8 Ağustos 2024
Mâide Sûresi 71-76 (119. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Mâide Sûresi 71. Ayet

وَحَسِبُٓوا اَلَّا تَكُونَ فِتْنَةٌ فَعَمُوا وَصَمُّوا ثُمَّ تَابَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ ثُمَّ عَمُوا وَصَمُّوا كَث۪يرٌ مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ  ٧١


(Bu yaptıklarında) bir belâ olmayacağını sandılar da kör ve sağır kesildiler. Sonra (tövbe ettiler), Allah da onların tövbesini kabul etti. Sonra yine onlardan çoğu kör ve sağır kesildiler. Allah, onların yaptıklarını hakkıyla görendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَحَسِبُوا ve sandılar ح س ب
2 أَلَّا
3 تَكُونَ olmayacak ك و ن
4 فِتْنَةٌ bir fitne ف ت ن
5 فَعَمُوا kör oldular ع م ي
6 وَصَمُّوا ve sağır kesildiler ص م م
7 ثُمَّ sonra
8 تَابَ tevbesini kabul etti ت و ب
9 اللَّهُ Allah
10 عَلَيْهِمْ onların
11 ثُمَّ sonra yine
12 عَمُوا kör ع م ي
13 وَصَمُّوا ve sağır kesildiler ص م م
14 كَثِيرٌ çokları ك ث ر
15 مِنْهُمْ onlardan
16 وَاللَّهُ Allah
17 بَصِيرٌ görüyor ب ص ر
18 بِمَا ne ki
19 يَعْمَلُونَ yapıyorlar ع م ل
صمّ İşitme duyusunu kaybetmektir.Kuran-ı Kerim’de hakka kulak vermeyen ve hakkı kabul etmeyenler de bu kavramla nitelendirilirler. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 15 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli samimidir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) (Büşra Sacide Yılmaz)

وَحَسِبُٓوا اَلَّا تَكُونَ فِتْنَةٌ فَعَمُوا وَصَمُّوا ثُمَّ تَابَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ ثُمَّ عَمُوا وَصَمُّوا كَث۪يرٌ مِنْهُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

حَسِبُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  masdar harfidir. لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel  حَسِبُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

تَكُونَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Burada tam fiil olarak amel etmiştir. فِتْنَةٌ  fail olup damme ile merfûdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَمُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. صَمُّوا  fiili atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

صَمُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. تَابَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ  car mecruru  تَابَ  fiiline mütealliktir.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. عَمُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. صَمُّوا  fiili atıf harfi  وَ ’la  عَمُوا ’ya matuftur. 

صَمُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَث۪يرٌ  kelimesi  عَمُوا ’deki zamirden bedeldir.  مِنْهُمْ  car mecruru  كَث۪يرٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. 

(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَث۪يرٌ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  بَص۪يرٌ  haber olup damme ile merfûdur.

مَٓا  müşterek ism-i mevsûl بِ  harf-i ceriyle بَص۪يرٌ  ‘a mütealliktir. İsm-i  mevsûlun sılası  يَعْمَلُونَ۟  ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَعْمَلُونَ۟  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

وَحَسِبُٓوا اَلَّا تَكُونَ فِتْنَةٌ فَعَمُوا وَصَمُّوا ثُمَّ تَابَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ ثُمَّ عَمُوا وَصَمُّوا كَث۪يرٌ مِنْهُمْۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la  يَقْتُلُونَ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Muzari sıygadan, mazi sıygaya iltifat sanatı vardır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اَلَّا , masdar harfi  اَنْ  ve nefy harfi  لَا ‘dan müteşekkildir. Masdar harfi  أن , müteakip  تَكُونَ فِتْنَةٌ  cümlesini masdara çevirmiştir. Menfi  كانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel,  حَسِبُٓوا  fiilinin iki mefûlü yerindedir.

فَعَمُوا  ve  وَصَمُّوا  cümleleri, … وَحَسِبُٓوا  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Her ikisinin de atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

ثُمَّ تَابَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ  cümlesi tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  harfiyle makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve tazim amacına matuftur. 

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan, s. 124)

Yine makabline tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile atfedilen  عَمُوا  ve  وَصَمُّوا كَث۪يرٌ مِنْهُمْۜ  cümleleri mazi fiil sıygasında gelmiştir. Her ikisinin de atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

كَث۪يرٌ  kelimesi, صَمُّوا  ve  عَمُوا ‘ daki zamirden bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. 

مِنْهُمْۜ  car-mecruru  كَث۪يرٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

ثُمَّ - عَمُوا - صَمُّوا  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

عَمُوا - صَمُّوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Burada hakiki körlük ve sağırlık değil, hidayet delillerinden, resul ve kitaplardan yüzçevirmeleri kastedildiği için istiare vardır. Câmi’; fayda ve faziletlerden mahrum kalmaktır. Ayet-i kerimede tekid vardır. Tövbe ettikten sonra aynı yanlışı yapmaları dolayısıyla tehdittir.

İki kere azgınlık yaptılar yerine, iki kere kör ve sağır oldular istiaresi tekrarlanmış, teşbih-i tenasi olmuştur.(Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

كَثِيرٌ مِنهم  sözü, ثُمَّ عَمُوا وصَمُّوا  sözündeki zamirden bedeldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İlmin Derecelerini İfade Eden Farklı Lafızlar:

Vahidî bu mesele hakkında güzel bir izahta bulunarak şöyle der: Fiiller üçe ayrılır:

1. İlim, kati olarak bilmek (teyakkun) ve iyice araştırmak, ortaya çıkarmak (tebeyyün) gibi bir şeyin sübut bulup karar kıldığına delalet eden fiillerdir. Böylesi fiillerden sonra fiili nasb eden sakin أن değil, şeddeli انّ bulunur. Çünkü şeddeli  إنّ, bir şeyin sebat bulup karar kılmış olduğuna delalet eder. Binaenaleyh ilim, istikrar ve sebata delalet edip şeddeli olan da bu manayı ifade edince aralarında bir uyum ve benzerlik meydana gelmiş olur. 

2. Sebat ve istikrarın aksine delalet eden fiiller. Mesela,  اَطْمَعُ “arzu ediyorum, tamah ediyorum”  أخاف  “korkuyorum” ve  أرجو  “umuyorum, ümid ediyorum” gibi fiiller nasb eden sakin  أنْ’le kullanılır. 

3. حَسِبَ  “zannetti” ve kardeşleri gibi bazen birinci bazen de ikinci manaya gelen fiiller bazen sübut bulmayan ve karar kılmayan şeyler hakkında  اَطْمَعُ - اَرْجُو manasında bazen de sübut bulup karar kılan şeyler hakkında kullanılan  علم anlamında ele alınır.

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Ayette geçen  وَحَسِبُٓوا  lafzını, “sübut bulup karar kılan” manasına hamletmek mümkündür. Çünkü İsrailoğulları bu yalanlama ve öldürmeleri sebebiyle bir fitneye ve azaba düşmeyeceklerine kesinkes inanıyorlardı. Yine bu fiili, sübut bulup karar kılmak manasına hamletmemek de mümkündür. Çünkü onlar bu yalanlama ve adam öldürme işini, makamlarını korumak ve kendilerine yandaş bulmak için yapıyorlardı. Böylece onlar kalpleriyle bunun bir hata ve isyan olduğunu biliyorlardı. Lafız, söylediğimiz bu iki manadan her birine muhtemel olabilir.

حَسِبَ, iki mef’ûl alması gereken fiillerdendir. Ancak ayetteki  اَلَّا تَكُونَ فِتْنَةٌ  ifadesi  حَسِبَ maddesinin iki mef’ûlünün yerini tutan bir cümledir. Çünkü bunun manası, “Onlar fitne ve belanın, başlarına gelmeyeceğini zannettiler.” şeklindedir.

فِتْنَةٌ  kelimesinin manası dünya ve ahiret azabına hasredilmiştir. Dünya azabı ise bir kaç çeşittir: Kıtlık, veba, öldürülme, düşmanlık, insanlar arasında olan buğz ve kin bunlardandır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

كَثٖيرٌ مِنْهُمْ  ifadesi  ثُمَّ عَمُوا وَصَمُّوا  ifadesindeki fiillerin fail zamiri olan “vâv”dan bedeldir.  كَثٖيرٌ مِنْهُمْ  ifadesini kullanmaksızın  عَمُوا وَصَمُّوا  demiş olsaydı, bu, onların hepsinin böyle olduğu zannını uyandırırdı. Ama  كَثٖيرٌ مِنْهُمْ  deyince bu ifade onların hepsi için olmayıp ekserisi için bu durumun tahakkuk ettiğini gösterir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)   

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

مَا  müşterek ism-i mevsûlu mecrur mahalde olup  بَص۪يرٌ ’e mütealliktir. Sılası olan  تَعْمَلُونَ , muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir. 

Müsned olan  بَص۪يرٌ  sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu vasfın, müsnedün ileyhin ayrılmaz bir parçası olduğuna işaret eder.

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Yaptıklarınızı görür] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Aynı zamanda lazım melzum alakasıyla mecazı mürsel mürekkeptir.

Ayetin fasılasındaki  يَعْمَلُونَ  şeklindeki muzari fiil hem bu çirkin fiili muhatabın zihninde canlandırmak hem de fasılaya riayet içindir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

عَمُوا - بَص۪يرٌ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

كَث۪يرٌ - بَص۪يرٌ  kelimeleri arasında muvazene ve cinas-ı nakıs sanatı vardır.

Geçmiş halin, mazinin hikâyesi için geniş zaman kipinin kullanılması, onların çirkin hareketlerinin suretini canlandırmak ve bir de fasılaların (ayet sonlarının) uyumunu gözetmek içindir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu cümle, makabli için bir zeyl mahiyetinde olup İsrailoğullarının kendilerine bela gelmeyeceği zannının batıl olduğuna ve hiç ummadıkları bir anda ilâhî azabın kendilerine ulaşacağına işaret eder.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetin son cümlesi tezyîl (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Tezyil, bir fikri pekiştirmek ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla bir ifadenin arkasından söz ve anlamca ya da sadece anlam bakımından ona benzer olan ek bir ifadenin getirilmesi şeklinde gerçekleşen bir ıtnâb üslûbudur. (TDV İsmail Durmuş) 

Mâide Sûresi 72. Ayet

لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ وَقَالَ الْمَس۪يحُ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۜ اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ  ٧٢


Andolsun, “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kesinlikle kâfir oldu. Oysa Mesih şöyle demişti: “Ey İsrailoğulları! Yalnız, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Kim Allah’a ortak koşarsa, artık, Allah ona cenneti muhakkak haram kılmıştır. Onun barınağı da ateştir. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَقَدْ andolsun
2 كَفَرَ kafir olmuşlardır ك ف ر
3 الَّذِينَ kimseler
4 قَالُوا diyen(ler) ق و ل
5 إِنَّ ancak
6 اللَّهَ Allah
7 هُوَ o
8 الْمَسِيحُ Mesih’tir
9 ابْنُ oğlu ب ن ي
10 مَرْيَمَ Meryem
11 وَقَالَ halbuki demişti ki ق و ل
12 الْمَسِيحُ Mesih
13 يَا بَنِي oğulları ب ن ي
14 إِسْرَائِيلَ İsrail
15 اعْبُدُوا kulluk edin ع ب د
16 اللَّهَ Allah’a
17 رَبِّي benim Rabbim ر ب ب
18 وَرَبَّكُمْ ve sizin Rabbiniz olan ر ب ب
19 إِنَّهُ zira
20 مَنْ kim
21 يُشْرِكْ ortak koşarsa ش ر ك
22 بِاللَّهِ Allah’a
23 فَقَدْ muhakkak ki
24 حَرَّمَ haram etmiştir ح ر م
25 اللَّهُ Allah
26 عَلَيْهِ ona
27 الْجَنَّةَ cenneti ج ن ن
28 وَمَأْوَاهُ ve onun varacağı yer ا و ي
29 النَّارُ ateştir ن و ر
30 وَمَا ve yoktur
31 لِلظَّالِمِينَ zalimlerin ظ ل م
32 مِنْ hiç
33 أَنْصَارٍ yardımcıları ن ص ر
أوى Kelimesi başkasına eklendi, katıldı/ bir şeye müracaat etti, başvurdu anlamındadır.İsmi mekan olan مَأْوَى ise sığınacak yer/barınak demektir. İf’al babındaki آوَى şekli başkasının onu himaye ederek barındırması demektir. (Müfredat) Türevleriyle beraber Kuran’ı Kerim’de 36 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir şekli bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim’de 10’dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) (Büşra Sacide Yılmaz)

لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ 


لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

كَفَرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli,  اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ ’dir.  قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. هُوَ  fasıl zamiridir.  الْمَس۪يحُ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  ابْنُ  kelimesi  الْمَس۪يحُ ’nun sıfatı veya bedeli olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرْيَمَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ  ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَقَالَ الْمَس۪يحُ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  haliyyedir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الْمَس۪يحُ  fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l kavli,  يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ ’dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

يَا  nida harfidir. Münada  بَن۪ٓي  muzaf olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti  ى dir. İzafetten dolayı ن  harfi mahzuftur. اِسْرَٓاء۪يلَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur. Nidanın cevabı  اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْ ’dur. 

اعْبُدُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile masubdur.  

رَبّ۪ي  kelimesi  اللّٰهَ  lafza-i celâlden bedel olup, mukadder kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رَبَّكُمْ  atıf harfi  وَ ’la  رَبّ۪ي ’ye matuftur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ


İsim cümlesidir. إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder. 

هُ  şan zamiri  إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مَنْ يُشْرِكْ  cümlesi  إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُشْرِكْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِاللّٰهِ  car  mecruru  يُشْرِكْ  fiiline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  قَدِ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. 

حَرَّمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِ car mecruru  حَرَّمَ  fiiline mütealliktir.  الْجَنَّةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَأْوٰي  mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. النَّارُ  haber olup damme ile merfûdur. 

يُشْرِكْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  شرك ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

حَرَّمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حرم  ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لِلظَّـٰلِمِینَ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  

مِنۡ  harf-i ceri zaiddir. أَنصَارٍ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.

اَلظَّالِم۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasem üslubunda gelen terkipte  لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş kasemin cevabı olan  كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ  cümlesi,  اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber, inkârî kelamdır. 

Lafza-ı celâl  اِنَّ ‘nin ismi,  هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ  cümlesi haberidir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

الَّذ۪ينَ  ism-i mevsûlu muhatabı hatadan kurtarmak için gelmiştir.

Hz. İsa’nın annesinin adıyla zikredilmesi hem babasının olmadığına tariz hem de ilâh edinilmesini reddetmek içindir.

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

وَقَالَ الْمَس۪يحُ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۜ 


وَ ’la gelen  قَالَ الْمَس۪يحُ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ  cümlesi,  قَدْ  takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nidanın cevabı olan  اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۜ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Veciz ifade kastına matuf  رَبَّكُمْۜ  izafetinin matuf olduğu  رَبّ۪ي  izafeti, lafza-ı celâlden bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

رَبّ۪ي - رَبَّكُمْ  izafetlerinde Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim ve muhatap zamirleri şeref kazanmıştır.

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır.  اللّٰهَ  ve  رَبّ۪  isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

رَبُّ  isminin tekrarı teşvik amacına matuftur. Ayrıca bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

قَالَ - قَالُٓوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْمَس۪يحُ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah Teâlâ, Mesih (İsa) (a.s)’dan, onun, [Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.] dediğini nakletmiştir. Bu ifade, Hristiyanların sözünün yanlış olduğuna dair, kati ve kesin hüccetin ne olduğuna bir dikkat çekmedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ

 

İstînâfiyye veya önceki cümle için ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

إنَّ ’ye bitişik olan zamir şan zamiridir. Bu kelime arkadan gelen haberin önemine işaret eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

اِنَّ ‘nin haberi olan  مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ  cümlesi, şart üslubunda gelmiştir. مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ  cümlesi şarttır. Şart ismi  مَنْ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُشْرِكْ بِاللّٰهِ  cümlesi haberdir. 

Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ , tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş faide-i haber talebî kelamdır. Cevap cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek olayın vukuunun kesinliğine işaret etmiştir.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Zamir makamında ism-i celâlin, hükmün illetini bildirmek, kalplerde haşyet ve korku uyandırmak için zahir olarak tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْهِ , durumun ona has olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

وَ ‘la şartın cevabına matuf  وَمَأْوٰيهُ النَّارُ  cümle, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.

Müsnedün ileyh olan  مَأْوٰيهُمُ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir.

Cehennem’in isimlerinden olan müsned  النَّارُ ‘un  الْ  takısıyla marife olması bu vasfın kemâl derecede olduğunu belirtir.

مَأْوٰيهُمُ النَّارُ  ifadesinde geçen  مَأْوٰي  aslında barınılacak, korunulacak, ikramlanacak yerdir. Tehekkümî istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır. Ayette ateşin onların me’vası olduğunu söylemekle, “cehennemle müjdele“ cümlesinde olduğu gibi alay üslubu ile korkutma ve uyarma söz konusudur.

مَأْوٰيهُمْ  kelimesi sığınılan yer manasında ism-i mekândır. Yani dönüp dolaşıp yine de geldikleri yer demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yunus/8)

Müsned, iki durumda marife olur. 

1. Muhatap; müsned ve müsnedün ileyhden birini biliyor diğerini bilmiyordur. Bildiği müsnedün ileyh, bilmediği müsned olur. 

2. Muhatap ikisini de biliyordur ama siyak, birinin takdimini gerektiriyordur. Mütekellim muhatabın bildiği şeyi ya da siyakın gerektirdiği şeyi takdim ederek müsnedün ileyh yapar. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

اِنَّهُ ‘ daki  هُ ; şan zamiridir. Daha sonra gelen cümlenin ne kadar önemli olduğunu vurgulamak için gelmiştir. Bu  اِنَّ  harfi tekid ifadesi yanında, “çünkü” manasındadır.

النَّارُۜ - الْجَنَّةَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab, يُشْرِكْ - اعْبُدُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

 

  وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ

 

Ayetin son cümlesinde  وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle, sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi  faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. 

لِلظَّالِم۪ين  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar mübteda olan  مِنْ اَنْصَارٍ ’ deki  مِنْ  harfi zaiddir ve tekid ifade eder. اَنْصَارٍ ‘deki nekrelik nev ve kıllet ifade eder. Zaid  مِنْ  harfi sebebiyle kelime “hiçbir yardım” anlamı kazanmıştır. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder.

Son cümlede zamir makamında zalimler kelimesinin zahir olarak zikredilmesi Yahudilerin yaptıklarının zulüm olduğuna dikkat çekmek, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü zalimlik, bir şeyi hakkı olmayan bir başka yere koymak demektir.

Ateş azabını hak eden zalimdir. Zalim, bir şeyi hak ettiği yere vermeyen, adil herşeyi hak ettiği yere koyandır. Maddi - manevi konularda olabilir.

Habere müteallik olan  لِلظَّالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

يُشْرِكْ - كَفَرَ- لِلظَّالِم۪ينَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَنْصَارٍ ‘ı “yardımcı” olarak değil, “kurtarıcı” olarak tercüme etmek daha uygundur. نَصَرَ;  sonu zaferle biten bir yardım demektir, her yardımın sonu zaferle bitmeyebilir.

Bizim alimlerimiz, fasıkların cezasının ebedi olmayacağı hususunda şöyle istidlal etmişlerdir: “Çünkü Cenab-ı Hakk, müşriklerle ilgili vaîd ve tehdit çeşitlerinin en büyüğünün onlara cennetin haram kılınması, varacakları yerin cehennem olması; onlara yardım edecek hiçbir yardımcı ve şefaat edecek hiçbir şefaatçinin bulunmaması olduğunu belirtmiştir. Eğer mümin fasıkların hali de böyle olsaydı, müşriklerin, şirklerinden ötürü böyle bir vaîd ile tehdid edilmelerinin bir manası kalmazdı. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اَنْصَارٍ  kelimesinin çoğul olarak kullanılması, çoğul olarak zikredilen  لظَّالِم۪ينَ  kelimesi ile uyum sağlamak amacına yöneliktir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Mâide Sûresi 73. Ayet

لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍۢ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّٓا اِلٰهٌ وَاحِدٌۜ وَاِنْ لَمْ يَنْتَهُوا عَمَّا يَقُولُونَ لَيَمَسَّنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ٧٣


Andolsun, “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyenler kâfir oldu.Hâlbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir ilâh yoktur. Eğer dediklerinden vazgeçmezlerse, andolsun onlardan inkâr edenlere elbette, elem dolu bir azap dokunacaktır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَقَدْ elbette
2 كَفَرَ kafir olmuşlardır ك ف ر
3 الَّذِينَ kimseler
4 قَالُوا diyen(ler) ق و ل
5 إِنَّ şüphesiz
6 اللَّهَ Allah
7 ثَالِثُ üçüncüsüdür ث ل ث
8 ثَلَاثَةٍ üçün ث ل ث
9 وَمَا oysa yoktur
10 مِنْ hiçbir
11 إِلَٰهٍ ilah ا ل ه
12 إِلَّا başka
13 إِلَٰهٌ ilahtan ا ل ه
14 وَاحِدٌ bir olan و ح د
15 وَإِنْ eğer
16 لَمْ
17 يَنْتَهُوا vazgeçmezlerse ن ه ي
18 عَمَّا şeylerden
19 يَقُولُونَ dedikleri ق و ل
20 لَيَمَسَّنَّ elbette dokunacaktır م س س
21 الَّذِينَ kimselere
22 كَفَرُوا inkar eden(lere) ك ف ر
23 مِنْهُمْ onlardan
24 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
25 أَلِيمٌ acıklı ا ل م

لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍۢ

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

كَفَرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli  اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍۢ  ‘dir. قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. ثَالِثُ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  ثَلٰثَةٍۢ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

3 ile 10 arası sayıların temyizinde, önce sayı, sonra temyiz gelir. Sayı muzaf, temyiz muzafun ileyh olur. Muzafun harekesi cümledeki konumuna göre değişir. Muzafun ileyh daima mecrurdur. Bu yüzden sayı muzaf olduğu için cümledeki konumuna göre irabını alır, temyiz muzafun ileyh olduğu için daima mecrurdur. Temyiz çoğul ve belirsiz olur. Sayı ile temyiz cinsiyet yönünden birbirinin zıttı olur. (Temyiz çoğul olduğu için eril veya dişil olduğunu anlamak için tekiline bakılır.) (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّٓا اِلٰهٌ وَاحِدٌۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  اِلٰهٍ  lafzen mecrur, mübteda olarak mahallen merfûdur. Mübtedanın haberi mahzuftur. Takdiri; كائن أو موجود (Vardır, mevcuttur.) şeklindedir. 

اِلَّا  istisna edatıdır.  اِلٰهٌ  mahzuf haberin zamirinden bedeldir.  وَاحِدٌ  kelimesi  اِلٰهٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاِنْ لَمْ يَنْتَهُوا عَمَّا يَقُولُونَ لَيَمَسَّنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

وَ  istînâfiyyedir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

يَنْتَهُوا  fiili  ن ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  عن  harf-i ceriyle  يَنْتَهُوا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَقُولُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

يَمَسَّنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nunu sakiledir. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا مِنْهُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُمْ  car mecruru  كَفَرُوا ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. عَذَابٌ  kelimesi  يَمَسَّنَّ ‘nin faili olup damme ile merfûdur.  اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur.

Tekid  نَّ ’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَنْتَهُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, iftiâl babındadır. Sülâsîsi نهي ’dır. 

Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. 

اَل۪يمٌ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir.Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍۢ 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasem üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiili mahzuftur. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş kasemin cevabı olan  كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍۢ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍۢ  cümlesi,  اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber, inkârî kelamdır. 

Lafza-i celâl  اِنَّ ‘nin ismi,  ثَالِثُ ثَلٰثَةٍۢ  izafeti, haberidir. 

الَّذ۪ينَ  ism-i mevsûlu muhatabı hatadan kurtarmak için gelmiştir.

ثَالِثُ - ثَلٰثَةٍۢ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

ثَالِثُ ثَلٰثَةٍۢ  ifadesi, “üç ilâhın birisi” veya “üç ilâhtan birincisi” manasındadır. Bunun manasının böyle olduğunun delili ise, Allah’ın, onları reddederken [Halbuki bir tek tanrıdan başka hiçbir tanrı yoktur.] buyurmasıdır. Buna göre ayette bir hazif bulunmaktadır.  آلِهَةٌ  kelimesi zikredilmemiştir. Çünkü bunun, onların inançlarından olduğu malumdur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّٓا اِلٰهٌ وَاحِدٌۜ


Cümle, atıf harfi  وَ ‘ la kasemin cevabına atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Atıf sebebi tezattır. 

Mübteda olan  اِلٰهٍ ‘deki nekrelik, kıllet, nev ve umum ifade eder. Zaid  مِنْ  harfi kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır. Yani ‘hiçbir ilâh yoktur’ anlamındadır.

Nefy harfi  مَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile kasr oluşmuştur. Mübteda ve haber arasındaki kasr, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.  اِلٰهٍ  maksûr/sıfat,  اللّٰهُ , maksûrun aleyh/mevsûftur. 

Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûfun manası; sıfatın bu mevsûftan başkasında bulunmadığının ifade edildiği şekildir. Ama aynı zamanda mevsûfta başka sıfatların bulunduğunu da ifade eder. Hakîkî ve tahkîkî kasr-ı kalbdir. Yani, mevsûfa hasredilen sıfat, başkasında hakîkî manada bulunmaz ve vâkıa da böyledir.

وَاحِدٌ  kelimesi  اِلٰهٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

اِلٰهٍ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَاحِدٌ - ثَالِثُ  kelimeleri arasında murâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden kasr, isim cümlesi ve zaid harf olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayette ulûhiyyet sıfatı Allah Teâlâ’ya tahsis edilmiş, yani Allah’tan başkasında ulûhiyet sıfatının olmadığı ifade edilmiş. Ama elbetteki Allah’ın başka sıfatları vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Hristiyanların inancını Allah Teâlâ, bu sözleriyle ters çevirmiştir. Onun için bu ayet kasr-ı kalbe örnek teşkil eder. Burada Allah’ın üç olduğuna inanan Hristiyanların inancı düzeltilmiş ve Allah’ın bir olduğu ifade edilmiştir. Aynı zamanda kasr-ı ifrad da düşünülebilir. Çünkü onların ulûhiyyetteki ortaklık inançları, ulûhiyette Allah Teâlâ’nın tek olduğu buyurularak teke indirilmiş, kasr-ı ifrad olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنْ اِلٰهٍ ’deki  مِنْ  zaiddir veya istiğrak (kapsamlılık) ifade eder. Ayetin takdiri, “Varlık âleminde, tanrılık hakikati hususunda sadece tek bir ferd vardır.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Burada tebrie lâm’ı ile  لا إلَهَ إلّا إلَهٌ واحِدٌ  değil de  مَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّٓا اِلٰهٌ وَاحِدٌ  buyurulması; nefyden sonra gelen  مِنْ  harfinin olumsuzluğun tahkikine delalet etmesi dolayısıyladır. Çünkü  لا  ile nefy,  مِنْ  harfi takdir edilmedikçe cinsin olumsuzluğunu ifade etmez. Burada nefyin önemini arttırmak istendiği için nefy harfi olarak  ما  ve arkasından  مِنْ  gelmiştir. Müfessirlerin hiçbiri bu manaya karşı çıkmamıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 لَمْ يَنْتَهُوا عَمَّا يَقُولُونَ لَيَمَسَّنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte  اِنْ  cezm eden şart harfi,  لَمْ  cezm ve nefy harfidir.  يَنْتَهُوا  fiilini cezm ederek manasını olumsuz maziye çevirmiştir. Menfî muzari fiil sıygasında gelen  لَمْ يَنْتَهُوا عَمَّا يَقُولُونَ  cümlesi şarttır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَّا , harf-i cerle  لَمْ يَنْتَهُوا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  يَقُولُونَ  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Şartın cevabı akabindeki mahzuf kasemin cevap cümlesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Şartın cevabının ve kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

لَيَمَسَّنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  cümlesine dahil olan  لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen harftir. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. 

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Kasemin cevabı mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. 

Cümlelerdeki muzari fiiller, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan  الَّذ۪ينَ  ism-i mevsûlu durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için fail olan  عَذَابٌ ‘e takdim edilmiştir.

لَيَمَسَّنَّ  fiilinin mukaddem mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  كَفَرُوا مِنْهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Onların küfrünün, hudûsü (yeni oluşumu) bildiren fiil ile ifade edilmesi, peygamberlerin tebliğlerinden sonra küfrü sürdürmenin, eski küfürlerinden farklı yeni bir küfür ve eski azgınlıklarına ilave yeni bir azgınlık olduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

مِنْهُمْ  car-mecruru, كَفَرُوا ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

عَذَابٌ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezniyle gelen  مُه۪يناً ’le sıfatlanması bu korkunçluğa delildir.

اَل۪يمٌ  kelimesi, muahhar fail  عَذَابٌ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. İşarî olarak verdiği azabın şiddetinden dolayı, azap verirken kendisi bile acımaktadır şeklinde düşünülebilir.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

مَسَّ  fiilinin  عَذَابٌ ‘ ya nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan dokunma fiili azaba nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır.

Zararın dokunması ibaresinde sebep-müsebbep alakasıyla mecazı mürsel olduğu da söylenebilir.

عَذَابٌ - أَلِیمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Azabın dokunması ifadesinde istiare vardır. Dokunmak fiili hakiki anlamda kullanılmamıştır. 

المَسُّ  kelimesi burada isabet etmek manasında mecazdır. Çünkü hakiki manası, “eli bir cisim üzerine koymak” demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

كَفَرُوا - كَفَرَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetin başında  كَفَرَ, sonunda  كَفَرُوا  gelmesi teşâbüh-i etrâf sanatıdır. 

هم  zamiri yerine  الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ  şeklinde zahir olarak ifade edilmesi, küfürlerine dair şahadeti tekrar etmek içindir.

Burada elîm azabın sürekli ve ebedi oluşunu ifade etmek için isim cümlesi gelmiştir. Zira isim cümlesi devamlılık ifade eder.

Buna karşılık onlara büyük azap türleri içerisinden öylesine büyük bir azap vardır ki, bu azabın künhünü Allah’tan başkası bilmez. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l -Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; اَل۪يمٌ  ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.  Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. 

عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir. 

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  نَّ , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Mâide Sûresi 74. Ayet

اَفَلَا يَتُوبُونَ اِلَى اللّٰهِ وَيَسْتَغْفِرُونَهُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ  ٧٤


Hâlâ mı Allah’a tövbe etmezler ve O’ndan bağışlanma istemezler? Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَفَلَا
2 يَتُوبُونَ hala tevbe etmiyorlar mı? ت و ب
3 إِلَى
4 اللَّهِ Allah’a
5 وَيَسْتَغْفِرُونَهُ O’ndan af dilemiyorlar mı? غ ف ر
6 وَاللَّهُ Allah
7 غَفُورٌ bağışlayandır غ ف ر
8 رَحِيمٌ esirgeyendir ر ح م

اَفَلَا يَتُوبُونَ اِلَى اللّٰهِ وَيَسْتَغْفِرُونَهُۜ


Fiil cümlesidir. Hemze istîfham harfidir. لَا يَتُوبُونَ  cümlesi atıf harfi  فَ  ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri;  أيثبتون على عقائدهم الباطلة فلا يتوبون (Batıl inançlarında devam ediyor ve tevbe etmiyorlar mı?) şeklindedir.

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَتُوبُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَى اللّٰهِ  car mecruru  يَتُوبُونَ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَسْتَغْفِرُونَهُ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

يَسْتَغْفِرُونَهُ  fiili, sülâsî mücerrede, üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, istif’âl babındadır. Sülâsîsi غفر ’dir. 

Bu bab, fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.


وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.

غَفُورࣱ  haber olup damme ile merfûdur.  رَّحِیمࣱ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَفَلَا يَتُوبُونَ اِلَى اللّٰهِ وَيَسْتَغْفِرُونَهُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ


İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Takdiri  أ يثبتون على عقائدهم الباطلة فلا يتوبون (Batıl inançlarında devam mı ediyorlar..) olan mukadder istînâfa  فَ  ile atfedilmiştir. 

Hemze, inkârî istifham harfidir. Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, kınama ve azarlama  anlamı taşıdığı için, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Bilinen nefiy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Istifhama dahil olan  وَيَسْتَغْفِرُونَهُ  cümlesi menfî muzari fiil sıygasında gelerek atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَتُوبُونَ - يَسْتَغْفِرُونَهُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Cenab-ı Hakk, [Hala Allah’a tövbe edip O’nun mağfiretini istemeyecekler mi onlar?] buyurmuştur. Ferrâ, bu üslup hakkında, “Bu, Allah Teâlâ’nın, içkinin haram kılınması ile ilgili olarak gelmiş olan فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ [Artık vazgeçtiniz değil mi?] (Maide Suresi, 91) buyruğunda olduğu gibi istifham şeklinde bir emirdir.” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

Hal vav ‘ıyla gelen  وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ  cümlesi sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması ve ayette tekrarlanması telezzüz ve teberrük ve haşyet duygularını artırmak içindir. Hükmün illetini bildirmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında, ıtnâb ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm,Nisa/17)

Allah'ın غَفُورٌ  ve  رَح۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. 

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf  sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Böyle cümleler çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Fussilet  Suresi 44, C. 2, s. 189)

Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Bu tezyîl daha önceki günahlardan tövbe edeni affetmesi dolayısıyla Allah Teala’ya sena içindir. Çünkü  غَفُورٌ- رَح۪يمٌ  kelimelerinin ikisi de mübalağa kalıbındadır ve affetmenin ve merhametin kuvvetini, şiddetini ifade eder. Bunun için tövbe edip istiğfar edenden rahmetiyle azabı kaldırır ve geçmiş günahlarını affeder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Mâide Sûresi 75. Ayet

مَا الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ وَاُمُّهُ صِدّ۪يقَةٌۜ كَانَا يَأْكُلَانِ الطَّعَامَۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُبَيِّنُ لَهُمُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ انْظُرْ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ  ٧٥


Meryem oğlu Mesih, sadece bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler geldi geçti. Onun annesi de dosdoğru bir kadındır. (Nasıl ilâh olabilirler?) İkisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz. Sonra bak ki, nasıl da (haktan) çevriliyorlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا değildir
2 الْمَسِيحُ Mesih
3 ابْنُ oğlu ب ن ي
4 مَرْيَمَ Meryem
5 إِلَّا ancak
6 رَسُولٌ bir elçidir ر س ل
7 قَدْ muhakkak
8 خَلَتْ gelip geçmiştir خ ل و
9 مِنْ
10 قَبْلِهِ ondan önce de ق ب ل
11 الرُّسُلُ elçiler ر س ل
12 وَأُمُّهُ ve annesi de ا م م
13 صِدِّيقَةٌ dosdoğruydu ص د ق
14 كَانَا ikisi de ك و ن
15 يَأْكُلَانِ yerlerdi ا ك ل
16 الطَّعَامَ yemek ط ع م
17 انْظُرْ bak ن ظ ر
18 كَيْفَ nasıl ك ي ف
19 نُبَيِّنُ açıklıyoruz ب ي ن
20 لَهُمُ onlara
21 الْايَاتِ ayetleri ا ي ي
22 ثُمَّ sonra
23 انْظُرْ bak ن ظ ر
24 أَنَّىٰ nasıl ا ن ي
25 يُؤْفَكُونَ çevriliyorlar ا ف ك

مَا الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ اِلَّا رَسُولٌۚ

 

İsim cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  الْمَس۪يحُ  mübteda olup damme ile merfûdur. ابْنُ  kelimesi  الْمَس۪يحُ ’nun sıfatı veya bedel olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  مَرْيَمَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

اِلَّا  hasr edatıdır.  رَسُولٌ  haber olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ وَاُمُّهُ صِدّ۪يقَةٌۜ 

 

Fiil cümlesidir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  

خَلَتْ  fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.  تۡ  te’nis alametidir.

مِنْ قَبْلِهِ  car mecruru  خَلَتْ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الرُّسُلُ  fail olup damme ile merfûdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُمُّهُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mansubdur.  صِدّ۪يقَةٌ  haber olup damme ile merfûdur.  

صِدّ۪يقَةٌۜ  kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَا يَأْكُلَانِ الطَّعَامَۜ 

 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

Muttasıl zamir olan tesniye elifi  كَانَا ‘nın ismi olarak mahallen merfûdur. يَأْكُلَانِ  cümlesi,  كَانَا ’nın haberi olarak mahallen mansubdur.  

يَأْكُلَانِ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. الطَّعَامَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 


 اُنْظُرْ كَيْفَ نُبَيِّنُ لَهُمُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ انْظُرْ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ

 

Fiil cümlesidir. اُنْظُرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.  كَيْفَ  istifham ismi  نُبَيِّنُ  fiilinin hali olarak mahallen mansubdur.  

نُبَيِّنُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. لَهُمُ  car mecruru  نُبَيِّنُ  fiiline mütealliktir. الْاٰيَاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. انْظُرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. اَنّٰى  istifham ismi  يُؤْفَكُونَ  fiilinin hali olarak mahallen mansubdur.  

يُؤْفَكُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نُبَيِّنُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بين ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.

مَا الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ وَاُمُّهُ صِدّ۪يقَةٌۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasrla tekit edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

الْمَس۪يحُ  mübteda,  رَسُولٌ  haberdir. 

Nefiy harfi  مَا  ve istisna edatı  إِلَّا  ile meydana gelen kasr, mübteda ve haber arasındadır.  الْمَس۪يحُ  maksûr/mevsûf,  رَسُولٌ  maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Hıristiyanların sözlerini tersine ifadeyle, kasr-ı kalbdir. 

قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ  cümlesi,  رَسُولٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.  قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiştir. 

قَدْ خَلَتْ  ifadesinde mecazî isnad vardır. Mekandaki boşluk demek olan  خَلَتْ , mecâz-ı aklî yoluyla ümmete yani mekanın sahibine isnad edilmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  مِنْ قَبْلِهِ , konudaki önemine binaen, fail olan  الرُّسُلُ ‘ye takdim edilmiştir

رَسُولٌ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

وَاُمُّهُ صِدّ۪يقَةٌ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la istînafa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اُمُّهُ  izafeti muzâfın şanı içindir.

وَاُمُّهُ صِدّ۪يقَةٌ  [Annesi doğru sözlüdür] yani babası konusunda iftira atıyorlar ama o doğruyu söylüyor.

Burada kâfirlerin Îsâ (a.s)’ın ilâh olduğuna inandıkları zikredilmiş. Çünkü onlar “İlâh üçün üçüncüsüdür.” diyorlardı. Bunun için buradaki kasr ifrad değil, kalbdir. itikatları ters çevrilmiştir. Îsâ (a.s) , resullüğe tahsis edilmiştir. Onların itikadında olduğu gibi ilâhlık mertebesi yoktur. Hristiyanların inancını Allah Teâlâ; [O, resulden başka birşey değildir.] buyurarak ters çevirmiştir. Onun için bu ayet kasr-ı kalbe örnek teşkil eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


كَانَا يَأْكُلَانِ الطَّعَامَۜ 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Nakıs fiil  كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَان ’nin haberi olan  يَأْكُلَانِ الطَّعَامَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. 

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103) 

يَأْكُلَانِ - الطَّعَامَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

كَانَا يَأْكُلَانِ الطَّعَامَ  [Onlar da yemek yer] ibaresinde kevn-i lâhik alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. Onlar da sizin gibi tuvalete gider diyeceğine, “yemek yerler” buyurulmuştur. Daha sonra olacak şeyi söylemek manasında öncesi zikredilmiştir. Bu; edebî bir üsluptur.

كَانَا يَأْكُلَانِ الطَّعَامَ  [Onlar da yemek yer] ibaresi Îsâ (a.s)’ın ve annesinin ilâh olmadığı şeklindeki kasr üslubunun delili olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

“Meryem oğlu Îsâ Mesih, sadece bir resuldür.” Bu istînâf cümlesi, kaçınılmaz bir hakikati tespit ve Îsâ (a.s) ile annesinin gerçek hallerini belirler. Bunun için önce Îsâ (a.s) ile annesini en mükemmel insanlar zümresine dahil eden kemâl sıfatlarından en şereflisine; sonra da kendileri ile bütün beşer hatta hayvan fertleri arasında müşterek bir başka vasfa işaret edilir.

Amaç; Hristiyanları, Îsâ (a.s) ile annesi hakkında uydurdukları şeylerden tedricî olarak aşağı indirmek ve onları tövbe istiğfara irşad etmekdir.

Yani Îsâ (a.s)’ın en yüksek sıfatı risalede sınırlıdır; onu asla geçecek değildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 


اُنْظُرْ كَيْفَ نُبَيِّنُ لَهُمُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ انْظُرْ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  كَيْفَ نُبَيِّنُ لَهُمُ الْاٰيَاتِ  cümlesi,  اُنْظُرْ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Soru ismi  كَيْفَ , haldir. كَيْفَ  sorusu şaşma ifadesi içindir. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüb ve azarlama kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  لَهُمُ , ihtimam için, mef’ûl olan  الْاٰيَاتِ ‘ye takdim edilmiştir

Aynı üslupla gelen son cümle olan  انْظُرْ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ , tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  harfiyle makabline atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اَنّٰى يُؤْفَكُونَ  cümlesi,  لَهُمُ ‘daki zamirin halidir. Hal cümleleri, anlamı açıklamak için yapılan ıtnâb sanatıdır.

İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Zarf-ı mekan olan istifham ismi  اَنّٰى , amili olan انْظُرْ  fiilinin halidir. Fiile takdimi, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.

يُؤْفَكُونَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

اُنْظُرْ  fiilinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Taaccübün mübalağası anlamını taşıyan bu tekrar, bizi  düşünmeye sevk eder. Onların halinin şaşılacak durumuna dikkat çeker.

كَيْفَ - أنّى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

كَيْفَ  istifham ismi  انْظُرْ  fiilinin iki mef’ûlunun yerine almıştır. Mef’ûlun bihi olarak gelmiştir. Mana “Bu sorunun cevabını düşün!” şeklindedir. Burada soru ile kinayeten taaccüp manası kastedilmiştir. “Bunu düşün! Bu konuda düşünen kişinin O’nun yüceliğinin bu kadar açık ve net oluşuna hayran kaldığını göreceksiniz.” manasındadır. الآياتُ  kelimesi  آيَةٍ  kelimesinin çoğuludur. Arzu edilen, aranan şeyin bulunduğunun alametidir. Ayetler kinaye yoluyla hüccet, burhan manasında kullanılmıştır. Ayetler arzu edilen, aranan mekâna götüren yola benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

أنّى  istifham ismi olup  مِن أيْنَ  manasındadır. Ama كَيْفَ  manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu kelam, hiçbir şaibe kalmayacak şekilde hakikat dile getirilmesine rağmen yine de şuurlanmayıp İsa ile annesinin tanrı oldukları iddiasını sürdürenlerin hallerinin ne kadar yanlış olduğunu vurgular. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

ثُمَّ  kelimesinin iki acayip şey arasındaki farklılığı göstermek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm) Yani mertebe için gelmiştir.

Mâide Sûresi 76. Ayet

قُلْ اَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَكُمْ ضَراًّ وَلَا نَفْعاًۜ وَاللّٰهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ  ٧٦


(Ey Muhammed!) De ki: “Allah’ı bırakıp da, sizin için ne bir zarara ne de bir yarara gücü yeten şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 أَتَعْبُدُونَ mi tapıyorsunuz? ع ب د
3 مِنْ
4 دُونِ bırakıp د و ن
5 اللَّهِ Allah’ı
6 مَا şeylere
7 لَا
8 يَمْلِكُ gücü yetmeyen م ل ك
9 لَكُمْ size
10 ضَرًّا zarar vermeye ض ر ر
11 وَلَا ve
12 نَفْعًا fayda vermeğe ن ف ع
13 وَاللَّهُ Allah
14 هُوَ odur ki
15 السَّمِيعُ işitendir س م ع
16 الْعَلِيمُ bilendir ع ل م

قُلْ اَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَكُمْ ضَراًّ وَلَا نَفْعاًۜ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l kavli,  اَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ ’dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

Hemze istîfham harfidir.  تَعْبُدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِ  car mecruru  مَا ’nın mahzuf haline mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh kesra ile mecrurdur.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يَمْلِكُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَمْلِكُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَكُمْ  car mecruru  ضَرًّا ’ın mahzuf haline mütealliktir.  ضَرًّا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

لَا  zaid harftir. لَا  nefiy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَفْعًا  atıf harfi وَ  ile makabline matuftur. 


 وَاللّٰهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

Cümle, تَعْبُدُونَ ‘nin failinin hali olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  هُوَ  fasıl zamiridir. 

السَّم۪يعُ  haber olup damme ile merfûdur. الْعَل۪يمُ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ  ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

السَّم۪يعُ - الْعَل۪يمُ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قُلْ اَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَكُمْ ضَراًّ وَلَا نَفْعاًۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًاۜ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olsa da soru kastı taşımayıp taaccüp ve tariz  anlamda geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellimin, bu sorunun cevabını bilmemesi söz konusu olmadığından bu cümlede tecâhül-i ârif sanatı  sanatı vardır.

دُونِ اللّٰهِ  izafeti, gayrının tahkiri içindir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  مِنْ دُونِ اللّٰهِ , ihtimam için, mef’ûl olan ism-i mevsûle takdim edilmiştir

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nın sılası olan لَا يَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  لَكُمْ , ihtimam için, mef’ûllere takdim edilmiştir

وَلَا نَفْعًا  mef’ûl olan  ضَراًّ ‘a matuftur. Ciheti camiâ tezattır. Aralarında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. Kelimelerdeki nekrelik kıllet, nev ve umum ifade eder. Nefy siyakında nekre, umum ve şümule işarettir.

وَلَا نَفْعًا  ‘daki nefy harfi olumsuzluğu tekid için gelmiş zaid harftir.

Atıftan sonra nefi harfi tekrar edilmeseydi, sadece ikisinin birlikte olumsuzlandığı anlamını taşırdı. Bu şekilde gelerek hem bunların yalnız başına olduğu durum hem de ikisinin birlikte olduğu durum olumsuzlanmıştır. 

Burada fayda ve zarar vermeyen kişiden maksat peygamberdir. Onun hakkında akıllı varlıklar için kullanılan  مَنْ  değil de akılsızlar için kullanılan  مَا  harfinin tercih edilmesi tanrılık vasfından tamamen uzak olduğunu tespit etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Zararın faydadan önce zikredilmesi zarardan sakınmanın fayda aramaktan daha önemli olması sebebiyledir. Defi mazarrat, celbi menfaatten öncedir. Önce zararı uzaklaştırmak sonra hayrın celbi gelir.

لَا يَمْلِكُ  cümlesi  لا يقدر  manasındadır.

Buradaki soru Allah’tan başkasına tapan bütün müşrikler ve Hristiyanlara yönelik olup azarlama ve yaptıklarının yanlış olduğunu ifade etmek içindir, mecaz-ı mürsel mürekkebtir. مِنْ  harfi de tekid içindir.  دُونَ  kelimesi başkalarını ifade eden bir isimdir, سِوى  kelimesinin müradifidir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu ayet, Hristiyanların görüşünün yanlış olduğuna bir başka delil olup çeşitli deliller ihtiva eden bir ifadedir.

a. Yahudiler, Hazret-i Îsâ’ya düşmanca davranıyor ve ona kötülük yapmaya yöneliyorlardı. Buna karşılık, Hazret-i Îsâ onlara hiçbir zarar veremiyordu; yine onun havarileri, arkadaşları ve dostları, onu seviyorlardı ama buna rağmen Hazret-i Îsâ, onlara hiçbir dünyevî fayda temin edemiyordu. Binaenaleyh zarar vermekten ve fayda temin etmekten aciz olan kimsenin, bir ilâh olması nasıl düşünülebilir?

b. Hristiyanlara göre Yahudiler Hazreti İsa’yı çarmıha germişler ve onun kaburgalarını paramparça etmişlerdi. Hazret-i Îsâ susayıp onlardan su isteyince de onlar onun burun deliklerine sirke dökmüşlerdi. İşte bu derece zayıf olan bir kimsenin, bir ilâh olması nasıl makul ve akla uygun olabilir?

c. Âlemlerin ilâhı olanın, kendisi dışındaki her şeyden müstağni; kendisi dışındaki her şeyin de O’na muhtaç olması gerekir. Şayet Hazreti Îsâ böyle olsaydı, onun Allah’a ibadetle meşgul olması imkânsız olurdu. Çünkü ilâh olan başka bir şeye tapmaz. İlâha ibadet edense ancak kuldur. Hazreti Îsâ’nın ibadetlere ve taatlere devam etmiş olduğu tevatür yoluyla bilinince biz, onun bunları, faydaları temin, zararı da def etme hususunda başkasına muhtaç olduğu için yapmış olduğunu anlamış oluruz. Bu durumda olan kimse nasıl kullara fayda ulaştırmaya ve onlardan zararları savuşturmaya kadir olabilir? Bu durumda olduğuna göre o da diğer kullar gibi bir kuldur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَاللّٰهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

 

Bu cümle, İsa ve Meryem'e tapınmalarının batıllığının ispatı ve mefhumu muhalifi olma itibariyle haldir. 

Fasıl zamiri ve haberin tarifi ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ  kelimeleri mübtedanın haberidir. Müsnedin  ال  takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade eder. Haberin mübtedaya has olduğu kesin bir dille belirtilmiştir. Ayrıca müsnedin  ال  ile marife gelişi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırarak onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife olması sebebiyle üç katlı tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Haber olan iki vasfın aralarında و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. 

السَّم۪يعُ - الْعَل۪يمُ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf  sanatıdır.

Ayetlerin sonunda gelen esma-i hüsna bazen harf-i tarifle bazen de tenvinle gelir.

Nekre gelişi tazime, elif-lam’lı gelişi de kemalata delalet eder. Burada marife gelmiştir. Onun işitici ve bilici oluşunun benzersizliğini ifade etmiştir.

Bu ayrımlar ayetin bağlamı ile alakalıdır. Yoksa elbette hepsinde kemâlat anlamı ve tazim vardır.

Hz. İsa’ya ve annesine kulluk etmeyi üç şekilde iptal etmiştir: Kasr üslubu, fasıl zamiri ve muhalefet ifade etmesi dolayısıyla gelen hal cümlesiyle. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Günün Mesajı
Bu sayfada Hz İsa'nın peygamberliği yanında ilah değil sadece bir insan olduğu vurgulanmakta başka yerlerde de olduğu gibi teslis inancına sahip olanların şirk koştuğu ve yerlerinin ebedi kalmak üzere cehennem olduğu kesin olarak ifade edilmektedir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Sınıfta hocanın sesinden başka hiçbir ses duyulmuyordu:

Çocuklar, düşünün. Aç bir adam. Midesi kazınıyor. Bir adım bile atacak hali yok. Biraz ötesinde ise yemekle dolu bir tepsi duruyor. Ama adam gidip yemeği yemiyor. Ne dersiniz?

Mırıltılarla benzer cevaplar yükseldi: Ahmak mısın, aptal mısın? Yesene.

Peki, tamam. Şimdi, buz gibi bir gecede, dışarıda kalmış bir adam. Soğuk bütün bedenine işlemiş, adeta kaskatı kesilmiş. Biraz ötesinde ise kalın bir battaniye ve onun da ilerisinde ateş yanıyor. Ama adam ısrarla ne battaniyeyi alıyor, ne de ateşin başına gidiyor. Ne düşünürsünüz?

Çocuklar eğlenmeye başlamıştı: Biz emekleyerek de olsak gider, battaniyeyi alır, sonra da ateşin başına otururduk hocam.

Hoca: Neden? diye sordu.

Öğrenciler birbirlerini kollarıyla dürtüp: Ne yani ölelim mi hocam? diye sordular. Sınıftaki herkes güldü.

Hoca biraz bekledikten sonra tekrar konuşmaya başladı:

Neden? Çünkü hepsi ölümden kurtuluş umudu. Son enerji damlanız bile olsa elinizden geleni yapmayı seçersiniz. Göz göre göre kurtuluşuna gitmeyen için ise amma da ahmaklık dersiniz. İşte, Allah’ın affına sığınmak ve O’na teslim olmak da böyle bir şey. Allah, kullarını rahmetine çağırıyor, kulu ise neyine güveniyorsa, arkasını dönüp gidiyor. Dünya hayatının içinde, kurtuluşa ve hakikate ısrarla yüz çevirenin hali, kendisini bile bile açlığa ve soğuğa terk eden adamların haline benzer. Yaşadığınız her günü, yeni bir fırsat olarak değerlendirin ve Allah’a olan teslimiyetinizi kuvvetlendirerek, O’nun affına sığının. Son nefesinize kadar Allah rızası için çabalayın.

Allahım, biz Senin bağışlamanı dileyenlerdeniz. Rahmetine ve affına, muhtaç oluşumuzu kabul edenlerdeniz.

Rasulullah (sav)’in Hz. Aişe validemize öğrettiği duaya gönülden amin diyenlerdeniz:

Allahım! Sen çok affedicisin. Affetmeyi seversin. Beni de affeyle.

Amin.

 

***

Kimisi vardır, ikna edilme isteğinde aşırıya kaçar. Yüzyıllardır muhteşem düzenlerin bulunduğu ve kesintisiz aktığı bir alemde yaşamasına rağmen Allah’a inanmak için üstün hallerin peşindedir. Halbuki aradığı eşsizlik, üzerinde yürüdüğü dünyanın içinde ve dışındadır. Bunlarla beraber kendi bedeninin içindeki sistem, her gün ve her an bir yaratıcının varlığını hatırlatmaktadır. 

Etrafındaki hakikat alametlerini, bulunduğu manevi karanlıktan dolayı göremediği ve işitemediği gibi mümkünse kendisine özel ve net mucizelerle ikna olunmak ister. Başkalarını da kendisi gibi zanneder. Bu bir nevi doğrudur çünkü kendisinden çok vardır. Bu yüzden de sevdiklerinin veya yolunu takip ettiklerinin özelliklerini abartır ya da olması imkansız hallerle anlatır. 

Böylece asıl odaklanması gereken noktayı kaybeder. Hakikati fark edemeyişinin sebebi de budur. Sanki bir elçinin getirdiği haberin içeriğine dikkat vermek yerine; elçinin şekliyle, kıyafetiyle, yedikleriyle ve hatta belki geldiği yol şartlarıyla meşgul olur. Bu şekilde elde ettiği bilgilerle doğruyu anlaması, doğru bir karara varması ve başkalarına da doğru bir şekilde aktarması mümkün değildir.

Ey Allahım! Bizi bulunduğumuz her zaman ve mekanda, yaşananlarda ve anlatılanlarda; doğru noktaya odaklanarak alması gerekenleri alıp, faydasızları ise bırakanlardan eyle. Zihinlerimizi boş bilgilerin ve kalplerimizi boş sevgilerin yükünden muhafaza buyur. Senin yolunda, Senin adınla, Senin sevdiklerini severek ve Senin sevdiklerin tarafından sevilerek Senin rızan için yaşayanlardan, ölenlerden ve dirilenlerden eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji