اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَۚ وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ١١٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنْ | eğer |
|
| 2 | تُعَذِّبْهُمْ | onlara azabedersen |
|
| 3 | فَإِنَّهُمْ | şüphesiz onlar |
|
| 4 | عِبَادُكَ | senin kullarındır |
|
| 5 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 6 | تَغْفِرْ | bağışlarsan |
|
| 7 | لَهُمْ | onları |
|
| 8 | فَإِنَّكَ | şüphesiz sen |
|
| 9 | أَنْتَ | yalnız sen |
|
| 10 | الْعَزِيزُ | daima üstünsün |
|
| 11 | الْحَكِيمُ | hüküm ve hikmet sahibisin |
|
Babasız dünyaya gelmiş olan Hz. Îsâ’nın annesi olması dolayısıyla Hz. Meryem’in gerek Hıristiyanlık’ta gerekse İslâmiyet’te özel bir yeri ve değeri vardır. Kur’an’da kendi adına bir sûre bulunan ve değişik sûrelerde anılan Hz. Meryem’in öteki kadınlara üstün kılındığı yine Kur’an’da ifade edilmiştir (onun böyle bir mûcize olay için seçilmesinin insanlık tarihindeki önemi ve hikmetleri konusunda bk. Âl-i İmrân 3/42, 45-47).
Ne var ki hıristiyanlar Tanrı inancı konusunda asırlarca süren bocalama süreci içinde Hz. Meryem’in bu seçkinliğine de farklı bir boyut getirmeye yönelmişler, hıristiyan mezheplerinde onun mahiyeti hakkında değişik teoriler ortaya konmuştur. Bu arada tarihî bilgiler Arabistan’da Collyridienler diye anılan bir sapkın hıristiyan grubunun Hz. Meryem’i tanrıça olarak kabul ettiğini göstermektedir. 116. âyette Allah’a nisbetle yer verilen “Ey Meryem oğlu Îsâ! İnsanlara sen mi ‘Allah’ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin’ dedin?” şeklindeki soru, gerek Hz. Meryem’i teslîs inancının ögesi haline getirecek kadar ileri giden hıristiyanları gerekse bu derecede olmasa bile genellikle Hz. Meryem’in mahiyeti hakkında aşırılıklar taşıyan hıristiyan telakkilerini mahkûm etmektedir (bu konuda bk. bu sûrenin 72-76. âyetlerinin tefsiri; Hz. Îsâ’nın vefat ettirilmesi ve –Allah katına– kaldırılması hakkında bilgi için bk. Nisâ 4/155-161).
Hz. Îsâ’nın “Hakkım olmayan şeyi iddia etmek bana yakışmaz” şeklinde tercüme edilen sözündeki incelik, böyle bir sözü söylemeye hakkı olmadığını belirtmek değil, kendisinin asla mâbud olamayacağını ve böyle bir iddiada bulunamayacağını ifade etmektir. Âyetin bu kısmını “Gerçek olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz” şeklinde anlayanlar da olmuştur.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 366-367
Resul-i Ekrem bir gece namaz kılmaya kalkmış ve sabaha kadar sadece bu ayeti okuyarak ibadet etmişti.
( Nesai ,İftitah 79,İbni Mace ,İkamet 179,Ahmed b. Hanbel ,Müsned ,V ,156);
sonra da;
“Ya Rabbi! Ümmetim, ümmetim!” diye dua edip ağlamıştı. Bunun üzerine Allah Teala ona Cebrail (as)’i göndermiş ve “ Biz seni ümmetin hakkında razı edeceğiz, seni üzmeyeceğiz “ diye teselli etmişti.
( Müslim ,İman 346).
اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَۚ
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُعَذِّبْهُمْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُمْ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. عِبَادُكَ izafeti اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُعَذِّبْهُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَغْفِرْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. لَهُمْ car mecruru تَغْفِرْ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
كَ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَنْتَ fasıl zamiridir. الْعَز۪يزُ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. الْحَك۪يمُ۟ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَۚ
Ayet, istînâfiyyedir. Hz. İsa’nın sözleri devam etmektedir. Şart üslubunda gelen terkipte تُعَذِّبْهُمْ cümlesi, şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, sebat ve temekkün ifade etmiştir.
فَ karînesiyle gelen فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَ şeklindeki cevap cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Lâzım-ı faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Eğer onlara azap edersen şüphe yok ki onlar kulların, kölelerin… Mülk Senin, hak Senin, adalet Senindir. Ve eğer bağışlarsan şüphesiz ki Sen galipsin ve hikmet sahibisin, Azîz ve Hakîm ancak Sensin. Şu halde ne azap etmende bir haksızlık ne bağışlamanda bir düşüklük bir isabetsizlik düşünülebilir. Ne istersen yaparsın ne yaparsan aynen hikmet ve sevap olur; yüce şeref senin, yüksek hikmet Senindir. Ne hükmüne karışılabilir ne de hikmetine itiraz edilebilir. Her korkunun kaynağı Sen, her ümidin mercii yine Sensin. Hâsılı ilâhlık ve hükümranlık ancak Senindir. Tek ilâh ancak Sensin. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Makabline atıf harfi وَ ’la atfedilen terkip, şart üslubunda gelmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart cümlesi تَغْفِرْ لَهُمْ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ şwklindeki cevap cümlesi ise اِنَّ ve fasıl zamiriyle tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümledeki اَنْتَ fasıl zamiridir. Bu zamir, tekid ifade eder. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Haber, cümlede sıfattan daha kuvvetli bir rükundur.
Bir başka tekid unsuru da haberin marife gelmesidir. Haberin marife oluşu bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Lâzım-ı faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
الْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Bu kelimeler, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
تُعَذِّبْهُمْ - تَغْفِرْ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَ cümlesiyle وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
“Burada ayetin sonunda الْعَز۪يزُ ve الْحَك۪يمُ sıfatlarının yer alışı, ‘Gafûr ve Rahim’ sıfatlarının yer almasından daha uygundur. Çünkü Allah Teâlâ’nın الغفور ve الرحيم olması, muhtaç olan herkes için rahmeti ve mağfireti gerektiren bir manayı ifade eder. Ama O’nun Azîz ve Hakîm oluşu, mağfireti icap ettirmez. Çünkü O’nun Azîz oluşu, dilediğini yapıp istediğine hükmetmesini ve O’na karşı hiç kimsenin itirazda bulunamayacağını gösterir. Binaenaleyh Hakk Teâlâ, Azîz ve kulların kendisi üzerinde hak sahibi olmalarından münezzeh olup da buna rağmen affettiğini bildirince bu aftaki kerem; bağışlayıp rahmet etmesini gerektiren Gafûr ve Rahîm oluşundaki keremden daha mükemmel ve büyüktür.” İşte bundan dolayı babam (r.a.) sözünü “Allah her şeyden Azîz yani müstağni olup buna rahmeti ile hükmedince bu daha mükemmel olur.” şeklinde söylemişti. Diğer bir kısım âlim de: “Eğer Hz. İsa (a.s.), ‘Sen Gafûr ve Rahîm’sin’ demiş olsaydı, bu ‘Hz. İsa’nın onlara şefaatçi olabileceğini ihsas ettirirdi. Ama o böyle demeyip ‘Mutlak galip (Azîz), yegâne hüküm ve hikmet sahibi (Hakîm) olan da hakikaten Sensin Sen…’ deyince bu söz, Hazreti İsa’nın maksadının, her şeyi Allah’a havale edip, bu konulara hiçbir bakımdan değinmeme olduğuna delalet eder.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Önce gelen الْعَز۪يزُ ismini الْحَك۪يمُ isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebût/26)