَجدَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Fiilin sonundaki نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. اَشَدَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّاسِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَدَاوَةً temyiz olup fetha ile mansubdur.
اَلَّذِينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harfi ceriyle عَدَاوَةً ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا الْيَهُودَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْيَهُودَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , atıf harfi وَ ’la الْيَهُودَ ’ye matuf olup mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اَشْرَكُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اَشْرَكُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Tekid نَّ ’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Temyiz; kendisinden sonra geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَشْرَكُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi شرك ’dir.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
İf’al babı fiille, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَتَجِدَنَّ اَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰىۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
تَجِدَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Fiilin sonundaki نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. اَقْرَبَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mansubdur. مَوَدَّةً temyiz olup fetha ile mansubdur.
اَلَّذِينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harfi ceriyle مَوَدَّةً ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰى ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.
قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, اِنَّا نَصَارٰٓى ’dır. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. نَصَارٰٓى kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
İf’al babı fiille, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
ذٰلِكَ بِاَنَّ مِنْهُمْ قِسّ۪يس۪ينَ وَرُهْبَاناً وَاَنَّهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذَ ٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. أَنَّ ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle mahzuf habere müteallik olup, mahallen mecrurdur. بِ harf-i ceri sebebiyyedir.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
مِنْهُمْ car mecruru أَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. قِسّ۪يس۪ينَ kelimesi أَنَّ ’nin muahhar ismi olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
رُهْبَانًا atıf harfi وَ ’la قِسّ۪يس۪ينَ ’ye matuftur. اَنَّ ve masdarı müevvel atıf harfi وَ ’la önceki masdarı müevvele matuf olup mahallen mecrurdur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُمْ muttasıl zamiri اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur. لَا يَسْتَكْبِرُونَ cümlesi اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَكْبِرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَسْتَكْبِرُونَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, istif’âl babındadır. Sülâsîsi كبر ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar. قِسّ۪يس۪ينَ kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَتَجِدَنَّ اَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذ۪ينَ اَشْرَكُواۚ
Ayet, fasılla gelmiştir. Kasem üslubundaki terkipte lam, mahzuf kaseme işaret eden muvattiedir.
لَتَجِدَنَّ اَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذ۪ينَ اَشْرَكُواۚ cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Az sözle çok anlam ifade eden mef’ûl konumundaki اَشَدَّ النَّاسِ izafetinde, sıfat mevsûfuna muzâf olmuştur. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C. 7 S. 238)
اَشَدَّ ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
عَدَاوَةً kelimesi mef’ûlün temyizidir.Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , başındaki لِ harf-i ceriyle عَدَاوَةً ’e mütealliktir. Sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
عَدَاوَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek müteallak olmuş ve mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
لَتَجِدَنَّ fiilinin ikinci mef’ûlü olan الْيَهُودَ , temasül nedeniyle اَشَدَّ النَّاسِ ‘ye atfedilmiştir.
İkinci cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , atıf harfi وَ ’la الْيَهُودَ ’ye matuftur. Sılası olan اَشْرَكُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Takdim edilmesi dolayısıyla cümlede Yahudilerin, Hristiyanlardan daha şiddetli düşman olduğuna işaret vardır.
اٰمَنُوا - اَشْرَكُواۚ kelimeleri arasında tıbâk-ı icab sanatı vardır.
Bu istînaf cümlesi, daha öncekiler gibi Yahudilerin çirkinliklerini, küfürdeki derinliklerini ve müşriklerle aralarındaki yakınlığı açıklar. Cümlenin lâm-ı kasemle başlaması veya yeminle tekid edilmesi, içeriğinin beyanına itina gösterildiği içindir.
Hitap, ya Resulullah (s.a.v) içindir ya da buna muhatap olabilen herkes içindir.
İkinci görüşe göre hitabın umumi olması, onların hallerinin hiçbir insan için gizli olmadığını bildirmeyi hedefler.
Allah Teâlâ’nın, Yahudileri ve müşrikleri bu şekilde vasıflandırması, serkeşlikleri, küfürdeki katılıkları, nefsanî arzulara dalmaktaki hırsları, taklide yakın ve tahkikten uzak olmaları, peygamberlere karşı isyan ve temerrütteki maharetleri, peygamberlere karşı tekzib ve mukavemete cüret göstermeleri sebebiyledir.
Yahudilerin, en önce zikredilmesi düşmanlıkta onların müşriklerden de önde olduklarını bildirmeyi amaçlar. Nitekim, وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَيٰوةٍۚ وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا يَوَدُّاَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ اَلْفَ سَنَةٍۚ [(Resulüm) sen onları hayata karşı insanların en hırslısı (اَحْرَصَ /en haris) bulacaksın. Müşriklerden de fazla... Onlardan her biri bin sene yaşamak ister. (Bakara Suresi, 96)] mealindeki ayette de onların önce zikredilmesi, yaşama ihtirasında müşriklerden de önde olduklarını gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
وَلَتَجِدَنَّ اَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰىۜ
Terkip, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Cümleler arasında inşâi olmak bakımından mutabakat mevcuttur.
Cümle mukadder kasemin cevabıdır. Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
Cevap; mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
اَقْرَبَهُمْ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
مَوَدَّةً kelimesi mef’ûlün temyizidir.Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
مَوَدَّةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek müteallak olmuş ve mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , başındaki لِ harf-i ceriyle birlikte مَوَدَّةً ’ e mütealliktir. Sılası olan اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Fiilin ikinci mef’ûlü olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ’ nin sılası olan قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰى cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّا نَصَارٰٓى cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesiyle tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
لَتَجِدَنَّ - اٰمَنُوا - الَّذ۪ينَ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
لَتَجِدَنَّ اَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذ۪ينَ اَشْرَكُواۚ cümlesi ile وَلَتَجِدَنَّ اَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰى cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
مَوَدَّةً - عَدَاوَةً kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
اَقْرَبَهُمْ - مَوَدَّةً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
لَتَجِدَنَّ ‘deki kasem lâmı olup ve tekid nûnunun ziyadesiyle birlikte tekid kastedilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada الوِجْدانُ kelimesi kalbi, vicdanı ifade eder ve ilim fiillerindendir. Bu sebeple iki mef’ûlle müteaddi yapılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Hristiyanların bu şekilde tavsifi, İslam’ın hak din olduğu inancını izhar etmemekle beraber onların, “Biz Allah’ın yardımcılarıyız ve hak ehlinin dostlarıyız.” demeleri sebebiyle sevgi bakımından Müslümanlara en yakın olduklarını bildirmek içindir.
اَشَدَّ ‘nin karşıtı olarak الضعف (en zayıf) veya القرب ‘in karşıtı olarak البعد (en uzak) denmemesi, iki fırka arasında son derece farklılık bulunduğunu zımnen bildirmek içindir. Çünkü böylelikle bu iki fırkadan, birinin iki zıddın en son; diğerinin de diğer zıddın en yakın mertebesinde bulunduğu beyan edilmiş olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ذٰلِكَ بِاَنَّ مِنْهُمْ قِسّ۪يس۪ينَ وَرُهْبَاناً وَاَنَّهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ
Ta’lîliye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisaldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâzı hazif sanatı vardır. ذٰلِكَ ’nin haberi mahzuftur. Car mecrur … بِاَنَّ اللّٰهَ , bu mahzuf habere mütealliktir.
Tekid ifade eden masdar harfi اَنَّ ve akabindeki اَنَّ مِنْهُمْ قِسّ۪يس۪ينَ وَرُهْبَاناً cümlesi, masdar tevilinde, sebep bildiren بِ harfiyle mahzuf habere mütealliktir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. مِنْهُمْ car mecruru, اَنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. قِسّ۪يس۪ينَ muahhar ismidir. رُهْبَانًا tezâyüf sebebiyle قِسّ۪يس۪ينَ ’ye matuftur. Aralarında murâât-i nazîr sanatı vardır. Bu kelimelerdeki nekrelik tazim içindir.
İkisi de ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
رَاهِب ; fazla korkudan aşırı derecede ibadet etmektir.
قِسّ۪ ; gece vakitlerinde yoklamak ve araştırmak anlamındadır. Onlara bu ismin verilmesi İsfahânî’ye göre ilim alanında ziyadesiyle araştırmacı oldukları içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenin önemini vurgular. ذٰلِكَ , müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle müşarün ileyhin mertebesinin yüksekliğini belirtir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile duruma işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
اَنَّهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ cümlesi بِاَنَّ مِنْهُمْ قِسّ۪يس۪ينَ وَرُهْبَاناً cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu masdar tevilindeki اَنَّهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ cümlesi sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اَنَّ ’nin haberi olan لَا يَسْتَكْبِرُونَ cümlesinin menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi, cümleye hükmü takviye, hudûs ve teceddüt anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini (hayal gücünü) harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip, hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ذَ ٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 57, s. 190)
Rasulullah (s.a.v) buyurdu:
Evvelki ümmetlerden üç kişi yola çıkmıştı. Akşam bir mağaraya girdiler. Dağdan kopan bir taş mağaranın ağzını kapattı. Aralarında dediler ki:
Sizi ancak Allah’a salih amellerinizle dua etmeniz kurtarabilir.
Birincisi:
“Allahım! Sen biliyorsun ki, ihtiyar annemle babam vardı. Ben onlardan evvel ne zevceme, ne de çocuklarıma süt içirmezdim. Bir gün geciktim ve döndüğümde onları uyur buldum. Akşam sütlerini sağdım. Onlara içirmeden aileme içirmek istemedim. Fecr doğuncaya kadar süt kabı elimde uyanmalarını bekledim. Annemle babam uyandılar ve sütlerini içtiler. Allahım! Eğer bunu senin rızan için yapmışsam içinde bulunduğumuz sıkıntıyı bizden gider.” Taş azıcık kaydı.
İkincisi:
“Allahım! Sen biliyorsun ki amcamın bir kızı vardı. Benim nezdimde insanların en sevimlisiydi. Onunla gayri meşrû yaşamak istedim. Benden nefsini menetti. Kıtlık gelip çattı. Kendisine nefsini bana teslim etmek şartıyla para vermek istedim. Kabul etti. Ona yaklaştığım sırada bana: “Allah’tan kork. Nikah etmek suretiyle yaklaş” dedi.
Bu söz üzerine ondan uzaklaştım. Vermiş olduğum altınları da geri almadım.
Allahım! Eğer bunu senin rızan için yapmışsam, içinde bulunduğumuz sıkıntıyı gider.” Taş biraz daha kaydı.
Üçüncüsü:
“Allahım! İşçileri ücretle çalıştırıyordum. Ücretlerini verdim. Ancak bir kişi payına düşeni bırakıp gitti. Ben onun ücretini geliştirdim. O ücretten mallar çoğaldı. Bir zaman sonra bana geldi ve ücretini istedi. Bende ona: “Gördüğün deve, sığır, köle senin ücretinden peyda olmuştur. Hepsini al, götür.” dedim.
O: “Ey Allahın kulu sen benimle dalga mı geçiyorsun?” dedi.
Ben: “Hayır!” dedim.
Bu söz üzerine hepsini alıp gitti. Allahım! Eğer bunu senin rızan için yapmışsam, içinde bulunduğumuz sıkıntıyı gider”
Taş tamamen uzaklaştı ve onlar çıkıp gittiler. [Buhari]
Ey alemlerin Rabbi olan Allahım! Yalnız Senin rızan için dünya üzerinde öyle güzel hayırlara vesile olmamızı nasip et. Ki rahmetinle, iki cihanda da bizi nice sıkıntılı hallerden kurtarsın. Ve bize huzur ve göz aydınlığı sebebi olsunlar. Rabbim, bize salih amellere sahip kullardan olmayı ve bize daima iyi olanı hatırlatacak, kötü olandan ise vazgeçirecek salih kulları sevmemizi ve onlarla dost olmamızı nasip et. İmanımıza kuvvet, gözümüze tokluk, gönlümüze bereket ver.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji