7 Ağustos 2024
Mâide Sûresi 65-70 (118. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Mâide Sûresi 65. Ayet

وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْكِتَابِ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَكَفَّرْنَا عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاَدْخَلْنَاهُمْ جَنَّاتِ النَّع۪يمِ  ٦٥


Eğer kitap ehli iman etseler ve Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, muhakkak onların kötülüklerini örterdik ve onları Naim cennetlerine koyardık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ eğer
2 أَنَّ ki
3 أَهْلَ ehli ا ه ل
4 الْكِتَابِ Kitap ك ت ب
5 امَنُوا inansalardı ا م ن
6 وَاتَّقَوْا ve korunsalardı و ق ي
7 لَكَفَّرْنَا örterdik ك ف ر
8 عَنْهُمْ onların
9 سَيِّئَاتِهِمْ kötülüklerini س و ا
10 وَلَأَدْخَلْنَاهُمْ ve onları sokardık د خ ل
11 جَنَّاتِ cennetlere ج ن ن
12 النَّعِيمِ ni’meti bol ن ع م

وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْكِتَابِ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَكَفَّرْنَا عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاَدْخَلْنَاهُمْ جَنَّاتِ النَّع۪يمِ

 

وَ  istînâfiyyedir. لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir.  اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri;  لو ثبت إيمان أهل الكتاب (Kitab ehlinin imanı sabit olsaydı…) şeklindedir.

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اَهْلَ  kelimesi  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْكِتَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  اٰمَنُوا  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اتَّقَوْا cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

لَ  harfi  لَوْ ’ in cevabının başına gelen rabıtadır. 

كَفَّرْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَنْهُمْ  car mecruru  كَفَّرْنَا  fiiline mütealliktir.

سَيِّـَٔاتِهِمْ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَاَدْخَلْنَاهُمْ جَنَّاتِ النَّع۪يمِ  cümlesi, atıf harfi  وَ  ile şartın cevabına matuftur.

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.  

اَدْخَلْنَاهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

جَنَّاتِ  ikinci mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Aynı zamanda muzâftır. النَّع۪يمِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

اٰمَنُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir. 

اَدْخَلْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi  دخل ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.  

كَفَّرْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كفر ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

اتَّقَوْا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْكِتَابِ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَكَفَّرْنَا عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاَدْخَلْنَاهُمْ جَنَّاتِ النَّع۪يمِ

 

Şart üslubunda gelen terkipte  وَ  istînâfiye,  لَوْ  şart edatıdır. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّ اَهْلَ الْكِتَابِ اٰمَنُوا  cümlesi, masdar tevili ile takdiri,  ثبت ( sabit oldu) olan mahzuf fiilin failidir. Bu takdire göre şart cümlesi müsbet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Faide-i haber inkârî kelam olan masdar-ı müevvel cümlesinde  اَنَّ ’nin haberi olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye ve hudûs ifade etmiştir.

Aynı üslupta gelen  وَاتَّقَوْا  cümlesi  اَنَّ ’nin haberine atıf harfi  وَ ‘la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Şartın cevabı olan ve  لَ  karinesiyle gelen  لَكَفَّرْنَا عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَنْهُمْ  car-mecruru konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu,, c. 2, s. 106.) 

لَكَفَّرْنَا عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ  [Günahlarını örterdik] ifadesinde istiare sanatı vardır. Günahlar, üzeri örtülebilen hissi bir şeye benzetilmiş, bu benzetilen nesne hazf edilmiş, levazımı olan örtmek fiili zikredilmiştir. Allah’ın rahmetinin genişliğini mübalağa için gelen ifadede tecessüm sanatı da vardır.

وَلَاَدْخَلْنَاهُمْ جَنَّاتِ النَّع۪يمِ  cümlesi, şartın cevabına atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

لَكَفَّرْنَا  ve  وَلَاَدْخَلْنَاهُمْ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Önceki ayetteki gaib zamirden, bu ayette azamet zamirine iltifat sanatı vardır.

اٰمَنُوا - اتَّقَوْا - جَنَّاتِ - الْكِتَابِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اٰمَنُوا - كَفَّرْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

الْكِتَابِ  kelimesindeki elif-lam cins için olup hem Tevrat’ı hem İncil’i ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

اَهْلَ الْكِتَابِ  ifadesinde tağlîb sanatı vardır. Çünkü bu teklif kapısı bütün inananlara açıktır. 

لَاَدْخَلْنَاهُمْ جَنَّاتِ النَّع۪يمِ  [Ve onları naim cennetlerine sokardık] cümlesi ıtnâbdan tetmimdir. Günahların sadece bağışlanmakla kalmayıp, cennetle mükafatlandırılacaklarını da tekitle bildirmektedir. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)

لَكَفَّرْنا عَنْهم  ve  ولَأدْخَلْناهم  ifadelerinin başındaki  لَ  harfi, çoğunlukla  لَوْ  şart harfinin cevabının başına gelen tekid harfidir. Müspet mazi fiilin başına gelirse şartın ve cevabın birbirine bağlı olarak gerçekleştiğini tekid eder. Çoğunlukla da sadece  لَوْ harfinin cevabına işaret için gelir. لَوْ نَشاءُ جَعَلْناهُ أُجاجًا  (Vâkıa/70) manasındaki ayetinde olduğu gibi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İman fiilinin mef’ûlünün (iman edilen şeyin) mahzuf olması; daha önce geçen, ["Ey Ehl-i Kitap! Biz Allah'a, bize indirilene ve bizden önce indirilene inandığımız için mi bizden  hoşlanmıyorsunuz? Siz çoğunlukla fâsıklarsınız (yoldan çıkmışlarsınız.)] (Mâide 5/59) mealindeki ayetle bundan sonra gelecek olan, [Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirilmiş olan (Kur’an)ı ikame etselerdi (dürüstçe uygulasalardı) hem üstlerinden hem de ayakları altından yerlerdi.] (Mâide 5/66) mealindeki ayette açıkça anlaşıldığı içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

Bu ayet, onların günahlarının büyük ve çok olduğuna, günahlar büyük ve sınırsız da olsa İslam'ın önceki bütün günahları ortadan kaldırdığına delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Mâide Sûresi 66. Ayet

وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَاَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْۜ مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌۜ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟  ٦٦


Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni (Kur’an’ı) gereğince uygulasalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından (bol bol rızık) yiyeceklerdi. Onlardan orta yolu tutan bir zümre vardır. Ama onların birçoğunun yaptığı ne kötüdür!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ ve eğer
2 أَنَّهُمْ onlar
3 أَقَامُوا gereğince uygulasalardı ق و م
4 التَّوْرَاةَ Tevrat’ı
5 وَالْإِنْجِيلَ ve İncil’i
6 وَمَا ve ne ki
7 أُنْزِلَ indirildi ن ز ل
8 إِلَيْهِمْ kendilerine
9 مِنْ -nden
10 رَبِّهِمْ Rableri- ر ب ب
11 لَأَكَلُوا muhakkak ki yerlerdi ا ك ل
12 مِنْ -nden
13 فَوْقِهِمْ üstleri- ف و ق
14 وَمِنْ ve
15 تَحْتِ altından ت ح ت
16 أَرْجُلِهِمْ ayaklarının ر ج ل
17 مِنْهُمْ içlerinde vardır
18 أُمَّةٌ bir ümmet ا م م
19 مُقْتَصِدَةٌ tutumlu ق ص د
20 وَكَثِيرٌ ama çoğu ك ث ر
21 مِنْهُمْ onlardan
22 سَاءَ ne kötü س و ا
23 مَا işler
24 يَعْمَلُونَ yapıyorlar ع م ل

قصد  ‘Kasdun’ yolun doğru/müstakim olmasıdır. Ona ya da onun önüne, tarafına doğru yöneldim anlamında da kullanılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)Türkçede kullanılan şekilleri kasıt, kasden, kasdetmek, kaside, maksad, maksut, iktisad ve suikasttır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَاَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْۜ 


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri;  ثبت (Sabit oldu) şeklindedir.

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  muttasıl zamiri  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَقَامُوا  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

اَقَامُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. التَّوْرٰية mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الْاِنْج۪يلَ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

مَٓا  müşterek ism-i mevsûl atıf harfi  وَ ’la  التَّوْرٰيةَ ‘a matuf olup, mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اُنْزِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلَيْهِمْ  car mecruru اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir. مِنْ رَبِّهِمْ  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.  

اَكَلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ فَوْقِهِمْ car mecruru  اَكَلُوا ‘nun mahzuf mef’ûlun bihinin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنْ تَحْتِ  car mecruru atıf harfi  وَ ’la  مِنْ فَوْقِهِمْ ’e matuftur. اَرْجُلِهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

اَقَامُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  قوم ’dir. 

اُنْزِلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌۜ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟


İsim cümlesidir. مِنْهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اُمَّةٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  مُقْتَصِدَةٌ  kelimesi  اُمَّةٌ ‘nin sıfatı olup damme ile merfûdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَث۪يرٌ  mübteda olup damme ile merfûdur.  مِنْهُمْ  car mecruru  كَث۪يرٌ  ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir. سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

سَٓاءَ  zem anlamı taşıyan camid fildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. مَا  harfi,  سَٓاءَ  kelimesinin failini tefsir eden (açıklayan) nekra-i mevsufe olarak mahallen mansubdur. يَعْمَلُونَ۟  cümlesi  مَا ’nın sıfatı olarak mahallen mansubdur.  

يَعْمَلُونَ۟  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

سَٓاءَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. 

Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: Failinin  ال ’lı gelmesi, Failinin  ال ’lı İsme muzâf olarak gelmesi, Bu fiillerin  مَا  harfine bitişik olarak gelmesi, Failinin ism-i mevsûl olarak gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَاءَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 

1. Failinin  ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 2. سَاءَ ’nin Temyiz Alması

3. سَاءَ  Fiilinin  مَا  Harfi ile Gelmesi (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَاَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْۜ 

 

Ayet önceki şart cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Şart üslubunda gelen terkipte  وَ  atıf,  لَوْ  şart edatıdır.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ  cümlesi, masdar tevili ile takdiri,  ثبت  (Sabit oldu) olan mahzuf şart fiilinin failidir. Bu takdire göre şart cümlesi müsbet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Faide-i haber inkârî kelam olan masdar-ı müevvel cümlesinde  اَنَّ ’nin haberi olan  اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, temekkün, istikrar ve hudûs ifade etmiştir.

Cümlede îcâz-ı hazif vardır.  اَقَامُو  fiilinin mef’ûlleri olan  التَّوْرٰيةَ  ve  الْاِنْج۪يلَ  kelimelerinin muzâfları mahzuftur. Takdiri  أحكام  [Hükümleri] şeklindedir.

Mef’ûle matuf olan müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nın sılası olan  اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ  cümlesi, müsbet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

 رَبِّهِمْۚ  izafetinde Rab isminin inanmayanlara ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası ve onların yaptıklarının ne denli kötü olduğuna vurgu vardır. 

Mütekellim Allah Teâlâ olduğu için, Rab isminin zikri, tecrîd sanatıdır. Matufun aleyhteki azamet zamirinden Rab ismine iltifat sanatı vardır.

اُنْزِلَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

İkame etmeleri gereken şeylerin Tevrat, İncil ve Rablerinden indirilen şey olarak sayılması taksim sanatıdır.

لَ  karinesiyle gelen  لَاَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ  şeklindeki şartın cevap cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ  ifadesi bütün yönlerden kinayedir. ‘’Altlarından’’ yerine ayaklarının altından “Altından nehirler akma” tabiri otoritenin onlara ait olduğunu gösterir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 4, Zuhruf/51, s. 239)

Buradaki min harfi ibtida manasındadır. Nehirler cennetlerden, yani bitişik olduğu yerden fışkırmaya başlarlar. Bu ifade mübalağalı bir ifadedir. 

التَّوْرٰيةَ - الْاِنْج۪يلَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

فَوْقِهِمْ - تَحْتِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

لَاَكَلُوا  fiilinin mef’ûlünün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu cümle bolluk ve bereketten kinayedir. Onlar ardı arkası kesilmez bolluklarla geçinirlerdi, demektir. Vahye tam olarak uymak rızık bolluğunun sebebidir. اَكَلُوا  [Yerlerdi]  fiilinde tağlîb vardır. Yemek en önemli ihtiyaçtır. Diğer nimetler onun içine dahil edilmiştir. [Üstlerinden ve altlarından yerlerdi] cümlesi de onlara verilen nimetlerin ve rızkın genişliğinden istiaredir. Üstlerinden yemek, hal-mahal alakası ile mecaz-ı mürseldir. Yağmurun inmesi kastedilmiştir. Aynı şekilde altlarından yemek de yine mecaz-ı mürseldir. Bitkilerin bitmesi, yetişmesi kastedilmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Kur’an’ın bu şekilde ifade edilmesi, onu ikamenin zorunlu olduğunu bildirmek içindir. Zira Kur’an, Rablerinden kendilerine indirilmiş en son kitaptır. Kur’an için böyle bir ifade kullanılması, onların, Kur'an'ın İsrâiloğullarına indirilmediği yolundaki iddialarının batıl olduğunu açıkça belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

[Eğer Tevrat’ı, İncil’i ve onlara Rablerinden indirilen şeyi ikame etselerdi] yani namazı ikame etmek gibi bir anlayışla, titizlikle yerine getirselerdi demektir. Burada bir istiare vardır. İkame kelimesi tatbik etmek, kabul etmek, vefa göstermek, uygulamak, erkanı ile yerine getirmek, zayi etmemek, devam ve sebat etmek manalarındadır. Vahiy; çadıra benzetilmiş, emir ve yasakların yerine getirilmesi çadırın direği makamına konmuştur. مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ  [Onlara indirilen şey,] hikmet olabilir, kendi peygamberlerine gelen sünnet olabilir. رَبِّهِمْ  izafeti; ikameye davet konusunda rablerinin kendilerine ziyadesiyle lütufkâr olduğunu zımnen bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

"Muhakkak ki hem üstlerinden, hem ayaklarının altından yiyeceklerdi'" buyruğunda birkaç izah şekli vardır:

Birincisi: Yalnız alt - üst değil, her yönde bolluktan kinayedir ki; hiçbir yönden yoksulluk görmeyecek, baştan ayağa nimete gark olarak devamlı nimetleneceklerdi, demek olur.

İkincisi: Yukarıdan yemek, yağmur ve diğerleri gibi gökten gelenlerden istifade etmek; ayak altından yemek yeryüzüne ait mahsullerden faydalanmaktır.

Üçüncüsü: Yukarıdan yemek, ağaçların meyvelerine; aşağıdan yemek de ekilmiş olanlara işaret olabilir.

Dördüncüsü: Yukarıdan yemek, çalışmaksızın ihsan olunacak Rabbânî mevhibeler (bağışlar); ayaklarının altından yemek de çalışıp çabalamakla kazanılacak nimetleri ifade eder.

Beşincisi: Üstten yemek, devletin elde ettiği ve bölüştürdüğü genel menfaatlere; alttan yemek de şahsî teşebbüs ile olan ferdî üretime delalet edebilir.

Altıncısı: "ahitleri ifâ edin" emrini yerine getirip, size nimetimi tamamladım" hitabıyla ve "üzerinizdeki Allah'ın nimetini hatırlayın" uyarmasına muhatap olan Müslümanların, o zaman zaruretten kurtularak nâil oldukları saadet haline işaretle, bu saadetten mahrum kalanların gıptalarını (imrenmek) harekete geçirme manası düşünülebilir.

Yedincisi: Bunlardan başka ahiretteki naîm cennetlerinin nimetlenme şeklini de bir tasvirdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

 

مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌۜ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ

 

Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  مِنْهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اُمَّةٌ  muahhar mübtedadır. 

مُقْتَصِدَةٌ  kelimesi  اُمَّةٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

مُقْتَصِدَةٌۜ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Ayetin son cümlesi olan  وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟ , atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

كَث۪يرٌ  mübtedadır.  مِنْهُمْ  car mecruru  كَث۪يرٌ  ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Müsnedün ileyh olan  كَث۪يرٌ ‘un nekre gelişi tahkir içindir.

سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟  cümlesi, mübtedanın haberidir. Zem fiili  سَاۤءَ ’nin dahil olduğu cümle, gayrı talebî inşâî isnaddır.

مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌۜ  cümlesiyle  وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟  cümlesi َarasında da ikili mukabele vardır. 

Zem fiilinin failini tefsir eden (açıklayan) nekre-i mevsûfe olan  مَا , fail konumundadır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَعْمَلُونَ۟  cümlesi  مَا ‘nın sıfatı olarak merfû konumdadır. Muzari fiil, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.

سَٓاءَ  zem anlamı taşıyan camid fiildir.  سَٓاءَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bu cümle istînafî olup bundan önceki iki cümlenin anlamından doğan "onların hepsi de inanmamakta ısrarlı mıdır? "sualine cevaptır. Böylece onlardan orta yolu tutan bir zümre bulunduğu belirtilmiş olur. Onlardan orta yolu tutan mutedil bir topluluk da vardır ki onlar, iman ile müşerref olan Abdullah b. Selam ile benzerleri gibi Yahudiler ve Hristiyanlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

إقتصد  Lügatte "işte ölçülü olma" demektir ki "kasd" den alınmıştır. çünkü istediğini iyi tanıyan bir kimse, onu hiç eğilip bükülmeden doğru bir şekilde kasteder. İstediğinin yerini ve mevkisini bilemeyen ise şaşkınlık içinde kalır. İfrat veya tefrit ile kâh sağa, kâh sola bocalar, çabalar durur. İşte bu sebeple iktisat, maksada sebep olan amel (iş) demek olmuştur. Maliyeye ait işlerdeki iktisadın da esası budur. Buradaki  اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌۜ  (orta yollu, ölçülü ümmet) hakkında tefsirciler iki görüş naklediyorlar:

Birine göre maksad, Yahudilerden Abdullah b. Selâm, Hristiyanlardan Necâşî gibi kitap ehli arasından Resulullah'a iman edenlerdir. Diğerine göre de "Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle emanet bıraksan, onu sana öder" (Âl-i İmran, 3/75) ayetinin delaleti üzere kitap ehli içinde kendi dinlerinde adaletli ve doğru olan ve Resulullah'a iman etmemiş olmakla beraber şiddetli inat ve kızgınlığı bulunmayıp, ölçülü ve tarafsız bulunan kimselerdir ki, öncekiler de bu gibilerden ortaya çıkar. Bizce de açık olan ikincisidir. Zira öncekine göre kevn-i sâbık (geçmiş oluş) la mecaza yüklenmiş olması gerekecektir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌ  "içlerinde orta yolu tutan bir zümre de bulunmaktadır" buyurmuştur. (İktisat) kelimesinin Arapçadaki anlamı, aşırı gitmeksizin ve kusurlu davranmaksızın, eksik yapmaksızın, bir işte itidali gözetmek, mutedil olmaktır. Kelimenin aslı, kasd, "kastedip dosdoğru yönelmek" kelimesidir. Bu böyledir, çünkü aradığı şeyi iyi bilen kimse, hiçbir tarafa sapmadan ve de hiç tereddüt göstermeden, dosdoğru bir yol üzere, doğruca ona yönelir.. Aradığı şeyin nerede olduğunu bilmeyen ise, şaşırmış durumdadır; bazan sağa gider, bazan da sola.. İşte bu manasından dolayı "iktisat" kelimesi, "hedefe götüren amel"in bir ifadesi olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cenab-ı Hak,  وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟  "Onlardan birçoğunun yapmakta oldukları ise, ne kadar kötüdür!" buyurmuştur. Bu ifadede taaccüp manası bulunmaktadır. Sanki şöyle denilmiştir "Onlardan birçoğunun ameli de ne kadar kötüdür!" Bundan murad ise, "Onların içinde, kendilerine delilin tesir etmediği, sözün de etkili olmadığı, gazaba düçar olmuş ve kınanmış aptallar da bulunmaktadır" manasıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 
Mâide Sûresi 67. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّـغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۜ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ  ٦٧


Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmeyecektir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الرَّسُولُ Elçi ر س ل
3 بَلِّغْ duyur ب ل غ
4 مَا şeyi
5 أُنْزِلَ indirilen ن ز ل
6 إِلَيْكَ sana
7 مِنْ -den
8 رَبِّكَ Rabbin- ر ب ب
9 وَإِنْ ve eğer
10 لَمْ
11 تَفْعَلْ bunu yapmazsan ف ع ل
12 فَمَا
13 بَلَّغْتَ duyurmamış olursun ب ل غ
14 رِسَالَتَهُ O’nun mesajını ر س ل
15 وَاللَّهُ Allah
16 يَعْصِمُكَ seni korur ع ص م
17 مِنَ -dan
18 النَّاسِ insanlar- ن و س
19 إِنَّ doğrusu
20 اللَّهَ Allah
21 لَا
22 يَهْدِي yola iletmez ه د ي
23 الْقَوْمَ toplumunu ق و م
24 الْكَافِرِينَ kafirler ك ف ر

Yüce Allah, Ehl-i kitap içinde dinî bildirimler karşısında aklıselime göre hareket edenler bulunmakla beraber çoklarının tutumunun kötü olduğunu belirttikten sonra, ilâhî mesajı iletme görevinin muhatapların tutum ve davranışlarına göre sınırlandırılamayacağını bildirmekte ve Hz. Peygamber’den elçilik vazifesini tam olarak yerine getirmesini istemektedir.

 

 “Eğer bunu (tebliğ işini) yapmazsan O’nun mesajını iletmemiş olursun” şeklinde tercüme edilen cümlede yer alan olumsuz şartla, bunun sonucunun aynı içerikte olduğunu dikkate alan müfessirler, bununla ne anlatılmak istendiği üzerinde durmuşlardır. Çoğunluğa göre burada anlatılmak istenen şudur: “Eğer ilâhî mesajın bir kısmını dahi tebliğ etmezsen onu hiç tebliğ etmemiş sayılırsın.” Bu yorumu zayıf bulan Râzî’ye göre, burada maksat, bu görevi yerine getirmemenin ne kadar ağır bir sonucu olduğunu vurgulamaktır; bu sebeple, bizâtihî onu ifa etmemiş olmak tebliğ görevini terketmenin en büyük müeyyidesi olarak gösterilmiştir (XII, 48-49). Önceki cümlenin ve 64. âyetin ışığında değerlendirerek bu cümleyi şöyle anlamak mümkündür: İlâhî mesajı tebliğ ettiğin insanlardan, özellikle Ehl-i kitap’tan çok olumsuz ve şiddetli tepkiler alacak olsan bile tebliğ görevini yerine getirmede asla çekingenlik ve tereddüt gösterme, onların oyunlarına ve tuzaklarına aldırış etme. Allah seni kötülerden koruyacak ve asıl hüsrana uğrayanlar inkârda direnenler olacaktır (İbn Âşûr, VI, 257-258).

 Hz. Peygamber’in hayatı incelendiğinde, tebliğ konusunda çok titiz davrandığı, kendisine gelen vahyi hiç geciktirmeksizin sahâbeye bildirdiği görülür. Sahâbe de bu konuda üstlendikleri önemli görevin bilincinde olmuşlar ve Kur’an’ı kendilerine bildirildiği şekilde, hiçbir değişiklik, eksiltme ve ilâve yapmaksızın sonraki nesillere ulaştırabilmek için büyük bir çaba harcamışlardır. Bu samimi ve ciddi çaba sayesinde, işin başında belirlenen ilke ve yöntemlere bağlı kalınarak yazılı belgelerdeki bilgilerle hâfızalara nakşedilmiş olanların karşılaştırılması yoluyla tarihte o güne kadar emsali görülmemiş bir tesbit çalışması gerçekleştirilmiş, Resûlullah’ın emaneti aslına uygun biçimde ümmete ulaştırılmıştır (ayrıntılı bilgi için bk. “Tefsire Giriş” bölümünün “I. Kur’ân-ı Kerîm, A) Tanımı ve özellikleri, 4. Kur’an’ın korunması” başlığı).

 Esasen bu âyet, insanlara tebliğ edilmek üzere kendisine vahyedilen bazı bilgileri saklamasının Hz. Peygamber’den asla beklenemeyeceğini ifade etmiş olmaktadır. Dolayısıyla bazı Şiîler’in, Kur’an’ın Hz. Ebû Bekir’in emriyle toplanıp Hz. Osman’ın girişimiyle çoğaltılan mushaftakilerden ibaret olmayıp önemli bir kısmının Resûlullah tarafından Hz. Ali’ye özel olarak bildirildiği, sonra onun evlâtlarına intikal ettiği ve halen–bazılarınca Mehdî el-Muntazar ve Vasî lakabıyla anılan– Ma‘sûm İmam nezdinde mahfuz bulunduğu yönündeki iddialarını açıkça çürütmektedir. Hz. Peygamber’in, bazı kimselere, yaptıkları görev gereği, halin icabı olarak veya kendilerine duyduğu özel sevgi sebebiyle Kur’an dışında bazı özel bilgiler vermiş olması ise bu konunun çerçevesi dışındadır (İbn Âşûr, VI, 260-261). M. Reşîd Rızâ özellikle Bâtınîler’in ve Kur’an’a tasavvuf perdesi altında kişisel arzularına göre mâna vermeye çalışanların bu âyeti kendilerine dayanak yapmalarını geniş bir biçimde eleştirir (bk. VI, 464-473). 

 Tebliğ buyruğunun vurgulanması, ilâhî mesajın ilgili olan herkese ve sürekli biçimde duyurulması gerektiğini de ifade eder. Hz. Muhammed’in bu konuda da canlı bir örnek ortaya koymuş olduğunu dikkatten kaçırmayan müslümanlar, İslâm’ın öğretilerini ulaşabildikleri her yere kesintisiz biçimde iletebilme çabası içinde olmuşlardır (bk. Mustafa Çağrıcı, “Da‘vet”, DİA, IX, 16-19). Bir süreden beri meselâ Hıristiyanlığın tanıtılması gayretlerine oranla müslümanların bu alandaki çalışmalarının cılız kaldığı ise acı bir gerçektir (Kur’an’ın çağrı yöntemi konusundaki buyruğu için bk. Nahl 16/125). 

 “Allah seni insanlardan koruyacaktır” meâlindeki cümle açıklanırken tefsirlerde birçok olay anlatılır. Ne var ki bunların gerçekliği konusunda eleştiriye açık noktalar bulunmaktadır. Bunlara değinen Derveze’nin belirttiği gibi önemli olan âyetteki asıl amaçtır, bu da Hz. Peygamber’in kalbine güven aşılayıp mâneviyatını yükseltmek ve zorluklara karşı direnme gücünü pekiştirmektir (XI, 148-151).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 311-313

Hz. Âişe , Resul-i Ekrem (sav) elçilik görevini yapmasıyla ilgili olarak şunları söylemiştir:” Allah Teala:’ Ey Peygamber ! Sana Rabbinden indirileni tebliğ et. Bunu yapmazsan, elçilik görevini yerine getirmemiş olursun ‘ buyurmuşken Resul-i Ekrem Allah’ın kitabından bir şey gizledi, insanlara duyurmadı diyen kimse Allah’a büyük iftira etmiş olur.”

(Buhâri ,Tefsir 5/7,Tevhid 46;Müslim ,Îman 287). 

Enes ibni Malik de:” Şayet Resûlullah’ın(sav), kendisine gelen vahyi başkalarina bildirmeme yetkisi olsaydı şu ayeti kimseye duyurmazdı” diyerek Resul-i Ekrem’in evlatlığı Zeyd ibni Hârise’ye eşini boşamamasini tavsiye ettiği Azhab süresinin 37. Âyetini okumustur (Buhari ,Tevhid 22). Hz. Ali’ye:” Ehl-i beyt olarak sizlerde , Kur’an’da yer almayan bir vahiy var mı?” diye sorulmuş, o da böyle bir şeyin bulunmadığını yeminle belirtmiştir (Buhari ,Cihad 171).

Resulullah (sav) geceleyin beklenerek korunuyordu. Ancak: “..Allah seni insanlardan korur” (Maide 67), ayeti inince Resulullah (sav) başını çadırdan çıkarıp: “Ey insanlar dağılın, artık beni Allah koruyor” diye seslendi. 

Ravi: Aişe 

Kaynak: Tirmizi, Tefsir, Maide, (3049) (Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’AN-I KERİM MEALİ PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR 

يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّـغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir. الرَّسُولُ  münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın  cevabı  بَلِّغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ ’dir.

بَلِّغْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اُنْزِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلَيْكَ  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir. مِنْ رَبِّكَ  car mecruru  اُنْزِلَ ’ye mütealliktir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Atfı beyan konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır:

1. İsmi işaretten sonra gelen camid ismin (müşarun ileyhin) atfı beyan olarak gelmesi

2. اَيُّهَا ve اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atfı beyan olarak gelmesi

3. Sıfattan sonra gelen mevsufun atfı beyan olarak gelmesi

4. Tefsir harfi  اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَلِّغْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بلغ ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

اُنْزِلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۜ

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

تَفْعَلْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.        

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. بَلَّغْت  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur.  رِسَالَتَهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  يَعْصِمُكَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَعْصِمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  مِنَ النَّاسِ  car mecruru  يَعْصِمُكَ  fiiline mütealliktir. 


 اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.  لَا يَهْدِي  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَهْدِي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.

الْقَوْمَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الْكَافِر۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمَ ’nin sıfatı olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْكَافِر۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّـغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.  يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır.  هَا  tekid ifade eden tenbih harfidir.

يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ  nidasıyla, arkadan gelen mananın önemine dikkat çekilmiştir.

Nidanın cevabı olarak gelen  بَلِّغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi olan  اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ  , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

اُنْزِلَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naibu fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin  bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّكَ  izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması, Peygamberimize tazim, teşrif ve destek içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır.

مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ  ifadesiyle Kur’an kastedilmiştir. 

Tebliğ; bir şeyi reşid hale getirmektir. Buluğ; bir şeyi ulaşılması istenen yere ulaştırmaktır. Burada kendisine gönderildiği kişilere risaleti anlatmak manasında mecazî olarak kullanılmıştır. İhtiyaç görüldü ve haber ulaştı manasındaki  بَلَغَ الخَبَرُ وبَلَغَتِ الحاجَةُ  sözlerinde olduğu gibi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Tebliğ emri Nisa suresi 136. ayetteki  يا أيُّها الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا بِاللَّهِ ورَسُولِهِ  cümlesi gibi devam manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Peygamberimize Resul ismi ile hitap edilmesi hem teşrif hem de tebliğin bu ünvanın gereği olduğunu bildirir. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an,Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ  sözünde muhatap zamiri kullanılması Rasulün (sav) Allah ve insanlar arasında aracılık mertebesindeki büyük şerefine işarettir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۜ


Cümle atıf harfi  وَ ‘la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubundaki terkipte  اِنْ  cezm eden şart harfi,  لَمْ  cezm ve nefy harfidir.  تَفْعَلْ  fiilini cezm ederek manasını olumsuz maziye çevirmiştir. 

Şart cümlesi olan  لَمْ تَفْعَلْ , menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ , menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

رِسَالَتَهُۜ - الرَّسُولُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَا بَلَّغْتَ - بَلِّغْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

رِسَالَتَهُۜ - يَهْدِي  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

بَلَّغْ  kelimesinin tersi  غلب ‘dir. Tebliğ; bizim fikrimiz muhatabımızda galip gelene kadar anlatmak, demektir. Çünkü aynı harflerden oluşan kelimelerde, anlam ortaklığının mevcut olduğu söylenmektedir.

 

وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ

 

وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede müsned olan  يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ ‘in muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ  cümlesi kendisine ihtimam için ism-i celâlle başlamıştır. Çünkü muhatap ve dinleyiciler Rasulullaha (sav) indirilen her şeyin tebliğ edilmesini takiben neler olacağını beklemektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

النَّاسِ  [İnsanlar] kelimesinden burada kâfirler kastedilmiştir. Umum söylenip husus kastedilmiştir. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)

Ayetteki  النَّاسِ  kelimesinden murad Yahudiler, münafıklar ve müşriklerden kâfir olanlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Allah seni insanlardan korur: Tebliğ yaparken insanların hoşlanıp hoşlanmamasını gözetmeyeceğiz.

Sonuç Allah’a aittir, bize düşen elimizden geleni yapmaktır. Bu çok büyük bir rahatlama vesilesidir.

Masum denince ilk olarak aklımıza günahsız manası gelir ama asıl mana korunmuş olmaktır. İsmet, asım; koruyan, koruyucu demektir.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Lafza-i celâl  اِنَّ ‘nin ismi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ  cümlesi haberidir..

Müsnedün ileyhin, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük ve telezzüz amacına matuftur. Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı, zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak tekrarlanması, hükmün illetini bildirmek için gelmiş ıtnâb sanatıdır. Bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

الْقَوْمَ  için sıfat olan  الْكَافِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

يَهْدِي - الْكَافِر۪ينَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

Mâide Sûresi 68. Ayet

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَسْتُمْ عَلٰى شَيْءٍ حَتّٰى تُق۪يمُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَلَيَز۪يدَنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَاناً وَكُفْراًۚ فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ  ٦٨


De ki: “Ey Kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni (Kur’an’ı) uygulamadıkça hiçbir şey üzere değilsiniz.” Andolsun ki sana Rabbinden indirilen bu Kur’an, onlardan çoğunun taşkınlık ve küfrünü artıracaktır. Öyle ise o kâfirler toplumu için üzülme.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 يَا أَهْلَ ehli ا ه ل
3 الْكِتَابِ Kitap ك ت ب
4 لَسْتُمْ siz değilsiniz ل ي س
5 عَلَىٰ üzerinde
6 شَيْءٍ bir şey (esas) ش ي ا
7 حَتَّىٰ kadar
8 تُقِيمُوا uygulayıncaya ق و م
9 التَّوْرَاةَ Tevrat’ı
10 وَالْإِنْجِيلَ ve İncil’i
11 وَمَا ve şeyi
12 أُنْزِلَ indirilen ن ز ل
13 إِلَيْكُمْ size
14 مِنْ -den
15 رَبِّكُمْ Rabbi’niz- ر ب ب
16 وَلَيَزِيدَنَّ ve artıracaktır ز ي د
17 كَثِيرًا çoğunun ك ث ر
18 مِنْهُمْ onlardan
19 مَا şey
20 أُنْزِلَ indirilen ن ز ل
21 إِلَيْكَ sana
22 مِنْ -den
23 رَبِّكَ Rabbin- ر ب ب
24 طُغْيَانًا azgınlık ط غ ي
25 وَكُفْرًا ve inkarını ك ف ر
26 فَلَا
27 تَأْسَ sen üzülme ا س و
28 عَلَى için
29 الْقَوْمِ toplumu ق و م
30 الْكَافِرِينَ o kafirler ك ف ر

Ehl-i kitaba, aynı kaynaktan gelmeleri itibariyle bütün ilâhî bildirimlere aynı saygıyı göstermedikleri sürece tutarlı bir yol izlememiş olacakları ve sağlam bir temele sahip olamayacakları hatırlatılmaktadır. Tevrat ve İncil’in asıllarının korunamadığı, dolayısıyla Ehl-i kitabın bu hitap esnasında onları tam olarak uygulamalarının mümkün olmadığı dikkate alınırsa, burada muhatapların son peygamber Hz. Muhammed’in bildirdiklerine ihtiyaçlarının bulunmadığı iddiaları çürütülmüş ve Kur’an’a başvurma dışında alternatiflerinin bulunmadığına dikkat çekilmiş olmaktadır. Zira Allah katından geldiği hususunda hiçbir kuşkuya mahal bırakmayan Kur’an, bir taraftan Tevrat ve İncil’i (orijinal halindeki içeriğini) onayladığını, diğer taraftan da Ehl-i kitabın bu kutsal kitapları tahrif ettiğini haber vererek, kendilerinin de çok iyi bildiği bir olgudan hareketle kendi hakemliğine başvurmanın kaçınılmazlığını ortaya koymaktadır (âyetin “Siz Tevrat’ı, İncil’i ve rabbinizden size indirileni doğru dürüst uygulamadıkça” şeklinde mâna verilen kısmının açıklaması için 66., “Rabbinden sana indirilen, onlardan birçoğunun azgınlığını ve inkârcılığını kuşkusuz arttıracaktır” diye çevrilen kısmının açıklaması için 64. âyetin tefsirine bk.).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 314-315

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَسْتُمْ عَلٰى شَيْءٍ حَتّٰى تُق۪يمُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْۜ

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l- kavli,  يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

يَٓا  nida harfidir. Münada olan  اَهْلَ  muzâf olup fetha ile mansubdur. الْكِتَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Nidanın cevabı  لَسْتُمْ عَلٰى شَيْءٍ ’dir.

لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

تُمْ  muttasıl zamiri  لَسْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur.  عَلٰى شَيْءٍ  car mecruru  لَسْتُمْ ’ün mahzuf haberine mütealliktir.

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir.  تُق۪يمُوا  muzari fiilini gizli  اَنْ  ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لَسْتُمْ ‘un mahzuf haberine müteallik olup, mahallen mecrurdur.  تُق۪يمُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. التَّوْرٰيةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

الْاِنْج۪يلَ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  atıf harfi  وَ  ile  الْاِنْج۪يلَ  ‘ye  matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْۜ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اُنْزِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. اِلَيْكُمْ  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir. مِنْ رَبِّكُمْ  car mecruru  اُنْزِلَ ’ye mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُنْزِلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir. 

تُق۪يمُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  قوم ‘dir.

İf’al babı fiile, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَلَيَز۪يدَنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَاناً وَكُفْراًۚ 

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

يَز۪يدَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nun’u sakiledir.  كَث۪يرًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

مِنْهُمْ  car mecruru  كَث۪يرًا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا , fail olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اُنْزِلَ اِلَيْكَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اُنْزِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. اِلَيْك  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir.  مِنْ رَبِّكَ  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

طُغْيَانًا  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كُفْرًا  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

Tekid  نَّ ’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)


فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri;  إن حصل لهم ذلك فلا تأس  (Onların başına böyle bir şey gelirse üzülme) şeklindedir.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَأْسَ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir.  Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  عَلَى الْقَوْمِ  car mecruru  تَأْسَ  fiiline mütealliktir. 

الْفَاسِق۪ينَ  kelimesi  ٱلۡقَوۡمِ ’nin sıfatı olup cer alameti  ی ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْكَافِر۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَسْتُمْ عَلٰى شَيْءٍ حَتّٰى تُق۪يمُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ  cümlesi,nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Nidanın cevabı olan  لَسْتُمْ عَلٰى شَيْءٍ حَتّٰى تُق۪يمُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْۜ  cümlesi ise,  لَيْسَ ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

لَيْسَ ‘nin haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.  عَلٰى شَيْءٍ , bu mahzuf habere mütealliktir. 

شَيْءٍ ’deki nekrelik tahkir ve taklil ifade ederek cümlenin anlamındaki olumsuzluğu artırmıştır. Olumsuz siyakta nekre selbin umumuna işarettir.

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  تُق۪يمُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup,  حَتّٰى  ile birlikte  لَسْتُمْ ‘un mahzuf haberine mütealliktir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تُق۪يمُوا  fiilinin mef’ûlü olan  التَّوْرٰيةَ  ve  الْاِنْج۪يلَ  kelimelerinin muzâfun ileyhlerinin hazfi îcaz-ı hazif sanatıdır. 

Atıf harfi  وَ ‘la  التَّوْرٰيةَ ‘ye matuf olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi  اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ  , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

اُنْزِلَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naibu fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin  bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Mef’ûllerin birbirine atıf sebebi, temasüldür.

Veciz ifade kastına matuf   رَبِّكُمْۜ   izafetinde Rab isminin inanmayanlara ait zamire muzâf olmasında, Allah’ın onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.

الْكِتَابِ  - التَّوْرٰيةَ - الْاِنْج۪يلَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ  cümlesinin 67. ayetteki  بَلِّغْ ما أُنْزِلَ إلَيْكَ مِن رَبِّكَ  cümlesini beyan etmek için olması veya 67. ayetteki  يا أيُّها الرَّسُولُ بَلِّغْ ما أُنْزِلَ إلَيْكَ مِن رَبِّكَ  cümlesine münasip olarak istînafiyye olması da muhtemeldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اَهْلَ الْكِتَابِ  terkibinden maksat Yahudi ve Hristiyanların tamamıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Maksûd olan bizzat Kur’an'ın ikamesi olduğu halde diğer iki mukaddes Kitabın daha önce zikredilmesi, şehadet hakkına riayet ve kâfirleri ayrılıktan men etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

"وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْۜ [Rabbinizden size indirileni] ifadesinin kullanılması, daha önce zikredildiği gibi,onların sandıkları gibi Kur’an'ın Araplara mahsus olmadığını, kendilerinin de ona inanmaya ve hükümlerini uygulamaya memur olduklarını açıkça belirtmek içindir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)

اِلَيْكُمْ  car mecruru, ikameye davet konusunda rablerinin kendilerine ziyadesiyle lütufkâr olduğunu zımnen bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kur’an’da; ‘’Musa’ya Tevrat’ı verdik’’ değil, ‘’Musa’ya kitabı verdik’’ şeklinde geçer. Tevrat, bütün Yahudilere gelen peygamberlerin getirdiklerinin toplamıdır.

لَسْتُمْ عَلٰى شَيْءٍ  tabiri sınırsız bir şekilde küçümseme ve hakir görme ifade eder. (Sâbûnî)

"Rabb" kelimesinin sizler zamirine izafe edilmesi, davetteki ilâhî lûtfa işaret etmek içindir.  (Ebüssuud , İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

وَلَيَز۪يدَنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَاناً وَكُفْراًۚ 


Kasem üslubundaki terkip, nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Lam-ı muvattienin dahil olduğu cümle mukadder kasemin cevabıdır. Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

وَلَيَز۪يدَنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ , mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

مِنْهُمْ  car mecruru mef’ûl olan  كَث۪يرًا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَلَيَز۪يدَنَّ  fiilinin faili konumunda olan müşterek ism-i mevsul  مَٓا ‘nin sıla cümlesi olan  اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَاناً وَكُفْراً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Car mecrur ve mef’ûl, konudaki önemine binaen faile takdim edilmiştir.  كَث۪يرًا ‘deki tenvin tahkir içindir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اُنْزِلَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naibu fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin  bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّكَ  izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması, Peygamberimize tazim teşrif ve destek içindir. Rab isminin zikrinde tecrîd sanatı, zamir makamında zahir isimle tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

طُغْيَاناً  ve tezayüf nedeniyle ona atfedilen  وَكُفْراً  kelimeleri, يَز۪يدَنَّ  fiilinin mef’ûlleridir. Her ikisi de bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

طُغْيَانًا - كُفْرًا  kelimelerindeki nekrelik, kesret ve tahkir ifade eder. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

لَيَز۪يدَنَّ - كَث۪يراً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

كُفْرًا  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

Bu istinaf cümlesi, onların serkeşliklerinin şiddetini, kibir ve inattaki aşırılıklarını ve tebliğin onlara hiçbir fayda vermediğini açıklar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetin bu cümlesi 64. ayetteki cümlenin tekrarıdır. Aralarında tekrir, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. 

[(Resûlüm!) Şimdi, Rabbinden sana indirilenler bunlardan çoğunun azgınlık ve inkârını] “artıracak tabiî...” Yani Kur’an inmeye devam ederken -hasetleri yüzünden- bile bile reddetmekteki devamlılıkları artacak ve Allah’ın ayetlerini inkârda daha da ileri gidecekler. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu cümle tıpkı “Allah, hastalıklarını artırır” ayeti gibi müsebbebi söyleyip, sebebi kast etmekle beraber kâfirlerin düşeceği durumun evvelini söyleyerek sonraki cezaları hatırlatılıyor. Yani mecaz-ı mürselden kevn-i lâhik alakasıdır. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)

فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkip şart üslubundadır.

فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap olan  فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ۟  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

Takdiri, … إن حصل لهم ذلك  (Onların başına böyle bir şey gelirse …)  olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

الْكَافِر۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

الْكَافِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir. 

Bahsi geçenlerin zamir makamında zahir olarak kafir kavim ismiyle zikredilmeleri onları tahkir ve fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmek içindir.

الْكَافِر۪ينَ - كُفْرًاۜ  ve  الْقَوْمِ - تُق۪يمُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ  [Öyleyse o kâfirler güruhu için üzülme] cümlesinde ‘onlar için’ şeklinde zamir kullanılacak yerde  الْكَافِر۪ينَ  şeklinde zahir ismin kullanılması, onların küfürde ne kadar kök saldıklarını ortaya çıkarmak içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ  cümlesi ile Allah Resulünü teselli etmiştir.  فَ  harfi teselli tamamlansın diye fasiha içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

67. ayetin sonu  الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ  ile bitmişti. Bu ayet de aynı şekilde sona erdi. Lüzum ma la yelzem sanatı vardır. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)

Mâide Sûresi 69. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالصَّابِـؤُ۫نَ وَالنَّصَارٰى مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  ٦٩


Şüphesiz inananlar (müslümanlar) ile Yahudiler, Sabiîler ve Hıristiyanlardan (her bir grubun kendi şeriatında) “Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır” (diye hükmedilmiştir.)

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 وَالَّذِينَ ve kimseler
5 هَادُوا yahudiler(den) ه و د
6 وَالصَّابِئُونَ ve sabiiler(den) ص ب ا
7 وَالنَّصَارَىٰ ve hıristiyanlar(dan) ن ص ر
8 مَنْ kimseler
9 امَنَ inanan ا م ن
10 بِاللَّهِ Allah’a
11 وَالْيَوْمِ ve gününe ي و م
12 الْاخِرِ ahiret ا خ ر
13 وَعَمِلَ ve yapanlara ع م ل
14 صَالِحًا iyi işler ص ل ح
15 فَلَا yoktur
16 خَوْفٌ korku خ و ف
17 عَلَيْهِمْ onlara
18 وَلَا ve yoktur
19 هُمْ onlara
20 يَحْزَنُونَ üzüntü ح ز ن

Burada anılan yahudi, Sâbiî ve hıristiyanlardan maksadın kimler olduğu ve verilen müjdenin kapsamı Bakara sûresinde açıklanmıştır (bk. 2/62).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 315

صَبَأ sabee : الصّابِئُون  Hz. Nuh’un dini üzere olan bir kavim idi. Ayrıca bir dinden çıkıp başka bir dine geçene الصَّابِئ denir. صَبَا Önü kıbleye dönük olan rüzgar manasındadır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de sadece ismi fail kalıbında 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)  Türkçede kullanılan şekli  sabâ makamıdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالصَّابِـؤُ۫نَ وَالنَّصَارٰى مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحاً

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl,  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası آمَنُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَلَّذِينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, atıf harfi وَ  ile ilk ism-i mevsûle matuf olup, mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  هَادُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

هَادُوا  mahzuf elif üzere damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

وَ  istînâfiyyedir. الصَّابِـؤُ۫نَ  mübteda olup, ref alameti وَ ' dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. Haberi mahzuftur. اَلنَّصَارَى  atıf harfi وَ  ile  اِنَّ ‘nin ismi  اَلَّذِينَ ‘ye matuf olup, mukadder fetha ile mansubdur.

مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  اِنَّ 'nin isminden bedel olarak mahallen mansub veya şart edatı olup mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنَ بِاللّٰهِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

اٰمَنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُوَ ‘dir. Veya şart fiili olarak mahallen meczumdur. بِاللَّه  car mecruru  آمَنَ  fiiline mütealliktir. الْيَوْمِ الْاٰخِرِ  atıf harfi  وَ ’la  بِاللّٰهِ ‘ye matuftur.  الْاٰخِرِ  kelimesi  الْيَوْمِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَمِلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُوَ ‘dir. صَالِحًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansub olup, mahzuf mef‘ûlu mutlakın sıfatıdır. Takdiri  عَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا  şekildedir.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

 

İsim cümlesidir. فَ  zaid harftir. لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  خَوْفٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ  car mecruru, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. 

وَ  atıf harfidir. لَا  zaid harftir. Nefiy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. Munfasıl zamir  هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَحْزَنُونَ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.  

يَحْزَنُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالصَّابِـؤُ۫نَ وَالنَّصَارٰى مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحاً 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

Ism-i mevsul  اِنَّ ’nin ismi, فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  cümlesi, haberidir.

اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tazim amacına matuftur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  اٰمَنُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

İkinci  الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûlu, atıf harfi  وَ  ile birincisine matuftur. Sılası olan  هَادُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَالصَّابِؤُ۫نَ وَالنَّصَارٰى  kelimeleri tezayüf nedeniyle birinci mevsûle atfedilmiştir.

Lafızlar birbirine atfedilirken daha önemli olan takdim edilir. Bu cümlede de iman edenler, önemine binaen yahudiler, hristiyanlar ve sabiîlere takdim edilmiştir.

مَنْ  müşterek ism-i mevsûlu,  اِنَّ  'nin ismi olan  الَّذ۪ينَ ‘den bedeldir. Sıla cümlesi  اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Bedel, atıf harfi getirilmeksizin, tefsir ve izah maksadıyla, bir kelimenin bir başka kelimeyle açıklandığı ıtnâb sanatıdır.

Arap dilinde bir kelimenin yerine kullanılan başka bir kelimenin atıf yapılmadan ve tefsir maksatlı kullanılması “bedel” ile anlatılmaktadır. Bedel yapmanın amacı, kapalı olan kelamı açmak, açık olanı ise tekid etmektir. (Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi, İtnâb-îcâz)  

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

الْاٰخِرِ  kelimesi  لْيَوْمِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Aynı üslupta gelerek sıla cümlesine atfedilen  وَعَمِلَ صَالِحًا  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sıla cümlesinde o kişilerin Allah’a, ahiret gününe iman etmek ve salih amel yapmak şeklinde özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.

Mef’ûl olan  صَالِحًا ‘daki nekrelik tazim ve nev ifade eder

صَّالِحَا  kelimesi hazfedilmiş bir amel kelimesinin sıfatıdır. Aslında  عَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا  şeklinde gelmesi beklenirdi.  آيَاتٍ بَيِّنَات  ibaresi de böyledir. Çoğu zaman  آيَات  hazfolur sadece  بَيِّنَات  gelir. 

الَّذ۪ينَ ’nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları, الَّذ۪ينَ  ve  مَنْ  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

هَادُوا - الصَّابِؤُ۫نَ - النَّصَارٰى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır. 

اٰمَنَ - اٰمَنُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الصَّابِؤُ۫نَ ; bir şeyden diğerine intikal etmek geçmek, demektir.

Bu istînafî kelam, zikredilenlerden başkalarını iman ile salih amele teşvik eder.

Yani, yalnız dilleri ile inanan münafıklardan, kalpleri tasdik etsin veya etmesin dilleri ile inandıklarını söyleyenlerden, Yahudilerden, Sabiîlerden, ve Hristiyanlardan, Allah'a (mebde') ve ahiret gününe (meâd) halisane, layıkı veçhile, ihdasî ve inşaî yeni bir inançla iman edip bu imanın gerektirdiği şekilde salih amel işleyenlere o gün azap korkusu yoktur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

Bu cümlenin 68. ayeti dinleyen kişinin aklına gelebilecek bir sorunun cevabı olarak istînâfi beyâniyye olabileceğini bilin. Soru İslam’ın gelişinden önce Kitap Ehlinden nesli tükenenlerin durumu hakkındadır. Onlar bir şey üzerindeler midir, yoksa değiller midir? O günlerde dinlerine uymak onlara fayda verdi mi? Bu nedenle, bu mukadder soruya cevaben, “إنَّ الَّذِينَ آمَنُوا والَّذِينَ هادُوا” [İnananların ve Yahudilerin] buyurularak dinlerine uymanın kendilerine fayda sağlayacağı ifade edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İman edenlerden maksat, Allah'a ve Muhammed'e (sav) iman edenler, yani Müslümanlardır. Ancak ahbardan maksat; Yahudiler, Sabiîler ve Hristiyanlardır ve burada müminlerin zikrine gelince birazdan açıklayacağımız önemi dolayısıyladır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu ayette  اِنَّ ‘nin ismine atfedilen  الصَّابِؤُ۫نَ  kelimesinin  الصابئين  şeklinde gelmesi gerekirdi. Belâgî bir amaçla bundan vazgeçilmiş ve  الصَّابِؤُ۫نَ  mübteda olmuştur.  كذلك  şeklindeki müsned de hazf olmuştur. (Buradaki belâgî nükte; Sabiîleri açıklamaktır. Onlar daha fazla dalalettedir. Eğer iman eder ve salih amel yaparlarsa Allah onların tövbelerini kabul eder.) (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’ân Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi)

عَمِلَ صَالِحًا  terkibinde mef’ûlü mutlak olan  عَمَلَا  şeklindeki mevsuf hazfedilmiştir. Bu îcaz sanatıdır. Şu anlama gelir: Sizin amelinizden ziyade o amelin sizi ıslah edip etmediğine nazar edilir. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)

Cenab-ı Hak, ayetin başında  اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُو  "Şüphe yok ki iman edenler..."; ayetin sonunda da,  مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ  "..Allah'a iman edenler..." buyurmuştur. Bu tekrarın şu iki faydası bulunmaktadır:

a) Münafıklar, kendilerinin mümin olduklarını iddia ediyorlardı. Binaenaleyh bu tekrarın faydası, münafıkları, korku ve kederin bulunmaması vaadinin dışında tutmaktır.

b) Allah Teâlâ "İman" lafzını mutlak zikretmiştir. İman sözünün içine pekçok kısım girer ki bunların en kıymetlisi, Allah'a ve ahiret gününe iman etmektir. Binaenaleyh, bu tekrarın faydası bu iki kısmın, imanın kısımlarının en şereflisi olduğuna dikkat çekmek olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اِنَّ  nin ismine râci olacak zamir hazfedilmiş olup takdiri,  مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ "Onlardan da iman eden kimse..." şeklindedir. Ama, karîne kaim olduğu için bu zamirin hazfedilmesi güzel ve yerinde olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 وَالصَّابِؤُ۫نَ  kelimesi "sabi" kelimesinin çoğulu olup bir şeyden diğerine intikal etmek, geçmek anlamına gelir. Zira bu insanlar, dinlerinde nefsanî arzularına uymuşlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

Hac Sûresi’ndeki benzer bir ayette  الصابئين  kelimesi Hristiyanlardan önce ve mansub olarak zikredilmiştir. Bunun sebebi oradaki bir durumdur ki bu da, aralarındaki hükmün verildiğini kapsayan ilanı vermekte acele etme isteğidir. Onlar Allah’ın adaleti önünde başkalarıyla eşittir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  cümlesi  اِنَّ  ‘nin haberidir. فَ  zaiddir. Sübut ifade eden menfî isim cümlesi formunda faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  لَا خَوْفٌ ’un haberi mahzuftur.  عَلَيْهِمْ  bu mahzuf habere mütealliktir. Müsnedün ileyh olan  خَوْفٌ ’daki tenvin, nev ve kıllet içindir. Yani ‘hiçbir korku’ demektir. Bilindiği gibi nefy siyakta nekre umum ifade eder.

وَ ’la öncesine atfedilen  وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  cümlesinin atıf sebebi, hükümde ortaklıktır.  Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Haber, muzari fiil cümlesi şeklinde gelerek teceddüt, tecessüm ve istimrar ifadesiyle birlikte hükmü takviye etmiştir.

خَوْفٌ - يَحْزَنُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır. 

خَوْفٌ - اٰمَنُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  ibaresinden korku ve hüznün devamlı olmayacağı değil, fakat hiçbir zaman olmayacağı anlamı çıkarılmıştır. Çünkü burada nefy harfi  لَا her ne kadar geniş zaman fiiline dahil olmuşsa da makamın gereği olarak devamlılık ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

خوف  ve  حزن  arasındaki fark:  خوف , insanın gelecekte olacak (henüz meydana gelmemiş) bir işten dolayı kederlendirmesi, حزن  ise geçmişte bir şeyi kaçırmasından dolayı kederlenmesidir. Burada ayrıca  خوف  kelimesinin önce  حزن  kelimesinin sonra zikredilmesinde bir incelik vardır. Şöyle ki gelecekte meydana gelecek bir şeylerden korkmak, geçmişte olmuş olanlarınkinden daha şiddetlidir. Bu nedenle  خوف , önce zikredilmiştir. Yine burada  خوف  ve  حزن  kelimelerinde kinaye vardır.  خوف , günahlardan dolayı cezalandırılmayacaklar,  حزن  de sevaplarından da mahrum bırakılmayacaklar manasında kinaye yapılmıştır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, s. 490)

Burada isim cümlesi olarak gelmiş iki cümle; kendilerine müjde verilen muhsinlerin hallerini toplu olarak ifade eden bir kelamdır. Bu kelamda, hüsnü intiha olduğunu söyleyebiliriz. Son derece kısa ve kolay olarak tanımlayabiliriz. İbarenin başındaki  فَ harfi, şart ifade eden ism-i mevsûlün haberinin başına gelmiştir. Bunun faydası da haberin mübtedaya isnadını tekid etmektir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 7, Ahkaf/13, S. 142)

فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ cümlesi, Bakara 38,112, 262, 274, 277, Maide 69, Enam 48, Araf 35, Yunus 62 ve Ahkâf 13. ayetlerde aynen tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Mâide Sûresi 70. Ayet

لَقَدْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ وَاَرْسَلْـنَٓا اِلَيْهِمْ رُسُلاًۜ كُلَّمَا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُهُمْۙ فَر۪يقاً كَذَّبُوا وَفَر۪يقاً يَقْتُلُونَ  ٧٠


Andolsun, İsrailoğullarından sağlam söz almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Fakat her ne zaman bir Peygamber, onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir hükmü getirdiyse; onlardan bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَقَدْ andolsun
2 أَخَذْنَا biz almıştık ا خ ذ
3 مِيثَاقَ söz و ث ق
4 بَنِي oğullarından ب ن ي
5 إِسْرَائِيلَ İsrail
6 وَأَرْسَلْنَا ve göndermiştik ر س ل
7 إِلَيْهِمْ onlara
8 رُسُلًا elçiler ر س ل
9 كُلَّمَا ne zaman ك ل ل
10 جَاءَهُمْ onlara getirdiyse ج ي ا
11 رَسُولٌ bir elçi ر س ل
12 بِمَا bir şey
13 لَا
14 تَهْوَىٰ istemediği ه و ي
15 أَنْفُسُهُمْ canlarının ن ف س
16 فَرِيقًا bir kısmını ف ر ق
17 كَذَّبُوا yalanladılar ك ذ ب
18 وَفَرِيقًا ve bir kısmını da ف ر ق
19 يَقْتُلُونَ öldürüyorlardı ق ت ل

İsrâiloğulları’ndan, Allah’tan başka tanrı edinmeme, ana-babaya hürmet etme, cana kıymama ve hırsızlık yapmama gibi konularda “mîsak” (kesin söz) alınmıştı (bk. Bakara 2/40, 83-84). İsrâiloğulları’nın, işlerine gelmeyen ve çıkarlarıyla çelişen hükümler getiren peygamberlerin pek çoğunu ya yalancılıkla itham ettiklerine veya onları öldürdüklerine Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetinde değinilmiştir (meselâ bk. Bakara 2/87; Âl-i İmrân 3/21).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 315


لَقَدْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ وَاَرْسَلْـنَٓا اِلَيْهِمْ رُسُلاًۜ 


لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

اَخَذْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. م۪يثَاقَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. 

بَن۪ٓي  muzâfun ileyh olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti  ى ’dir. İzafetten dolayı  ن  harfi mahzuftur. اِسْرَٓاء۪يلَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرْسَلْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْهِمْ  car mecruru  اَرْسَلْنَٓا  fiiline mütealliktir.  رُسُلًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرْسَلْنَٓا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


 كُلَّمَا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُهُمْۙ 


كُلَّمَا  şart manası taşıyan zaman zarfı olup, cevaba mütealliktir.  

جَٓاءَهُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

رَسُولٌ  fail olup damme ile merfûdur.

مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harfi ceriyle  جَٓاءَهُمْ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُهُمْۙ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تَهْوٰٓى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  اَنْفُسُ  fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

كُلَّمَا  kelimesi  كُلَّ  ile masdariyye  مَا ‘ nın birleşimi olan cezmetmeyen şart edatıdır. Kendisinden sonra şart ve cevap olarak iki fiil bulunur. Bu fiiller daima mazi olur. Edat bu fiillerin tekrarlandığını ifade etmeye yarar. مَا  ile masdara dönüşmüş şekline muzaf olur. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)


فَر۪يقاً كَذَّبُوا وَفَر۪يقاً يَقْتُلُونَ

Fiil cümlesidir. فَر۪يقًا  kelimesi  كَذَّبُوا  fiilinin mukaddem mef‘ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. 

كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فَر۪يقًا  atıf harfi  وَ ’la şartın cevabına matuftur.  

فَر۪يقًا  kelimesi يَقْتُلُون  fiilinin mukaddem mef‘ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.

يَقْتُلُون  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

كَذَّبُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir. 

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

لَقَدْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ وَاَرْسَلْـنَٓا اِلَيْهِمْ رُسُلاًۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayet kasem üslubundadır.  لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap olan  اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Aynı üslupta gelen  وَاَرْسَلْنَٓا اِلَيْهِمْ رُسُلًاۜ  cümlesi, kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Fiillerin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  اِلَيْهِمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir. 

Mef’ûl olan  رُسُلًا ’deki nekrelik, tazim ve kesret ifade eder.

رَسُولٌ - اَرْسَلْنَٓا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

"Andolsun ki biz İsrâiloğullarının mîsak (sağlam söz)larını aldık ve kendilerine Peygamberler gönderdik." Bu îbtidaî (terkip olarak makablinden bağımsız) kelam, onların imandan pek uzak olduğunu gösteren cinayetlerden diğer bazılarını beyan eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yahudilerin durumları ve Allah'a ve Elçilerine karşı cüret ettikleri şeylere geri dönen bir istînâf cümlesidir. Muhammed (s.a.v)'in getirdikleriyle onların hidayete ermelerinin ümitsiz bir durum oluşuna, O'nun çağrısına karşı takındıkları tavrın yeni bir şey olmadığına ve nesilden nesile yaptıkları davranışın bu olduğuna bir tarizdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


كُلَّمَا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُهُمْۙ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle şart üslubundadır. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.

كُلَّمَا , şart manası taşıyan zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.

Şart cümlesi olan  كُلَّمَا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُهُمْۙ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Geldi manasındaki  جَٓاءَ  fiili müteaddi olduğu için mef’ûlünü harf-i cersiz alır. Bu cümlede olduğu gibi  بِ  harfiyle kullanıldığında getirdi manasına gelir.

Mecrur mahaldeki müşterek has ism-i mevsûl, başındaki  بِ  harf-i ceriyle birlikte  جَٓاءَهُمْ  fiiline  mütealliktir. Sılası olan  لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُهُمْ  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Takdiri   عصوه وعادوه (ona düşmanlık ve asilik ettiler) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir.

Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. Cevabın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

رَسُولٌ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu istînâfi şart cümlesi, onlardan mîsak alınması ve kendilerine Peygamberler gönderilmesi ihbarından doğan bir suale cevap mahiyetindedir. Burada şartın cevabı da mahzuftur. Yani, "Onlar, kendilerine gönderilen peygamberlere ne yaptılar?" suali şöyle cevaplandırılmıştır: "Ne zaman o Peygamberlerden biri onlara, nefislerinin istemediği, hoşlanmadığı hak hükümlerden ve şeriatlerden bir şey getirdi ise isyan ve düşmanlık ettiler." (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Burada elçiden kastedilen, Musa, Davud ve İsa (a.s) gibi bir kanun ve bir kitap ile gelen ve Yuşa, Eş’iya ve İrmiya gibi kanunu pekiştirmek ve açıklamak için gelen peygamberlerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


  فَر۪يقاً كَذَّبُوا وَفَر۪يقاً يَقْتُلُونَ

 

Beyanî istînaf olan cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Bu cümlenin şartın cevabı olduğu da söylenmiştir.

Cümlede takdim-tehir vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mef’ûl olan  فَر۪يقاً, ihtimam için, amili olan  كَذَّبُوا  fiiline takdim edilmiştir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Ayeti kerimede  فَرِيقً  kelimesi öne geçmiştir. Yalanlamaları ve öldürmeleri kötü birşeydir, ama özellikle bu kişileri yalanlamaları ve öldürmeleri çok kötüdür. Çünkü  فَرِيقً  kelimesiyle bahsedilen kişiler rasullerdir.

Aynı üslupta gelen  وَفَر۪يقاً يَقْتُلُونَ  cümlesi makabline hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mazi sıygadan muzari sıygaya iltifat sanatı vardır. 

Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَر۪يقاً ’daki nekrelik tazim içindir. فَر۪يقاً  ve الرُّسُلِ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr ve ıtnâb sanatları vardır.

فَر۪يقًا كَذَّبُوا وَفَر۪يقًا يَقْتُلُونَ  ifadelerinde, mefûl olan kelimenin öne alınmasının faydası nedir?

Cevap: Öne almanın, o şeye gösterilen ihtimam ve ilginin fazlalığından dolayı olduğunu biliyorsun.. Binaenaleyh, yalanlamak ve öldürmek her ne kadar kötü şeyler ise de, peygamberleri yalanlayıp onları öldürmek çok daha fazla çirkin şeylerdir, işte ayetteki bu takdim, böyle bir manadan dolayı olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Katletmek fiilinin geçmiş zaman kipi yerine geniş zaman (muzari) kipi ile varid olması, olayın korkunçluğunu canlandırmak, fiilin onların devam edegelen bir âdetleri olduğuna dikkat çekmek,   ayrıca ayetlerin sonlarındaki uyumu (bir önceki ayetin sonu  يَحْزَنُونَ  idi; bu ayette  يَقْتُلُونَ ’dur) gözetmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Şayet “Neden iki fiilden biri mazi diğeri muzari kipiyle geldi?” dersen şöyle derim: يَقْتُلُونَ  fiili geçmiş halin hikayesi olarak [katlediyorlardı] şeklinde getirilmiş ve bununla, mezkûr katlin ne kadar berbat bir eylem olduğu gösterilmiş ve bu rezalet durum -ne kadar hayret verici bir şey olduğunu vurgulamak için- halihazırda meydana gelen bir fiilmiş gibi aktarılmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

فَرِيقاً كَذَّبُوا وَفَرِيقاً يَقْتُلُونَ  ifadesinde beliğ iltifat vardır. Çünkü burada geçmişte yaşanmış bir olaylar devamlı yaptıkları bir davranış olduğuna tenbih etmek ve ayetin başına münasip olması için muzari fiille anlatılarak korkunç olaylar zihinde canlandırılmıştır. 

Bugün Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) sünnetlerini ortadan kaldırırsak onu öldürmüş gibi oluruz. Bu fiilleri yapmak kötüdür ama peygambere yapılması daha da kötüdür.

Ayette cem' ma’at-tefrik sanatı vardır.

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Günün Mesajı
67. ayette Peygamber efendimizin yaşadığı bölgedeki bütün müşrikler, Yahudiler, Hristiyanlar, münafıklar vs bütün düşmanlarından korunacağı ve onların kendisine bir zarar veremeyecekleri kesin bir dille haber verilmiştir. Bu mucize gerçekleşmiş ve Allah rasulü sav yatağında vefat etmiştir. Allah'ın mesajını, yani dinini, kimseden korkmadan Rasulullah'ın izinde, yani sünnete uygun olarak tebliğ edenlerin de aynı koruma altında bulunacaklarını dair zımni bir müjde de vardır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Güzel insanlar, güzel hatırlanır. Yüzü gözünün önüne geldiğinde ilk tebessümünü görürsün. Sonra, tebessümün onun yüzünde bıraktığı izleri ve gözündeki ışıltıları. O tebessüm ve göz ışıltısıyla harmanlanmış anıları.

Güzel insanlar, güzel izler bırakır. Paylaşıldıkça etkisi büyüyen hatıralar. Güzel insanlar güzelliğiyle kalplere dokunur. Ardından Allah razı olsun güzel insan denir. Allah senden razı olsun.

Güzel insanları hatırlayıp düşünenin duasıdır; güzel ve hayırla hatırlananlardan olmak. ‘Allah ondan razı olsun’ dualarıyla anılmak.

İman edip günahtan kaçınmak için çabalayanlardan, Allah tarafından indirileni doğru dürüst uygulayanlardan ve ahiret günü kendisine korku ve üzüntü olmayanlardan olmak duasıyla.

 

Rabbim! Bizi hz. Yusuf’un duasına kat;

Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da âhirette de beni yönetip himaye eden sensin. Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların arasına kat!

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji