بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ اللّٰهُمَّ رَبَّنَٓا اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِ تَكُونُ لَنَا ع۪يداً لِاَوَّلِنَا وَاٰخِرِنَا وَاٰيَةً مِنْكَۚ وَارْزُقْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ ١١٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | dedi |
|
| 2 | عِيسَى | Îsa |
|
| 3 | ابْنُ | oğlu |
|
| 4 | مَرْيَمَ | Meryem |
|
| 5 | اللَّهُمَّ | Allah’ım |
|
| 6 | رَبَّنَا | Rabbimiz |
|
| 7 | أَنْزِلْ | indir |
|
| 8 | عَلَيْنَا | bizim üzerimize |
|
| 9 | مَائِدَةً | bir sofra |
|
| 10 | مِنَ | -ten |
|
| 11 | السَّمَاءِ | gök- |
|
| 12 | تَكُونُ | olsun |
|
| 13 | لَنَا | bizim için |
|
| 14 | عِيدًا | bir bayram |
|
| 15 | لِأَوَّلِنَا | öncemiz için |
|
| 16 | وَاخِرِنَا | ve sonramız için |
|
| 17 | وَايَةً | ve bir mu’cize (olsun) |
|
| 18 | مِنْكَ | Senden |
|
| 19 | وَارْزُقْنَا | bizi rızıklandır |
|
| 20 | وَأَنْتَ | ve sen |
|
| 21 | خَيْرُ | en hayırlısısın |
|
| 22 | الرَّازِقِينَ | rızık verenlerin |
|
İslâm bilginlerinin çoğunluğuna göre Hz. Îsâ’nın bu duası üzerine gökten bir sofra indirilmiştir. Tefsir kitaplarında bu sofrada hangi yiyeceklerin yer aldığı, bu ziyafetin ne kadar bir süre devam ettiği ve kimlere nasip olduğu hususunda ayrıntılı açıklamalar yer almıştır. Fakat bu bilgileri destekleyen sahih rivayetler bulunmamaktadır. Bazı tâbiîn bilginlerinden gelen bir rivayeti esas alan müfessirlere göre yüce Allah’ın “Kuşkunuz olmasın, ben onu size indireceğim; fakat bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, varlıklar âleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim” buyurması üzerine, sofra indirilmesini isteyenler bu taleplerinden vazgeçmişler ve sofra indirilmemiştir. Reşîd Rızâ, hıristiyanların kutsal kitabı olan İnciller’de bu konuda bir bilginin bulunmamasını ve bunun hıristiyanlar arasında bilinegelen bir olay olmamasını bu yorumu destekler nitelikte bulur, İnciller’deki Hz. Îsâ’nın yiyecekleri bereketlendirmesiyle ilgili bilgilerin gökten sofra indirilmesi mûcizesiyle ilgisinin bulunmadığını açıklar. Şu var ki İnciller’de bu konuda bilgi bulunmamasını bu görüşe destek kılmak isabetli görünmemektedir. Zira sofranın indirilip indirilmediği bir yana –Kur’an’ın haber verdiği– havârilerin bu isteği ve Hz. Îsâ’nın bu duası da İnciller’de zikredilmemektedir. Taberî, Resûlullah’tan, ashabından ve Selef bilginlerinden nakledilen rivayetleri dikkate alarak ve Allah Teâlâ’nın vaadini mutlaka yerine getirmiş olduğunu düşünerek sofranın indiği görüşünü tercih etmek gerektiğini savunur. Ancak Taberî’ye göre, neler içerdiğini belirleme cihetine gitmeksizin üzerinde yiyecekler bulunan bir sofra indiğini kabul etmekle yetinilmelidir; zaten bunları bilmenin bir yararı olmadığı gibi, bilmemenin de bir zararı yoktur.
Kuran Yolu/Diyanet Tefsiri
ماد yerin sallanması gibi büyük nesnelerin sallanması ve çalkalanmasıdır. مَائِدَة ise üzerinde yemek bulunan tabak, tepsi veya sofradır. Bazı âlimler bu ayetteki mâide kelimesini ilim olarakta yorumlamışlardır; çünkü nasıl yiyecek bedenlerin gıdasıysa, ilim de kalplerin gıdasıdır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri mâide ve meydandır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
عود avede: عَوْدٌ Bir şeyden döndükten veya ayrıldıktan sonra ona, ya bizzat ya da sözle ve azim (kararlılık) itibarıyle geri dönmektir. إعَادَة ; bilgi, haber veya başka bir şeyin tekarlanmasıdır. عَادَة fiil ve infialin, bir huy gibi insanın kolay yapabileceği bir duruma gelinceye kadar tekrar edilmeleridir. Bundan dolayı âdet ikinci bir tabiattır denmiştir. ألْعِيد belli aralıklarla tekrarlanan şeydir. Yine ألْعِيد insan üzerinde dönüp duran /tekrarlayan her türlü şeydir. عَائِدَة insana dönen herhangi bir faydadır. مَعَاد Dönüş ve dönüşün yapıldığı zaman ve mekanla ilgili kullanılır. Yolculuk yapmayı ve çalışmayı itiyat haline getirmesi ya da yılların peşpeşe üzerinden geçip gitmesi sebebiyle yaşlı deveye عَوْدٌ denir. عُود asıl anlamı kesildiği zaman tekrar yeşerme özelliğine sahip olan ağaçtır. Daha sonra bu kelime ut çalgısına ve kendisiyle tütsü yapılan öd ağacına tahsis edilmiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 63 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri âdet, âid, âidat, (alel)âde, âdi, avdet (etmek), (fevkal)âde, iâde, itiyat, mutat, miat, muâyededir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ اللّٰهُمَّ رَبَّنَٓا اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. ع۪يسَى fail olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. ابْنُ kelimesi ع۪يسَى ’nın sıfatı veya bedeli olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرْيَمَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Mekulü’l kavli, اللّٰهُمَّ رَبَّنَٓا ‘dir.
اللّٰهُمَّ fetha ile mansub münadadır. Nida harfi mahzuftur. اللّٰهُمَّ ifadesindeki مَّ , nida harfi olan يَا ’nın yerine gelmiştir; dolayısıyla bu iki harf birlikte kullanılmaz. Bu, Allah lafzının hususiyetlerinden biridir.
رَبَّنَٓا lafza-i celâlin sıfatı olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı اَنْزِلْ عَلَيْنَا ’dır.
اَنْزِلْ duâ manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. عَلَيْنَا car mecruru اَنْزِلْ fiiline mütealliktir. مَٓائِدَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru اَنْزِلْ fiiline mütealliktir.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kasem için تَ almak [Tallahi], يَا الله örneğinde olduğu gibi lâm-ı tarife sahip olduğu halde başına nida harfinin gelebilmesi ve hemzesinin telaffuz edilmesi gibi hususiyetler de bu lafzın hususiyetleri arasındadır.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl -Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَنْزِلْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
تَكُونُ لَنَا ع۪يداً لِاَوَّلِنَا وَاٰخِرِنَا وَاٰيَةً مِنْكَۚ
Cümle, مَٓائِدَةً ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُونُ nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. تَكُونُ ’nun ismi müstetir olup takdiri هى ’dir. لَنَا car mecruru ع۪يدًا ’in mahzuf haline mütealliktir. ع۪يدًا kelimesi تَكُونُ ’nun haberi olup fetha ile mansubdur. لِاَوَّلِنَا car mecruru لَنَا ‘ nın bedeli olup kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اٰخِرِنَا atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
اٰيَةً atıf harfi وَ ‘la ع۪يدًا ’e matuftur. مِنْكَ car mecruru اٰيَةً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.
وَارْزُقْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ارْزُقْنَا duâ manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ istînâfiyyedir. Munfasıl zamir اَنْتَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الرَّازِق۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الرَّازِق۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi رزق olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَيْرُ kelimesi ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ اللّٰهُمَّ رَبَّنَٓا اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِ تَكُونُ لَنَا ع۪يداً لِاَوَّلِنَا وَاٰخِرِنَا وَاٰيَةً مِنْكَۚ وَارْزُقْنَا
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اللّٰهُمَّ رَبَّنَٓا اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِ cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. اللّٰهُمَّ kelimesinin sonundaki şeddeli مَّ harfi mahzuf nida harfinden ivazdır. Bu kullanım sadece bu isme mahsustur.
Lafza-ı celâl için sıfat olan رَبَّنَٓا izafeti, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Veciz ifade kastına matuf bu izafette, mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu Hz.İsa’nın tazim kazanması yanında onun Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işarettir.
Dikkat edilirse önce اللّٰهُمَّ, sonra رَبَّنَٓا şeklinde ikinci bir nida gelmiştir. Bu nida ilkinden bedel veya atf-ı beyan değildir. Bu iki nidadan amaç tevazu içinde olmak veya yakarışta mübalağa etmektir. Kur’an’da sadece burada vardır. Mübalağalı bir nidadır. Duanın ne kadar içten olduğunun bir göstergesidir.
İsa (a.s.) görüldüğü gibi niyazının başında Allah Teâlâ’ya iki kere nida eder: Birincisinde bütün kemalâtı kapsayan ulûhiyet vasfıyla ikincisinde de terbiye ifade eden rubûbiyet vasfıyla. Bu iki nidadan amaç, tevazu içinde olmak ve yakarışta mübalağa etmektir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Nidanın cevap cümlesi olan اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manasında olduğu için cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Mef’ûl olan مَٓائِدَةً ’deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْنَا , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
مِنَ السَّمَٓاءِۜ car-mecruru, مَٓائِدَةً ‘den mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
تَكُونُ لَنَا ع۪يداً لِاَوَّلِنَا وَاٰخِرِنَا وَاٰيَةً مِنْكَۚ cümlesi, مَٓائِدَةً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لَنَا car-mecruru, ع۪يداً ‘den mahzuf mukaddem hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
لِاَوَّلِنَا ve ona tezat nedeniyle atfedilen وَاٰخِرِنَا car-mecrurları لَنَا ‘dan bedeldir.
وَاٰيَةً nakıs fiil كَانَ ’nin haberine matuftur. Cihet-i camia, tezayüftür.
مِنْكَۚ car-mecruru, اٰيَةً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Duanın devamı olan وَارْزُقْنَا cümlesi, nidanın cevabına matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manasında olduğu için cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
وَارْزُقْنَا kelimesinde irsâd sanatı vardır.
لِاَوَّلِنَا - اٰخِرِنَا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
وَارْزُقْنَا - ع۪يداً - مَٓائِدَةً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ne kadar dikkate şayandır ki havariler sofrayı isteyip maksatlarını anlatırken yemeği öne almışlar ve diğer dinî ve ruhanî maksatlarını geriye bırakmışlardı. Halbuki Hz. İsa dinî maksatları öne almış ve yeme maksadını hem geriye bırakmış hem de rızık olmakla ifade etmiş ve sonra rızıkta kalmayıp rızkı veren Allah’a geçmiş ve onu ululamış ve onu yüceltmekle şükrünü de arz etmiştir. Bunlar düşünülünce ruhların derecelerindeki mertebeler ne büyük bir fark ile ortaya çıkmış oluyor. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Ayetteki bu tertip hakkında bir düşün. Zira havariler, gökten gelecek bir sofra isterlerken onu isteme hususunda birçok sebep zikretmişler, bunun başında da önce “yeme” sebebini getirerek “İstiyoruz ki biz de ondan yiyelim.” (Maide Suresi, 113) demişler, dinî ve manevî sebepleri geriye bırakmışlardır. Ama Hz. İsa, bu sofrayı isteyip sebeplerini sıralarken önce dinî sebepleri söyleyip yeme sebebini sonraya almıştır. Çünkü o, sözünün sonunda “Bizi rızıklandır.” demiştir. İşte bunu iyice düşündüğünde bir kısmının ruhanî bir kısmının da maddeye mütemayil olmaları bakımından ruhların derece derece oluşları gözünün önüne serilir. Sonra Hz. İsa’nın dini son derece saf, ruhu da alabildiğine aydınlık olduğu için “Bizi rızıklandır.” diyerek rızıktan bahsedince o sözle kalmamış, rızıktan rızık verene geçerek “Sen rızık verenlerin en hayırlısısın.” demiştir. Buna göre ayetteki (Ey Rabbimiz) ifadesi, Hakk Teâlâ’nın ismi ile başlama; “Üstümüze gökten bir sofra indir.” ifadesi, zattan sıfatlara geçiş; “Bizim hem evvelkilerimiz hem sonrakilerimiz için bir bayram olsun.” ifadesi, birer nimet olmaları bakımından değil, nimeti veren Allah’tan südur etmeleri bakımından ruhun nimetlerden dolayı sevinmesine bir işaret; “Senden bir ayet (mucize) olsun.” ifadesi, bu sofranın, istidlal ve tefekkür edebilecek kimselere bir delil olmasına bir işaret; “Bizi rızıklandır.” ifadesi de nefse düşen paya bir işarettir. Bunların hepsi, Allah Teâlâ’dan inen şeylerdir. O halde bir bak, Hz. İsa, önce en şerefli olandan başlayıp nasıl kademe kademe daha aşağı doğru inmiştir. Daha sonra o, “Sen rızık verenlerin en hayırlısısın.” demiştir ki bu da yaratılmıştan yaratana, Allah olmayandan Allah’a; daha aşağıda olandan daha yukarıda şerefli olana doğru yeniden bir yükseliştir. İşte bunu düşündüğünde nurânî, ilahî ve aydınlık ruhların nasıl çıkıp indikleri hususunda bir işaret belirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ
Ayetin son cümlesinde وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede müsned olan خَيْرُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Az sözle çok anlam ifade eden خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ izafetinde, sıfat mevsûfuna muzâf olmuştur. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
الرَّازِق۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
الرَّازِق۪ينَ - وَارْزُقْنَا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Nida cümlesi Allah ismiyle başlayıp onun ismiyle bittiği için cümlede teşâbüh-i etrâf sanatı vardır.
قَالَ اللّٰهُ اِنّ۪ي مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنّ۪ٓي اُعَذِّبُهُ عَذَاباً لَٓا اُعَذِّبُهُٓ اَحَداً مِنَ الْعَالَم۪ينَ۟ ١١٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | buyurdu ki |
|
| 2 | اللَّهُ | Allah |
|
| 3 | إِنِّي | ben |
|
| 4 | مُنَزِّلُهَا | onu indireceğim |
|
| 5 | عَلَيْكُمْ | sizin üzerinize |
|
| 6 | فَمَنْ | ama kim |
|
| 7 | يَكْفُرْ | inkar ederse |
|
| 8 | بَعْدُ | ondan sonra |
|
| 9 | مِنْكُمْ | sizden |
|
| 10 | فَإِنِّي | ben |
|
| 11 | أُعَذِّبُهُ | ona azab ederim |
|
| 12 | عَذَابًا | bir azapla |
|
| 13 | لَا |
|
|
| 14 | أُعَذِّبُهُ | azab etmediğim |
|
| 15 | أَحَدًا | hiç kimseye |
|
| 16 | مِنَ |
|
|
| 17 | الْعَالَمِينَ | dünyalarda |
|
قَالَ اللّٰهُ اِنّ۪ي مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْۚ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail damme ile merfûdur. Mekulü’l kavli, اِنّ۪ي مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مُنَزِّلُهَا kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَلَيْكُمْ car mecruru مُنَزِّلُهَا ‘ya mütealliktir.
مُنَزِّلُ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنّ۪ٓي اُعَذِّبُهُ عَذَاباً لَٓا اُعَذِّبُهُٓ اَحَداً مِنَ الْعَالَم۪ينَ۟
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَكْفُرْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بَعْدُ zaman zarfı يَكْفُرْ fiiline mütealliktir. مِنْكُمْ car mecruru يَكْفُرْ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اُعَذِّبُهُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اُعَذِّبُهُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَذَابًا masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. لَٓا اُعَذِّبُهُٓ اَحَدًا cümlesi, عَذَابًا ‘in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
لَٓا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اُعَذِّبُهُٓ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَحَدًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ الْعَالَم۪ينَ۟ car mecruru اَحَدًا ‘in mahzuf sıfatına müteallik olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُعَذِّبُهُٓ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi عذب ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
قَالَ اللّٰهُ اِنّ۪ي مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنّ۪ي مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesiyle tekit edilen bu gibi cümleler, çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
عَلَيْكُمْ ‘de tevcîh vardır. Hem üstünüze hem aleyhinize demektir.
مُنَزِّلُ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsa (a.s.), sofranın indirilmesini niyaz ederken inzal fiilini kullandığı halde Allah Teâlâ icabetini belirtirken ziyade ifade eden tenzil fiilini kullanmıştır. Bu ilâhî lütuf ve ihsanın kemâlini göstermek içindir. İlâhî icabet ifade eden mezkûr cümlenin başında tahkik (اِنّ۪ي /Şüphesiz Ben) kelimesinin bulunması ve ondan sonra isim kipi مُنَزِّلُ ‘nün kullanılması, ilâhî vaadin kesinliğini, onun mutlaka gerçekleşeceğini, hiçbir şeyin O’na engel olamayacağını ve bunun devam edeceğini bildirir. Yani Ben size o sofrayı çok kere indireceğim, demektir. Diğer bir görüşe göre ise ayette kullanılan inzal ve tenzil aynı manadadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنّ۪ٓي اُعَذِّبُهُ عَذَاباً لَٓا اُعَذِّبُهُٓ اَحَداً مِنَ الْعَالَم۪ينَ۟
Ayetin şart üslubunda gelen bu cümlesi makabline فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
Şart cümlesi olan مَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. مَنْ şart ismi mübteda, يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ cümlesi, mübtedanın haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olması, hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin tercih edilmesi olayın zihinde daha kolay canlandırılması için de olabilir. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَ karinesiyle gelen فَاِنّ۪ٓي اُعَذِّبُهُ عَذَاباً لَٓا اُعَذِّبُهُٓ اَحَداً مِنَ الْعَالَم۪ينَ۟ şeklindeki cevap cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ’nin haberi olan اُعَذِّبُهُ عَذَاباً cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Müsnedin muzari sıygada fiil olarak gelmesi, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları yanında cümlenin hükmünü takviye etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Şart manasından çıkarak faide-i haber inkârî kelam olan cümle, haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
لَٓا اُعَذِّبُهُٓ اَحَداً مِنَ الْعَالَم۪ينَ۟ cümlesi عَذَاباً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
اَحَداً ’deki tenvin “hiç” manasındadır. Olumsuz siyakta nekre, umum ifade eder.
فَاِنّ۪ٓي اُعَذِّبُهُ عَذَاباً cümlesiyle لَٓا اُعَذِّبُهُٓ اَحَداً مِنَ الْعَالَم۪ينَ۟ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
اُعَذِّبُهُ - لَٓا اُعَذِّبُهُٓ - عَذَاباً kelimeleri arasında iştikak cinası, tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عَذَاباً mef’ûlu mutlak olarak gelmiş ve cümleyi tekit etmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنّ۪ٓ , isim cümlesi, mef’ûlü mutlak ve isnadın tekrarı olmak üzere birden fazla tekit içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Küfrün ve nimeti inkârın azabı yalnız ahirette değil, dünyada da büyüktür. Nimet ne kadar büyük ne kadar olağanüstü ise küfür ve inkârın azabı da o ölçüde eşsiz ve o nimetin zevali de o ölçüde acı olur. “Bugün size dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı beğendin.” (Maide Suresi, 3) buyurulduğu gün Müslümanlara ihsan edilmiş olan sofranın gerek hoşluğu ve gerek lütfedilme şekli bakımından İsa’nın sofrasından ne kadar büyük bir devlet olduğunu düşünmeli de, buna karşı küfür ve inkârın nasıl bir azaba layık olacağını anlamalıdır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَاِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُون۪ي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِحَقٍّۜ اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُۜ تَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْس۪ي وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَۜ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ ١١٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | ve yine |
|
| 2 | قَالَ | demişti ki |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | يَا عِيسَى | Îsa |
|
| 5 | ابْنَ | oğlu |
|
| 6 | مَرْيَمَ | Meryem |
|
| 7 | أَأَنْتَ | sen mi? |
|
| 8 | قُلْتَ | dedin |
|
| 9 | لِلنَّاسِ | insanlara |
|
| 10 | اتَّخِذُونِي | beni edinin |
|
| 11 | وَأُمِّيَ | ve annemi |
|
| 12 | إِلَٰهَيْنِ | iki ilah |
|
| 13 | مِنْ |
|
|
| 14 | دُونِ | başka |
|
| 15 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 16 | قَالَ | dedi ki |
|
| 17 | سُبْحَانَكَ | sen yücesin |
|
| 18 | مَا |
|
|
| 19 | يَكُونُ | değildir |
|
| 20 | لِي | benim (haddime) |
|
| 21 | أَنْ |
|
|
| 22 | أَقُولَ | söylemek |
|
| 23 | مَا | bir şeyi |
|
| 24 | لَيْسَ | olmayan |
|
| 25 | لِي | benim için |
|
| 26 | بِحَقٍّ | gerçek |
|
| 27 | إِنْ | eğer |
|
| 28 | كُنْتُ | olsaydım |
|
| 29 | قُلْتُهُ | demiş |
|
| 30 | فَقَدْ | muhakkak |
|
| 31 | عَلِمْتَهُ | sen bunu bilirdin |
|
| 32 | تَعْلَمُ | sen bilirsin |
|
| 33 | مَا | olanı |
|
| 34 | فِي |
|
|
| 35 | نَفْسِي | benim nefsimde |
|
| 36 | وَلَا | ve |
|
| 37 | أَعْلَمُ | ben bilmem |
|
| 38 | مَا | olanı |
|
| 39 | فِي |
|
|
| 40 | نَفْسِكَ | senin nefsinde |
|
| 41 | إِنَّكَ | şüphesiz sen |
|
| 42 | أَنْتَ | sensin |
|
| 43 | عَلَّامُ | bilen |
|
| 44 | الْغُيُوبِ | gizlileri |
|
Babasız dünyaya gelmiş olan Hz. Îsâ’nın annesi olması dolayısıyla Hz. Meryem’in gerek Hıristiyanlık’ta gerekse İslâmiyet’te özel bir yeri ve değeri vardır. Kur’an’da kendi adına bir sûre bulunan ve değişik sûrelerde anılan Hz. Meryem’in öteki kadınlara üstün kılındığı yine Kur’an’da ifade edilmiştir (onun böyle bir mûcize olay için seçilmesinin insanlık tarihindeki önemi ve hikmetleri konusunda bk. Âl-i İmrân 3/42, 45-47).
Ne var ki hıristiyanlar Tanrı inancı konusunda asırlarca süren bocalama süreci içinde Hz. Meryem’in bu seçkinliğine de farklı bir boyut getirmeye yönelmişler, hıristiyan mezheplerinde onun mahiyeti hakkında değişik teoriler ortaya konmuştur. Bu arada tarihî bilgiler Arabistan’da Collyridienler diye anılan bir sapkın hıristiyan grubunun Hz. Meryem’i tanrıça olarak kabul ettiğini göstermektedir. 116. âyette Allah’a nisbetle yer verilen “Ey Meryem oğlu Îsâ! İnsanlara sen mi ‘Allah’ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin’ dedin?” şeklindeki soru, gerek Hz. Meryem’i teslîs inancının ögesi haline getirecek kadar ileri giden hıristiyanları gerekse bu derecede olmasa bile genellikle Hz. Meryem’in mahiyeti hakkında aşırılıklar taşıyan hıristiyan telakkilerini mahkûm etmektedir (bu konuda bk. bu sûrenin 72-76. âyetlerinin tefsiri; Hz. Îsâ’nın vefat ettirilmesi ve –Allah katına– kaldırılması hakkında bilgi için bk. Nisâ 4/155-161).
Hz. Îsâ’nın “Hakkım olmayan şeyi iddia etmek bana yakışmaz” şeklinde tercüme edilen sözündeki incelik, böyle bir sözü söylemeye hakkı olmadığını belirtmek değil, kendisinin asla mâbud olamayacağını ve böyle bir iddiada bulunamayacağını ifade etmektir. Âyetin bu kısmını “Gerçek olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz” şeklinde anlayanlar da olmuştur.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 366-367
وَاِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُون۪ي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ
وَ istînâfiyyedir. Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. قَالَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l-kavli يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ ’dir. قَالَ fiilinin mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَا nida harfidir. ع۪يسٰٓى münadadır. Müfred alem olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. ابْنِ kelimesi ع۪يسَى ’nın sıfatı veya bedeli olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرْيَمَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Nidanın cevabı ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ ’dir.
Hemze istifham harfidir. Munfasıl zamir اَنْتَ mübteda olarak mahallen merfûdur. قُلْتَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
قُلْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. لِلنَّاسِ car mecruru قُلْتَ fiiline mütealliktir. Mekulü’l kavli, اتَّخِذُون۪ي ’dir. قُلْتَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اتَّخِذُون۪ي fiili ن ’un hazfıyla mebni emirdir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur.
اُمِّيَ atıf harfi وَ ’la mütekellim zamirine matuftur. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلٰهَيْنِ ikinci mef’ûlun bih olup, nasb alameti ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
مِنْ دُونِ car mecruru اِلٰهَيْنِ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّخِذُون۪ي fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl bâbındadır. Sülâsîsi أخذ ’dır.
İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِحَقٍّۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. سُبْحَانَكَ mahzuf bir fiilin mef‘ûlu mutlakı olarak fetha ile mansubdur. Takdiri, نسبّح şeklindedir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli, مَا يَكُونُ ل۪ٓي ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُونُ nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. ل۪ي car mecruru يَكُونُ ‘nun mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, يَكُونُ ‘nun muahhar ismi olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
اَقُولَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَيْسَ ل۪ي بِحَقّ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.
لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَیۡسَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هُو ’dir. ل۪ي car mecruru حَقّ ’e mütealliktir. بِ harf-i ceri zaiddir. حَقّ lafzen mecrur, لَیۡسَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُۜ
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتُ ’nün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
تُ mütekellim zamir كُنْتُ ’nün ismi olarak mahallen merfûdur. قُلْتُهُ cümlesi, كُنْتُ ’nün haberi olarak mahallen mansubdur.
قُلْتُهُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدِ tahkik harfidir.
عَلِمْتَهُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
تَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْس۪ي وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَۜ
Fiil cümlesidir. تَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ي نَفْس۪ي car mecruru mahzuf sılaya mütealliktiir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَٓا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
ف۪ي نَفْسِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَنْتَ fasıl zamiridir.
عَلَّامُ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْغُيُوبِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَلَّامُ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُون۪ي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ
وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر (Hatırla, an) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan … قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Kıyamet günüyle ilgili gelen mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.
Müsnedün ileyhin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهَ isminin zikri tecrîd sanatıdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ cümlesi, nida üslubunda talebi inşâî isnaddır.
Nidanın cevabı olan ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُون۪ي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle, takrir ve azarlama kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamdan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Cümlede müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
قُلْتَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اتَّخِذُون۪ي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
مِنْ دُونِ car mecruru اِلٰهَيْنِ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
دُونِ اللّٰهِ izafeti muzâfun ileyhin gayrını tahkir içindir.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)
Bu ayet دُونِ اللّٰهِۜ ibaresinin bir çok yerde “Allah’ın yanında” şeklinde tercüme edilmesinin doğruluğunu gösteren bir ayettir. Çünkü Hristiyanlar Allah’ı dışlamıyorlardı. Elmalılı Hamdi Yazır da bu ayetteki ifadenin “Allah’ın yanında” manasını taşıdığını söylemiştir.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ sözündeki مِنْ , sıla ve tekid için ve سِوى manasınadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
ءَاَنْتَ قُلْتَ [Sen mi dedin] sorusu küfrü zemmetmek için gelmiş tecâhül-i âriftir.
لِلنَّاسِ sözünde umum söylenip husus kastedilmiştir. Yani İsa peygamberin ümmeti kastedilmiştir.
ابْنَ - اُمِّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.)
Lafza-ı celâlin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Burada Allah Teâlâ, İsa’nın (a.s.) bildiği bu hükmü yani böyle bir şey söylemediğini kabul etmesini, doğrulamasını istemiştir. Bunun için de burada hemzeyi fiilin takip etmesi gerekirdi. Ancak bunun yerine müsnedün ileyh gelmiştir. Bunda fiilin çirkinliğini ve bu sebeple de azarlamayı ziyadeleştirmek kastı vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)Şüphe yok ki bu azarlamanın asıl hedefi şimdi açığa çıkacağı üzere bizzat Hz. İsa değil, onu ilâh edinen üçlü ilâh inanışı sahipleridir. Fakat onların Hz. İsa’yı büyükleme adına taşkınlık ettikleri küfrün ona Allah’ın huzurunda nasıl bir sorumluluk yöneltmiş olduğunu ve bundan dolayı o kâfirlerin Allah’ın katında nasıl bir azarlanma ve azap edilme mevkiinde bulunduklarını düşünmelidir. Bu ayetten anlaşılıyor ki Allah’tan başka İsa’yı ilâh edinenler bulunduğu gibi annesi Hz. Meryem’i de ilâh kabul edenler varmış. Acaba bunlar kimlerdir? Ayet bu yönü açıklamamıştır. Bununla beraber açıktır ki bu da -olsa olsa- Hristiyanlar arasında bulunacaktır. Gerçi Hristiyanlar tarafından mezheplerince Hz. Meryem’in üçlemeye sokulmadığı ve bundan dolayı ona oğlu İsa gibi ilâh denmediği ileri sürülerek bu ayete itiraz edilmek istenmiştir. Fakat birinci olarak, İbni Hazm’ın “Fisâl”inde zikrettiği üzere Hristiyanlardan Berberaniyye fırkası vardı ki bunlar İsa’ya da anasına da ilâh diyorlardı. Bu mezhep sonra bitmiş kalmamıştır. Demek ki bunlar üçlemeyi, baba, ana, oğul diye sayıyorlardı. Ve halk nazarında üçlemenin açık şekli de budur. İkinci olarak, Hristiyanların üçleme inancı birlik değilse, hulûl (ruhun başka bir şeye girmesi) inancından ayrı değildir. İsa’da ilâhî bir tabiat veya İsa’nın bir cüzünü ilâh farz ederek onu tam bir ilâh edinenler Meryem’in de hamileliği esnasında o ilâhî cüzü taşıyan ve bundan dolayı bir ilâh olduğu inancından -ister istemez- uzak değildirler. Sonra kiliselerinde ve evlerinde Hz. İsa gibi Hz. Meryem’in de resimlerine karşı vaziyetleri, ibadet durumundan başka bir şey değildir. Bu bakımdan ayetin manası yalnız Berberanileri değil, diğerlerini de içine alır. Üçüncü olarak, böyle bir itiraz, ayetin manasındaki azarlama hitabını ve sorumluluğun dehşetini düşünmemek ve hesaba katmamaktan ileri gelmektedir. Zira azarlamanın asıl şiddeti, İsa’nın ilâh kabul edilmesi noktasında toplanmaktadır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِحَقٍّۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisaldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
İtiraziyye olarak gelen سُبْحَانَكَ cümlesinde, takdiri نسبّح (tenzih ederiz) olan fiil mahzuftur. سُبْحَانَكَ izafeti, mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olarak mansubdur.
Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber talebî kelamdır. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Sevinç Resul, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)
سُبْحَانَ masdarı, zaman ve faille kayıtlı olmaksızın mutlak olarak tesbîh fiilini ifade eder. Masdar, tesbih eden kişi olsa da olmasa da tesbîh fiiline ve istiğrak olarak bütün zamanlara delalet eder. Dolayısıyla mana şöyledir: “Allah, tesbih eden olsun ya da olmasın daima tesbihi hak edendir. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 1, s. 275)
سُبْحَانَكَ kelimesi, tesbihin adıdır. Bunun masdarı olduğu fiil, kendisiyle beraber hiç zikredilmez. Bu kelimenin, tenzih manasını bir çok cihetten mübalağalı olarak ifade ettiği gayet açıktır.
Bu kelime, yeryüzünde gitmek ve uzaklaşmak anlamındaki سبحَ kökünden gelir. Tef’il (tesbih) babındandır. Masdardan, tesbihin özel adı haline dönüşmüştür. Masdar ile fiilin yerine gelmiştir. Yani şu anlamı kazanmıştır: “Ben Senin hakkında böyle demekten yahut Senin hakkında böyle söylenmesinden, Seni layıkı vechile tenzih ederim.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قَالَ fiilinin mekulü’l kavli olan مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِحَقٍّۜ cümlesi, menfî nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. ل۪ٓي car mecruru يَكُونُ ’un mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِحَقّ cümlesi, masdar teviliyle كاَن ’nin muahhar ismidir.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَقُولَ fiilinin mef’ûlü konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan لَيْسَ ل۪ي بِحَقّ cümlesi, لَيْسَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar lâzım-ı ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Nakıs fiil لَيْسَ ’nin haberi olan بِحَقّ ’deki بِ , tekid ifade eden zaid harftir.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. ل۪ي car-mecruru, بِحَقّ ‘ın mahzuf mukaddem haline mütealliktir.
اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Şart üslubunda gelen terkipte, كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ , şarttır.
Lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede كَانَ ‘nin haberi olan قُلْتُهُ cümlesinin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudus, sebat ve temekkün ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَقَدْ عَلِمْتَهُ , tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş lâzım-ı faide-i haber talebî kelamdır. Cevap cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek olayın vukuunun kesinliğine işaret etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Şart fiili كاَن olduğu zaman اِنْ harfi genel kurallara uygun olarak müstakbel için kullanılmaz. Mazi için kullanılır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’An Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كُنْتُ - مَا يَكُونُ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası sanatları vardır.
قَالَ - قُلْتُهُ - قُلْتَ - اَقُولَ ve kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْس۪ي وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَۜ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasındaki cümle, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası mahzuftur. ف۪ي نَفْس۪ي , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
ف۪ي نَفْس۪ي ibaresindeki ف۪ٓي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi ف۪ٓي harfinde zarfiyyet anlamı vardır. اَنْفُسِكُمْ lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Nefisler içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Nefis ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır. İnsanın her türlü düşünce ve hislerini Allah Teâlâ’nın bildiğini etkili bir şekilde belirtmek için bu üslup kullanılmıştır. Bu üslup, mübalağa ifade eder.
Tezat sebebiyle makabline atfedilen وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَ cümlesi de aynı üsluptadır. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası mahzuftur. ف۪ي نَفْسِكَ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَ itiraz cümlesi ve وَ itiraziyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ف۪ي نَفْسِكَ ibaresinde müşakele sanatı vardır.
تَعْلَمُ - لَٓا اَعْلَمُ kelimeleri arasında iştikak cinası, tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْس۪ي cümlesiyle وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
نَفْس۪ kelimeleri arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مَا - نَفْس۪ي kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetteki نَفْسِكَ kelimesi Allah’ın zatı için kullanılmıştır. Allah’ın zatı için bu kelimenin kullanılması doğru olmadığı halde öncesinde geçen aynı kelimeden ve bağlama uygunluğundan dolayı müşâkele yoluyla “Allah’ın katındakiler” anlamında kullanılmıştır. Zemaḫşerî bu ayetin tefsirinde, ilk geçen ف۪ي نَفْس۪ي kelimesinin kalp anlamında olduğunu, ikinci نَفْسِكَ kelimesiyle de aynı kelimenin farklı bir anlama taşındığını ifade etmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedi’ Sanatları)
تَعْلَمُ kelimesinde irsad sanatı vardır.
اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ve fasıl zamiriyle tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. كَ muttasıl zamiri اِنَّ ’ nin ismi, عَلَّامُ الْغُيُوبِ haberidir. اَنْتَ , fasıl zamiridir.
اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ cümlesi, تَعْلَمُ ما في نَفْسِي cümlesinin illeti olarak gelmiştir. Çünkü اِنَّ ta’lîl ifade etmiştir. Burada dört tekid ve hasr üslubu vardır. Fasıl zamiri hasr ifade eder, اِنَّ tekid edatı, hasr üslubu, الْغُيُوبِ lafzının cemi gelmesi ve istiğrab (cümlede garip, çok bilinmeyen bir kelime veya ifade kullanılmasıdır.) edatıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Fasıl zamiri nedeniyle oluşan kasr, mübteda ve haber arasındadır. اَنْتَ , maksur/mevsûf, عَلَّامُ الْغُيُوبِ maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak muktezayı zahirin hilafına tekitli gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir.
Fasıl zamiri, tekid ifade eder. Pekiştirme dışında, kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Haber, cümlede sıfattan daha kuvvetli bir rükundur.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isim cümlesi, fasıl zamiri olmak üzere birden fazla unsurla tekid edilen bu gibi cümleler çok muhkem cümlelerdir.
Müsned, az sözle çok anlam ifadesi için izafetle gelmiştir.
عَلَّامُ kelimesi, فعّال vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
عَلَّامُ - الْغُيُوبِ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
عَلَّامُ - عِلْمَ - اَعْلَمُ - تَعْلَمُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu cümle, 109. ayetin fasılasıyla aynıdır. İki cümle arasında ıtnâb, tekrir ve reddü’l-acüz ale’s- sadr sanatları vardır.İsa muhakkak diyecek ki: “Seni Sana layık paklıkta tenzih ederim, ilâhî paklığına sığınır ve öyle haksız ve yakışıksız bir sözden uzak olmayı dilerim. Hâşâ ey Rabbim! Hak ve layık olmayan sözü söylemek bana yakışmaz, buna ilmini şahit getiririm. Eğer ben onu söylemiş olsaydım, elbette Sen onu bilirdin. Çünkü Sen benim dışım, açıklayıp ilan ettiklerim şöyle dursun, nefsimde gizlediğim, gönlümden geçirdiğim şeyleri de bilirsin. Ben ise Senin nefsindekini, ilminde gizlediğin bilgileri bilmem. Şu halde söylemediğimi bildiğin halde bana bu soruyu sormaktaki ilâhî hikmetini de bilmem. Çünkü bütün gaybları tamamıyla bilen عَلَّامُ الغُيُوبِ olan Sen, ancak Sensin.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
مَا قُلْتُ لَهُمْ اِلَّا مَٓا اَمَرْتَن۪ي بِه۪ٓ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۚ وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَه۪يداً مَا دُمْتُ ف۪يهِمْۚ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَن۪ي كُنْتَ اَنْتَ الرَّق۪يبَ عَلَيْهِمْۜ وَاَنْتَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ ١١٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَا |
|
|
| 2 | قُلْتُ | ben söylemedim |
|
| 3 | لَهُمْ | onlara |
|
| 4 | إِلَّا | başka |
|
| 5 | مَا | şeyden |
|
| 6 | أَمَرْتَنِي | bana emrettiğin |
|
| 7 | بِهِ | onu |
|
| 8 | أَنِ |
|
|
| 9 | اعْبُدُوا | kulluk edin |
|
| 10 | اللَّهَ | Allah’a |
|
| 11 | رَبِّي | benim Rabbim |
|
| 12 | وَرَبَّكُمْ | ve sizin Rabbiniz olan |
|
| 13 | وَكُنْتُ | idim |
|
| 14 | عَلَيْهِمْ | onlar üzerine |
|
| 15 | شَهِيدًا | şahid |
|
| 16 | مَا |
|
|
| 17 | دُمْتُ | olduğum sürece |
|
| 18 | فِيهِمْ | onların içinde |
|
| 19 | فَلَمَّا | fakat |
|
| 20 | تَوَفَّيْتَنِي | sen beni vefat ettirince |
|
| 21 | كُنْتَ | sen oldun |
|
| 22 | أَنْتَ | sen |
|
| 23 | الرَّقِيبَ | gözetleyen |
|
| 24 | عَلَيْهِمْ | onları |
|
| 25 | وَأَنْتَ | ve sen |
|
| 26 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 27 | كُلِّ | her |
|
| 28 | شَيْءٍ | şey |
|
| 29 | شَهِيدٌ | şahitsin |
|
مَا قُلْتُ لَهُمْ اِلَّا مَٓا اَمَرْتَن۪ي بِه۪ٓ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۚ
Fiil cümlesidir. مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. قُلْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir.
Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ car mecruru قُلْتُ ’ye mütealliktir.
اِلَّا hasr edatıdır. Müşterek ism-i mevsûl مَٓا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اَمَرْتَن۪ي بِه۪ٓ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اَمَرْتَن۪ي sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur.
بِه۪ٓ car mecruru اَمَرْتَن۪ي fiiline mütealliktir. اَنِ tefsiriyye veya masdariyyedir. اَنِ ve masdar-ı müevvel mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri; هو şeklindedir.
اعْبُدُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile masubdur.
رَبّ۪ي kelimesi اللّٰهَ lafza-i celâlinden bedel olup mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رَبَّكُمْ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَه۪يداً مَا دُمْتُ ف۪يهِمْۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُ mütekellim zamir, كُنْتُ ’nün ismi olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru شَه۪يدًا ’e mütealliktir. شَه۪يدًا kelimesi كُنْتُ ‘nün haberi olup fetha ile mansubdur.
مَاداَمَ nakıs, camid fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasbeder. مَا ve masdarı müevvel, شَه۪يدًا ‘e mütealliktir.
مَا masdar harfidir. دُمْتُ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُ mütekellim zamiri, دُمْتُ ’nun ismi olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِمْ car mecruru دُمْتُ ’nun mahzuf haberine mütealliktir.
فَلَمَّا تَوَفَّيْتَن۪ي كُنْتَ اَنْتَ الرَّق۪يبَ عَلَيْهِمْۜ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. تَوَفَّيْتَن۪ي ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَوَفَّيْتَن۪ي sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur. Şartın cevabı كُنْتَ اَنْتَ الرَّق۪يبَ عَلَيْهِمْ ’dir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتَ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ muttasıl zamir كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. اَنْتَ fasıl zamiridir. الرَّق۪يبَ kelimesi كُنْتَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. عَلَيْهِمْ car mecruru الرَّق۪يبَ ’ye mütealliktir.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَفَّيْتَن۪ي fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi وفي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
وَاَنْتَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Munfasıl zamir اَنْتَ mübteda olarak mahallen merfûdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru شَه۪يدٌ ’e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. شَه۪يدٌ haber olup damme ile merfûdur.
عَلٰى harf-i ceri mecruruna istila, rağmen, karşı, hal gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شَه۪يدٌ kelimesi mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ismi fail; bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ismi failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا قُلْتُ لَهُمْ اِلَّا مَٓا اَمَرْتَن۪ي بِه۪ٓ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Hz. İsa’nın sözleri devam etmektedir.
Menfi mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber talebi kelam olan cümle kasrla tekid edilmiştir. مَا ve إِلَّا ile hasr meydana gelen kasr, fiille mef’ûlü arasındadır. قُلْتُ maksur-sıfat, مَٓا اَمَرْتَن۪ي بِه۪ٓ maksurun aleyh-mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.
Mef’ûlun bih konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan اَمَرْتَن۪ي بِه۪ٓ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Bu ayette قُلْتُ ve اَمَرْتَن۪ي fiilleri لم ile değil, ما ile olumsuzlanmıştır. Çünkü bu harf daha kuvvetlidir.
ما فعل sözü لقد فعل cümlesini, لم يفعل sözü, فعل cümlesini olumsuzlar. ما harfi, mazi fiili olumsuzladığı zaman kasemin cevabı menzilindedir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 262, Yasin/69)
اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, kemâl-i ittisâldir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْ cümlesi, masdar tevilinde takdiri هو olan mahzuf mübtedanın haberi konumundadır. Takdiri, هو olan mübteda ve masdar-ı müevvel olan haberden oluşan cümle, بِه۪ٓ ’deki zamir için tefsiriyyedir.
Masdar-ı müevvel olan اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
رَبَّكُمْ izafetinin matuf olduğu رَبّ۪ي izafeti, lafza-ı celâlden bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf رَبّ۪ي - رَبَّكُمْ izafetlerinde Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim ve muhatap zamirleri şeref kazanmıştır.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. اللّٰهَ ve رَبّ۪ isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مَٓا اَمَرْتَن۪ي بِه۪ٓ [Bana emrettiğin şeyi] ifadesinden sonra اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۚ [Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a ibadet etmek] açıklaması, ibhamdan sonra izah babında ıtnâb sanatıdır.
Allah isminden sonra gelen رَبّ۪ي ve رَبَّكُمْۚ bedel veya sıfat olup tekid için ıtnâbtır.
رَبّ۪ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tam paklık ve yüksek ululama ile Îsâ o müthiş soruya karşı böyle ince bir edebî kulluk içinde delalet bakımından nefy ile tekid edilmiş ve delilli bir şekilde cevap verdikten sonra o isnadı açıkça reddederek diyecek ki: “Ben onlara başka bir şey söylemedim, ancak bana emrettiğin emrini söyledim. ‘Hem benim hem sizin Rabbiniz olan Allah’a ibadet ediniz, ancak O’nu ibadete layık tanıyınız.’ dedim. (Âl-i İmran Suresi, 50-51. ayetlerin tefsirine bakınız.) İçlerinde bulunduğum müddetçe de kendilerine şahit oldum. Şu halde bu müddet içerisinde çıkar ve zararları hususunda kabul edip etmediklerine şahitlik edebilirim. Fakat ne zaman ki Sen beni vefat ettirdin, içlerinden aldın, kaldırdın. ‘Ben seni öldüreceğim, Bana yükselteceğim.’ (Âl-i İmran Suresi, 55) vaadini yerine getirdin, o andan itibaren üzerlerine kontrolcü, gözcü ancak Sen oldun, ve Sen herşeye şahitsin, önüne de şahit, sonuna da şahitsin.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَه۪يداً مَا دُمْتُ ف۪يهِمْۚ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur عَلَيْهِمْ , ihtimam için, amili olan شَه۪يداً ‘e takdim edilmiştir.
Masdar harfi ve zaman zarfı مَا ve akabindeki دُمْتُ ف۪يهِمْ cümlesi masdar teviliyle zaman zarfı olarak شَه۪يداً ‘e mütealliktir. Nakıs fiil ما دام ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. ف۪يهِمْ car-mecruru, ما دام ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
شَه۪يداً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Ayetin sonunda tekrarlanan شَه۪يداً kelimesinde irsâd sanatı vardır.
فَلَمَّا تَوَفَّيْتَن۪ي كُنْتَ اَنْتَ الرَّق۪يبَ عَلَيْهِمْۜ
فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelam olan تَوَفَّيْتَن۪ي şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 7, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan كُنْتَ cümlesi, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
كُنْتَ ‘nin haberinin marife oluşu bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
Cümledeki اَنْتَ fasıl zamiri cümleyi tekid etmiştir. Kasr ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Bir başka tekid unsuru da كَانَ ’nin haberinin marife gelmesidir.
كُنْتَ ‘nin haberinin marife oluşu bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade etmiştir.
İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. اَنْتَ , maksur/mevsûf, الرَّق۪يبَ عَلَيْهِمْۜ maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Lâzım-ı faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
الرَّق۪يبَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Bu ayette murakabe sıfatı, mevsuf olan Allah’a tahsis edilmiş. Bu ayette fasıl zamiri olmasaydı güzel olmazdı. Çünkü Allah her zaman ve her halükârda murakabe durumundadır. İsa (a.s.) hayattayken kavmini murakabe ediyor, onlara Allah’a ibadet etmelerini emrediyordu. Ama o aralarından ayrılınca Allah’tan başka murakıb kalmadı. Bunun için fasıl zamiriyle kasr yapılması gerekli oldu. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ayetin başında bulunan (... تَوَفَّيْتَن۪ي ..) kelimesinden maksat Hazreti İsa’nın göğe çekilmesi, alınmasıdır. Burada [Ey İsa, şüphesiz ki seni öldürecek olan Benim, seni kendi nezdime yükseltip kaldıracağım. (Âl-i İmran/55) ayetindeki mana söz konusudur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
تَوَفَّيْتَن۪ي Azrail’in ruhunu alması, Allah’ın, ölümüne hükmetmesi anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
وَاَنْتَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ
Cümle, istînâfiyyedir. Hz. İsa’nın sözlerinin devamıdır. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَنْتَ mübteda, شَه۪يدٌ haberdir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ car mecruru umum ve ihtimam için amili olan شَه۪يدٌ ‘e takdim edilmiştir.
شَيْء ’deki tenvin, kesret ve nev ifade eder.
شَه۪يدٌ mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
الرَّق۪يبَ ve شَه۪يدٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.
شَه۪يدٌ - رَبّ۪ - شَه۪يدٌ - كُنْتُ - مَا - عَلَيْهِمْ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Bu cümle, itirazî (makablinden bağımsız) olup makablini açıklayan bir zeyl mahiyetindedir. Bu ifade bize bildiriyor ki İsa (a.s.) onların arasında iken de onların hepsini murakabe eden Allah Teâlâ idi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb. Bir fikri pekiştirmek ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla bir ifadenin arkasından söz ve anlamca ya da sadece anlam bakımından ona benzer olan ek bir ifadenin getirilmesi şeklinde gerçekleşen bir ıtnâb üslûbudur. (TDV İsmail Durmuş)
اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَۚ وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ١١٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنْ | eğer |
|
| 2 | تُعَذِّبْهُمْ | onlara azabedersen |
|
| 3 | فَإِنَّهُمْ | şüphesiz onlar |
|
| 4 | عِبَادُكَ | senin kullarındır |
|
| 5 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 6 | تَغْفِرْ | bağışlarsan |
|
| 7 | لَهُمْ | onları |
|
| 8 | فَإِنَّكَ | şüphesiz sen |
|
| 9 | أَنْتَ | yalnız sen |
|
| 10 | الْعَزِيزُ | daima üstünsün |
|
| 11 | الْحَكِيمُ | hüküm ve hikmet sahibisin |
|
Resul-i Ekrem bir gece namaz kılmaya kalkmış ve sabaha kadar sadece bu ayeti okuyarak ibadet etmişti.
( Nesai ,İftitah 79,İbni Mace ,İkamet 179,Ahmed b. Hanbel ,Müsned ,V ,156);
sonra da;
“Ya Rabbi! Ümmetim, ümmetim!” diye dua edip ağlamıştı. Bunun üzerine Allah Teala ona Cebrail (as)’i göndermiş ve “ Biz seni ümmetin hakkında razı edeceğiz, seni üzmeyeceğiz “ diye teselli etmişti.
( Müslim ,İman 346).
اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَۚ
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُعَذِّبْهُمْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُمْ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. عِبَادُكَ izafeti اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُعَذِّبْهُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَغْفِرْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. لَهُمْ car mecruru تَغْفِرْ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
كَ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَنْتَ fasıl zamiridir. الْعَز۪يزُ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. الْحَك۪يمُ۟ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَۚ
Ayet, istînâfiyyedir. Hz. İsa’nın sözleri devam etmektedir. Şart üslubunda gelen terkipte تُعَذِّبْهُمْ cümlesi, şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, sebat ve temekkün ifade etmiştir.
فَ karînesiyle gelen فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَ şeklindeki cevap cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Lâzım-ı faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Eğer onlara azap edersen şüphe yok ki onlar kulların, kölelerin… Mülk Senin, hak Senin, adalet Senindir. Ve eğer bağışlarsan şüphesiz ki Sen galipsin ve hikmet sahibisin, Azîz ve Hakîm ancak Sensin. Şu halde ne azap etmende bir haksızlık ne bağışlamanda bir düşüklük bir isabetsizlik düşünülebilir. Ne istersen yaparsın ne yaparsan aynen hikmet ve sevap olur; yüce şeref senin, yüksek hikmet Senindir. Ne hükmüne karışılabilir ne de hikmetine itiraz edilebilir. Her korkunun kaynağı Sen, her ümidin mercii yine Sensin. Hâsılı ilâhlık ve hükümranlık ancak Senindir. Tek ilâh ancak Sensin. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Makabline atıf harfi وَ ’la atfedilen terkip, şart üslubunda gelmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart cümlesi تَغْفِرْ لَهُمْ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ şwklindeki cevap cümlesi ise اِنَّ ve fasıl zamiriyle tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümledeki اَنْتَ fasıl zamiridir. Bu zamir, tekid ifade eder. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Haber, cümlede sıfattan daha kuvvetli bir rükundur.
Bir başka tekid unsuru da haberin marife gelmesidir. Haberin marife oluşu bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Lâzım-ı faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
الْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Bu kelimeler, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
تُعَذِّبْهُمْ - تَغْفِرْ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَ cümlesiyle وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
“Burada ayetin sonunda الْعَز۪يزُ ve الْحَك۪يمُ sıfatlarının yer alışı, ‘Gafûr ve Rahim’ sıfatlarının yer almasından daha uygundur. Çünkü Allah Teâlâ’nın الغفور ve الرحيم olması, muhtaç olan herkes için rahmeti ve mağfireti gerektiren bir manayı ifade eder. Ama O’nun Azîz ve Hakîm oluşu, mağfireti icap ettirmez. Çünkü O’nun Azîz oluşu, dilediğini yapıp istediğine hükmetmesini ve O’na karşı hiç kimsenin itirazda bulunamayacağını gösterir. Binaenaleyh Hakk Teâlâ, Azîz ve kulların kendisi üzerinde hak sahibi olmalarından münezzeh olup da buna rağmen affettiğini bildirince bu aftaki kerem; bağışlayıp rahmet etmesini gerektiren Gafûr ve Rahîm oluşundaki keremden daha mükemmel ve büyüktür.” İşte bundan dolayı babam (r.a.) sözünü “Allah her şeyden Azîz yani müstağni olup buna rahmeti ile hükmedince bu daha mükemmel olur.” şeklinde söylemişti. Diğer bir kısım âlim de: “Eğer Hz. İsa (a.s.), ‘Sen Gafûr ve Rahîm’sin’ demiş olsaydı, bu ‘Hz. İsa’nın onlara şefaatçi olabileceğini ihsas ettirirdi. Ama o böyle demeyip ‘Mutlak galip (Azîz), yegâne hüküm ve hikmet sahibi (Hakîm) olan da hakikaten Sensin Sen…’ deyince bu söz, Hazreti İsa’nın maksadının, her şeyi Allah’a havale edip, bu konulara hiçbir bakımdan değinmeme olduğuna delalet eder.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Önce gelen الْعَز۪يزُ ismini الْحَك۪يمُ isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebût/26)
قَالَ اللّٰهُ هٰذَا يَوْمُ يَنْفَعُ الصَّادِق۪ينَ صِدْقُهُمْۜ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ ١١٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | buyurdu |
|
| 2 | اللَّهُ | Allah |
|
| 3 | هَٰذَا | bu |
|
| 4 | يَوْمُ | gündür |
|
| 5 | يَنْفَعُ | fayda sağlayacağı |
|
| 6 | الصَّادِقِينَ | sadıklara |
|
| 7 | صِدْقُهُمْ | doğruluklarının |
|
| 8 | لَهُمْ | onlar için vardır |
|
| 9 | جَنَّاتٌ | cennetler |
|
| 10 | تَجْرِي | akan |
|
| 11 | مِنْ |
|
|
| 12 | تَحْتِهَا | altlarından |
|
| 13 | الْأَنْهَارُ | ırmaklar |
|
| 14 | خَالِدِينَ | kalacakları |
|
| 15 | فِيهَا | içinde |
|
| 16 | أَبَدًا | ebediyyen |
|
| 17 | رَضِيَ | razı olmuştur |
|
| 18 | اللَّهُ | Allah |
|
| 19 | عَنْهُمْ | onlardan |
|
| 20 | وَرَضُوا | onlar da razı olmuşlardır |
|
| 21 | عَنْهُ | O’ndan |
|
| 22 | ذَٰلِكَ | işte budur |
|
| 23 | الْفَوْزُ | başarı |
|
| 24 | الْعَظِيمُ | büyük |
|
قَالَ اللّٰهُ هٰذَا يَوْمُ يَنْفَعُ الصَّادِق۪ينَ صِدْقُهُمْۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l kavli, هٰذَا يَوْمُ يَنْفَعُ الصَّادِق۪ينَ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İşaret ismi هٰذَا mübteda olarak mahallen merfûdur. يَوْمُ haber olup damme ile merfûdur.
يَنْفَعُ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَنْفَعُ damme ile merfû muzari fiildir. الصَّادِق۪ينَ mukaddem mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. صِدْقُهُمْ muahhar fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الصَّادِق۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi صدق olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ
İsim cümlesidir. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. جَنَّاتٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. تَجْر۪ي cümlesi, جَنَّاتٌ ‘nün sıfatı olarak mahallen merfûdur.
تَجْر۪ي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ تَحْتِهَا car mecruru, تَجْرِي fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الْاَنْهَارُ fail olup damme ile merfûdur. خَالِد۪ينَ hal olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. ف۪يهَٓا car mecruru خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir. اَبَدًا zaman zarfı, خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَالِد۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ
Fiil cümlesidir. رَضِيَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
عَنْهُمْ car mecruru رَضِيَ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَضُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْهُ car mecruru رَضُوا fiiline mütealliktir.
ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. الْفَوْز haber olup damme ile merfûdur.
الْعَظ۪يمُ kelimesi الْفَوْزُ ‘nün sıfatı olup damme ile merfûdur.
عَظ۪يمٌ۟ sıfat-ı müşebbehe kalıbındandır.
Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ اللّٰهُ هٰذَا يَوْمُ يَنْفَعُ الصَّادِق۪ينَ صِدْقُهُمْۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Kıyamet günüyle ilgili gelen mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan هٰذَا يَوْمُ يَنْفَعُ الصَّادِق۪ينَ صِدْقُهُمْ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedün ileyhin işaret ismi هٰذَا ile marife olması, işaret edilenin önemini belirterek tazim ifade eder.
İsaret isminde istiare vardır. هٰذَا ile zamana işaret edilmiştir. Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur.
Haber olan zaman zarfı يَوْمُ ‘nun muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrur olan يَنْفَعُ الصَّادِق۪ينَ صِدْقُهُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan الصَّادِق۪ينَ , ihtimam için, fail olan صِدْقُهُمْ ‘a takdim edilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf olan صِدْقُهُمْ izafetindeki صِدْقُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
الصَّادِق۪ينَ - صِدْقُهُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlenin mefhumu muhalifi “O gün yalancılara yalanlarının faydası olmayacak.” manasıdır.
O Azîz ve mutlak Hakîm olan Allah Teâlâ muhakkak buyuracak ki işte bu korkunç gün doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür. Nâfi kıraatinde nasb ile okunduğuna göre: “Allah buyurdu ki bu soru ve cevap doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündedir. O gün vâki olacaktır. Dünyada sözleşmelerinde duran, akitlerini samimiyetle yerine getiren doğrulara Allah öyle vaad eder ve müjdeler ki onların doğruluk ve samimiyetleri kıyamet günü olan o korkunç toplanma ve sorgu gününde herhalde kendilerine faydalı olacak. Hem dünyadaki gibi kederler ve gamlarla karışık bir fayda değil, her türlü korku ve hüzünden uzak bir fayda ile faydalı olacaktır.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. جَنَّاتٌ , muahhar mübtedadır.
Müsnedün ileyh olan جَنَّاتٌ kelimesinin nekre gelmesi tazim, kesret ve nev içindir.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesi, جَنَّاتٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur مِنْ تَحْتِهَا ihtimam için fail olan الْاَنْهَارُ ‘ya takdim edilmiştir.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesinde mekân alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.
Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde geçen جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesi, manayı zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
خَالِد۪ينَ kelimesi لَهُمْ ‘deki zamirden haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
خَالِد۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail vezni, ف۪يهَا car mecruruna müteallak olmasını sağlamıştır.
اَبَداً zaman zarfı خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir.
خَالِد۪ينَ - اَبَداً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Allah Teâlâ, sadık kimselerin dünyadaki doğruluklarının kıyamet günü onlara fayda vereceğini haber verince bu faydanın sevap olduğunu açıklamıştır. Sevabın hakikati şudur: Sevap halis, daimî ve tazimle karışık bir menfaattir. Binaenaleyh ayetteki, “Altından ırmaklar akan cennetler onlarındır…” cümlesi, gam ve kederlerden uzak, saf bir menfaate; “Onlar orada ebedi ve daimi kalıcıdırlar.” ifadesi de bu menfaatin daimî olduğuna bir işarettir. Sen bu inceliği iyice düşün; çünkü Allah, mükâfaattan (sevap) bahsettiği her yerde, “Onlar orada ebedi ve daimi kalıcıdırlar.” demiş; ehl-i imanın günahkârlarının cezasından bahsettiği her yerdeyse “hulûd (çok uzun süre kalış)” lafzını, ifadesini zikretmiş ama onunla beraber “tebîd” ifade eden (ebedî ve sonsuz kalış) lafzını zikretmemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve muhabbet duyguları uyandırma amacına matuftur.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle, lafza-i celâlde tecrîd, tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Aynı üsluptaki وَرَضُوا عَنْهُ cümlesi makabline temasül nedeniyle atfedilmiştir.
رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ cümlesiyle وَرَضُوا عَنْهُ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
رَضُوا - رَضِيَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Akıl erbabı kimseler nezdinde sabittir ki Allah’ın rızasına nispetle içindeki bütün şeylerle cennet, varlığa nisbetle adeta yokluk gibidir. Nasıl böyle olmasın ki! Çünkü cennet, insanın nefsinin arzuladığı bir şey; rıdvan ise Hakk’ın sıfatıdır. Aralarında hangi münasebet bulunur ki! Allah’ın celâl nûrlarıyla aydınlanmış ruhlara sahip kimselere göre ayetteki, “Allah kendilerinden razı olmuştur, kendileri de O’ndan razı olmuşlardır.” buyruğunun içinde kelimelerin ifade edemeyeceği harikulade sırlar bulunmaktadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiş isim cümlesidir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ism-i ذٰلِكَ ile marife olması, işaret edilenin önemini belirterek tazim ve tecessüm ifade eder.
Haberin marife oluşu bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmek içindir.
Uzak için kullanılan ve Allah’ın müminler için vaadettiği lütuflara işaret eden ذٰلِكَ , bunlara mazhar olanların şanının ve faziletinin yüceliğine delalet eder.
İşaret ismi ذٰلِكَ ’de istiare vardır. Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
ذَ ٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ - Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, c. 5, s. 190)
ذٰلِكَ ’de iktidâb vardır. الْعَظ۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟ cümlesinde müminlerin mertebelerinin yüksekliği ve şerefli makamlarının yüceliğinden dolayı yakında olanlar için uzaklık ifade eden ism-i işaret yani ذٰلِكَ kullanılmıştır. (Safvetü't Tefasir, Tevbe/110)
Uzak için kullanılan ve daha önceki harikulade olayları gösteren ذٰلِكَ ism-i işareti, bu hadiselere mazhar olanların şanının ve faziletteki mertebelerinin yüceliğine delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Surenin bittiğine dair işaretler taşıyan bu ayet berâetu-l intehâ sanatına güzel bir örnektir.
Berâetu-l intehâ son bölümde sözün bittiğine dâir bir işaret bulunmasına denir. Kur’ân surelerinin bitişi de girişi gibi belîğdir. Sureler o kadar güzel bir şekilde sona ermiştir ki muhatab artık başka bir şey duymak istemez. Sureler; dua-vasiyet, farzlar, tahmîd ve tehlîl, öğüt, vaad ve vaîd gibi surede işlenen konuya uygun bir sözle sona erer. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bediî İlmi)
لِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا ف۪يهِنَّۜ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ١٢٠
لِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا ف۪يهِنَّۜ
İsim cümlesidir. لِلّٰهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُلْكُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الْاَرْضِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
مَا müşterek ism-i mevsûl, atıf harfi وَ ile مُلْكُ ‘ye matuf olup, mahallen merfûdur. ف۪يهِنَّ car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir.
لِ harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep gibi manalar kazandırabilir. Burada sahiplik manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru قَد۪يرٌ ’e mütealliktir.شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ haber olup damme ile merfûdur.
عَلَى harf-i ceri mecruruna istila, rağmen, karşı, hal gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَد۪يرٌ۟ mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ismi fail; bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ismi failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا ف۪يهِنَّۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Bu takdim kasr ifadesi içindir. Her şey, başkası için değil kendisi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لِلّٰهِ , maksurun aleyh/sıfat, مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا ف۪يهِنَّۜ maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
مُلْكُ السَّمٰوَاتِ izafeti, muahhar mübtedadır. Cümlede müsnedün ileyh izafetle marife oluşu, faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
وَالْاَرْضِ kelimesi, tezat sebebiyle muzâfun ileyh olan السَّمٰوَاتِ ’ye matuftur.
السَّمٰوَاتِ ’den sonra وَالْاَرْضِ وَمَا ف۪يهِنَّۜ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
مُلْكُ ‘ye matuf olan müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası mahzuftur. ف۪يهِنَّ bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mülkün semavat, arz ve her ikisinde olanlar şeklinde sayılması taksim sanatıdır.
Âkil olmayan varlıkları âkil olanlara tağlîb etmiştir. Bunun sebebi, yaratılmış bütün varlıkların, Hakk Teâlâ’nın hakimiyet, kudret, kaza ve kader elinde musahhar, zelil ve aciz olduklarına bir dikkat çekmedir. Buna göre bu teshîr içinde sanki kudreti olmayan cansız varlıklar, aklı olmayan hayvanlar (behâim) gibidirler. Allah’ın ilmine nispetle hepsinin ilmi bir ilimsizlik; yine, Allah’ın kudretine nispetle hepsinin kudreti, bir kudretsizliktir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la istînâfa matuftur. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ , ihtimam ve fasılaya riayet için amili olan قَد۪يرٌ۟ ‘a takdim edilmiştir.
شَيْءٍ ’deki tenvin kesret, tazim ve nev ifade eder.
قَد۪يرٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Surenin başı, rubûbiyyet ile ubûdiyyet (Rablık ile kulluk) arasında yapılmış olan bir ahdi hatırlatma ile ilgiliydi. Binaenaleyh Allah, “Ey iman edenler, bağlandığınız ahidleri yerine getirin.” (Maide Suresi, 1) buyurmuştur. Müminin halinin kemâli de kulluğa girmesi, nefsinden tamamen vazgeçerek sırf fena haline ulaşmasındadır. Bunlardan birincisi şeriattır ki bu, başlangıçtır. Diğeri de hakikattir ki bu da nihai gayedir. Binaenaleyh surenin başlangıcı şeriattan bahsetmiş, sonu da Allah’ın kibriyasının, celâlinin, izzetinin, kudretinin ve yüceliğinin zikredilmesiyle bitmiştir. İşte bu hal, hakikat makamına vasıl olmadır; binaenaleyh, bu başlangıç ile bu bitiş arasında ne güzel bir münasebet bulunmaktadır! (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Kur’an surelerinin bitişi de girişi gibi belîğdir. Sureler o kadar güzel bir şekilde sona ermiştir ki muhatap artık başka bir şey duymak istemez. Sureler; dua-vasiyet, farzlar, tahmid ve tehlil, öğüt, vaat ve vaîd gibi surede işlenen konuya uygun bir sözle sona erer. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Surenin sonunda konuyu en güzel şekilde bağlayarak mükemmel bir sonuç sunan bu ayet, sözün makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlanması olan hüsn-i intihâ sanatının güzel bir örneğidir.
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Geçmişten bugüne anlatılanlara bakıldığında, insanla ilgili öne çıkan özelliklerden biri: doyumsuzluğudur. Hiçbir sınır tanımadan doldurmaya kalkıştığı zaman ise, o doyumsuzluk gittikçe derinleşir ve daha fazlasını ister. İslam, bize, gayba iman ederek, başkalarının ihtiyaçlarını gidererek, akraba ilişkilerini kuvvetlendirerek ve ahiretle beraber dünyayı kazanma umuduyla çalışarak da, doyumsuzluk duygusunu tatmin ve terbiye edebileceğimizi öğretir. Ve İslam, ısrarla, irademizin inanılmaz bir güçlenme potansiyeline sahip olduğunu da hatırlatır. Yani, her aklımıza eseni yapmaya kalkıştığımızda, irademiz zayıflar ve doyumsuzluğumuz artar. Hayalini kurduğumuz mutluluk, bizden gittikçe uzaklaşır çünkü kendimizi dünyalıklara zincirlemişizdir ve nedense istediklerimizi elde etmek, artık bizi tatmin etmemektedir. İşte bu yüzden, güçlü zayıfın peşinden gider ve ezer. Başkalarının malına, mülküne, toprağına ve başarısına göz diker. Ve bu yüzden, inanmayanlar inananların aleyhinde çalışır ve konuşur. Kısacası, başkalarının huzuruna, kendi huzursuzluğunun ve olası güçsüzlüğünün sebebi gözüyle bakar. Bir gün öldüğünde, bırakmak zorunda kalacağı dünya malını paylaşmamak için elinden geleni yapar.
Bizi bizden daha iyi bilen Allah, öyle bir din indirmiştir ki. İslam’ın prensipleriyle, kulları doyumsuzluk çukuruna düşmesin ve o açlığın getirdiği körlükle beraber doymalıyım dürtüsüyle; belki kendisine, belki de başkalarına zulmetmesin diye hayatımızın her alanını çevrelemiştir. Temizlik adabından, soru sorma adabına kadar, her halimizde bilinçli olmamız gerektiğini hatırlatmıştır. Kalbimizdeki niyetle, halimizdeki tevazuyla ve hareketlerimizdeki itaatle; tam, dünyadan özgür ve kalbinde huzurlu bir mümin olma çabası için elimizden geleni yapmamız hedeflenmiştir.
Ey benim içimdekileri bilen ama benim zatında olanı bilmediğim. Ey kendisine hiçbir zerremin sır olmadığı ama bana sır olan. Ey Azîz ve Hakîm olan Rabbim! Bizi affet. Doyumsuzluğumuzu ve cahilliğimizi affet. Nefrete ve zulme meyilli olan nefsimizi affet. Günahtaki aceleciliğimizi ve itaatteki yavaşlığımızı affet.
Hem dünyası, hem de ahireti için elinden geleni yapanlardan. Allah’ın razı olduğu ve Allah’ın rızasını kazandığı için huzura kavuşan kullardan olmak duasıyla.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji