6 Ağustos 2024
Mâide Sûresi 58-64 (117. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Mâide Sûresi 58. Ayet

وَاِذَا نَادَيْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ اتَّخَذُوهَا هُزُواً وَلَعِباًۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَ  ٥٨


Siz namaza çağırdığınız vakit onu alaya alıp eğlence yerine koyuyorlar. Bu, şüphesiz onların akılları ermeyen bir toplum olmalarındandır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ve zaman
2 نَادَيْتُمْ çağırdığınız ن د و
3 إِلَى
4 الصَّلَاةِ namaza ص ل و
5 اتَّخَذُوهَا onu yerine koydular ا خ ذ
6 هُزُوًا eğlence ه ز ا
7 وَلَعِبًا ve oyun ل ع ب
8 ذَٰلِكَ işte bu
9 بِأَنَّهُمْ oldukları içindir
10 قَوْمٌ bir topluluk ق و م
11 لَا
12 يَعْقِلُونَ düşüncesiz ع ق ل
Riyazus Salihin, 1038 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan ezanı duymamak için arkasını dönüp yellenerek kaçar. Ezan bitince tekrar geri gelir. Namaz için kamet edilince yine arkasını dönüp kaçar. Kamet bittiğinde yine gelir ve kişi ile nefsi arasına sokulur ve ona: Filân şeyi hatırla, filân şeyi hatırla diyerek, namazdan önce aklında olmayan şeyleri hatırlatır da, neticede insan kaç rek’at namaz kıldığını bilemez olur.”
Buhârî, Ezân 4, Amel fis’-salât 18, Sehv 6, Bed’ü’l-halk 11; Müslim, Salât 19, Mesâcid 83. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 31; Nesâî, Ezân 20, 30
 

وَاِذَا نَادَيْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ اتَّخَذُوهَا هُزُواً وَلَعِباًۜ


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. نَادَيْتُمْ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

نَادَيْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.  اِلَى الصَّلٰوةِ  car mecruru  نَادَيْتُمْ  fiiline mütealliktir. 

Şartın cevabı  اتَّخَذُوهَا هُزُوًا ’dır.  

اتَّخَذُوهَا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  هُزُوًا  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  لَعِبًا  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. 

(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)  (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.

b)  (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.

c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَادَيْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi  ندي ’dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّخَذُوهَا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَ


İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذَ ٰ⁠لِكَ  mübteda olup mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. أَنَّ  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  ذَ ٰ⁠لِكَ ’nin mahzuf haberine müteallik olup mahallen mecrurdur. بِ  harf-i ceri sebebiyyedir.

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

هُمْ  muttasıl zamiri  أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  قَوْمٌ  kelimesi  أَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. لَا يَعْقِلُونَ  cümlesi  قَوْمٌ  ‘nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.  

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.

یَعۡقِلُونَ  fiili, نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِذَا نَادَيْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ اتَّخَذُوهَا هُزُواً وَلَعِباًۜ 


Şart üslubundaki ayet atıf harfi  وَ ‘ la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِذَا  şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan  نَادَيْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  اتَّخَذُوهَا هُزُوًا وَلَعِبًا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Bu ayet önce ezanın meşru olduğuna, ikinci olarak onunla alay etmenin ve hafife almanın küfür olduğuna delalet etmektedir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

هُزُوًا  ve  لَعِبًا  kelimelerindeki tenvin tahkir, kesret ve nev ifade eder. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اِذَا نَادَيْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ [Namaza çağırdığınız vakit] ifadesi ezandan kinayedir. Ezan dinin şiarıdır.

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَ

 

Ayetin son cümlesi  ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâzı hazif sanatı vardır. ذٰلِكَ ‘nin haberi mahzuftur.

ذٰلِكَ  mübtedadır. Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenin önemini vurgular ve ona tahkir ifade etmiştir. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle dikkatleri çeker.

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’yi takip eden  بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle, masdar tevilinde sebep bildiren  بِ  harfi ile birlikte  أَنَّ ‘nin mahzuf haberine müteallıktır. 

لَا يَعْقِلُونَ  cümlesi müsned olan  قَوْمٌ  için sıfattır. Sıfatlar anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

İşaret isminde istiare vardır. Ayette  ذَ ٰ⁠لِكَ  kelimesi ehli kitabın durumuna işaret etmektedir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilene tahkir ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

بِ  harfi sebep içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Mâide Sûresi 59. Ayet

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ هَلْ تَنْقِمُونَ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلُۙ وَاَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ  ٥٩


De ki: “Ey kitap ehli! Sadece Allah’a, bize indirilene ve daha önce indirilmiş olan (ilâhî kitap)lara inandığımızdan ve çoğunuzun da fasıklar olmasından ötürü bizden hoşlanmıyorsunuz.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 يَا أَهْلَ ehli ا ه ل
3 الْكِتَابِ Kitap ك ت ب
4 هَلْ
5 تَنْقِمُونَ hoşlanmıyorsunuz ن ق م
6 مِنَّا bizden
7 إِلَّا sadece
8 أَنْ diye (mi?)
9 امَنَّا iman ediyoruz ا م ن
10 بِاللَّهِ Allah’a
11 وَمَا
12 أُنْزِلَ ve indirilene ن ز ل
13 إِلَيْنَا bize
14 وَمَا ve şeye
15 أُنْزِلَ indirilen ن ز ل
16 مِنْ
17 قَبْلُ bizden önce ق ب ل
18 وَأَنَّ oysa
19 أَكْثَرَكُمْ sizin çoğunuz ك ث ر
20 فَاسِقُونَ yoldan çıkmıştır ف س ق

İslâm’ın Medine’de hızla yayıldığını gören Ehl-i kitap (yahudiler) müslümanları kıskandıkları için onlara karşı kin ve nefret besliyor, onları küçümsüyorlardı. Bu sebeple âyet-i kerîmede Hz. Peygamber’den onların bu kin ve nefretlerinin sebebini sorması istenmektedir. Çünkü müslümanların Allah’a, Peygamber’e ve daha önce gelmiş olan kitaplara iman etmeleri bir suç ve kusur değildi! Peygamberlerini tasdik edip kitaplarına iman ettikleri için Ehl-i kitabın müslümanları takdir etmeleri gerekirken, aksine kıskandıklarından dolayı onlara karşı kin ve nefret hisleriyle davranıyorlardı. Âyetten anlaşıldığına göre Ehl-i kitabın müslümanlara karşı menfi tavırlarının iki sebebi vardır: Biri, müslümanların Hz. Muhammed ve Kur’an dahil peygamberlere ve onlara indirilmiş olan kitaplara iman etmeleridir. İkinci sebep ise Ehl-i kitabın çoğunun yoldan çıkmış kimseler olmalarıdır.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 300

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ هَلْ تَنْقِمُونَ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلُۙ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli,  يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

يَٓا  nida harfidir. Münada olan  اَهْلَ  muzâf olup fetha ile mansubdur. الْكِتَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Nidanın cevabı  هَلْ تَنْقِمُونَ ’dir.  

هَلۡ  istifham harfidir. تَنْقِمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنَّٓا  car mecruru  تَنْقِمُونَ  fiiline mütealliktir.  

اِلَّٓا  hasr edatıdır. اَنْ  masdariyyedir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel  تَنْقِمُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اٰمَنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  بِاللّٰهِ  car mecruru  اٰمَنَّا  fiiline mütealliktir. 

مَٓا  müşterek ism-i mevsûl atıf harfi  وَ  ile lafza-i celâle matuf olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  اُنْزِلَ اِلَيْنَا ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.

اُنْزِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. اِلَيْنَا  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir. 

مَٓا  müşterek ism-i mevsûl atıf harfi  وَ  ile lafza-i celâle matuf olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  اُنْزِلَ مِنْ قَبْلُۙ ’dır. Aid zamir هو ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اُنْزِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  مِنْ قَبْلُ  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

هَلْ : Muzari fiile dâhil olursa mânâyı istikbâle çevirir. Ancak muzari fiil istikbâl ifâde ediyorsa bu fiile dâhil olmaz.

اُنْزِلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındadır. Sülâsîsi نزل’dır. 

اٰمَنَّا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındadır. Sülâsîsi أمن ‘dir.

İf’âl babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

وَاَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اَكْثَرَكُمْ  kelimesi  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فَاسِقُونَ  kelimesi  اَنَّ ’nin haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

فَاسِقُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  فسق  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ هَلْ تَنْقِمُونَ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلُۙ وَاَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ


Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Bu cümle, önceki cümleyle 61. ayetteki  وَاِذَا جَٓاؤُ۫كُمْ  cümlesi arasında itiraziyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Nidanın cevabı olan  هَلْ تَنْقِمُونَ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلُۙ  ise istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

هَلْ  inkârî manadadır. Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen soru anlamı dışında taaccüp ve kınama kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

ھلَ  ile gelen istifham ile; sorulan şeyin gerçekleştiğini ifade edildiğinde soru manasında olmayıp, sorulan sorunun tahakkuk ettiğine/edeceğine delalet eder. Bu sebeple gelecek olan cevap da tahakkuk manasıyla olacaktır. İstifham bu yüzden mecazi, tehekkümi ve inkaridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yunus/102)

هَلْ  ve  اِلَّٓا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûl arasındadır.  تَنْقِمُونَ , maksur/sıfat, masdar-ı müevvel olan mef’ûl maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir. 

Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Yani fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.

نقم “hoşlanmadı, kin besledi’ demektir. Yani ayet-i kerimedeki cümle [Bizden bu yüzden mi hoşlanmıyorsunuz?] manasındadır.

هَلْ تَنْقِمُونَ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ  cümlesi zemme benzeyen bir şeyle methi pekiştirmektedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; Zuhaylî, Tefsirü’l Münir; Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki   اٰمَنَّا بِاللّٰهِ  cümlesi, masdar teviliyle  تَنْقِمُونَ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel olan cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki  اٰمَن  fiilinin  بِ  harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmin sanatıdır.

Ayetteki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  lafza-i celâle matuftur. Sılası olan  اُنْزِلَ اِلَيْنَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Ayetteki ikinci  مَٓا  ism-i mevsulu birinciye matuftur. Cihet-i camia temasüldür. Sıla cümleleri, aynı üslupta gelmiştir.

اُنْزِلَ  fiili önemine binaen tekrar edilmiştir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اُنْزِلَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naibi fail olur.

Kuran-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin  bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

İkinci  اُنْزِلَ  fiiline müteallik olan  قَبْلُۙ , cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre, muzâfun ileyhten ivazdır.

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’ nin dahil olduğu isim cümlesi olan  اَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ , masdar tevilinde olup  önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi tezayüftür.

Masdar-ı müevvel olan cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsned olan  فَاسِقُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

اَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ  cümlesiyle  اٰمَنَّا بِاللّٰهِ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

اَهْلَ - هَلْ  ve  قُلْ - قَبْلُۙ  ve  مِنَّٓا - اٰمَنَّا  gruplarındaki kelimeler arasında cinas-ı muzari ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَاَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ  ifadesinin başındaki  وَ , vâv-ı maiyyedir. Yani “Sizler, birçoğunuz fasık olmanızla birlikte (fasık olduğunuz halde) bizlerin Allah’a iman etmemizi yadırgıyorsunuz.” demektir. Zira iki hasımdan biri kötü sıfatlarla mevsuf olup diğeri de pek çok güzel sıfat sahibi olunca hasmının kötü sıfatlarının yanında berikinin güzel sıfatlara sahip oluşu, hasmın kalbinde daha çok buğz ve hasede sebebiyet verir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayetteki  وَاَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ  [Sizin bir çoğunuz fasıksınız]  ifadesi, fasıklığı onlara has kılmaktır. Binaenaleyh bu söz de tariz yolu ile Müslümana, onların fasık oldukları için tâbi olmadıklarını gösterir. Buna göre mana, “Siz, iman ettiğimiz ve sizin gibi fasık olmadığımız için bizden hoşlanmıyorsunuz.” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Mâide Sûresi 60. Ayet

قُلْ هَلْ اُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ مَنْ لَعَنَهُ اللّٰهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَاز۪يرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَۜ اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضَلُّ عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ  ٦٠


De ki: “Allah katında cezası bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın lânetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile şeytanlara tapan kimselerdir. İşte bunların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 هَلْ
3 أُنَبِّئُكُمْ size söyleyeyim mi? ن ب ا
4 بِشَرٍّ daha kötüsünü ش ر ر
5 مِنْ -ndan
6 ذَٰلِكَ bu-
7 مَثُوبَةً cezası ث و ب
8 عِنْدَ katında ع ن د
9 اللَّهِ Allah
10 مَنْ kim(ler)e
11 لَعَنَهُ la’net etmişse ل ع ن
12 اللَّهُ Allah
13 وَغَضِبَ ve gazab etmişse غ ض ب
14 عَلَيْهِ onlara
15 وَجَعَلَ ve yapmışsa ج ع ل
16 مِنْهُمُ kimlerden
17 الْقِرَدَةَ maymunlar ق ر د
18 وَالْخَنَازِيرَ ve domuzlar خ ن ز ر
19 وَعَبَدَ ve tapanlar ع ب د
20 الطَّاغُوتَ Tâğût’a ط غ ي
21 أُولَٰئِكَ işte onların
22 شَرٌّ daha kötüdür ش ر ر
23 مَكَانًا yeri ك و ن
24 وَأَضَلُّ ve daha çok sapmışlardır ض ل ل
25 عَنْ
26 سَوَاءِ düz س و ي
27 السَّبِيلِ yoldan س ب ل
خنزر Yüce Allah’ın bununla doğrudan belirli bir hayvanı kasdettiği söylenmiştir. İkinci bir görüşe göre de ahlakı, huyları ve fiilleri onlarınkine benzeyen kişileri kasdetmiştir yoksa hilkatleri ve bünyeleri onlarınkine benzeyenleri değil. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de sadece bu şekilde 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli hınzırdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

قُلْ هَلْ اُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l kavli,  ‘dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

هَلْ  istifham harfidir. اُنَبِّئُكُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir zamir  انا ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بِشَرٍّ  car mecruru  اُنَبِّئُكُمْ  fiiline mütealliktir.

مِنْ ذٰلِكَ  car mecruru  شَرٍّ ’e mütealliktir.  ذا  işaret ismi sükun üzere mebni olup mahallen mecrur, ismi mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

مَثُوبَةً  temyiz olup fetha ile mansubdur.  عِنْدَ  mekân zarfı,  مَثُوبَةً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

هَلْ : Muzari fiile dâhil olursa mânâyı istikbâle çevirir. Ancak muzari fiil istikbâl ifâde ediyorsa bu fiile dâhil olmaz.

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.

(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُنَبِّئُكُمْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi  نبأ ’dir. 

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.       


مَنْ لَعَنَهُ اللّٰهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَاز۪يرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَۜ

 

İsim cümlesidir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri; هو  şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  لَعَنَهُ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

لَعَنَهُ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰه lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. غَضِبَ عَلَيْهِ cümlesi atıf harfi  وَ ’la sılaya matuftur.  

غَضِبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. عَلَيْهِ car mecruru  غَضِبَ  fiiline mütealliktir. جَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sılaya matuftur.  

جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. مِنْهُمُ  car mecruru  جَعَلَ  fiiline mütealliktir.  الْقِرَدَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْخَنَاز۪يرَ  atıf harfi  وَ ’la  الْقِرَدَةَ ‘ye matuftur. عَبَدَ الطَّاغُوتَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sılaya matuftur.  

عَبَدَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. الطَّاغُوتَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.


اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضَلُّ عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يل

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. شَرٌّ  haber olup damme ile merfûdur.

مَكَانًا  temyiz olup fetha ile mansubdur.  اَضَلُّ  atıf harfi  وَ ’la  شَرٌّ ’e matuftur. عَنْ سَوَٓاءِ  car mecruru  اَضَلُّ ‘ye mütealliktir.  Aynı zamanda muzâftır. السَّب۪يلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اَضَلُّ  -  شَرٌّ  kelimeleri ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ هَلْ اُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هَلْ اُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللّٰهِ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cümle azarlama ve kınama kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

اُنَبِّئُكُمْ  fiiline müteallik olan  بِشَرٍّ ‘ deki nekrelik, kesret ve tahkir ifade eder.

Yine  اُنَبِّئُكُمْ  fiiline müteallik olan işaret isminde istiare sanatı vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile duruma işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret ismiyle işaret edilirse aklî olan hissî olana benzetilmiş olduğundan istiare oluşur. Câmi’, her ikisindeki vücudun tahakkukudur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَثُوبَةً  kelimesinde istiare vardır. Sevap, mükafat manasındaki bu kelime, kötü akıbet anlamında müstear olmuştur. Aralarındaki zıddiyet, tehekküm ve alay maksadıyla tenasübe benzetilmiştir.

مَثُوبَةً  kelimesi temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV, Tekid)

Veciz ifade kastına matuf  عِنْدَ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  عِنْدِ , şan ve şeref kazanmıştır.

بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكَ  [Bundan daha kötü] ifadesindeki  ذٰلِكَ  beslenen intikam duygularına işaret etmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 57, s. 190)

نَبأ , büyük fayda sağlayan, kendisiyle ilim veya zann-ı galib oluşan haberdir. Bu iki özelliği taşımayan habere  نَبأ  denmez.  نَبأ  diye tanımlanan haberin hakkı, yalandan arınmış olmasıdır. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât) Her  نَبأ  haberdir, fakat her haber  نَبأ  değildir.

مَثُوبَةً  kelimesinde tehekkümi istiare vardır. Şer manasında istiare edilmiştir. Çok kullanıldığı için  أشَرُّ kelimesinin hemzesi hazfolunmuştur. İsm-i tafdildir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)

مَثُوبَةً kelimesi, aslında hayır işlerin karşılığı olarak kullanılır, tıpkı  عُقُوبَة kelimesinin kötülük karşılığı olarak kullanıldığı gibi. Ancak burada  مَثُوبَةً  kelimesinin “cezaya çarptırılma” manasında kullanılması, Yahudilerle alay etmek içindir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)


مَنْ لَعَنَهُ اللّٰهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَاز۪يرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَۜ

 

Beyanî istînaf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  هو  olan mübteda mahzuftur.

Haber konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sılası olan  لَعَنَهُ اللّٰهُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra korku uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Aynı üslupta gelen  غَضِبَ عَلَيْهِ  ve  وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَاز۪يرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَۜ  cümleleri, sılaya atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

الطَّاغُوتَ , Allah dışında tapınılan her şey demektir.  الطَّغُا: Suyun haddini, bendini aşması demektir.

Allah’ın ceza vereceği kişilerin (kendilerine lanet ettiği, üzerlerine gazap indirdiği, onlardan bir kısmını domuz ve maymun suretine koyduğu ve tağuta tapanlar) olarak sayılması taksim sanatıdır. 

لَعَنَهُ - غَضِبَ  ve  الْخَنَاز۪يرَ - الْقِرَدَةَ  arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.


اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضَلُّ عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ

 

Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda,  شَرٌّ  haberdir.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi durumun kötülüğüne dikkat çekmek içindir ve tahkir ifade eder.

مَكَاناً  kelimesi temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. 

شَرٌّ ’a matuf olan  اَضَلُّ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Burada kötülük mekâna nispet edilmiştir, ancak maksat orada yaşayanlardır. Böyle bir ifadede mübalağa vardır ve bu اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَانًا وَاَضَلُّ  (İşte bunlar daha kötü ve daha sapkındır) demekten daha etkilidir. Çünkü burada, “mecazın eşi” durumunda olan kinayeli bir kullanım vardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Din, şer şaibesinden münezzeh olduğu halde, şerrin dine nispet edilmesi, onların dinlerinin şerrin de şerri olduğunu ispat etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَاَضَلُّ عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ  ibaresinde de istiare vardır. Müsteâr  سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ  kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir.  السَّب۪يلِ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. 

لَعَنَهُ - غَضِبَ - شَرٌّ  ve  الْقِرَدَةَ - الْخَنَاز۪يرَ  ve  اَضَلُّ - الطَّاغُوتَۜ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

عَبَدَ  - عِنْدَ  ve  مَنْ - مِنْ  kelimeleri arasında cinas-ı muzari ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مِنْ -  شَرٌّ - اللّٰهُ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Doğru yolun tam ortasında iken sapmak hayret vericidir.

اُو۬لٰٓئِكَ  [İşte bunlar] yani bu lanet ve dönüşüme uğratılmış olanlar [yer bakımından daha kötüdürler.] 

Mâide Sûresi 61. Ayet

وَاِذَا جَٓاؤُ۫كُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّا وَقَدْ دَخَلُوا بِالْـكُفْرِ وَهُمْ قَدْ خَرَجُوا بِه۪ۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا كَانُوا يَكْتُمُونَ  ٦١


(Yanınıza) küfürle girip yine (yanınızdan) küfürle çıktıkları hâlde, size geldiklerinde “İnandık” dediler. Allah, onların saklamakta oldukları şeyi daha iyi bilir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ve zaman
2 جَاءُوكُمْ size geldikleri ج ي ا
3 قَالُوا derler ki ق و ل
4 امَنَّا inandık ا م ن
5 وَقَدْ oysa muhakkak
6 دَخَلُوا girmişlerdir د خ ل
7 بِالْكُفْرِ küfürle ك ف ر
8 وَهُمْ yine onlar
9 قَدْ muhakkak
10 خَرَجُوا çıkmışlardır خ ر ج
11 بِهِ onunla
12 وَاللَّهُ Allah
13 أَعْلَمُ daha iyi bilir ع ل م
14 بِمَا şeyleri
15 كَانُوا oldukları ك و ن
16 يَكْتُمُونَ gizliyor ك ت م

Müslümanların dinleri ve namazlarıyla alay eden yahudiler Hz. Peygamber’e karşı olan kin ve düşmanlıklarını gizli tutuyorlar, ona inanmadıkları halde inanmış görünerek meclisine gelip oturuyorlar, onu dinledikten sonra yine inanmamış olarak çıkıp gidiyorlardı. Âyet, bunların “inandık” şeklindeki sözlerinde yalancı olduklarını, o katı kalplerine hiçbir şekilde imanın girmediğini, Hz. Peygamber’in yanına kâfir olarak girdikleri gibi kâfir olarak çıktıklarını, fakat gizlediklerini sandıkları bu yalanlarını, hile ve tuzaklarını Allah’ın çok iyi bildiğini haber vermektedir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 302

وَاِذَا جَٓاؤُ۫كُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّا وَقَدْ دَخَلُوا بِالْـكُفْرِ وَهُمْ قَدْ خَرَجُوا بِه۪ۜ 


Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاؤُ۫كُمْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

جَٓاؤُ۫  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı  قَالُٓوا اٰمَنَّا ’dır.  

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli  اٰمَنَّا ’dır. قَالُٓوا  fiilinin mef'ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.  

اٰمَنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. قَدْ دَخَلُوا cümlesi  قَالُٓوا ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.  

وَ  haliyyedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. دَخَلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْكُفْرِ  car mecruru  دَخَلُوا  ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. بِ  harf-i ceri musahabe içindir.

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  قَدْ خَرَجُوا بِه۪ۜ cümlesi mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. خَرَجُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  خَرَجُوا  fiiline mütealliktir. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنَّا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا كَانُوا يَكْتُمُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olarak mahallen merfûdur. اَعْلَمُ  haber olup damme ile merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  اَعْلَمُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا يَكْتُمُونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَكْتُمُونَ  cümlesi  كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَكْتُمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَعْلَمُ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَاِذَا جَٓاؤُ۫كُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّا وَقَدْ دَخَلُوا بِالْـكُفْرِ وَهُمْ قَدْ خَرَجُوا بِه۪ۜ 

Ayet atıf harfi  وَ ‘ la önceki ayetin son cümlesine atfedilmiştir. Şart üslubunda gelen terkibin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada şart cümlesi, isim cümlesine atfedilmiştir. Haberî manada olması, şart cümlesinin haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

اِذَا  şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan  جَٓاؤُ۫كُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  قَالُٓوا اٰمَنَّا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan,  اٰمَنَّا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اٰمَنَّا  [İman ettik] sözü yalancıların iddiasıdır. Makam bu iddiayı inkâr makamıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi)

قَالُٓوا  ‘deki failin hali olan  وَقَدْ دَخَلُوا بِالْكُفْرِ  cümlesi, tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.

Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

دَخَلُوا بِالْكُفْرِ  sözünde istiare vardır. Küfür ellerine alıp getirdikleri somut bir şey şeklinde ifade edilmiştir.  بِ  harfinin ilsak manası dolayısıyla küfrün onların özüne işlediğine işaret eder.

Hal cümlesine tezat sebebiyle atfedilmiş olan  وَهُمْ قَدْ خَرَجُوا بِه۪ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi, fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Müsned olan  قَدْ خَرَجُوا بِه۪  cümlesi tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. 

Hal cümlelerinin mazi sıygada gelmesi ve  قَدْ ‘la tekit edilmesi, olayın vukuunun kesinliğine işarettir.

وَقَدْ دَخَلُوا بِالْكُفْرِ  cümlesiyle  وَهُمْ قَدْ خَرَجُوا بِه۪  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

دَخَلُوا - خَرَجُوا  ve  اٰمَنَّا - الْكُفْرِ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

ْقَدْ  harfinin, mazi üzerine gelip tekrar olunması, tekidle maziyi hale yaklaştırmış,  هُمْ ُkelimesiyle de küfür onlara nispet edilmiştir. Onların kendi iradeleri ile küfrü tercih ettikleri ifade buyrulmuştur. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cenab-ı Hakk’ın, وَقَدْ دَخَلُوا بِالْكُفْرِ وَقَدْ دَخَلُوا بِالْكُفْرِ [Halbuki onlar muhakkak küfür ile girmişler, yine muhakkak onunla çıkmışlardır.] buyruğundaki  بِ  harf-i ceri, onların girerken de çıkarken de kesinlikle hiçbir değişme ve eksilme olmadan, küfürlerinin kendileriyle beraber devam ettiğini ifade eder. Bu, senin tıpkı “Zeyd elbisesiyle girdi ve onunla çıktı.” demen gibidir. Yani “Onun elbisesi, girerken olduğu gibi çıkarken de aynıydı.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

خَرَجُوا  ve  دَخَلُوا  kelimeleriْnin başında olan  قَدْ  harfi tevakkuf ifade eder. Yani onlarda nifak emareleri görünüyordu ve Resulullah (s.a.), Allah Teâlâ’nın onların nifakını ortaya çıkarmasını bekliyordu anlamındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا كَانُوا يَكْتُمُونَ

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafz-ı celâlle  marife olması telezzüz, teberrük,haşyet ve korku uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

اَعْلَمُ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , haber olan  اَعْلَمُ ’ ya mütealliktir. Sılası olan  كَانُوا يَكْتُمُونَ cümlesi, nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.  

كان ’nin haberi olan  يَكْتُمُونَ  ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41) 

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

[Gizlediklerini bilir.] ifadesinin mefhum-u muhalifi “Allah’ın bilmediği hiçbir şey yoktur. Gizlediklerini bilir ama açığa vurduklarını da bilir.” manasıdır. 

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. اَعْلَمُ بِمَا كَانُوا يَكْتُمُونَ [Gizlediklerini bilir.] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

[Onların gizlediklerini Allah çok iyi bilir!] Allah, onların nifaklarını ve beraberce işledikleri “müminleri kötüleme, onları cahil bulma, fikirlerini yanlışlama, onların başına gelenlere sevinme” vb. durumlarını daha iyi bilir. Yani “Siz onların bir kısmını bazı emarelerle kısaca bilirsiniz; Ben ise bütün tafsilatı ve her yönüyle tam bir ihata ile bilirim!” (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

“Allah en iyi bilendir.” buyurulmak suretiyle bilme fiilinde tafdil kipi kullanılmıştır. Çünkü o münafıkların müminleri zemmetmeleri, görüşlerini yanlış saymaları, başlarına musibetler gelmesine sevinmeleri gibi nifak hükümlerinden gizledikleri şeyleri müminler de icmal olarak biliyorlardı. Daha açık bir deyişle Allah Teâlâ, onların gizledikleri küfrü daha iyi bilir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

دَخَلُ / girmek ve  خَرَجُ / çıkmak fiilleri başında zikredilen قَدْ  harfi, tevakkuf / beklenti manasını ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Mâide Sûresi 62. Ayet

وَتَرٰى كَث۪يراً مِنْهُمْ يُسَارِعُونَ فِي الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَۜ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ  ٦٢


Onlardan çoğunun günahta, düşmanlıkta, haram yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَتَرَىٰ ve görürsün ر ا ي
2 كَثِيرًا çoğunun ك ث ر
3 مِنْهُمْ onlardan
4 يُسَارِعُونَ (birbirleriyle) yarıştıklarını س ر ع
5 فِي
6 الْإِثْمِ günahta ا ث م
7 وَالْعُدْوَانِ ve düşmanlıkta ع د و
8 وَأَكْلِهِمُ ve yemede ا ك ل
9 السُّحْتَ haram س ح ت
10 لَبِئْسَ ne kötüdür ب ا س
11 مَا şey
12 كَانُوا oldukları ك و ن
13 يَعْمَلُونَ yapmakta ع م ل

Yahudilerin –hepsi olmasa da– çoğunun müslümanlara karşı yalancılık, haksızlık, düşmanlık gibi menfi davranışlarda, günah işlemede, rüşvet ve benzeri yollarla haram yemede birbirleriyle yarıştıkları; bu yaptıklarının son derece çirkin davranışlar olduğu ifade edilmektedir. Yüce Allah, “… görürsün” hitabıyla bu tutumlarının herkes tarafından gözlemlenebilen bir durum olduğuna işaret etmektedir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 302

وَتَرٰى كَث۪يراً مِنْهُمْ يُسَارِعُونَ فِي الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  تَرَى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. كَث۪يرًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مِنْهُمْ  car mecruru  كَث۪يرًا ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.

يُسَارِعُونَ  cümlesi,  كَث۪يرًا’in hali veya ikinci sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

يُسَارِعُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı  fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاِثْمِ  car mecruru  يُسَارِعُونَ  fiiline mütealliktir.  الْعُدْوَانِ  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. 

اَكْلِهِمُ  atıf harfi  وَ ‘la  الْاِثْمِ ’ya matuftur.  السُّحْتَ  mastar olan  اَكْلِهِمُ ‘nin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.

Masdar; bir iş, bir oluş, bir durum bildiren ve zamanla ilgili olmayan kelimelerdir. Masdarlar fiil gibi zamanla ilgileri olmadığından isimdirler.

Masdarın fiil gibi amel şartları şunlardır: Tenvinli olmalıdır.  Harfi tarifli (ال) olmalıdır.

Masdarın failine muzaf olmalıdır. Masdarın mefulüne muzaf olmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan masdar kendisinden sonra fail veya mef’ûl alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُسَارِعُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi  سرع ’dır. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَث۪يرًا  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

بِئْسَ  zem anlamı taşıyan camid fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. مَا  harfi,  بِئْسَ  kelimesinin failini tefsir eden (açıklayan) nekre-i mevsufedir.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَعْمَلُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

بِئْسَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 

Failinin  ال ’lı gelmesi  Failinin  ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi  Bu fiillerin  مَا  Harfine Bitişik Olarak Gelmesi  Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَتَرٰى كَث۪يراً مِنْهُمْ يُسَارِعُونَ فِي الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَۜ


وَ , istînâfiyyedir.  

İstînâfiyye  وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)

Bu hitap Resûlüllah için veya bu hitaba muhatap olabilen herkes içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayet müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَث۪يرًا  kelimesi,  تَرٰى  fiilinin mef’ûlüdür. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنْهُمْ  car mecruru  كَث۪يرًا ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.  

يُسَارِعُونَ فِي الْاِثْمِ  cümlesi  كَث۪يرًا  ‘ın ikinci sıfatı veya halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

فِي الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  الْاِثْمِ  ve  الْعُدْوَانِ  içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü düşmanlık ve  suç, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Suç ve düşmanlığın  kötülük derecesini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. 

وَاَكْلِهِمُ  ve  وَالْعُدْوَانِ  kelimeleri  فِي الْاِثْمِ  kelimesine matuftur. Atıf sebebi tezayüftür.

Ikinci mef’ûl olan  السُّحْتَۜ  ve müteallakı olan  اَكْلِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. اَكْلِ ‘nin masdar kalıbında olması mef’ûl almasını mümkün kılmıştır.

اَكْلِهِمُ السُّحْتَ  ifadesinde istiare vardır.  سُّحْتِ , utanılan ve haya duyulan bir haram, şiddetli açlık, açgözlülük, hırs, her türlü haram kazançtır. اَكْلِ  fiiline nispet edilerek, yenebilen, hissi bir nesneye benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Onların çoğunun günah ve düşmanlıkta yarıştıkları ve haram yedikleri belirtilerek taksim sanatı yapılmıştır.

الْاِثْمِ - الْعُدْوَانِ - السُّحْتَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مِنْهُمْ ’daki  مِنْ  harfi teb'iz içindir.

اَكْلِهِمُ السُّحْتَ  ifadesi içine sindirmek, kendi ihtiyarı ile kabullenme manasında istiaredir. Sadece Maide Suresi’nde geçmiştir. Haram yemek, haram fiilleri içine sindirmek manasındadır. (42-62. ayetler)

Haram yemek, zikredilen günahlara dahil olduğu halde ayrıca zikredilmesi, onu daha fazla takbih içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu fiiller konusunda aceleci olmak ne kadar kötüdür.

Burada  يُسَارِعُونَ [koşuşma, yarışma] fiilinin, “Rabbinizin mağfiretine ve genişliği gökler ve yer kadar olan cennetine koşun.” (Âl-i İmran Suresi, 133) ayetinde olduğu gibi اِلَى  harfi ile değil de kalplerinde hastalık bulunanların, “Başımıza bir felaket gelmesinden korkuyoruz!” diyerek onların içinde koşuştuklarını görürsün. (Maide Suresi, 52) ayetinde olduğu gibi  فِي  harfi ile kullanılması, Yahudi ve Hristiyanların dostluklarında karar kıldıklarını, dostlukların bazı mertebelerinden diğer bazı mertebelerine koşmakta olduklarını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اَكْلِهِمُ السُّحْتَ  burada rüşvet kastedilmiş olmakla tağlîbdir. Cüz kül alakasıyla mecaz-ı mürseldir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)


لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Kasem üslubundaki terkip istînâfiye olarak fasılla gelmiştir.

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

Kasemin cevabı olan  لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ  cümlesi, zem fiili  بِئۡسَ ’nin dahil olduğu gayrı talebî inşa cümlesidir. Zem fiili, mahzuf mahsusuyla birlikte tekid ifade eder. 

مَا  nekre-i tam,  بِئْسَ  fiilinin failini izah eden mansub bir harftir; ‘’Ne kötü bir şeydir’’ anlamındadır. بِئْسَ ‘nin failinin temyizidir. 

كَانُوا يَعْمَلُونَ  cümlesi, مَا  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

كان ’nin haberi olan  يَعْمَلُونَ  ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Fiil muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ  cümlesinde geçmiş zamanı ifade eden  كَانُوا  ile  يَعْمَلُونَ  şeklindeki gelecek zamanın birlikte kullanılması sözkonusudur. Bu yaptıklarının sürekli olduğunu bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

Kur’an’da كان ’den sonra gelen muzari fiil, o eylemin çokluğuna ve devamlılığına işaret eder. (Celalettin Divlekci, Kur’an’da Bazı Kelimelerin Kullanım Özelliklerine Dair Genel Kaideler)

Mâide Sûresi 63. Ayet

لَوْلَا يَنْهٰيهُمُ الرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ عَنْ قَوْلِهِمُ الْاِثْمَ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَۜ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَصْنَعُونَ  ٦٣


Bunları, din adamları ve bilginler günah söz söylemekten ve haram yemekten sakındırsalardı ya! Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَوْلَا gerekmez miydi?
2 يَنْهَاهُمُ menetmeleri ن ه ي
3 الرَّبَّانِيُّونَ Rabbanilerin ر ب ب
4 وَالْأَحْبَارُ ve hahamların ح ب ر
5 عَنْ
6 قَوْلِهِمُ onlarıv sözlerini ق و ل
7 الْإِثْمَ günah ا ث م
8 وَأَكْلِهِمُ ve yemelerini ا ك ل
9 السُّحْتَ haram س ح ت
10 لَبِئْسَ ne kötüdür ب ا س
11 مَا şey
12 كَانُوا oldukları ك و ن
13 يَصْنَعُونَ yapmakta ص ن ع

Allah Teâlâ yahudilerin yaptıkları haksızlıklar karşısında sessiz kalıp onları uyarmayan, yalan söylemelerine ve haram yemelerine rızâ gösterip bunu engellemeyen eğitimcileri, din adamlarını ve âlimleri kınamakta, bu davranışın kötülüğünü haber vermektedir.

 Âlimlerin ve eğitimcilerin tutumu, halkın ahlâkının ve dininin bozulmasına sebep olduğu için esas sorumluluk bunların üzerindedir. Müfessirler Kur’an’da âlimleri uyaran en sert ifadenin bu âyette olduğu kanaatindedirler (Zemahşerî, I, 350; Elmalılı, III, 1727. “Din adamları” diye tercüme edilen rabbâniyyûn hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/79; Mâide 5/44; “âlimler” diye tercüme edilen ahbâr hakkında bilgi için bk. Mâide 5/44).

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 302-303

Riyazus Salihin, 199 Nolu Hadis
Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallahu anh şöyle dedi:
Oysa ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim:
“Şüphesiz ki insanlar zâlimi görüp de onun zulmüne engel olmazlarsa, Allah’ın kendi katından göndereceği bir azabı hepsine umumileştirmesi yakındır.”
Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 8; Tefsîru sûre (5), 17. Ayrıca bk. İbni Mâce, Fiten 20 

لَوْلَا يَنْهٰيهُمُ الرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ عَنْ قَوْلِهِمُ الْاِثْمَ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَۜ


لَوْلَا  cezm etmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا  yani “değil mi” manasındadır. 

يَنْهٰيهُمُ  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الرَّبَّانِيُّونَ  fail olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

الْاَحْبَارُ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. عَنْ قَوْلِهِمُ car mecruru  يَنْهٰيهُمُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

الْاِثْمَ  mastar  قَوْلِهِمُ  ‘in mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. اَكْلِهِمُ  atıf harfi  وَ ‘la  قَوْلِهِمُ ’e matuftur.  السُّحْتَ  mastar  اَكْلِهِمُ ‘in mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.

Masdar; bir iş, bir oluş, bir durum bildiren ve zamanla ilgili olmayan kelimelerdir. Masdarlar fiil gibi zamanla ilgileri olmadığından isimdirler.

Masdarın fiil gibi amel şartları şunlardır: Tenvinli olmalıdır.  Harfi tarifli (ال) olmalıdır.

Masdarın failine muzaf olmalıdır. Masdarın mefulüne muzaf olmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan masdar kendisinden sonra fail veya mef’ûl alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَصْنَعُونَ

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

بِئْسَ  zem anlamı taşıyan camid fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. مَا  harfi,  بِئْسَ  kelimesinin failini tefsir eden (açıklayan) nekre-i mevsufedir.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَصْنَعُونَ  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَصْنَعُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

بِئْسَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 

Failinin  ال ’lı gelmesi  Failinin  ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi  Bu fiillerin  مَا  Harfine Bitişik Olarak Gelmesi  Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْلَا يَنْهٰيهُمُ الرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ عَنْ قَوْلِهِمُ الْاِثْمَ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

لَوْلَا  cezm etmeyen şart edatıdır. Bu ayette  لَوْلَٓا  şart değil, tahdid ( تحضيض ) için  هلّا  yani “değil mi?” manasındadır.

Haberi manada gelen cümle, muktezayı zahirin hilafına olarak taaccüp ve kınama kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

وَالْاَحْبَارُ , fail olan  الرَّبَّانِيُّونَ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camiâ temasüldür.

وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَۜ  cümlesi tezayüf nedeniyle , يَنْهٰيهُمُ  fiiline müteallik olan  عَنْ قَوْلِهِمُ ‘e, atfedilmiştir.

 السُّحْتَۜ - اَكْلِ - قَوْلِ - الْاِثْمَ  kelimeleri, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. اَكْلِ - قَوْلِ ‘nin masdar kalıbında olmaları mef’ûl almasını mümkün kılmıştır.

Önceki ayetteki  اَكْلِهِمُ السُّحْتَۜ  ibaresi, bu ayette tekrarlanarak ıtnâb yapılmıştır. Aralarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

اَكْلِهِمُ السُّحْتَ  ifadesinde istiare vardır.  سُّحْتِ , utanılan ve haya duyulan bir haram, şiddetli açlık, açgözlülük, hırs, her türlü haram kazançtır. اَكْلِ  fiiline nispet edilerek, yenebilen, hissi bir nesneye benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

رَّبَّانِيُّونَ - الْاَحْبَارُ  ve  السُّحْتَۜ - الْاِثْمَ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الرَّبَّانِيُّونَ, Rabbe mensup olanlar, kendini Rabbe adamış olanlardır.

اَكْلِهِمُ السُّحْتَ  burada rüşvet kastedilmiş olmakla tağlîbdir. Cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürseldir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Hasen el-Basri diyor ki: “Rabbaniler, İncil; ahbar da Tevrat alimleridir.” Diğer bir görüşe göre ise her iki sınıf da Yahudilerdendir. Bu ayet, peşlerinden giden avam halkın çirkin vasıflarını bildikleri halde onları nehyetmeyen din önderleri için görevlerini yapmaya teşvik ve görevlerini yapmadıkları için de kınamadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لَوْلَا  tahdid (teşvik ve sevk) harfidir. Burada  هلّا  manasında kullanılmıştır. 

1. َCezm etmeyen şart edatıdır. Kendisinden  sonra şart cevap fiilleri bulunur. Şart  cümlesi, isim cümlesi olur. Genellikle haberi  موجود  şeklinde gelir. 

2. Arz ve tahdid edatıdır. Arz bir şeyin yapılmasını başkasından kibarca istemektir. Tahdid manası burada azarlama manasındadır. 

3. Mazi üzerine gelişinde kınama edatı olur. Kendisinden sonra mübteda olarak merfû isim gelmesi gerekirken zamir geldiği de olur. (Medine Balcı,Dergâhu’l Kur’an; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَصْنَعُونَ

Kasem üslubundaki terkip istînâfiye olarak fasılla gelmiştir.

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

Kasemin cevabı olan  لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَصْنَعُونَ  cümlesi, zem fiili  بِئۡسَ ’nin dahil olduğu gayrı talebî inşa cümlesidir. Zem fiili, mahzuf mahsusuyla birlikte tekid ifade eder. 

لَبِئْسَ مَا  ifadesindeki  مَا  nekre-i tam olup  بِئْسَ  fiilinin failini izah eden mansub bir harftir; بِئْسَ ‘nin failinin temyizidir. 

كَانُوا يَصْنَعُونَ  cümlesi  مَا  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.    

كان ’nin haberi olan  يَصْنَعُونَ  ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Fiil muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

Önceki ayetin fasılasıyla bu ayetin fasılası arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

صْنَعُ  çaba ve devamlılık gerektiren, sanatlı bir yapma eylemidir.

كَانُوا يَصْنَعُونَ  cümlesinde geçmiş ile gelecek zamanın birlikte kullanılması söz konusudur. Bu yaptıklarının sürekli olduğunu bildirir. Bu ayeti kerime önceki ayet-i kerimeden daha ağırdır. Çünkü sanat edinmek için o konuda çalışıp alıştırma yapmak ve kendini yetiştirmek gerekir. İbni Abbas bu ayetin Kur’an’ın en ağır ayeti olduğunu söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kur’an’da كان ’den sonra gelen muzari fiil, o eylemin çokluğuna ve devamlılığına işaret eder. (Celalettin Divlekci, Kur’an’da Bazı Kelimelerin Kullanım Özelliklerine Dair Genel Kaideler)

Mâide Sûresi 64. Ayet

وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌۜ غُلَّتْ اَيْد۪يهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُواۢ بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِۙ يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَٓاءُۜ وَلَيَز۪يدَنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَاناً وَكُفْراًۜ وَاَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ كُلَّمَٓا اَوْقَدُوا نَاراً لِلْحَرْبِ اَطْفَاَهَا اللّٰهُۙ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَاداًۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ  ٦٤


Bir de Yahudiler, “Allah’ın eli bağlıdır” dediler. Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın ve lânete uğrasınlar! Hayır, O’nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun, sana Rabbinden indirilen (Kur’an) onlardan birçoğunun azgınlık ve küfrünü artıracaktır. Biz onların arasına kıyamete kadar düşmanlık ve kin saldık. Her ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar. Allah, bozguncuları sevmez.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَتِ ve dediler ق و ل
2 الْيَهُودُ yahudiler
3 يَدُ eli ي د ي
4 اللَّهِ Allah’ın
5 مَغْلُولَةٌ bağlıdır غ ل ل
6 غُلَّتْ bağlandı غ ل ل
7 أَيْدِيهِمْ kendi elleri ي د ي
8 وَلُعِنُوا ve la’netlendiler ل ع ن
9 بِمَا ötürü
10 قَالُوا söylediklerinden ق و ل
11 بَلْ hayır
12 يَدَاهُ O’nun iki eli de ي د ي
13 مَبْسُوطَتَانِ açıktır ب س ط
14 يُنْفِقُ verir ن ف ق
15 كَيْفَ nasıl ك ي ف
16 يَشَاءُ diliyorsa ش ي ا
17 وَلَيَزِيدَنَّ ve andolsun artıracaktır ز ي د
18 كَثِيرًا çoğunun ك ث ر
19 مِنْهُمْ onların
20 مَا şeye
21 أُنْزِلَ indirilen ن ز ل
22 إِلَيْكَ sana
23 مِنْ -den
24 رَبِّكَ Rabbin- ر ب ب
25 طُغْيَانًا azgınlığını ط غ ي
26 وَكُفْرًا ve küfrünü ك ف ر
27 وَأَلْقَيْنَا biz atmışızdır ل ق ي
28 بَيْنَهُمُ onların aralarına ب ي ن
29 الْعَدَاوَةَ düşmanlık ع د و
30 وَالْبَغْضَاءَ ve kin ب غ ض
31 إِلَىٰ kadar
32 يَوْمِ gününe ي و م
33 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
34 كُلَّمَا ne zaman ك ل ل
35 أَوْقَدُوا yakmışlarsa و ق د
36 نَارًا bir ateş ن و ر
37 لِلْحَرْبِ savaş için ح ر ب
38 أَطْفَأَهَا onu söndürmüştür ط ف ا
39 اللَّهُ Allah
40 وَيَسْعَوْنَ ve koşarlar س ع ي
41 فِي
42 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
43 فَسَادًا bozgunculuğa ف س د
44 وَاللَّهُ Allah da
45 لَا
46 يُحِبُّ sevmez ح ب ب
47 الْمُفْسِدِينَ bozguncuları ف س د
Rızık, Allah Teâlâ’nın canlılara yeme içme ve başka hususlarda yararlanmak üzere verdiği her şeyi ifade eder. Allah sadece inananlara değil, kendisini inkar edenlere, hatta kendisine iftira edenlere de bol bol rızık verir. Peygamberimiz, Rabbimiz’in bu özelliğini şöyle dile getirmiştir: “Duyduğu incitici sözlere karşı Allah’tan daha sabırlı davranabilen kimse yoktur. O’na ortak koşarlar, çocuğu olduğunu söylerler. Ama Allah onlara afiyet vermeye ve onları rızıklandırmaya devam eder”
(Müslim, Sıfatü’l-münâfikîn, 49).
Ve ne kadar harcasa da O’nun hazinesi asla tükenmez. Resûlullah bunu bir benzetmeyle insanlığa şöyle açıklamıştır: “Allah’ın eli doludur. Gece gündüz yaptığı cömertçe lütuflar, O’nun elindekileri tüketmez. Gökleri ve yeri yarattığı günden beri neler verdiğini görmüyor musunuz? (Bütün bu verdikleri) Allah’ın elindeki hiçbir şeyi eksitmemiştir.” “O’nun arşı, suyun üzerindedir. Diğer elinde de terazi vardır (adildir). O, kimine az verir, kimine de çok verir”
(Buhârî, Tevhid, 19).
 

 

  Tafe'e طفأ :

  Sülasi طَفَأ fiili ateş söndü; أطْفَأَ ateşi söndürdü demektir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de sadece ifal babında 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekli itfaiyedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌۜ غُلَّتْ اَيْد۪يهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُواۢ


Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  قَالَتِ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تِ  te’nis alametidir. الْيَهُودُ  fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l kavli, يَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌۜ ‘dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

يَدُ اللّٰهِ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  مَغْلُولَةٌ  haber olup damme ile merfûdur.

غُلَّتْ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  تِ  te’nis alametidir.  اَيْد۪يهِمْ  naib-i fail olup  ي  üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لُعِنُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مَا  ve masdar-ı müevvel  بِ  harfi ceriyle  وَلُعِنُوا  fiiline mütealliktir. بِ  harf-i ceri sebebiyyedir.

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

مَغْلُولَةٌ  kelimesi sülâsî mücerredi  غلل  olan fiilin ism-i mef’ûludur. 


 بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِۙ يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَٓاءُۜ


İsim cümlesidir. بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. يَدَاهُ  mübteda olup ref alameti elif ‘dir. İzafetten dolayı  ن  harfi mahzuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  مَبْسُوطَتَانِ  haber olup ref alameti elif ‘dir.

يُنْفِقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.  

كَيْفَ  şart ismi, hal olarak mahallen mansubdur.  يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Şartın cevabı öncesinin delâletiyle mahzuftur. Takdiri;  كيف يشاء أن ينفق ينفق  [Nasıl infak etmek isterse öyle infak eder] şeklindedir. 

بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder.

Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُنْفِقُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

مَبْسُوطَتَانِ  kelimesi sülâsî mücerredi  بسط  olan fiilin ism-i mef’ûludur.

وَلَيَز۪يدَنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَاناً وَكُفْراًۜ 


وَ  istînâfiyyedir.  لَ   harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

يَز۪يدَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nunu sakiledir. كَث۪يرًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مِنْهُمْ  car mecruru  كَث۪يرًا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.

Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  fail olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اُنْزِلَ اِلَيْكَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamir هو ’dir.

اُنْزِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. اِلَيْك  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir.  مِنْ رَبِّكَ  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

طُغْيَانًا  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  كُفْرًا  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

Tekid  نَّ ’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.) اُنْزِلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

كَث۪يرًا  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la  قَالَتِ الْيَهُودُ  atfedilmiştir.  

اَلْقَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. بَيْنَهُمُ  mekân zarfı,  اَلْقَيْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

الْعَدَاوَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الْبَغْضَٓاءَ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. اِلٰى يَوْمِ  car mecruru  اَلْقَيْنَا  fiiline mütealliktir.  الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

اَلْقَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  لقي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  


كُلَّمَٓا اَوْقَدُوا نَاراً لِلْحَرْبِ اَطْفَاَهَا اللّٰهُۙ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَاداًۜ 


كُلَّمَٓا  şart manası taşıyan zaman zarfı olup, cevaba mütealliktir. 

اَوْقَدُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نَارًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  لِلْحَرْبِ  car mecruru  نَارًا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.  Şartın cevabı  اَطْفَاَهَا اللّٰهُ ’dur.  

اَطْفَاَهَا  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. يَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la  اَلْقَيْنَا  fiiline matuftur.

يَسْعَوْنَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  يَسْعَوْنَ  fiiline mütealliktir.  فَسَادًا  masdar olup hal yerindedir. Yani  يسعون مفسدين (Fesad yapmaya çalışırlar.) demektir.  

كُلَّمَٓا  kelimesi  كُلَّ  ile masdariyye  مَا ‘ nın birleşimi olan cezmetmeyen şart edatıdır. Kendisinden sonra şart ve cevap olarak iki fiil bulunur. Bu fiiller daima mazi olur. Edat bu fiillerin tekrarlandığını ifade etmeye yarar. مَا  ile masdara dönüşmüş şekline muzaf olur. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)

اَوْقَدُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  وقد ’dir. 

اَطْفَاَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  طْفَاَ ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  


وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ  cümlesi, haber olup mahallen merfûdur.  

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یُحِبُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  الْمُفْسِد۪ينَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

يُحِبُّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

الْمُفْسِد۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌۜ غُلَّتْ اَيْد۪يهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُواۢ 


وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَتِ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin ileyhin izafetle gelmesi veciz ifade amacına matuftur. 

يَدُ اللّٰهِ  izafetinde  اللّٰهِ  ismine muzâf olan  يَدُ   ibaresi, şan ve şeref kazanmıştır.

غُلَّتْ اَيْد۪يهِمْ  cümlesi  itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i muteriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâbtır. Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.) 

غُلَّتْ اَيْد۪يهِمْ [Elleri bağlıdır.] sözünde müşâkele sanatı vardır. Müşâkele sanatını onların dili ile konuşmak şeklinde tanımlayabiliriz. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Aynı üsluptaki  وَلُعِنُوا بِمَا قَالُواۢ  cümlesi, itiraz cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا  başındaki sebebiyet bildiren harf-i cerle birlikte  لُعِنُوا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  قَالُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İtiraz cümlelerinin ikisi de haberî isnad formunda gelmesine rağmen beddua manasındadır. Muktezâ-i zâhirin hilafına durum oluştuğu için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

غُلَّتْ  ve لُعِنُوا  fiilleri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naibu fail olur.

Kuran-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin  bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

مَغْلُولَةٌ - غُلَّتْ  ve  قَالَتِ - قَالُواۢ  ve يَدُ - اَيْد۪يهِمْ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

[Elleri bağlı olmak], cimrilikten istiare veya mecaz-ı mürseldir.

Burada Yahudilerin ellerinin bağlanması, yani cimrilikleri ve lanete uğramaları mazi fiille yani haber cümlesi şeklinde gelmiş olmakla beraber beddua manasındadır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi, Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Allah onların kendisine attığı iftirayı onların ağzından çıkan ifadedeki kelimenin kökü olan  غَلَّ  kelimesini kullanarak lanetlemiştir. Aynı kelime kök ve biçim yönüyle ne kadar yakınlık arz etse de gerçek anlamı dışında ve çok farklı anlamlarda kullanılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları) 

Bu kelâm, onlar için cimrilik, miskinlik, fakirlik ve sıkıntı ya da gerçekten ellerinin bağlanması için bir bedduadır. Yani onların dünyada esir düşüp bağlanmaları, âhirette de bağlı bulundukları zincirlerle ateşe sürüklenmeleridir. Buna göre mutabakat, (bedduanın, onların sözlerine uyumu) hem lâfız hem de asıl mânâ bakımından olur. Nitekim "beni sebbetti (bana sövdü); Allah da onun sonunu sebbetsin (kessin) "sözü bu kabildendir.  (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِۙ يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَٓاءُۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  بَلْ , idrâb harfidir. İntikal içindir.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyh  az sözle çok anlam ifadesi için izafet formunda gelmiştir. 

يَدَاهُ  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  يَدَا , şan ve şeref kazanmıştır.

Önceki cümlede müfret gelen  يَدَ  kelimesinde, bu cümlede tesniyeye iltifat edilmiştir.

Bu cümle, onların konuşma tarzıyla verilen cevaptır. Bu müşâkele sanatıdır.

مَبْسُوطَتَانِۙ - غُلَّتْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

Cömertlikte mübalağa için  يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِۙ  [iki eli açıktır] buyurulmuştur.

İstînâfiyye olarak fasılla gelen  يُنْفِقُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

İstînafiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  كَيْفَ يَشَٓاءُ  cümlesi şarttır. Şart ismi  كَيْفَ  istifham manasında değil mukaddem hal konumundadır. Amili  يَشَٓاءُ  fiilidir. Şart cümlesi muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Şartın, takdiri  ينفق  (infak eder.) olan cevabı öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir.

Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Cevap cümlesinin hazfi, gereksiz söz söylemekten kaçınmak amacıyla ve Allah’ın kudretinin zaten meydanda olması nedeniyle yapılan îcâz-ı hazif sanatıdır. 

مَبْسُوطَتَانِۙ - يُنْفِقُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

يَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌ [Allah’ın eli bağlıdır / sıkıdır] ifadesinde  يَدُ  kelimesi tekil kullanılmışken cevap mahiyetindeki  بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِۙ  [O’nun her iki eli de açıktır.] ifadesinde ikil kullanılmıştır. Bu tarz bir ifade, onların sözlerini red ve inkâr açısından daha etkili, Allah’ın sonsuz cömertliğini ve cimriliğin O’ndan uzak olduğunu ispat bakımından da daha nettir. Çünkü cömert bir kişinin, malını her iki elini doldurarak vermesi cömertliğin zirve noktasıdır. Dolayısıyla, işbu nükteden hareketle mecaz, “el” kelimesinin ikil şekliyle kurulmuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu cümle istînafî olup Allah Teâlâ’nın sonsuz cömertliğini tekid etmekle beraber cehalet ve dalaletlerinden dolayı, söylemeye cüret ettikleri o sözün sebebi olan mali sıkıntıya da dikkatleri çeker. Onların mali sıkıntıya düşmeleri, Allah Teâlâ’nın feyzinde bir kusur olduğundan değil, fakat şundandır ki: Allah Teâlâ’nın infakı, O’nun yüksek iradesine bağlıdır. Yüksek iradesi de dünya ve ahiret işlerinin yörüngesi olan bir takım hikmetlere mebnidir. Ve onların içinde bulundukları günahlar sebebiyle ilâhî hikmet, rızıklarının daraltılmasını gerektirmiştir. Nitekim Maide Suresi’nin 66. Ayetinde, “Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rablerinden kendilerine indirilmiş olan Kur’an’ı ikame etseler (dürüstçe uygulasalar)di, hem üstlerinden hem de ayakları altından yerlerdi.” buyrulur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَلَيَز۪يدَنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَاناً وَكُفْراًۜ 

 

Ayetin ilk cümlesi mukadder kasemin cevabıdır. Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

لَيَز۪يدَنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَاناً وَكُفْراًۜ , mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

مِنْهُمْ  car mecruru, mef’ûl olan  كَث۪يرًا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

كَث۪يرًا مِنْهُمْ  [Onların bir çoğundan maksad], alimleri ve reisleridir. Bu hüküm onların bir çoğuna tahsis edilmiştir, çünkü onların bazısı böyle değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur ve mef’ûl, konudaki önemine binaen faile takdim edilmiştir.  كَث۪يرًا ‘ deki nekrelik teksir ve tahkir içindir.

Fail konumunda olan müşterek ism-i mevsul  مَٓا ‘nın sılası olan  اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اُنْزِلَ  fiili meçhul bina edillerek mef’ûle dikkat çekilmiştir. 

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّكَ  izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması, Peygamberimize tazim, teşrif ve destek içindir. Rabb isminin zikrinde tecrîd sanatı vardır. Gaib zamirden, zahir isme iltifat sanatı vardır.

طُغْيَاناً  ve tezayüf nedeniyle ona atfedilen  وَكُفْراً  kelimeleri, يَز۪يدَنَّ  fiilinin mef’ûlleridir. Her ikisi de bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

طُغْيَانًا - كُفْرًا  kelimelerindeki nekrelik, kesret ve tahkir ifade eder. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

لَيَز۪يدَنَّ - كَث۪يراً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

[(Resulüm!) Şimdi, Rabbinden Sana indirilenler bunlardan çoğunun azgınlık ve inkârını] “artıracak tabii...” Yani Kur’an inmeye devam ederken -hasetleri yüzünden- bile bile reddetmekteki devamlılıkları artacak ve Allah’ın ayetlerini inkâr da daha da ileri gidecekler. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


 وَاَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ 

 

Cümle atıf harfi  وَ  ‘la … وَقَالَتِ الْيَهُودُ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Önceki cümledeki Rab isminden bu cümlede azamet zamirine iltifat sanatı vardır.

اَلْقَيْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بَيْنَهُمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

الْعَدَاوَةَ  ve tezayüf nedeniyle ona atfedilen وَالْبَغْضَٓاءَ  kelimeleri, اَلْقَيْنَا  fiilinin mef’ûlleridir.

Mef’ûl olan  الْعَدَاوَةَ - الْبَغْضَٓاءَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْعَدَاوَةَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

[Bunların arasına… “öyle bir düşmanlık ve öfke saldık”] ki bunun sonucu, dava ve ifadeleri birbirini tutmaz, kalpleri darmadağınıktır, aralarında ne bir ittifak ne de bir dayanışma vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu onların o menfur yazıya sevkeden sebebin yani hasetlerinin beyanıdır. Bu yüzden onların küfür ve tuğyanları artmıştır. Bu Resulullah’ın (s.a.) dikkatli olması için bir hazırlık ve çirkin sözlerinden dolayı aşırı öfkelenmeleri sebebiyle teselli bulmasıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


كُلَّمَٓا اَوْقَدُوا نَاراً لِلْحَرْبِ اَطْفَاَهَا اللّٰهُۙ

 

Şart üslubundaki terkip istinâfiye olarak fasılla gelmiştir. كُلَّمَا , şart manası taşıyan zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.

Şart cümlesi olan  اَوْقَدُوا نَاراً لِلْحَرْبِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فَ , karinesi olmadan gelen  اَطْفَاَهَا اللّٰهُ  şeklindeki cevap cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اَلْقَيْنَا  fiilindeki azamet zamirinden, gaib zamire iltifat edilmiştir.

اَوْقَدُوا - اَطْفَاَهَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Savaş için  اَوْقَدُوا نَارًا  [ateş yakmak] ifadesi kullanılarak temsilî istiare yapılmıştır. Savaş ateşe benzetilmiştir. Harbin ateşi yoktur ama, ateşe benzetilmiştir. Ateşin odunu yediği gibi harb de savaşanları yer, bitirir.

Şart ve cevap cümleleri arasında müzavece ve mukabele sanatları vardır.

“Allah ateşlerini söndürür.” cümlesi, savaşı neticesiz bırakır manasındadır. Teşbih-i tenasidir. Gerçekten ateş yanmış da Allah onu söndürmüştür gibi söylenmiştir.

اَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ اَطْفَاَهَا اللّٰهُ  cümlesi bir temsildir. Harbe hazırlanma, harbe hazırlıklı olma ve bu emre kararlı olma hali, bir ihtiyaç için ateş yakan sonra bu yaktığı ateşin söndüğü kimsenin durumuna benzetilmiştir. Çünkü bu alevlendirme, kor ve ateşin savaş için istiare olarak kullanılması yaygındır. Savaş kızıştı, filan maşadır, harb, harb süngüsü tabirleri bunlardandır.  اَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ  sözü de böyledir ve burada  نَارًا hakiki anlamda değildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَاداًۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. Cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

فَسَادًا ; haldir.  مفسدين  manasında masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Veya mef’ûlün lieclihtir. Kelimedeki nekrelik nev, tahkir ve teksir ifade eder. Ayrıca bu kelimede irsâd sanatı vardır.

وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَادًا  cümlesinin manası, onlar fesat iktisab ederler, onu toplarlar ve suç işlerler demektir. Çünkü  سعى  fiili, iktisab etmek ve biriktirmek anlamında kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ين

 

وَ  istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsned olan  لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmektedir. 

الْمُفْسِد۪ينَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Burada fesat çıkaranlara verilecek ceza söylenmemiş, sadece Allah’ın onları sevmediği söylenmiştir. Üstü kapalı bir anlatım söz konusudur. Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Zamir makamında  الْمُفْسِد۪ينَ  kelimesinin zâhir olarak zikredilmesi, hükmün illetini belirtmek ve onların ifsatta kök saldıklarını beyan etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

فَسَادًا - الْمُفْسِد۪ينَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetin bu son cümlesi, bazı değişikliklerle Kur’ânda bir çok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 7, Ahkaf Suresi, 29)

Günün Mesajı
Din ile veya dinin herhangi bir kuralı ile alay edenlerle arkadaşlık yapılmaz. İlim adamlarının ve abidlerin haram işlenmesinden vazgeçilmesi için çalışmaları gerekir. Bunu terk etmeleri büyük günahlardandır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Terbiye edilmemiş, edepten uzak, insan nefsinin korkutucu bir çok yönü vardır. Bunlardan bir tanesi, şartlara göre Allah’a teslimiyet göstermesidir. Şartların zorluğuna veya kolaylığına göre değişkenlik gösterir yani teslimiyetteki istikrarsızlığı ortaya çıkar.

Kimi insan vardır; en ufak zorlukta, farz ibadetlerini bile yerine getirmez. Kimisi vardır; en zor şartlarda, sırf Rabbinin rızası için elinden gelen her şeyi yapar.

İnsan, hakikatte ne olduğunu: alışverişte, yolculukta ve komşulukta belli eder. İşte bu yüzden, hz. Ömer (ra), yanında başkasını çok öven kişiye üç soru sordu:

1- “Onunla bir yolculuk yaptın mı?” dedi.

Adam “hayır” dedi.

2 “Ticaret gibi bir alışverişte bulundun mu?”

Adam yine “hayır” dedi.

3- “Peki ona sabah-akşam komşuluk ettin mi?” dedi.

Adam “hayır” dedi.

Bunun üzerine, Hz. Ömer (ra):

“Kendisinden başka ilâh olmayan Allâh’a yemin ederim ki, sen onu tanımıyorsun!” buyurdu.

Alışveriş, yolculuk ve komşuluk hallerinde, şartlar ne olursa olsun, Rabbine itaatte kalbinin hali istikrarlı olanlardan, ayağı İslam yolunda sağlam basanlardan ve daima “Allah’a teslimim” diyene yakışır tavırlar sergileyenlerden. Girdiği her yere (başladığı her işe) imanı tam girip, çıktığı her yerden de (bitirdiği her işten de) imanı yine tam çıkanlardan olmak duasıyla.

Amin.

***

Günaha girmede, düşmanlık etmede ve haram yemede birbirleriyle yarışanlardan ve onları uyarmayan din adamları ya da alimlerden bahseden ayetlerin üzerine aklına gelen kimi düşünceleri yazdı:

İnsan yaşadığı ya da yaptığı hiçbir şeyde yalnız değildir. Başka bir ifadeyle yeryüzünde eşsiz, hiç değildir. Bulunduğu zaman diliminde dahi aynı duygu ve düşünceleri paylaşan nicelerini bulmak mümkündür. 

Fiziksel, zihinsel ve kültürel benzerliklerin getirdiği kolaylıklarla birlikte sosyal bir varlıktır. Ne kadar sosyalleşmeye karar verdiğine göre belli konularda aynı fikirlere ya da ahlaki özelliklere sahiplerle bir araya gelir ve paylaşımda bulunur.

Her şeyde niyetin önemli olduğu gibi burada da yani sosyalleşme niyetine göre arayışa çıkar. İyilikte ya da kötülükte, hayırda ya da sapkınlıkta yarışacağı kişilerle bir araya gelir. Reel ya da sanal alemde harekete geçer.

Günümüzde sosyal medyadan da anlaşıldığı üzere her zaman olmasa da çoğunlukla boş işler, düşmanlıklar veya çeşitli kötülükler; karşı çıkanlar ve savunanların tartışmalarıyla beraber büyüyerek ilgi çeker. 

Bazı faydasız meseleler günlerce konuşulur. İyilikten çok kötülüklerin reklamı yapılır. Kalbi korumak çabası yerine günün olayı diye çeşitli yorumlar yazılır. Belki de o bilgiyle zihni kirlenmeyecek başkalarının da öğrenmesine sebep olunur.

Belli toplumlara yapılan haksızlıklar ya da yaygınlaşan ahlaksızlıklarla ilgili olumsuz konuşulduğunda susturulur. Kişiler ön yargılı ya da yobaz olmakla suçlanır. Haber dünyası ve sosyal medya belirli yönlere daha çok hizmet eder gibidir.

Kendi yarışıyla öne çıkamayan kimi inananlar ise tavizler vermeye başlar. Ahlaksızlıklarını yeterince rahat yaşayamadığını anlatanlara kulak verir ve başını sallar. Karşılığında onların kendisini, inancını ve yaşam tarzını savunmasını bekler. Allah’ın razı olmadığı işlerin yanında duranların sonu ise tevbe etmeden ölürlerse eğer hüsranla sonuçlanır. Zira hakiki yardım, izzet ve şeref yalnız Allah katındadır. 

Ey Allahım! Bizi günaha girmekten, düşmanlık etmekten ve haram yemekten muhafaza buyur. Bu tür çirkin amellere yaklaştıracak yollardan ve insanlardan uzaklaştır. Bize hakikati hatırlatan ve doğruyu söyleyen -geçmişteki ya da şimdiki- alimleri ya da din adamlarını sevdir ve öyle insanlarla dostluk kurmayı nasip eyle. Bizi Senin yolunda yarışan ve Senin yolunda Senin adınla ölen ahlaklı ve ihlaslı salih kulların arasına kat. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji