بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارٰٓى اَوْلِيَٓاءَۢ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاِنَّهُ مِنْهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ ٥١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | تَتَّخِذُوا | edinmeyin |
|
| 6 | الْيَهُودَ | yahudileri |
|
| 7 | وَالنَّصَارَىٰ | ve hıristiyanları |
|
| 8 | أَوْلِيَاءَ | veliler |
|
| 9 | بَعْضُهُمْ | onların bır kısmı |
|
| 10 | أَوْلِيَاءُ | velileridir |
|
| 11 | بَعْضٍ | bir kısmının |
|
| 12 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 13 | يَتَوَلَّهُمْ | onları kendine veli yaparsa |
|
| 14 | مِنْكُمْ | sizden |
|
| 15 | فَإِنَّهُ | mukakkak o |
|
| 16 | مِنْهُمْ | onlardandır |
|
| 17 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 18 | اللَّهَ | Allah |
|
| 19 | لَا |
|
|
| 20 | يَهْدِي | doğru yola iletmez |
|
| 21 | الْقَوْمَ | toplumu |
|
| 22 | الظَّالِمِينَ | zalim |
|
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارٰٓى اَوْلِيَٓاءَۢ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارٰٓى ’dır.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَتَّخِذُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
الْيَهُودَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. النَّصَارٰٓى atıf harfi وَ ’la الْيَهُودَ ’ye matuf olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. اَوْلِيَٓاءَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
بَعْضُهُمْ mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَوْلِيَٓاءُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. بَعْضٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْلِيَٓاءَ kelimesi sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
تَتَّخِذُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاِنَّهُ مِنْهُمْۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَتَوَلَّهُمْ şart fiili olup, illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْكُمْ car mecruru يَتَوَلَّ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
هُۥ muttasıl zamir إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مِنْهُمْ car mecruru إِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
يَتَوَلَّهُمْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يَهْدِي cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَهْدِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
الْقَوْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الظَّالِم۪ينَ kelimesi الْقَوْمَ ’nin sıfatı olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الظَّالِم۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارٰٓى اَوْلِيَٓاءَۢ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
Nidanın cevap cümlesi لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارٰٓى اَوْلِيَٓاءَۢ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek ve iman edenlere tazim içindir.
بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍ cümlesi itiraziyyedir. Veya ta’liliyye olarak gelmiştir. İtiraz cümleleri tetmim ıtnâbı babındandır. Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsned olan اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍ izafetle gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.
Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْيَهُودَ - النَّصَارٰٓى kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَوْلِيَٓاءُ - بَعْضٍ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بَعْضٍ lafzındaki tenvin ivaz tenvinidir. Yani بعضهم demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu insanların iman unvanı ile vasıflandırılmaları, daha baştan onları, hemen arkasından gelen yasaktan uzak durmaya sevk etmek içindir. Zira Müslümanların, Yahudi ve Hristiyanların zıddı bir sıfat (iman) taşıdıklarının hatırlatılması, onları dost edinmekten sakındırmanın en kuvvetli sebeplerindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekit türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra أَیُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey iman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Bazı salihler Allah Teâlâ’nın ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabı ile Kur’an’ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. “Ey iman edenler” ifadesi hep Medenî surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke’de fazla emir ve yasak yoktur.
Muhataplara “Ey müminler!” diye seslenilmesi onlara, bu iman sahibinin Allah’ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Muhatapların iman ile vasıflandırılmaları, onların düşmanlarından farklı olduğunu göstermek suretiyle hallerini kendilerine hatırlatmak ve onda sebatlarını sağlamak içindir. (Ebüssuûd)
Rivayet olunduğuna göre Ubâde İbnu Samit (ra), Hz. Peygambere (sav) gelmiş ve O’nun yanında Yahudilerin dostluğundan teberrî etmiş (yani ilişkisini kestiğini açıklamıştı). Bunun üzerine münafık Abdullah İbni Übeyy, “Ama ben o Yahudilerden uzaklaşmıyorum. Çünkü o zaman başıma belalar gelmesinden korkuyorum.” demişti. İşte bu ayet, bu sebeple nazil olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Yahudi ve Hristiyanları dostlar edinmeyin, onlara velî olmayınız değil, onları velî tutmayınız, itimat edip de yâr tanımayınız ve yardaklık etmeyiniz, velayetlerine, hükümlerine, yardımlarına müracaat etmek, mühim işlerin başına getirmek şöyle dursun, onlara gerçek bir dost gibi tam bir samimiyetle itimat edip de kendinizi kaptırmayınız. Özetle onları dost olur sanıp da yakın dostlarınız gibi sıkı fıkı beraberliklere dalmayınız, tuzaklarına düşmeyiniz, isteklerine iştirak etmeyiniz demektir. Görülüyor ki “Yahudiler ve Hristiyanlara dostlar olmayınız.” buyurulmamış, “Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyiniz.” buyurulmuştur. Çünkü “Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez.” (Mümtehine Suresi, 8) buyurulmuştur. Şu halde müminler Yahudi ve Hristiyanlara iyilik etmekten, dostluk yapmaktan, onlara âmir olmaktan yasaklanmış ve men edilmiş değil, onları dost edinmekten, yardaklık etmekten yasaklanmışlardır. Çünkü onlar müminlere yâr olmazlar. Nihayet bazıları bazılarının dostları, birbirlerinin yârânı (dostları)dırlar. Yani Yahudiler birbirinin, Hristiyanlar da birbirinin dostlarıdırlar. Ne Yahudiler kendilerinden olmayana dost olur ne de Hristiyanlar. Bunların dostlukları kendilerine mahsustur. Bu da hepsi arasında değil, bazısı arasındadır. Ve siz müminlerden her kim onları dost tanır, veli edinirse şüphe yok ki o da onlardandır. Onlara benzemiş, onların huyunu kapmıştır. O artık hakka değil, onlara ve isteklerine hizmet eder. Netice itibariyle onlardan sayılır. Ahirette onlarla beraber haşrolur. Çünkü: Allah zalimler güruhunu herhalde doğru yola çıkarmaz. Şu halde Yahudileri ve Hristiyanları dost edinenler de onlardan olur, başlarını kurtaramazlar. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاِنَّهُ مِنْهُمْۜ
Cümle atıf harfi وَ ‘la nidanın cevabına atfedilmiştir.
… لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubundan şart üslubuna iltifat sanatı vardır.
Şart üslubunda gelen terkipte, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi مَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ , şarttır. Şart ismi مَنْ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ cümlesi haberdir.
Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
فَ karînesiyle gelen فَاِنَّهُ مِنْهُمْ şeklindeki cevap cümlesi, إِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنْهُمْ car mecruru, إِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اَوْلِيَٓاءُ - يَتَوَلَّهُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَاِنَّهُ مِنْهُمْ ibaresinde teşbih-i beliğ vardır.
مِنْ ِibtidai gaye içindir. Bir şeyin en başı anlamını taşır. مِنْكُمْ - مِنْهُمْۜ arasında terdit vardır. Yani فهو كواحد منهم في استحقاق العذاب [Sanki o azabı hak etme bakımından onlardan biri gibidir.] demektir, teşbihi beliğdir. Teşbih edatı hazf olmuştur. Teşbihi beliğ; hem benzetme yönünün hem de teşbih edatının hazf olduğu teşbihtir. Bu cümlede de كواحد ve في استحقاق العذاب َibareleri hazfolunmuştur. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu hüküm, bundan önceki hükmün neticesidir. Çünkü onların dostluklarının kendilerine münhasır olması, onları dost edinenin de onlardan olmasını gerektirir. Çünkü dostluğun temel sebebi din birliğidir. Kim Yahudi ve Hristiyanları dost edinirse o da onlardan olmuş olur. Bu ilâhî kelam, müminleri, hem gerçekten hem de sûreten onları dost edinmekten şiddetle men eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Lafza-i celâl اِنَّ ‘nin ismi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ cümlesi haberidir..
Müsnedün ileyhin, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük ve telezzüz amacına matuftur.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1)
Yahudi ve hıristiyanları dost edinenlerin zamir makamında zahir isim الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ şeklinde ifade edilmesi, onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu, ifade etmek için yapılmış ıtnâb sanatıdır.
الْقَوْمَ için sıfat olan الظَّالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ izafeti, veciz ifadenin yanında muzâfı tahkir içindir.
الظَّالِم۪ينَ - يَهْدِي kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah, zalim kavmi sevmez] ifadesinde Allah Teâlâ, zulmeden kavmi sevmediğini beyan ederken, yahudi ve hıristiyanların zulmettiğini de ifade etmiştir.
Son cümlede zamir makamında zalimler kelimesinin zahir olarak zikredilmesi Yahudi ve Hristiyanları dost edinmenin zulüm olduğuna dikkat çekmek içindir. Çünkü bu kendi nefsini ebedi azaba maruz bırakmak, bir şeyi hakkı olmayan bir başka yere koymak demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ cümlesi nehy için tezyil cümlesidir. Zalimlerin umumunu Yahudi ve Hıristiyanları kapsamakta olup, tezyil cümlesinin konumu itibariyle Yahudi ve Hıristiyanların da zalimler arasında olduğunu göstermektedir. Zalimlerden kastedilen ise kâfirlerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cümle, mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
فَتَرَى الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يُسَارِعُونَ ف۪يهِمْ يَقُولُونَ نَخْشٰٓى اَنْ تُص۪يبَنَا دَٓائِرَةٌۜ فَعَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِه۪ فَيُصْبِحُوا عَلٰى مَٓا اَسَرُّوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ نَادِم۪ينَۜ ٥٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَتَرَى | görürsün |
|
| 2 | الَّذِينَ |
|
|
| 3 | فِي | bulunanların |
|
| 4 | قُلُوبِهِمْ | kalblerinde |
|
| 5 | مَرَضٌ | hastalık |
|
| 6 | يُسَارِعُونَ | koştuklarını |
|
| 7 | فِيهِمْ | onların arasına |
|
| 8 | يَقُولُونَ | diyerek |
|
| 9 | نَخْشَىٰ | korkuyoruz |
|
| 10 | أَنْ |
|
|
| 11 | تُصِيبَنَا | bize gelmesinden |
|
| 12 | دَائِرَةٌ | bir felaket |
|
| 13 | فَعَسَى | belki |
|
| 14 | اللَّهُ | Allah |
|
| 15 | أَنْ |
|
|
| 16 | يَأْتِيَ | getirir de |
|
| 17 | بِالْفَتْحِ | fetih |
|
| 18 | أَوْ | ya da |
|
| 19 | أَمْرٍ | bir iş |
|
| 20 | مِنْ |
|
|
| 21 | عِنْدِهِ | kendi katından |
|
| 22 | فَيُصْبِحُوا | onlar olurlar |
|
| 23 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 24 | مَا | şeyler |
|
| 25 | أَسَرُّوا | gizledikleri |
|
| 26 | فِي | içinde |
|
| 27 | أَنْفُسِهِمْ | nefisleri |
|
| 28 | نَادِمِينَ | pişmanlık |
|
“Kalplerinde hastalık bulunanlar”dan maksat inanmadıkları halde müslüman görünen münafıklar olup âyette bunların yahudilerle ve hıristiyanlarla olan ilişkilerine değinilmektedir. Câhiliye döneminde Arabistan’daki yahudiler ve hıristiyanlar ekonomik bakımdan putperest Araplar’dan daha ileri seviyede bulunuyorlardı. Medine’de yahudiler en verimli topraklara sahip oldukları gibi ticarete de hâkimdiler. Bu sebeple halkın üzerinde güçlü bir ekonomik baskı oluşturmuşlardı. Bu durum siyasette de ağırlığını hissettiriyordu. Yarımadanın diğer bölgelerinde –özellikle Yemen’de– bulunan hıristiyanlar da ekonomik bakımdan diğerlerinden daha iyi durumda idiler. Hicretin ilk yıllarında müslümanlar Hz. Peygamber’in liderliğinde devlet kurmuş olmakla birlikte putperestlere ve diğer güçlere karşı verdikleri mücadele henüz kesin bir sonuca ulaşmadığı için Medine’deki münafıklar durumlarını netleştirmemişlerdi. Bunlar müslümanların içinde yer almışlardı, ancak mücadele müslümanların yenilgisiyle sonuçlanacak olursa yahudilere ve hıristiyanlara sığınabilmek için ilişkilerini sürdürme konusunda birbirleriyle yarışıyorlardı.
“Kalplerinde hastalık bulunanların, ‘Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz!’ diyerek onların dostluklarını kazanmaya çalıştıklarını görürsün” meâlindeki cümlede, münafıkların ikili oynadıkları ifade edilmektedir. Ancak münafıklar Allah’ın Hz. Peygamber’e yardım edeceğini, ona zaferler, fetihler nasip edebileceğini veya düşmanlarının başına bir felâket getirip de onları yok edebileceğini, bu takdirde ikili oyunlarından pişmanlık duyacaklarını hesaba katmamışlardı. Nitekim münafıkların hesabı tutmadı, yüce Allah vaadini yerine getirerek peygamberine fetihler ve başarılar nasip etti. Böylece münafıklar hayal kırıklığına uğradılar.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 294-295
فَتَرَى الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يُسَارِعُونَ ف۪يهِمْ يَقُولُونَ نَخْشٰٓى اَنْ تُص۪يبَنَا دَٓائِرَةٌۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَرَى elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
ف۪ي قُلُوبِهِمْ car mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَرَضٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
يُسَارِعُونَ cümlesi, ism-i mevsûlun hali olarak mahallen mansubdur.
يُسَارِعُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِمْ car mecruru يُسَارِعُونَ fiiline mütealliktir.
يَقُولُونَ cümlesi يُسَارِعُونَ ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
يَقُولُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Mekulü’l kavli, نَخْشٰٓى ‘dir. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahalen mansubdur.
نَخْشٰٓى elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. اَنْ ve masdar-ı müevvel, amili نَخْشٰٓى ‘nın mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تُص۪يبَنَا fetha ile mansub muzari fiildir. Mütekellim zamir نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. دَٓائِرَةٌ fail olup damme ile merfûdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُسَارِعُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi سرع ’dır.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُص۪يبَنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَعَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِه۪ فَيُصْبِحُوا عَلٰى مَٓا اَسَرُّوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ نَادِم۪ينَۜ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. عَسَى terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir. كَانَ gibi ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl عَسَى ’nın ismi olup damme ile merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel عَسَى ’nın haberi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَأْتِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِالْفَتْحِ car mecruru يَأْتِيَ fiiline mütealliktir.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. اَمْرٍ atıf harfi اَوْ ile بِالْفَتْحِ ’e matuftur. مِنْ عِنْدِه۪ car mecruru اَمْرٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfi, sebebiyyedir. اَصْبَحَ nakıs, mebni mazi fiildir. كان gibi isim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يُصْبِحُوا nakıs, نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. يُصْبِحُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. مَٓا ve masdar-ı müevvel, عَلٰى harf-i ceriyle نَادِم۪ينَ ’ye mütealliktir.
اَسَرُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ car mecruru اَسَرُّوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
نَادِم۪ينَ kelimesi يُصْبِحُوا ’nin haberi olarak mahallen mansub olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَسَرُّوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi سرر ’dir.
يُصْبِحُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi صبح ‘dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
نَادِم۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi ندم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَتَرَى الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يُسَارِعُونَ ف۪يهِمْ يَقُولُونَ نَخْشٰٓى اَنْ تُص۪يبَنَا دَٓائِرَةٌۜ
Ayet atıf harfi فَ ile … اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir.
Mef’ûl konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. ف۪ي قُلُوبِهِمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَرَضٌ , muahhar mübtedadır.
Müsnedün ileyh olan مَرَضٌ ’un nekreliği, teksir ve tahkir ifade eder.
مرض kelimesinin nekre gelişi tazim içindir. Onların kalplerindeki hastalığın tehlikesinin şiddetine ve kötü akıbetlerine ima veya insanların tanıdığı hastalıkların dışında bir hastalık çeşidine delalet etmek için nekre gelmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, s. 77)
Bahsi geçen kişilerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri sonradan gelen habere dikkat çekmenin yanında bu kişileri tahkir ifade eder.
Münafıklar hakkındaki bu ayet-i kerimede مَرَضٌ kelimesinde istiare yapılmıştır. Maraz bedenî bir hastalıktır, kalbî bir hastalık olan nifak için müstear olmuştur. Aralarındaki benzerlik her ikisinin de yakaladıkları şeyi ifsad etmesidir. Maraz bedeni, nifak ve küfür ise kalbi ifsad eder. Bu kelimenin hakiki manasında kullanılmayıp müstear olduğunun delili yani karîne-i mânia ayet-i kerimenin küfürlerini gizleyip Müslüman olduklarını izhar eden münafıkları zem siyâkında olmasıdır. Bedenî hastalıkları değil, kalbî fesatları zemmedilmektedir. Ayette hakiki manadan mecazî manaya geçişin sebebi; nifakın bir hastalık gibi kanlarında dolaşacak kadar etkili hale geldiğini ifade etmektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
ف۪ي قُلُوبِهِمْ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla kalp içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak bu kimselerin fikirlerindeki yanlışlığı etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Beyân İlmi Kur’ân Işığında Belâğat Dersleri)
ف۪يهِمْ [onların içinde] buyurulması, o insanların, Yahudilerin ve Hristiyanların dostluğuna ziyadesiyle rağbet ettiklerini ve bunun için koşuştuklarını beyan etmek içindir. Burada ف۪ي [içinde] edatının إلي [ona] edatına tercih edilmesi, onların, Yahudi ve Hristiyanların dostluklarında karar kıldıklarını, dostlukların bazı mertebelerinden diğer bazı mertebelerine koşmakta olduklarını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يُسَارِعُونَ ف۪يهِمْ cümlesi cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. Ayette insan topluluğu, içi olan bir şeye benzetilerek istiare yapılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Aynı üslupta gelen يَقُولُونَ نَخْشٰٓى اَنْ تُص۪يبَنَا دَٓائِرَةٌۜ cümlesi de aynı kişilerden müekked haldir. و olmadan gelen müekked hal cümleleri, bu hallerin, o kişilerde kalıcı ve sabit bir durum olduğuna işaret eder.
يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli olan نَخْشٰٓى اَنْ تُص۪يبَنَا دَٓائِرَةٌۜ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تُص۪يبَنَا دَٓائِرَةٌ cümlesi, masdar teviliyle نَخْشٰٓى fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede muzari sıygada gelen bütün fiiller, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Fail olan دَٓائِرَةٌ ’deki tenvin nev ve kesret ifade eder.
تُص۪يبَنَا دَٓائِرَةٌۜ ifadesinde istiare sanatı vardır. Musibet hedefine ulaşan oka benzetilmiştir.
Bahsi geçen kimselerin özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.
دَٓائِرَةٌ felaket, musibet demektir. دَٓائِرَ; lügat manası olarak dönen, bilinen, devam eden, seyyar şey demektir. Bu kelime çoğu zaman mevsufu hazf edilerek gelir.
دَٓائِرَةٌ , dünyanın başucunda dönüp dolaşan felaket ve inkılâb demektir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
فَعَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِه۪ فَيُصْبِحُوا عَلٰى مَٓا اَسَرُّوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ نَادِم۪ينَۜ
فَ , istînâfiyyedir.Terecci manalı nakıs fiil عَسَى ’nın dahil olduğu فَعَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِه۪ cümlesi, gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması tazim ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
عَسٰى fiili tereccî harfidir. Tereccî, husûlu arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
عَسٰى fiili Allah Teâlâya isnad edildiğinde gereklilik ifade eder, kulların kelamında ise ümit ve arzu ifade eder, Allah’a nispeti kesinlik, kullara nisbeti şek ve zanna dayanan nisbettir. (Celâleddin es-Suyûtî, c. 1, s. 53)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِه۪ cümlesi, عَسٰٓى fiilinin haberi konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Geldi manasındaki آتِي fiili, بِ harf-i ceri ile kullanıldığında getirdi manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.( Doç. Dr. Mahmut Çanga, Kur’an-ı Kerim Lugatı)
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْرٍ ‘deki nekrelik herhangi bir manasında cins ve tazim ifade eder.
مِنْ عِنْدِه۪ car mecruru, بِالْفَتْحِ ‘ye tezayüf nedeniyle atfedilen اَمْرٍ ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf عِنْدِه۪ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عِنْدِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
Cümlenin başındaki lafza-ı celâlden, عِنْدِه۪ ‘deki gaib zamire geçişte iltifat sanatı vardır.
Aslında عِنْد۪ yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için mecaz olarak kullanılır. Bir şeyi kontrol altında tutmak manasında da mecazî olarak kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam/57)
Fa-i sebebiyye’nin dahil olduğu فَيُصْبِحُوا عَلٰى مَٓا اَسَرُّوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ نَادِم۪ينَۜ cümlesi, masdar tevilinde, önceki masdar-ı müevvele matuftur. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Nakıs fiil يُصْبِحُوا ‘nun dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim tehir sanatı vardır. عَلٰى مَٓا car mecruru konudaki önemine binaen يُصْبِحُوا ‘nun haberi ve car-mecrurun amili olan نَادِم۪ينَۜ ‘ye, takdim edilmiştir.
Masdar harfi مَا ve akabindeki اَسَرُّوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ cümlesi masdar tevilinde, نَادِم۪ينَ ‘ye mütealliktir. Masdar-ı müevvel müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ ‘deki ف۪ٓي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi ف۪ٓي harfinde zarfiyyet anlamı vardır. اَنْفُسِ lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Nefisler içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Nefis ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
نَادِم۪ينَۜ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
‘Umulur ki’ manasındaki عَسٰٓى fiili, Allah Teâlâ hakkında kullanıldığında kesin bir vaadi ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Mustafa Yıldız ve Mahmut Ustaosmanoğlu). (لعل gibi, o da ل manasında “.. diye, .. olsun diye, .. olması için” şeklinde çevrilmelidir.)
Yahudi ve Hristiyanlar, zalim bir kavimdir. Kalplerinde manevi hastalık vardır.
Allah tarafından bir fetih veya bir güzellik verildiği zaman kalplerinde gizledikleri şeylerden dolayı pişmanlık duyarlar.
Din düşmanlarına sevgi beslemek bir kalp hastalığıdır.
Bu kelam, onların, geçersiz gerekçelerini reddetmek, boş umutlarını kesmek, müminlere zafer müjdelemek anlamlarını taşır. Çünkü عَسٰٓى, Allah Teâlâ hakkında kullanıldığında kesin bir vaadi tazammun eder. Kerem sahibi bir insan bile birine ümit verdiğinde mutlaka sözünü yerine getirir. Şu halde kerem sahiblerinin en büyüğü olan Allah Teâlâ hakkında bunun aksi nasıl düşünülebilir? (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قُلُوبِهِمْ ile يَقُولُونَ fiili arasında cinas-ı muzari vardır. ِ ْفَتْحِ - اَمْرٍ arasında muvazene vardır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْۙ اِنَّهُمْ لَمَعَكُمْۜ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَاَصْبَحُوا خَاسِر۪ينَ ٥٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَيَقُولُ | ve derler |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | أَهَٰؤُلَاءِ | bunlar mı o |
|
| 5 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 6 | أَقْسَمُوا | yemin edenler |
|
| 7 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 8 | جَهْدَ | güçlü |
|
| 9 | أَيْمَانِهِمْ | yeminleriyle |
|
| 10 | إِنَّهُمْ | kesinlikle |
|
| 11 | لَمَعَكُمْ | sizinle beraber olduklarına |
|
| 12 | حَبِطَتْ | boşa çıkmıştır |
|
| 13 | أَعْمَالُهُمْ | bütün çabaları |
|
| 14 | فَأَصْبَحُوا | olmuşlardır |
|
| 15 | خَاسِرِينَ | kaybedenlerden |
|
O zaman münafıkların bu ikiyüzlü hallerini gören müminler hayrete düşerek ya yahudilere hitaben veya kendi aralarında “Sizinle beraber olduklarına dair bütün güçleriyle Allah’a yemin edenler bunlar mıydı!” diye sormaya başlarlar. Bu, hayret ifade eden bir sorudur. Kuvvetli ihtimalle münafıklar her iki tarafa da yani hem yahudilere hem de müslümanlara yardım ve destek sözü vermişler ve bunu yeminle pekiştirmişlerdi. “Şayet siz çıkarılacak olursanız, bilin ki biz de sizinle beraber çıkarız, sizin hakkınızda (onlarla olmayın diyen) kimseye asla itaat etmeyiz. Eğer size savaş açılırsa muhakkak yardımınıza koşarız” (Haşr 59/11) diyerek yahudilere teminat vermişlerdi. Bununla beraber her fırsatta Hz. Peygamber’e iman ettiklerini ve müminlerle beraber olduklarını da söylüyorlardı (bk. Bakara 2/14; Nisâ 4/141; Münâfikun 63/1). Fakat samimiyetten yoksun oldukları için mümin görünerek kıldıkları namazlar, tuttukları oruçlar, verdikleri zekâtlar ve yaptıkları diğer ameller boşa gitti ve sonuçsuz kaldı.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 295
وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْۙ اِنَّهُمْ لَمَعَكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. يَقُولُ damme ile merfû muzari fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُٓوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ ’dir. يَقُولُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. İşaret ismi هٰٓؤُ۬لَٓاءِ mübteda olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اَقْسَمُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اَقْسَمُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru اَقْسَمُوا fiiline mütealliktir.
جَهْدَ masdardan naib mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. اَيْمَانِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُمْ muttasıl zamir إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.
مَعَ mekân zarfı, اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُٓوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
اَقْسَمُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قسم ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَاَصْبَحُوا خَاسِر۪ينَ
Fiil cümlesidir. حَبِطَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. اَعْمَالُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَصْبَحَ nakıs, mebni mazi fiildir. كان gibi isim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَصْبَحُوا damme üzere mebni nakıs mazi fiildir. يُصْبِحُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. خَاسِر۪ينَ kelimesi اَصْبَحُوا ’nun haberi olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler haf ile irablanır.
يُصْبِحُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi صبح ‘dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
خَاسِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi خسر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْۙ اِنَّهُمْ لَمَعَكُمْۜ
وَ , istînâfiyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Fail konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan اٰمَنُٓوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, sonradan gelen habere dikkat çekmenin yanında bu kişileri tazim ifade eder.
يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْۙ cümlesi istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, mütekellimin taaccüb ve kınama kastını ifade ettiği cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Müsnedün ileyh, işaret edilen münafıkları tahkir etmek, neticelerinin kötü olacağını haber vermek için ism-i işaretle gelmiştir.
Ayetteki haber konumundaki ikinci cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan اَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelmiş kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
جَهْدَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
اَيْمَانِهِمْ için muzâf olan جَهْدَ , hal konumundadır. Tekid ifade eden bir masdardan naibdir. أقسموا إقسام جهد (Bütün güçlerini verdikleri bir yeminle yemin ettiler.) demektir. اَقْسَمُوا fiili dolayısıyla mansub olarak gelmiştir.
اِنَّهُمْ لَمَعَكُمْ cümlesi kasemin cevabıdır.
اِنَّ ve lam-ı kasem ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مَعَكُمْ mekân zarfı, اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
Yalnızca isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنّ , isim cümlesi, lam-ı muzahlaka sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَقْسَمُوا - اَيْمَانِهِمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr, الَّذ۪ينَ ’nin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Bu ibtidaî (evveliyatı ile bağlantılı olmayan) kelâm, zikredilen taifenin kötü akıbetini ortaya koyar. Ayetin başındaki وَ harfi, bir kıraate göre mevcut değildir. Buna göre bu cümle, geçmişten doğan “O zaman müminler ne diyecekler?” sorusuna cevaptır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَاَصْبَحُوا خَاسِر۪ينَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Aynı üsluptaki فَاَصْبَحُوا خَاسِر۪ينَ cümlesi فَ ile bu cümleye atfedilmiştir. Nakıs fiil اَصْبَح ’nın dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Nakıs fiil اَصْبَح ‘nın haberi olan خَاسِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ [Amelleri boşa gitti.] ifadesinde sebep olan ameller zikredilmiş, bu amellerin sevabı kastedilmiştir. Sebep alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.
حَبِطَتْ - خَاسِر۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu istînafî cümle, onların dostluk iddialarının sevinçli ve kederli günlerinde kendileri ile beraber olacaklarına dair ettikleri yeminlerin geçersizliğini, beyan etmek üzere doğrudan doğruya Allah Teâlâ tarafından ifade buyurulmuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ ٥٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | مَنْ | kim |
|
| 5 | يَرْتَدَّ | dönerse |
|
| 6 | مِنْكُمْ | sizden |
|
| 7 | عَنْ | -nden |
|
| 8 | دِينِهِ | dini- |
|
| 9 | فَسَوْفَ | yakında |
|
| 10 | يَأْتِي | getirecektir |
|
| 11 | اللَّهُ | Allah |
|
| 12 | بِقَوْمٍ | bir toplumu |
|
| 13 | يُحِبُّهُمْ | onları seven |
|
| 14 | وَيُحِبُّونَهُ | onlar da O’nu severler |
|
| 15 | أَذِلَّةٍ | alçak gönüllüdürler |
|
| 16 | عَلَى | karşı |
|
| 17 | الْمُؤْمِنِينَ | Mü’minlere |
|
| 18 | أَعِزَّةٍ | onurlu ve şiddetlidirler |
|
| 19 | عَلَى | karşı |
|
| 20 | الْكَافِرِينَ | kafirlere |
|
| 21 | يُجَاهِدُونَ | cihad ederler |
|
| 22 | فِي |
|
|
| 23 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 24 | اللَّهِ | Allah |
|
| 25 | وَلَا |
|
|
| 26 | يَخَافُونَ | korkmazlar |
|
| 27 | لَوْمَةَ | kınamasından |
|
| 28 | لَائِمٍ | hiçbir kınayıcının |
|
| 29 | ذَٰلِكَ | bu |
|
| 30 | فَضْلُ | bir lutfudur |
|
| 31 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 32 | يُؤْتِيهِ | onu verir |
|
| 33 | مَنْ | kimseye |
|
| 34 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 35 | وَاللَّهُ | Allah’(ın) |
|
| 36 | وَاسِعٌ | (lutfu) geniştir |
|
| 37 | عَلِيمٌ | bilendir |
|
İman eden kimselerden dinden dönenlere burada, bu şekilde ve bu bağlamda yöneltilen tehdit, yahudiler ve hristiyanlarla dostluk ile İslâm’dan dönmek arasında bir bağlantı olduğunu gösteriyor. Daha önce, onları dost edinen bir kimsenin, müslüman toplumdan kopup, onlardan biri haline geleceğinin belirtilmiş olması da bunu doğruluyor: “Sizden kim onları dost edinirse o, onlardan olur.” Buna göre, ayetlerin akışı içerisinde ikinci çağrı, birinci çağrıyı vurgulamakta ve kesinleştirmektedir. Yine aynı şekilde üçüncü çağrıda da aynı olguya değiniliyor. Burada kafirler ile ehl-i kitap aynı kategoriye sokularak, onlarla dost olunması yasaklanıyor. Ehl-i kitabla dostluk, kafirlerle dostlukla aynı bağlamda değerlendiriliyor. İslâm’ın ehl-i kitab ile kafirleri onlara karşı yapılması gereken muamele bakımından farklı değerlendirmesinin, dostluk meselesiyle bir ilintisi yoktur. Ehl-i kitab ile kafirler arasındaki söz konusu farklılık, dostluk bağlamında değil, daha başka meselelerdedir.
“Ey müminler, içinizden kim dininden dönerse bilsin ki yakında Allah öyle bir grup ortaya çıkaracak ki, Allah onları sevdiği gibi onlar da O’nu severler, bunlar müminlere karşı alçakgönüllü, kafirlere karşı onurlu davranırlar, Allah yolunda cihad ederler, hiç kimsenin yergisinden ve kınamasından çekinmezler. Bu Allah’ın bağışıdır, onu dilediğine verir. Allah’ın lütfu geniştir, O herşeyi bilir.”
Allah’ın mümin grubu seçmesi, yeryüzünde Allah’ın dininin yürürlüğe koyulması bağlamında “takdir-i ilahi”nin gerçekleşmesine vesile olmaları, insanların yaşamlarında Allah’ın otoritesini egemen kılmaları, tavır ve düzenleri O’nun sistemine göre belirlemeleri, her meselede, her sorunda O’nun şeriatını uygulamaları ve de bu sistem bu şeriat sayesinde yeryüzünde kurtuluşu, iyiliği, temizliği :e gelişmeyi sağlamaları içindir. Bunları gerçekleştirmek üzere müminlerin seçilmiş olması, Allah’ın bir lütfu, bir bağışıdır. Bir kişi bu lütfu reddeder ve kendini bundan yoksun kılmayı dilerse, -her kim olursa olsun Allah’ın ne ona ne de bir başkasına ihtiyacı olmadığını unutmamalıdır. Allah kendilerinin bu yüce lütfa layık olduklarını bilen kullarını, elbette ki seçecektir.
Ayet-i Kerime’nin burada çizdiği seçkin topluluğun bu tablosu, karakteristik özellikleri son derece belirgin, çizgileri de oldukça güçlü bir tablodur. Parlak ve çekici olduğu kadar, kalplere de son derece sempatik gelmektedir.
” ..Allah öyle bir grup ortaya çıkaracak ki, Allah onları sevdiği gibi onlar da O’nu severler.”
Karşılıklı sevgi ve hoşnutluk, onlarla Rableri arasındaki bağı oluşturmaktadır. İşte bu topluluğu şefkatli Rablerine bağlayan bu akıcı, yumuşak, aydınlık yüce ve tatlı duygudur.
Yüce Allah’ın, kullarından birini sevmesi; O’nu, kendisine vasfettiği biçimde tanıyan, sıfatlarıyla birlikte bilen, bir de bu sıfatların melodisini; duygusunda, benliğinde, bilincinde ve varlığında hissedenden başka hiçbir idrakin değerini ölçmediği bir şeydir. Evet, bu lütfun gerçek değerini, onu bağışlayanın hakikatını bilen takdir edebilir. Kimdir Allah? Bu dehşet verici evrenin yaratıcısı kimdir? Küçücük bir bedene sahip olduğu halde koca evrenin bir özeti sayılan insanı kim yaratmıştır? Bu yüceliğe, bu güce ve bu birliğe sahip olan kimdir? Kimdir tek başına egemen olan? Kimdir O ve sevgisinden lütfettiği kul kimdir? Evet, bunları kavrayan üstün, ulu, daima diri, öncesiz ve sonrasız ilk ve son, açık ve gizli olan Allah’ın yarattığı bu kula bağışladığı nimetin değerini de bilir.
Kulun Rabbini sevmesi de ancak tadına varan birinin algılayabileceği bir nimettir. Yüce Allah’ın kullarından herhangi birine yönelik sevgisi, olağanüstü ve büyük bir olgudur. İnsanı bürüyen bol bir lütuf olduğu gibi, yüce Allah’ın kuluna doğru yolu göstermesi, kendini sevdirmesi ve hiçbir sevgide eşi ve benzeri bulunmayan bu güzel ve eşsiz lezzeti tattırması da, olağanüstü ve büyük bir nimet, insanı bürüyen bol bir lütuftur.
Yüce Allah’ın kullarından herhangi birine yönelik sevgisi, ifadenin vasfedemeyeceği bir olay olunca; kullarından birinin O’na yönelik sevgisi de zaman zaman sevenlerin sözlerinde örneklerini görmekle beraber, ifade ve tasvir edebilmesi son derece güç bir olaydır. İşte gerçek tasavvuf adamlarının yükseldiği kapı burasıdır. -Ancak bunlar da, tasavvuf kisvesine bürünen ve uzun tarihlerinden bilinen bu,topluluğun içinde son derece azdırlar- Rabia el-Adeviye’nin şu beyitleri hâlâ o eşsiz sevginin gerçek tadını duygularıma taşımaktadır!
Sen tatlı ol da, koca hayat acılarla dolsun,
Yeter ki sen hoşnut ol da, isterse tüm yaratıklar dargın olsun.
Seninle aramız iyi olduktan sonra
Alemler bozuk olsa ne çıkar.
Senin sevgin olduktan sonra, gerisi boştur.
Çünkü toprağın üstünde olan herşey topraktır.
Ulu Allah’tan, kullarından birine ve bu kuldan, nimetleri veren, lütuf sahibi Allah’a yönelik bu sevgi, varlık alemini bürüyüp koca evrene yayılıyor. Her canlının, herşeyin özüne işliyor. Hava ve gölge gibi varlık alemini seven, sevilen şu kul da somutlaşan insan varlığını bürüyor adeta.
İşte İslâm düşüncesi, müminle Rabbini, bu harikulade ve sevimli bağla birbirine bağlamaktadır. Bir kereye özgü geçici bir duygu değildir bu. Aksine bu sağlam yapılı düşüncede yer alan bir öz, bir gerçek ve bir öğedir.
“İman edip salih ameller işleyenlere, Rahman; onlara bir sevgi kılacaktır.” (Meryem Suresi, 96)
“…Kuşkusuz Rabbim merhametlidir, sevendir.” (Hud Suresi, 90) “
O, bağışlayandır, sevendir” (Buruç Suresi, 14)
“Eğer kullarım sana benden sorarlarsa, onlara de ki; ben kendilerine yakınım, bana dua edenin duasını, dua edince kabul ederim.” (Bakara Suresi, 186)
“…Müminler en çok Allah’ı severler.” (Bakara Suresi, 165)
“De ki; Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah sizi sevsin.” (Al-i İmran Suresi, 31) Benzeri ayetler çoktur.
Bütün bunları gördükleri halde, “İslâm düşüncesi, kuru ve katı bir düşüncedir. Allah ile insan arasındaki ilişkiyi, baskı, zor, azap, ceza, kabalık ve kopukluk şeklinde tasvir etmektedir. İsa-Mesih’i Allah’ın ve tanrısal unsurlardan biri kabul eden ve böylece sentezle Allah ile insanı birbirine bağlayan düşünce gibi değildir” diyenlere şaşmamak elde değildir.
Kuşkusuz İslâm düşüncesinde, ilahlığın gerçeği ile kulluğun gerçeğinin başkalığına ilişkin netlik, Allah ile kul arasındaki sevimli yumuşaklığı kurutmaz. Bu, adalete dayalı bir ilişki olduğu gibi merhamete dayalı bir ilişkidir. Bu şefkate dayalı ilişkidir, soyutlanmaya dayalı olduğu gibi. Ve o sevgi ilişkisidir, Allah’ı tenzih etmeye dayalı bir ilişki olduğu gibi.
İşte bu, insan bünyesinin alemlerin Rabb’iyle ilişkisinde ihtiyaç duyduğu, herşeyi kapsayan eksiksiz bir düşüncedir.
Bu dine inanmış seçkin müminler topluluğunun sıfatları sıralanırken, şu olağanüstü ifade yer almaktadır!
“Allah onları sevdiği gibi onlar da O’nu severler.”
Bu ifade, ağır yükün altında bükülen mümin gönlün ihtiyaç duyduğu bir hava estiriyor. Artık, mümin nimetleri veren yüce Allah tarafından seçildiğini, kendisine lütfedildiğini ve Rabbine yaklaştırıldığını anlıyor.
Ardından ayetin akışı, müminlerin, karakteristik özelliklerinden geri kalanlarını, sunmaya devam ediyor:
“…Bunlar müminlere karşı alçak gönüllüdürler.”
Bu itaatkarlıktan, uysallık ve yumuşaklıktan kaynaklanan bir sıfattır. Buna göre mümin bir diğer mümine karşı, son derece alçak gönüllüdür. Ona karşı serkeş değildir. Hiçbir zaman zorluk çıkarmaz. Son derece rahat ve uysaldır. Kolaylaştırıcıdır, kardeşinin ihtiyacını karşılamaya büyük özen gösterir. Oldukça hoşgörülü ve şefkatlidir. Müminlere karşı alçak gönüllü olmanın anlamı budur.
Müminlere karşı alçak gönüllü olmada bir alçaklık, bir aşağılanmışlık söz konusu değildir. Bu kardeşliktir. Engellerin ortadan kalkması, zorlukların bertaraf edilmesidir. Gönül gönüle karışır, artık başkasına karşı serkeşlik ve ayrılık duygularına yer kalmamıştır.
Kişiyi inatçı, isyancı ve kardeşine karşı cimri kılan, toplumdan uzak durmanın ve bağları koparmanın doğurduğu bireyselliktir. Ancak gönlünü mümin topluluğun gönülleriyle birleştirince artık, kendisini engelleyen ve isyan oluşturmasına neden olan duygulardan kurtulur. Onlar hakkında başka bir duygu yer edebilir mi ki gönlünde?
Allah için kardeş olup bir araya gelmişler. Allah onları seviyor, onlar da Allah’ı. Bu yüce sevgi aralarında yayılmış, onu paylaşmışlardır.
“…Kafirlere karşı onurlu davranırlar.”
Kafirlere karşı dirençli, yüz vermez ve üstün bir konumdadırlar. Bu özelliklerinin burada ayrı bir yeri vardır. Bu üstünlük kişisel onurdan kaynaklanmıyor. İnsanın kendi üstünlüğünü sağlama amacına da yönelik değildir. Aksine bu, inancın onurudur. Kafirlere karşı, altında birleştikleri sancağın üstünlüğüdür. Bu üstünlük, sahip oldukları inancın tamamen iyilik olduğuna olan güvenlerinden kaynaklanmaktadır. Görevlerinin, sahip oldukları iyiliğe! başkalarının boyun eğmesini sağlamak olduğunu biliyorlar. Başkalarının kendilerine boyun eğmesini sağlamak ya da kendilerinin başkalarına ve sapık inançlarına boyun eğmesine meydan vermek değildir. Sonra bu üstünlük; Allah’ın dininin ihtirasların dinine, Allah’ın gücünün onların gücüne ve Allah’ın hizbinin cahiliye hiziplerine galip geleceğine olan sonsuz güvenlerinden kaynaklanmaktadır. O halde yol boyunca kimi çarpışmalardan bozguna uğramış olsalar bile, her zaman üstündürler.
“…Allah yolunda cihad ederler, hiç kimsenin yergisinden ve kınamasından çekinmezler.”
Allah’ın sistemini yeryüzüne yerleştirmek, insanlar üzerinde Allah’ın otoritesini duyurmak ve insanlar adına iyilik, doğruluk ve gelişme sağlamak için, O’nun şeriatını hayata egemen kılmak uğruna yapılan Allah yolunda cihad; onlar aracılığıyla yeryüzünde dilediğini gerçekleştirmek için, yüce Allah’ın seçtiği mümin topluluğun sıfatıdır.
Onlar Allah yolunda cihad ederler. Kendileri, ulusları, ülkeleri ve ırkları uğruna değil, Allah yolunda, O’nun sistemini gerçekleştirmek, O’nun otoritesini yerleştirmek, O’nun şeriatını uygulamak ve bu yolla tüm insanlık adına iyiliği gerçekleştirmek için… Bu işte kendileri için birşey yok. Kendilerine bir pay da çıkarmazlar. Herşey tamamen Allah için ve hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O’nun yolunda yapılmaktadır.
Onlar Allah yolunda cihad ederler, bu yüzden kınayanın kınamasından korkmazlar. Hem sonra insanların kınamasından nasıl korkarlar ki; onlar, insanların Rabbinin sevgisini garantilemişlerdir. Allah’ın kanununa uydukları ve O’nun sistemini hayata egemen kıldıklarına göre, insanların alışkanlıklarını, ulusal geleneklerini ve cahiliyenin genel geçer törelerini dikkate alırlar mı hiç? Hayat ölçülerini ve hükümlerini insanların arzularına dayandıranlar, yardım ve desteği insanlardan bekleyenler, insanların yergisinden çekinirler. Ancak insanların arzularına, ihtiras ve değer yargılarına hakim olması için Allah’ın terazisine, kriter ve değerlerine başvuranları, gücünü ve onurunu Allah’ın gücünden ve O’nun verdiği onurdan alanları, insanların ne söyledikleri ve ne yaptıkları hiç ilgilendirmez. Bu insanların durumu ne olursa olsun, realiteleri ne olursa olsun. Bu insanların uygarlıkları, bilim ve kültürleri ne düzeyde olursa olsun, durum değişmeyecektir.
Biz insanların söylediklerini, yaptıklarını, sahip oldukları üzerinde uzlaşma sağladıkları şeyleri, pratik hayatlarında edindikleri değer ve ölçüleri, her zaman göz önünde bulundururuz. Çünkü biz; ölçü, kriter ve değerlendirme konusunda baş vuracağımız temelden habersiz ya da yanılgı içindeyiz. Bunun Allah’ın sistemi, şeriatı ve hükmü olduğundan haberimiz yok. Oysa sadece O gerçektir. Ona karşıt olan herşey de batıldır, boştur. İsterse milyarların geleneği olsun, onlarca asır boyunca gelip geçen ulusların üzerinde birleştikleri birşey olsun.
Sırf şu anda mevcuttur, realite budur, milyonlarca insan tarafından benimsemektedir. Ona göre yaşamakta ve hayatları için bir temel edinmektedir diye, hiçbir kurum, gelenek ve görenek ya da değer yargısı bir anlam ifade etmez. Bu ölçüyü, İslâm düşüncesi kabul etmez. Herhangi bir durumun, gelenek ve göreneğin veya değer yargısının bir anlam ifade etmesi için, Allah’ın sisteminden bir temele dayanması gerekmektedir. Değer ve ölçülerin alındığı tek kaynak budur.
Bu yüzden, mümin topluluk, Allah yolunda cihad ederken kınayanların kınamasından korkmaz. Bu, seçkin müminlerin karakteristik özellikleridir.
Sonra, Allah tarafından seçilmeleri, O’nunla seçkin müminler arasındaki karşılıklı sevgi, onların özellikleri ve ünvanları haline getirdiği bu karakteristik çizgiler, onların gönlünde yer eden Allah’a güven duygusu, cihada girişirken O’nun yol göstericiliğine göre hareket etmeleri… Evet tüm bunlar Allah’ın lütfudur.
“Bu Allah’ın bağışıdır, onu dilediğine verir.”
Bu lütfundan ve sınırsız bilgisinden verir. Yüce Allah’ın ilminden ve takdirinden dilediği için seçtiği bu bağıştan daha bol ne olabilir ki?
Fizilal-il Kuran/Seyyid Kutub
Peygamber Efendimiz (sav) mü’minlerden
“ kınayanların kınamasından korkmamak” üzere bîat alırdı.
(Buhari ,Ahkam 43;Müslim ,İmâmet 41).
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’AN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
لَوْم Kınanacak bir şey yapması sebebiyle bir kişinin değerini düşürüp kınamaktır. İsmi faili olan لائِم kınanan kişi demektir. Kuran-ı Kerim’de iki defa geçen İf’al babında (ismi fâil olarak) anlamı kınanmayı hak etti şeklindedir. Kuran’da bir defa geçen Tefâul babı ise tarafların birbirini kınamasıdır. Kıyamet/2’de geçen ‘Nefsi Levvâme’ ibaresi hakkında iki görüş mevcuttur: Birinci görüşe göre bu bazı faziletleri kazanıp, bir mekruh/nahoş iş işlediğinde sahibini kınayan nefistir. Bu itibarla mutmain nefsin altındadır. İkinci görüş ise bilakis zatında itmi’nana kavuşmuş ve başkasını te’dib/edeplendirme gücüne sahip nefis budur. Dolayısıyla mutmain nefsin üstündedir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 14 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli levm etmektir. Bu ayette iki farklı kalıpta aynı tamlamada kullanılmıştır ve her iki türevi de sadece bu ayette geçmiştir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur. Nidanın cevabı مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ ’dür.
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَرْتَدَّ şart fiili olup, sükun üzere meczum muzari fiildir. Mudaaf fiilin kaidesine göre fetha ile harekelendi. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
مِنْكُمْ car mecruru يَرْتَدَّ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. عَنْ د۪ينِه۪ car mecruru يَرْتَدَّ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. سَوْفَ gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif -erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaad veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.
يَأْتِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بِقَوْمٍ car mecruru يَأْتِي fiiline mütealliktir. يُحِبُّهُمْ cümlesi قَوْمٍ ‘ nin ilk sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
يُحِبُّهُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. يُحِبُّونَهُٓ cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
يُحِبُّونَهُٓ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَذِلَّةٍ kelimesi قَوْمٍ ‘nin üçüncü sıfatı olup kesra ile mecrurdur. عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ car mecruru اَذِلَّةٍ ‘e mütealliktir. اَعِزَّةٍ
kelimesi قَوْمٍ ‘nin dördüncü sıfatı olup kesra ile mecrurdur. عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ car mecruru اَعِزَّةٍ ’e mütealliktir.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يَرْتَدَّ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi ردد’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
الْمُؤْمِن۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
الْكَافِر۪ينَۘ kelimesi sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ
Cümle, قَوْمٍ ‘in diğer bir sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. يُجَاهِدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يلِ car mecruru يُجَاهِدُونَ fiiline mütealliktir.Aynı zamanda muzaftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَخَافُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
لَوْمَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. لَٓائِمٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
يُجَاهِدُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi جهد ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَٓائِمٍ kelimesi, sülâsi mücerredi لوم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
الْفَضْلُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يُؤْت۪يهِ cümlesi mübtedanın ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
يُؤْت۪يهِ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هِ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Müşterek ism-i mevsûl مَنْ , ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
يُؤْت۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. وَاسِعٌ haber olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
وَاسِعٌ kelimesi sülâsî mücerred olan وسع fiilinin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَل۪يمٌ kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Aşur ise farklı görüştedir. Bu ayet, öncesindeki ve sonrasındaki ayet arasında bir itiraz cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek ve iman edenlere tazim içindir.
Nidanın cevabı مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ şeklinde şart üslubunda gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ , şarttır. Şart ismi مَنْ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ cümlesi haberdir.
Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ , istikbal harfi سَوْفَ ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil şart üslubundaki terkip, faide-i haber talebî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Geldi manasındaki آتِي fiili, بِ harf-i ceri ile kullanıldığında getirdi manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır. (Doç. Dr. Mahmut Çanga, Kur’an-ı Kerim Lugatı)
بِقَوْمٍ ‘deki nekrelik tazim içindir.
يُحِبُّهُمْ cümlesi بِقَوْمٍ için sıfattır.
بِقَوْمٍ için ikinci sıfat cümlesi olan وَيُحِبُّونَهُٓ önceki sıfat cümlesine tezat nedeniyle atfedilmiştir. Her iki cümle de müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ car-mecruru بِقَوْمٍ ‘in üçüncü sıfatı اَذِلَّةٍ ’e, عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ car-mecruru ise بِقَوْمٍ ‘in dördüncü sıfatı olan اَعِزَّةٍ ‘e mütealliktir.
اَذِلَّةٍ - اَعِزَّةٍ kelimeleri arasında muvazene ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır.
الْمُؤْمِن۪ينَ - الْكَافِر۪ينَۘ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi, بِقَوْمٍ için diğer bir sıfat cümlesidir.
سَب۪يلِ اللّٰهِ izafetinde, lafza-i celâle muzâf olması سَب۪يلِ için tazim ve şeref ifade eder. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Zamir makamında ism-i celâlin, Allah’ın uluhiyetine ve konunun önemine dikkat çekmek için zahir olarak tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresinde istiare vardır. سَب۪يلِ kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.
ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah’ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ cümlesi, يُجَاهِدُونَ fiilinin failinden haldir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl konumundaki لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ izafeti sözü kısaltmış ve vecîz [az sözle çok şey ifade etmek] hale getirmiştir.
لَوْمَةَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
لَٓائِمٍ ’in nekreliği kesret ifade eder.
لَوْمَةَ - لَٓائِمٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetteki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُحِبُّهُمْ - يُحِبُّونَهُٓ ve اٰمَنُوا - الْمُؤْمِن۪ينَ ve يُؤْت۪يهِ - يَأْتِي kelime grupları arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ - اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ ibareleri ve يُحِبُّهُمْ - يُحِبُّونَهُٓ cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.
س harfinin dünyada gerçekleşecek olayları, سوف harfinin ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El-Meydânî Ve Tefsîri)
Muhatapların iman ile vasıflandırılmaları, onların düşmanlarından farklı olduğunu göstermek suretiyle hallerini kendilerine hatırlatmak ve sebatlarını sağlamak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekit türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra أَیُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey iman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Bazı salihler Allah Teâlâ’nın ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabı ile Kur’an’ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. “Ey iman edenler” ifadesi hep Medenî surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke’de fazla emir ve yasak yoktur.
Muhataplara “Ey müminler!” diye seslenilmesi onlara, bu iman sahibinin Allah’ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bundan önce Allah Teâlâ, Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyi nehyetmiş, onları anlatıldığı şekilde dost edinmenin, dinden irtidat sebebi olduğunu ve onları dost edinen münafıkların akıbetini açıklamıştı. Şimdi burada mutlak olarak mürtecilerin halini beyan ediyor. Rivayete göre, on bir fırka İslâm'dan döndü. Bunlardan üçü Resulullah (sav) hayatta iken irtidat ettiler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İman edenler şöyle olmalıdırlar:
“Müminlere karşı boynu eğik, boynu kıldan ince. Kafirlere karşı aziz, üstün, sert, zorlu.”
“Allah yolunda cihad etmek” tabiri kapsamına emr-i bil ma’ruf da girer. İnsanları uyarmak vs. bu yolda kınanmaktan kaçınmamak, kimin ne dediğine aldırmamaktır.
Bu ayet-i kerimede Allah’ın sevdiği kimselerin müminlere karşı alçak gönüllü olduğu zikredilmiştir. Eğer peşinden gelen اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ [kafirlere karşı da onurlu ve güçlüdürler.] ifadesi olmasaydı müminlere karşı olan alçak gönüllülüklerinin zayıflık ve güçsüzlükten kaynaklanabileceği intibası ortaya çıkacaktı. Son ifadeyle onların güçlü kimseler olduğu zikredilerek bu intiba ortadan kalkmıştır. Burada “Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar.” kısmında mukabele sanatı da vardır. (Ali Bulut, Kur’an-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)
Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse Allah Teâlâ onları helak ettikten sonra onların yerine öyle bir kavim getirir ki O, onları sever; onların dünyası ve ahireti için hayırlı olanı irade buyurur. Onlar da O’nu severler; O’na itaat eder ve isyandan sakınırlar.”
Bu bahtiyar kavmin kimliği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah Teâlâ’nın, mürtecilerin helakından sonra onların yerine getireceği kavim, müminlere karşı gayet yumuşak, merhametli ve mütevazı; kâfirlere karşı ise şedit, zorlu ve galiptir. Yukarıda söz konusu edilen kavmin diğer bir sıfatı da cihada karşı istekli olmaktır. Onlar, Allah Teâlâ yolunda cihadı ve dindeki kararlılığı birleştirmişlerdir. Bu kelam, münafıklara bir tarizdir. Çünkü onlar, Müslüman askerler içinde sefere çıktıkları zaman Yahudi dostlarından korkarak onların kınamasına sebep olacak işler yapmıyorlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Dinden dönme bir olaya mahsus olmadığı gibi bu kavim de belli bir kavimden ibaret değildir. Dinden dönenlerin zararlarına karşı olmak ve onların terk ettikleri saadet mevkiini işgal etmek üzere kıyamete kadar zaman zaman nöbetle gelecek ve i’lâ-yı kelimetullah (Allah’ın kelimesini yükseltmek) ile İslam’a hizmet edecek birçok toplumlara işarettir ki anılan vasıflar bunların mümeyyiz (ayırıcı) vasıflarını ve birleşme yönlerini teşkil eder. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Burada sadece itikat (iman) itibarıyla dinden dönme değil, amel bakımından da dinden dönme bahis konusudur. Vaktiyle Yahudilerin Hristiyanlara, Hristiyanların Müslümanlara mevkii terk ettikleri gibi, İslam nimetinin kadrini bilmeyen nankörler de onun kıymetini bilecek, şükrünü eda edecek yeni bir Müslüman kavme mevkii terk etmeye mecbur olacaklardır. İnsanlık tarihi, İslam tarihi bunun büyük küçük misalleriyle doludur. Fertleri, küçük toplumları bırakalım da en büyük misallerini alalım: Önce Araplar, kavimden kavime bu hizmeti yapmışlar, bundan sonra Emevilerin son zamanlarında olduğu gibi bu hizmet, Arap’tan Aceme doğru geçmiş, hadis-i şerifin de gösterdiği üzere Fars kavmi maddî ve manevî olarak İslam’a çok büyük hizmetler etmiş, sonra bunlar da aynı hale gelmiş, bu defa da Allah Türkleri göndermiş, Arapların, Farsların kıymetini bilemeyip kaybettikleri İslam devletini ele alarak İstanbul’a ve oradan yeryüzünün her kıtasına yaymışlardır. Şu halde “Ebnâ-i Fâris” hadisinin delaleti ve İstanbul’un fethi ile ilgili hadisin açıklığı ve “Umulur ki Allah, bir fetih ihsan eder ve katından bir emir getirir.” (Maide Suresi, 52) ilâhî vaadinin mutlak oluşu ve işareti ile Türkler de müjdesine girmişlerdir. Demek ki onlar da bu nimetin kadrini, kıymetini bilmez, küfür ve küfrana doğru giderlerse yerlerini Allah’ın göndereceği diğer bir topluma terk etmeye mecbur olacaklardır. Ve kim bilir lütfu geniş ve ilmi çok olan Allah kıyamete kadar daha ne toplumlar gönderecektir. İşte ta yukarıdan “Allah’ın üzerinizdeki nimetini anın.” hatırlatmasından beri gelen ve daha devam edecek olan açıklamaların geliş ve akışına göre meâlin özeti bu noktada toplanmaktadır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin uzağı işaret etmekte kullanılan işaret ismi ile marife olması, dikkatleri işaret edilene yoğunlaştırmak ve onu yüceltmek içindir.
ذٰلِكَ mübteda, فَضْلُ اللّٰهِ haberdir.
Burada uzak işareti olan ذٰلِكَ [işte o] kerimesinin kullanılması, işaret edilen vasıfların faziletçe çok yüksek olduğunu zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Veciz anlatım kastıyla gelen فَضْلُ اللّٰهِ izafetinde فَضْلُ ’nun Allah lafzına muzâf olması, onu tazim ve teşrif içindir.
Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim kazandıracak kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile Allah'ın faziletine işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُ cümlesi mübtedanın ikinci haberidir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberin muzari fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye etmiştir. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Fiilin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sılası olan يَشَٓاءُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Bu cümle tezyîl cümlesidir. İşaret ismi de zikredilen tüm kemâl sıfatlara işaret eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette cem' ma’at-taksim ve tamim sanatı vardır. Şöyle ki [Allah bir kavim getirir.] cümlesi cem’, [Allah onları, onlar Allah’ı sever. Müminlere mütevazi, kâfirlere izzetli, Allah yolunda çalışır, kınayanın kınamasından korkmazlar.] cümlelerinde taksim vardır. [Bu Allah’ın fadlıdır, dilediğine verir.] cümlesinde de tamim vardır. Konu özelden genele dönmüştür. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
Ayetin son cümlesinde وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah’ın عَل۪يمٌ ve وَاسِعٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın, aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette birinci haber olan وَاسِعٌ ism-i fail kalıbında gelerek gelerek bu özelliğin istimrarına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. İkinci haber olan عَل۪يمٌ, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
وَاسِعٌ kelimesinin başında sahibi manasındaki ذو ismi hazfolmuştur. Yani Allah zenginlik ve ilim sahibidir. Belki de وَاسِعٌ muzâftır ve “nimet” gibi bir muzâfun ileyh mahzuftur.
وَاسِعٌ ifadesinde istiare vardır. Bununla anlatılmak istenen ya O'nun bağışının bol ve iyiliğinin çok olması ya da ilim yollarının kuşatıcılığı, saltanat ve izzetinin kapsayıcı olmasıdır. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
Ayetin bu son cümlesi, aynen veya ufak farklılıklarla birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, s. 314)
Cümle, önceki cümleyi tekid için gelmiş tezyil cümlesi olarak ıtnâb sanatıdır. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
وَاسِعٌ - لَٓائِمٍ ve عَل۪يمٌ - سَب۪يلِ ve فَضْلُ - قَوْمٍ gruplarındaki kelimeler arasında muvazene sanatı vardır.
يَأْتِي - يُؤْت۪يهِ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Son cümlede zamir makamında zahir ismin zikredilmesi illeti bildirmek ve cümlenin istiklalini tekit etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu itirazî (ara) cümle, makablini açıklayan bir zeyl mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
“Bu (ifadeler) manayı tekit eder. Çünkü O Mevlâ’nın vâsi‘ oluşu kemal-i kudrete delalet eder. O’nun alîm olması ise kemal-i ilmine delalet eder. Her şeye gücünün yetmesiyle artık istediği kula istediği kadar fazlı ihsanda bulunması sahih olur. Yine kemali ilmi sebebiyle tüm fiillerinin de hikmet ve isâbet üzere olması sahih hale gelir.” Allah Teâlâ ayet-i kerîmesinde vâsi‘ oluşuyla hidayeti dilediğine vereceğini, alîm oluşuyla da her verdiği fazlın hikmete binaen olacağını beyan buyurmuştur. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlaminda)
اِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ ٥٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّمَا | ancak |
|
| 2 | وَلِيُّكُمُ | sizin veliniz |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah(tır) |
|
| 4 | وَرَسُولُهُ | ve Elçisi(dir) |
|
| 5 | وَالَّذِينَ |
|
|
| 6 | امَنُوا | ve mü’minlerdir |
|
| 7 | الَّذِينَ | öyle ki |
|
| 8 | يُقِيمُونَ | kılan |
|
| 9 | الصَّلَاةَ | namazlarını |
|
| 10 | وَيُؤْتُونَ | ve veren |
|
| 11 | الزَّكَاةَ | zekatlarını |
|
| 12 | وَهُمْ | ve onlar |
|
| 13 | رَاكِعُونَ | rüku’a varan |
|
Yüce Allah, iman sıfatına uygun düşen tek dostluk yönünü de müminlere göstererek, dost olacakları kimseleri açıklamaktadır:
“Sizin dostunuz ancak Allah, O’nun peygamberi ve namaz kılan, zekat veren, rukua varan müminlerdir.”
Ayet bu şekilde kesin ifadelidir. Bir demogojiye ve tevile imkan bırakmamaktadır. İslâmî hareketin ya da İslâm düşüncesinin cıvıklaştırılmasına fırsat vermemektedir.
Gerçekte işin böyle olması zorunludur da. Çünkü sorun -dediğimiz gibi özünde inanç sorunudur, bu inanca göre hareket etme sorunudur. Dostluğun bütünüyle Allah’a özgü olması için, mutlak anlamda O’na güvenilmesi için, “din” olarak İslâm’ın benimsenmesi için, sorunun müslüman saf ile İslâm’ı din edinmeyen, onu hayat düzeni olarak benimsemeyen, diğer sıfatların ayrılığı sorunu olarak algılanması için ve İslâmî hareket, ciddiyet ve düzen bulunması için. Biricik önderlikten ve yegane sancaktan başka kimsenin dostluğu söz konusu değildir. Mümin topluluktan başkasıyla yardımlaşma mümkün değildir. Çünkü İslâm’ın hayat düzeninde işbirliği, inançtan kaynaklanmaktadır.
İslâm’ın sırf isimden ibaret olmaması, bir arma ve sembol olarak kalmaması, dille söylenen bir kelimeden, nesilden nesile geçen bir kültür mirasından ya da herhangi bir bölgede oturanlara özgü bir sıfattan ibaret olmaması için, ayetin akışı müminlerin belli başlı karakteristik özelliklerini açıklamaktadır: v
“…Namaz kılan, zekat veren, rukua varan müminler..”
Onların belirgin sıfatlarından biri namaz kılmaktır. -Sırf eda etmek değil namaz kılmaktan, eksiksiz eda edilmesi kastedilmektedir. Bu şekilde kılmaktan, yüce Allah’ın şu ayette belirlediği sonuçlar doğmaktadır:
“Kuşkusuz namaz, insanı kötülükten ve çirkin şeyleri yapmaktan alıkoyar.” (Ankebut Suresi, 45)
Kıldığı namaz kişiyi kötülükten ve çirkin şeyleri yapmaktan alıkoymuyorsa bu, namaz dosdoğru kılınmamış demektir. Çünkü şayet Allah’ın söylediği şekilde kılınmış olsaydı, kuşkusuz onu bunlardan alıkoyardı.
Bir diğer sıfatları da zekat vermektir. Yani gönül hoşnutluğu ve isteğiyle Allah’ın emrine itaat etmek ve O’na yaklaşmak amacıyla malın hakkını vermektir. Kuşkusuz zekat yalnızca mâli bir vergi değildir. O, aynı zamanda ibrettir de. Ya da ibadettir. Bu da bir tarzda değişik hedefleri gözeten İslâm düzeninin belirgin bir özelliğidir. Bir hedefi gerçekleştirirken, birkaç hedefi göz ardı eden yeryüzü düzenlerinin hiçbiri böyle değildir.
Toplumun durumunu düzeltmek için, uygar anlamda ve malın vergisini toplamak veya devlet adına, ya da halk adına yahut herhangi bir yeryüzü mercii adına zenginlerden alıp fakirlere vermek yeterli değildir. Bu haliyle sadece bir tek hedef gerçekleştirilmiş olur; ihtiyaç sahiplerine mal ulaştırmak.
Zekat ise; ismi ve anlamı, amacını belirlemektir. Herşeyden önce zekat, temizlik ve gelişmedir. Allah’a yönelik bir kulluk şekli olmakla ve beraberinde fakir kardeşlerine karşı insana güzel duygular ilham ettirmekle, vicdan temizliğini sağlamaktadır. Allah için açılan bir kulluk olmasından dolayı, bu eylemi gerçekleştirende ahirette güzel bir mükafat alma ümidini doğurmaktadır. Bereketle ve bereketli ekonomik düzenle, malının dünya hayatında artacağını ummasını sağladığı gibi. Sonra, zekatı alan fakirlerin gönüllerinde güzel duygular uyandırır. Zenginlerin mallarında kendileri için bir hak belirlemekle yüce Allah’ın, kendilerine lütfettiğini anlarlar. Artık zengin kardeşlerine karşı kin ve çekemezlik duygularına kapılamazlar. -Bununla beraber İslâm düzeninde zenginlerin helal yollarla mal kazandığını, maldan paylarına düşeni toplarken hiç kimseye haksızlık etmediklerini de hatırlatalım. Son olarak bu hoşnut, iyi, güzel atmosferde; zekat, temizlik ve gelişme atmosferinde malî bir vergiyi de yerine getirmiş oluyor.
Zekat vermek, müminlerin hayatî işlerde Allah’ın şeriatına uyduklarını gösteren en belirgin özelliklerinden biridir. Bu, aynı zamanda her işlerinde, yüce Allah’ın otoritesini kabul ettiklerini de göstermektedir. İşte İslâm budur.
“…Rukua varan müminler..”
Bu onların karakteristik durumudur. Sanki sürekli olarak asıl durumları budur. Bu nedenle, “namaz kılanlar” sıfatıyla yekinilmemektedir. Bu yeni özellik, daha genel ve daha kapsayıcı bir özelliktir. Çünkü bu gönüllerde sürekli durumları buymuş gibi bir düşünce uyandırıyor. Onların en belirgin özellikleri ve onunla tanındıkları bu özelliktir.
Bu tür münasebetlerle, Kur’an’ın ifade tarzının uyandırdığı ilhamlar, ne kadar da etkileyicidir.
Yüce Allah, kendisine güvenmelerine, O’na sığınmalarına, sırasıyla yalnızca O’na, peygamberine ve müminlere dost olmalarına ve tamamen Allah için oluşmuş saffın dışında tüm saflardan bütünüyle ayrılmalarına karşılık, müminlere yardım ve galibiyet vaad etmektedir.
Fizilal-il Kuran/Seyyid Kutub
Resûl-i Ekrem Efendimiz (sav), din kardeşliğinin akrabalıktan öte bir yakınlık olduğunu belirtmiş , Müslüman olmayan akrabalarıyla aralarındaki ilginin mâhiyetini şöyle açıklamıştır:
Riyazus Salihin, 332 Nolu Hadis
Ebû Abdullah Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gizli değil açıkca şöyle buyururken dinledim:
“(Akrabam olan) Falan oğulları ailesi benim dostlarım değildir. Benim dostlarım Allah Teâlâ ile iyi mü’minlerdir. Fakat ötekilerle aramızda akrabalık bağı bulunduğu için kendileriyle ilgimi kesmeyeceğim.” Buhârî, Edeb 14; Müslim, Îmân 366
Riyazus Salihin, 367 Nolu Hadis
Ebû Said el-Hudrî radıyallahu anh’den Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Mü’minden başkasını dost tutma, yemeğini müttakîlerden başkasına tattırma!”
Ebû Dâvûd, Edeb 16; Tirmizî, Zühd 56
اِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ
اِنَّمَا kâffe ve mekfufedir. Kâffe; meneden, alıkoyan anlamında olup, buradaki ma-i kâffeden kasıt اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا ismidir.
İsim cümlesidir. وَلِيُّكُمُ mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir كُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اللّٰهُ lafza-i celâl, haber olup damme ile merfûdur.
رَسُولُهُ atıf harfi وَ ‘la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuf olup, mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , birinci ism-i mevsûlden bedel veya sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يُق۪يمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
الصَّلٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يُؤْتُونَ fiili atıf harfi وَ ile يُق۪يمُونَ ‘ye matuftur.
يُؤْتُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الزَّكٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. رَاكِعُونَ haber olup, ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
يُق۪يمُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قوم ’dir.
يُؤْتُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
رَاكِعُونَ kelimesi sülâsî mücerredi ركع olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasr edatı اِنَّمَا ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّمَا ile yapılan iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasında, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Veli olmak Allah’a kasredilmiştir.
Müsnedün ileyh وَلِيُّكُمُ ‘ün, izafetle marife olması az sözle çok anlam ifadesi içindir.
Veciz ifade kastına matuf رَسُولَهُ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması, resul için şan ve şereftir.
رَسُولَ , tezayüf nedeniyle lafza-ı celâle atfedilmiştir. رَسُولَ - اللّٰهَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Cümlede Allah’ın dostluğundan sonra resulün dostluğunun zikredilmesi, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ lafza-i celâle matuftur. Sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
İkinci mevsûl, birinci için sıfat veya ondan bedeldir. Sılası olan يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade eden cümleler, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ cümlesi, يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri, sıla cümlesindeki haberin önemine işaretin yanında o kimselere tazim ifade eder.
Hal وَ ’ıyla gelen وَهُمْ رَاكِعُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan رَاكِعُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ ifadesinden sonra هُمْ رَاكِعُونَ cümlesinin zikredilmesi umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır. Iki cümle arasında tenasüb sanatı vardır.
الصَّلٰوةَ - الزَّكٰوةَ - رَاكِعُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Namaz ve zekat muzari fiille ifade edilmiş, vakitleri geldikçe edasına ve devam etmesine işaret edilmiştir. Rukû ise isim cümlesi olarak gelmiş, sübut ve devam ifade etmiştir. Çünkü bu kelimeden maksat nafile ibadetler ve Allah’ın bütün emir ve yasaklarına boyun eğmektir.
Ayet-i kerimede dostluk çeşitlerinin Allah dostluğu, Resulün dostluğu, Müminlerin dostluğu şeklinde, iman edenlerin vasıflarının, düzgün namaz kılan, zekat veren, rukû edenler şeklinde sayılması, taksim sanatıdır.
Konunun dallandırılarak anlatılması tefri’ ıtnâbıdır.
اِنَّمَا ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Muhataba konunun bilindiği tenbih edilir. اِنَّمَا edatı; siyâkında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi)
وَهُمْ رَاكِعُونَ ifadesinde وَ hal içindir yani namazlarını kıldıklarında, zekâtlarını verdiklerinde yaptıklarını rukû -yani Allah’a karşı huşû, ihbât/samimiyet ve tevazu- halinde yaparlar, demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Veli (dost) müteaddit olduğu halde veli kelimesinin tekil olarak zikredilmesi, dostluğun yalnız ve asaleten Allah Teâlâ’ya mahsus, Peygamber ve müminlere karşı dostluğun, ancak Allah Teâlâ’ya nispetle olduğunu zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Rivâyete göre, bu âyet Ali (ra) hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki:
"Ali, namazda rükûda iken biri ondan yardım istemiş; o da ona yüzüğünü atmış."
Bir rivayete göre رَاكِعُ kelimesinin رَاكِعُونَ şeklinde çoğul olarak kullanılması, insanları Ali’nin (ra) fiiline teşvik içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Namazın içinde rukû zaten yer alır. Bu nedenle rükunun ayrıca zikredilmesi tecrîd ve itaate dikkat çekilen bir tekiddir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Ayette müminlerin dostunun Allah, resulü ve diğer müminler olduğu belirtilmiş, tek bir varlıktan değil topluluktan söz edilmiştir. Muktezâ-i zâhire göre kelime أوليائكم şeklinde çoğul gelmesi gerekirken neden وَلِيُّكُمُ şeklinde tekil formda gelmiştir? Bunun cevabını Zemahşerî’nin ifadeleriyle aktaralım: Burada sözün aslı اِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّٰهُ ifadesidir yani dostluk asaleten Allah’a nispet edilmiştir. Dostluğun Resule ve müminlere nispeti ise Allah’a nispetini takibendir. Eğer zahiren gerektiği gibi ayet اِنَّمَا اَوْلِيَاءِكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklinde olsaydı dostlukta asalet ve tebeiyyet ilişkisi kalmaz, müminlere dost olma noktasında Allah Teâlâ, resulü ve diğer müminlerle aynı konumda olurdu. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Mukteza-i Zahire Uygun Gelmemesi Durumu)
وَمَنْ يَتَوَلَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ۟ ٥٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 2 | يَتَوَلَّ | dost tutarsa |
|
| 3 | اللَّهَ | Allah’ı |
|
| 4 | وَرَسُولَهُ | ve Elçisini |
|
| 5 | وَالَّذِينَ | ve kimseleri |
|
| 6 | امَنُوا | mü’minleri |
|
| 7 | فَإِنَّ | yalnız |
|
| 8 | حِزْبَ | taraftarlarıdır |
|
| 9 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 10 | هُمُ | onlardır |
|
| 11 | الْغَالِبُونَ | galib gelecek olanlar |
|
Bu galibiyet sözü, imandan kaynaklanan bir kuralın açıklanmasından sonra yer almaktadır. Bu kural Allah’a, peygamberine ve müminlere yönelik dostluktur. Ayrıca bu, yahudi ve hristiyanları dost edinmemeye, bunun müslüman saftan ayrılıp yahudi ve hristiyanların safına katılmak olduğuna, aynı zamanda dinden dönmek anlamına geldiğine ilişkin bir uyarıdır.
Burada Kur’an’ın genel bir yaklaşımı göze çarpmaktadır. Yüce Allah, sadece İslâm daha iyidir diye teslim olmalarını istemektedir müslümanlardan. İleride galip geleceği, yeryüzüne egemen olacağı için değil. Bunlar zamanı gelince gerçekleşecek sonuçlardır. Sadece yüce Allah’ın, bu dini yerleştirmesine ilişkin takdirini gerçekleştirmek için meydana gelirler, insanları bu dine girmeye teşvik etmek için değil. Müslümanların galip gelmelerinde kendileri için herhangi birşey söz konusu değildir. Ne benlikleri ne de kişilikleri için bir pay çıkarmazlar. Bu, sadece onların eliyle gerçekleşen Allah’ın kaderidir. Bunu, akideleri için bahşetmiştir yüce Allah, şahıslardan dolayı değil. Elbette bu uğurda sarf ettikleri çabanın mükafatını alacaklardır. Bu dinin yeryüzüne yerleşmesinin ve bu yerleşmeden dolayı yeryüzünün ıslah olmasının doğurduğu sonuçların sevabını alacaklardır.
Aynı şekilde yüce Allah, kalplerini sağlamlaştırmak, onları karşılarına çıkan red engellerden kurtarmak için, müslümanlara galibiyet vaad etmektedir. -Bunlar çoğu zaman son derece çürük engellerdir- Sonuçtan emin olunca, sıkıntıları aşma ve zorlukları atlama konusunda kalpleri daha bir güçlenir. Allah’ın müslüman ümmete vaadettiği galibiyetin, kendi elleriyle gerçekleşmesini isterler. Böylece bu uğurda yaptıkları cihadın, Allah’ın dinini yeryüzüne yerleştirmenin ve bu yerleştirmenin doğurduğu sonuçların mükafatını hakketmiş olurlar.
Bu ayetin burada yer alması, o günkü müslüman kitlenin durumunu ve Allah’ın taraftarlarının oluşturduğu grubun galip geleceğine ilişkin kuralın hatırlatılması gibi müjdelere ne kadar ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. Bunu da sûrenin bu bölümünün indiriliş tarihine ilişkin tercih ettiğimiz görüşten anlıyoruz.
Sonuçta zaman ve mekanla bir ilişkisi bulunmayan şu kuralı öğrenmiş oluyoruz. Bu kuralın, Allah’ın değişmez yasalarından biri olmasıyla güven duyuyoruz. Kimi çarpışmalarda ve bazı konumlarda mümin topluluk bozguna uğramış olsa da, durum değişmeyecektir. Hiçbir zaman değişmeyen yasa; Allah’ın hizbini (taraftarlarını) oluşturanların galip olacaklarıdır. Kuşkusuz Allah’ın kesin vaadi, yolun kimi aşamalarında beliren durumlardan daha doğrudur. Allah’ı, peygamberi ve müminleri dost edinmek, yolun sonunda Allah’ın vaadinin yerine gelmesine bir araç konumundadır.
Sonra… Kur’an’ın sunuş tarzı, müminleri inançlarına karşı çıkan Kitap Ehli ve müşriklerin dostluğundan alıkoymak ve bu imana dayalı kuralı, vicdanlarına, duygu ve akıllarına yerleştirmek için, İslâm düşüncesinde ve İslâmî harekette, bu kuralın önemine işaret eden çeşitli yöntemlere başvurmuştu.
Birinci çağrıda; doğrudan yasaklama ve yüce Allah’ın katından bir fetih veya olayla münafıkları ortaya çıkarması şeklindeki korkutma yöntemine başvurmuştu. İkinci çağrıda; Allah’ın, peygamberinin ve müminlerin düşmanlarını dost edinmek suretiyle dinden dönmekten (irtidat) sakındırma ve Allah tarafından sevilen ve Allah’ı sevenlerin oluşturduğu seçkinler topluluğundan olmalarını teşvik etmek ve Allah’ın her zaman galip hizbine yardım vaad etme yöntemlerine başvurmuştu.
Fizilal-il Kuran/Seyyid Kutub
وَمَنْ يَتَوَلَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ۟
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَتَوَلَّ şart fiili olup, illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَسُولَهُ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Cemi müzekker has ism-i mevsul الَّذ۪ينَ , atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuf olup, mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
حِزْبَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. هُمُ fasıl zamiridir. الْغَالِبُونَ۟ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَوَلَّ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْغَالِبُونَ۟ kelimesi sülâsî mücerredi غلب olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ يَتَوَلَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ۟
Şart üslubundaki terkip, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada şart cümlesi, isim cümlesine atfedilmiştir. Haberî manada olması, şart cümlesinin haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
Şart üslubunda gelen terkipte, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi şeklindeki مَنْ يَتَوَلَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا , şarttır. Şart ismi مَنْ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَتَوَلَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا cümlesi haberdir.
Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Lafza-ı celâle tezayüf nedeniyle atfedilen رَسُولَهُ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması, resul için şan ve şereftir.
رَسُولَ - اللّٰهَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ lafza-i celâle matuftur. Sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri, sıla cümlesindeki haberin önemine işaretin yanında o kimselere tazim ifade eder.
فَ karinesiyle gelen فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ۟ cümlesi, اِنَّ ve fasıl zamiriyle tekid edilen cümle, faide-i haber inkârî kelamdır. Az sözle çok anlam ifade için izafet formunda gelen حِزْبَ اللّٰهِ mübteda, هُمُ الْغَالِبُونَ۟ cümlesi haberdir.
Veciz ifade kastına matuf حِزْبَ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan حِزْبُ , şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isimlerinin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin azamet ve heybeti artırmak, emre itaati kuvvetlendirmek, zihne yerleştirmek için tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsned olan الْغَالِبُونَ۟ ‘nin الْ takısı ile marife olması bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğuna işarettir. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ , isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
يَتَوَلَّ , ‘yüz çevirdi, işini üstlendi’ gibi iki zıt mana taşıyabilir.
Önceki cümlede geçen Allah Resulü ve iman edenlerin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah, Resulü ve iman edenlerin, zamir (onlar) makamında zahir olarak zikredilmeleri, yukarıda geçen, dostluğun asaleten Allah Teâlâ’ya mahsus olduğunu beyan etmek içindir. “Galip gelecek olanlar da onlardır.” cümlesi de bunu bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ifadede حِزْب , hassaten Allah Teâlâ’ya izafe ve zamir makamında zahir olarak zikredilmiştir. Allah Teâlâ’nın dostları, tazim ve istidlal yoluyla galibiyetlerini ispat için Allah Teâlâ’nın hizbi olarak tavsif edilmişlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Arapça’da hizb kelimesi, kişinin kendi görüşünde olan arkadaşlarının meydana getirdiği topluluktur. Bunlar, kendilerine zor gelen bir işten dolayı bir araya gelmiş topluluktur. Müfessirler bu tabiri çeşitli şekillerde tefsir etmişlerdir. Mesela Hasan el-Basri, “Allah’ın ordusu”; Ebu Revk, “Allah’ın velileri”; Ebu'l Âliye, “Allah’ın taraftarları” manalarını vermişlerdir. Bazıları da bu tabire, “Allah’ın yardımcıları” anlamını vermişlerdir. Ahfeş, “Hizbullah, ‘Allah’ın dinini din olarak benimseyen, O’na itaat eden ve Allah’ın da kendilerine yardım etmiş olduğu kimselerdir.’ demiştir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَكُمْ هُزُواً وَلَعِباً مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ اَوْلِيَٓاءَۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ٥٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | تَتَّخِذُوا | edinmeyin |
|
| 6 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 7 | اتَّخَذُوا | edinen(leri) |
|
| 8 | دِينَكُمْ | dininizi |
|
| 9 | هُزُوًا | eğlence |
|
| 10 | وَلَعِبًا | ve oyun |
|
| 11 | مِنَ |
|
|
| 12 | الَّذِينَ | kimselerden |
|
| 13 | أُوتُوا | verilenler(den) |
|
| 14 | الْكِتَابَ | Kitap |
|
| 15 | مِنْ |
|
|
| 16 | قَبْلِكُمْ | sizden önce |
|
| 17 | وَالْكُفَّارَ | ve kafirlerden |
|
| 18 | أَوْلِيَاءَ | dost |
|
| 19 | وَاتَّقُوا | ve korkun |
|
| 20 | اللَّهَ | Allah’tan |
|
| 21 | إِنْ | eğer |
|
| 22 | كُنْتُمْ | iseniz |
|
| 23 | مُؤْمِنِينَ | inanıyor |
|
Bu, kendisinde müminin hamiyeti bulunan herkesi etkileyen bir durumdur. Dini alaya alındığında ibadet ve namazı eğlence konusu yapıldığında, Rabbinin huzurunda durduğu an, oyun ve eğlence konusu yapıldığında, tüm onurunun kırıldığını gören müminin… Müminlerle, bu tür çirkin bir davranışı yapanlarla, akılsızlıklarından ötürü böyle bir suçu işleyenlerle dostluk yapmak mümkün müdür? Allah’ın dinini ve müminlerin Allah’a yönelik ibadetlerini, aklı başında bir insan alaya alamaz. Çünkü akıl, -sağlıklı ve doğru olduğu zaman- çevresindeki her şeyde Allah’a inanmanın işaretlerini görür. Ancak bozulup sapıttığı an, bu işaretleri göremez olur. Çünkü böyle bir durumda, onunla varlıklar arasındaki ilişki bozulmuştur. Oysa tüm varlıklar, kulluk ve ululanmayı hakkeden bir ilahın varlığına işaret etmektedir. Aynı zamanda akıl, sağlıklı, doğru olduğu zaman, evrenin ilahına yönelik kulluğun güzelliğini ve üstünlüğünü algılayacaktır. Eğer sağlıklı ve tutarlı ise, Allah’a yönelik kulluğu oyun ve eğlence konusu yapmayacaktır.
Bu alaya alma ve eğlence konusu yapma, Kur’an-ı Kerim’in peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) kalbine o günkü müslüman kitle için indiği dönemde, kafirlerden, Ehli Kitap’tan da özellikle yahudilerden kaynaklanıyordu. Peygamberimizin hayatında hristiyanlardan böyle bir davranışın meydana geldiğine ilişkin bir belgeye rastlamıyoruz. Ancak, yüce Allah, müslüman kitle için düşünce ve hayat sistemini dayandıracağı sürekli bir kural belirliyor. Kuşkusuz yüce Allah, tarih boyunca, müslüman nesillerin karşılaşacakları durumları biliyordu. İşte biz, sayıca tüm kafirlerden, yahudilerden daha fazla olan ve kendilerine hristiyan diyenlerden oluşan, bu dinin ve müslüman cemaatin düşmanlarını gördük, görüyoruz. Bunlar da -onlar gibi- İslâm’a düşmanlıkta paylarını almışlardır. Ardarda geçen asırlar boyu İslâm’a, tuzaklar kurmuşlardır. Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) döneminde İslâm’ın Roma Devleti ile çarpışmasından beri kesintisiz bir savaşa tutuşmuşlardır, İslâm’a karşı. Bir süre “Haçlı seferleri, ardından hilafeti ortadan kaldırmak için Haçlı devletlerinin yeryüzünün her tarafından saldırıya geçtikleri “Doğu sorunu” şeklinde sürdü bu savaş. Bir ara, Haçlıların içlerinde gizledikleri ancak, kimi zaman ağızlarından kaçırdıkları sömürgeciliğe zemin hazırlayan ve ona dayanan “Misyonerlik” şeklinde sürdü. Sonra bu kızgın savaş, yeryüzünün hangi bölgesinde olursa olsun ortaya çıkan İslâmî diriliş hareketlerine karşı sürmektedir. Bu saldırıların tümünde yahudiler, hristiyanlar, kafir ve putperestler birlikte hareket etmişlerdir.
Bu Kur’an, kıyamete kadar müslümanların yol gösterici kitabı olması için gelmiştir. İtikadî düşüncelerini kurduğu gibi, toplumsal düzenlerini de kurmaktadır bu kitap. Aynı zamanda hareket stratejilerini de belirlemektedir. İşte bakın, Allah’tan, O’nun peygamberinden ve müminlerden başkasını dost edinmemelerini öğretmektedir. Yahudi, hristiyan ve kafirlerle dostluk kurmalarını yasaklamaktadır. Bu sorun karşısında, en kesin tavrı takınmaktadır. Çeşitli yöntemlere başvurarak, bu derece genişçe ele almaktadır.
Kuşkusuz bu din, taraftarlarına hoşgörülü olmayı, Ehli Kitap’la, özellikle kendilerine hristiyan diyenlerle ilişkilerinde, iyi davranmalarını emretmektedir. Ancak bunlarla dostluk kurmalarını yasaklar. Çünkü hoşgörü ve iyi ilişkiler, ahlâk ve yaşam tarzı sorunudur. Dostluk, yardım demektir. iki grubun yardımlaşması demektir. Müslümanlarla Kitap Ehli -diğer tüm kafirlerde olduğu gibi- arasında işbirliğinin bulunmasıdır. Daha önce de değindiğimiz gibi, müslümanın hayatında yardımlaşma, din için ve onun sisteminin ve düzeninin insanların hayatında kurulmasını sağlamak amacıyla yapılan cihad için geçerlidir. Bu konuda, müslümanlarla müslüman olmayanlar arasında bir işbirliği olabilir mi? Nasıl olabilsin ki?
Bu, kesin ve net bir sorundur, cıvıklığı kabul etmez. Bu konuda yüce Allah, kesin bir ciddiyetten, müslümanın dini konusunda takınması gereken tavra yakışır bir ciddiyetten başkasını kabul etmez.
Fizilal-il Kuran/Seyyid Kutub
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَكُمْ هُزُواً وَلَعِباً مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ اَوْلِيَٓاءَۚ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı لَا تَتَّخِذُوا الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا ’dır.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَتَّخِذُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اتَّخَذُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اتَّخَذُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. د۪ينَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
هُزُوًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَعِبًا atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl مِنَ harfi ceriyle اتَّخَذُوا ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫تُوا الْكِتَابَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اُو۫تُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الْكِتَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ قَبْلِكُمْ car mecruru اُو۫تُوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الْكُفَّارَ atıf harfi وَ ’la ikinci mevsûle matuftur. اَوْلِيَٓاءَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْلِيَٓاءُ kelimesi sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّخَذُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl bâbındadır. Sülâsîsi أخذ ’dır.
İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
اُو۫تُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّقُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِنْ iki muzari fiili cezmeden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
تُمْ muttasıl zamir كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle mahzuftur.Takdiri; فاتّقوا الله şeklindedir. مُؤْمِن۪ينَ kelimesi كان ’nin haberi olup nasb alameti ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
اتَّقُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
مُؤْمِن۪ينَ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَكُمْ هُزُواً وَلَعِباً مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ اَوْلِيَٓاءَۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek ve iman edenlere tazim içindir.
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
Bu; bu suredeki dokuzuncu يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] nidasıdır.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
اٰمَنُوا kelimesinde irsâd sanatı vardır. Ayetin sonunda müştakı zikredilmiştir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
Nidanın cevap cümlesi olan لَا تَتَّخِذُوا الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
لَا تَتَّخِذُوا fiilinin ikinci mef’ûl konumundaki ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اتَّخَذُوا د۪ينَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
هُزُوًا ve لَعِبًا kelimelerindeki tenvin tahkir, kesret ve nev ifade eder. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazir sanatı vardır.
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , harf-i cerle birlikte اتَّخَذُوا ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Sılası olan اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُو۫تُوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
وَالْكُفَّارَ , hal olan ism-i mevsule atfedilmiştir. Cihet-i camia tezayüftür.
اَوْلِيَٓاءَۚ ise لَا تَتَّخِذُوا fiilinin mef’ûlüdür
وَاتَّقُوا اللّٰهَ cümlesi atıf harfi وَ ’la nidanın cevabına atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin tekrarlanması ise azamet ve heybeti artırmak, emre itaati kuvvetlendirmek, zihne yerleştirmek içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
الَّذ۪ينَ ‘nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَا تَتَّخِذُوا - اتَّخَذُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اٰمَنُوا - الْكُفَّارَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekit türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra أَیُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey iman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Bazı salihler Allah Teâlâ’nın ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabı ile Kur’an’ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. “Ey iman edenler” ifadesi hep Medenî surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke’de fazla emir ve yasak yoktur.
Muhataplara “Ey müminler!” diye seslenilmesi onlara, bu iman sahibinin Allah’ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Onların din ile oynamalarının ve istihza etmelerinin manası, kalben küfürde ısrar ettikleri halde, dilleriyle İslam olmuş görünmeleridir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ [kendilerine kitap verilenlerden] ifadesinin kullanılması, onların şenaat ve dalaletlerini beyan etmek içindir. Çünkü onlara kitap verilmiş olması, onların kitabını tasdik eden bir kitap üzerine kurulmuş din ile alay etmelerini yasaklama anlamını taşır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bil ki Allah Teâlâ, önceki ayette Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyi yasaklamış ve bu sözü de bunu izah için sevk etmiştir. Daha sonra da burada bütün kâfirleri dost edinmeyi yasaklayan umumî bir nehiy zikretmiştir ki işte bu da bu ayettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Rivâyete göre Rufaa b. Zeyd ve Süveyde b. Haris, Müslüman olduklarını açıkladıktan sonra münafıklık yoluna saptılar ve bazı müminler de bunları dost edinmişlerdi. İşte onlar nifaka saptıktan sonra müminler, onların dostluğundan nehyolundular. Ancak bu nehyin amacı onları ve başkalarını kapsayan bir sonuca ulaştırılması,hükmü tamim etmek (genelleştirmek),hükmün illetine dikkat çekmek, bu vasfı taşıyan kimselerin, dostluğa değil düşmanlığa layık olduklarını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Görülüyor ki önceki yasak umumi şekilde yalnız Yahudi ve Hristiyanlara mahsus idi. Burada ise yasak bütün kâfirlere genelleştirilmiştir. Ve aynı zamanda bu yasak, kitap ehlinin İslam dinini alaya alan ve küçük görenlerine tahsis olunmuştur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Şart üslubundaki terkip, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıf durumlarda kullanılan şart harfi اِنْ ve nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu şart cümlesi اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın, takdiri فاتقوا الله (... Allah’a ittika edin.) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Ayeti kerime اٰمَنُوا ile başlamış مُؤْمِن۪ينَ ile bitmiştir. Bu kelimeler arasında iştikak cinası, ayette teşâbüh-i etrâf ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَان ’nin haberi olan مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, Tevbe Suresi, 120-121, s. 80)
Şart edatı اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır:
1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir.
2. Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.
3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
Eğer şartın öncesinde cevabın anlaşılmasını sağlayan bir ifade yer alırsa cevap hazfedilir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ [Eğer müminler iseniz] cümlesi Müslümanları Allah’ın uygun bulmadığı kimseleri dost edinmemeye teşvik eder.
51 - 57. ayetlerin tamamında son kelimeler olan الظَّالِم۪ينَ- نَادِم۪ينَۜ - عَل۪يمٌ - رَاكِعُونَ - مُؤْمِن۪ينَ - الْغَالِبُونَ۟ - خَاسِر۪ينَ sözcüklerinin hepsi ism-i fail veznindedir. Fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
İnsan, değerli bir varlıktır. Ancak, insan haddini bilmelidir. Çünkü ne Allah katında ve ne de insanlar katında vazgeçilmez değildir. İnsan, ulaşabileceği potansiyelin farkına varmalıdır. Ama değerine güvenip, geçici heveslere kapılmamalıdır. Çünkü ne göklerde ve ne de yeryüzünde en değerli değildir. İnsan hakiki değeri kazanır ancak Rabbine itaat ederse. Aksi takdirde, dünyalıklarla beslenen değerinin ömrü kısadır. Örümcek evi gibi dayanıksızdır, bir el darbesiyle dağılır gider.
Ey alemlerin Rabbi olan Allahım! İki cihanda da, bize göz aydınlığı olacak dostluklar kurmamızı ve bizimde başkalarına karşı böyle dostlar olmamızı nasip et. Ey lütfu geniş olan Rabbim! Şüphesiz bizim velimiz Sensin, Rasulullah (sav) ve salih ameller işleyen müminlerdir.
Allah’ı sevenlerden ve Allah’ın sevdiklerinden. Dini alay ve eğlence edinenlerin yanından kalkanlardan. Neye güldüğü ve ne konuştuğu dahil, her işinde bilinçli hareket edenlerden. Müminlere karşı alçakgönüllü davrananlardan. Kafirlere karşı ağırbaşlı olanlardan. Allah yolunda cihad edenlerden. Allah’a itaatte kınanma endişesinden uzak bir şekilde kendinden emin olanlardan. Allah katında ve insanlar arasında, hakiki değerini kazananlardan ve o değere son nefesi de dahil, her nefesinde sahip çıkanlardan olmak duasıyla.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji