Mushafta 6. sırada yer alan bu sûre 55. sırada nazil olmuş Mekkî bir sûre’dir.
Yüz altmış beş âyet-i kerîmedir.
Elhamdülillah ile başlar.
Böyle başlayan ve hepsi de Mekki olan beş sure vardır.
Bunlar; Fatiha, Enâm, Kehf, Sebe ve Fâtır Sureleridir.
Bunların herbirinin Fatiha’nın bir yeni bölümünün tefsirinin başlangıcı olduğu düşünülebilir.
Bu surede Allah’ın vahdaniyeti ve tevhid delilleri işlenir.
10. veya 11. yılda ve hepsi bir kerede nazil olmuştur. Maide suresinde ehli kitabın yiyecekleri ve cidali anlatılıyordu, burada da müşriklerin yiyecekleri ve cidali söz konusu olmuş.
En‘âm sûresi tevhid inancı açısından Bakara sûresiyle, peygamberliğin ispatı bakımından Âl-i İmrân sûresiyle, âhiret inancı açısından bir sonraki A‘râf sûresiyle, ahlâk ilkeleri bakımından İsrâ ve Lokmân sûreleriyle, eti yenilen ve yenilmeyen hayvanlara ait yasaklar açısından da bir önceki Mâide sûresiyle yer yer konu ve muhteva benzerlikleri gösterir.
Surenin iki özelliği vardır: Bu kadar uzun bir surenin tek seferde indirilmiş ve meleklerle (70 veya 100 bin melekle) indirilmesi. (Elmalılı Hamdi Yazır)
Mekke döneminde inmiştir. Kuvvetli görüşe göre, 91, 92, 93, 151, 152 ve 153. âyetler Medine’de inmiştir. 165 âyettir. Adını, 136, 138 ve 139. âyetlerde yer alan “el-En’âm” kelimesinden almıştır. En’âm, koyun, keçi, deve ve sığır cinsi ehli hayvanları ifade eden bir kelimedir. Sûrede başlıca tevhide, adalete, peygamberliğe, ahirete dair meseleler ile küfrün ve batıl inançların reddi ve bazı temel ahlâk kuralları konu edilmektedir.(Kuran Yolu Tefsiri)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَۜ ثُمَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ ١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الْحَمْدُ | hamdolsun |
|
| 2 | لِلَّهِ | o Allah’a |
|
| 3 | الَّذِي | ki |
|
| 4 | خَلَقَ | yarattı |
|
| 5 | السَّمَاوَاتِ | gökleri |
|
| 6 | وَالْأَرْضَ | ve yeri |
|
| 7 | وَجَعَلَ | ve var etti |
|
| 8 | الظُّلُمَاتِ | karanlıkları |
|
| 9 | وَالنُّورَ | ve aydınlığı |
|
| 10 | ثُمَّ | yine de |
|
| 11 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 12 | كَفَرُوا | inkar eden(ler) |
|
| 13 | بِرَبِّهِمْ | Rablerine |
|
| 14 | يَعْدِلُونَ | eşler tutuyorlar |
|
Sûre, her yönden övgüye lâyık bulunanın sadece Allah olduğunu insanlara bildirmekle başlıyor. Çünkü O, bütün varlıklar âleminin yaratıcısıdır ve bundan dolayı ulûhiyyet vasfı yalnızca O’na aittir. Sûrenin ilk âyeti özel olarak, sözde kendilerine yardım ettiğini hayal ettikleri putlara inanan, onlara ulûhiyyet vasfı yükleyen ve darda kaldıklarında onlardan yardım dileyen müşriklere karşı bir reddiyedir. Nitekim Uhud Savaşı’nda kısmî bir başarı sağlayan müşriklerin kumandanı Ebû Süfyân, bu başarıyı putlarından bilerek müslümanlara karşı “Şanın yüce olsun Hübel! (müslümanlara seslenerek) Bizim Uzzâmız var, sizin Uzzânız yok” diyerek övünmüştü (Buhârî, “Megåzî”, 17). Ayrıca nimet ve yardım kimden gelirse gelsin, asıl nimet sahibinin Allah Teâlâ olduğunu düşünerek öncelikle O’na hamd ve teşekkür etmek gerektiğine de işaret edilmiştir.
Yüce Allah bütün mevcudatın, başka bir deyişle, var olan her bir şeyin yaratıcısı olduğu halde âyette O’nun, yer ve gökleri, karanlıkları ve ışığı yaratan olduğu hatırlatılmakla yetinilmiştir. Çünkü “yer” ve “gökler”, diğer yaratılmışları da kapsayan en kuşatıcı kavramlardır. Ayrıca realiteler âleminin pek çok nitelikleri bulunmakla birlikte, bunlar içinde bütün insanların en kolay ve yakından algılayabildikleri, genel olarak varlık kavramından sonra insan zihninin en temel gerçekler olarak farkına vardığı durumlar ışık ve karanlıktır. Nitekim ışık ve karanlığın varlık âlemiyle yakın ilgisinden dolayı bazı eski felsefî akımlarda ışık varlığın ilkesi, karanlık da yokluğun ilkesi sayılmış; yine bazı eski Doğu dinlerinde, özellikle Maniheizm’de biri “ışık tanrısı”, diğeri “karanlıklar tanrısı” olmak üzere iki tanrı kabul edilmiştir ki, söz konusu âyette ışığı da karanlıkları da yaratanın sadece Allah olduğu belirtilerek bu iki tanrı inancı reddedilmektedir. Öte yandan Hz. Îsâ ve Rûhulkudüs’e ulûhiyyet isnat eden Hıristiyanlık’la birlikte, insanlık tarihinde önemli bir yer tutmuş olan yıldız-gezegen kültüne dayalı paganist inançlar da çürütülmüş; böylece her ne suretle olursa olsun, rablerine eş koşan, başka varlıkları O’nun ulûhiyyetine denk tutarak fâni şeylere tanrı gibi sarılıp bunlara kul olan bütün zümreler tevhid ilkesinden saptıkları için “kâfirler” diye nitelenmiştir. Bu arada karanlıklar kelimesiyle inkâr çeşitlerine, ışıkla da imana işaret bulunduğu belirtilir. Nitekim birtek doğru inanç yolu bulunduğu için âyette ışık tekille (nur), birçok bâtıl inanç bulunduğu için de karanlık çoğulla (zulümât) ifade edilmiştir.(Kuran Yolu Tefsiri/Diyanet)
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَۜ
İsim cümlesidir. اَلْحَمْدُ mübteda olup damme ile merfûdur. لِلّٰهِ car mecruru mahzuf habere mütealliktir.
Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي , lafza-i celâlin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası خَلَقَ السَّمٰوَاتِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
خَلَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. السَّمٰوَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
الْاَرْضَ atıf harfi وَ ’la السَّمٰوَاتِ ’ye matuftur. جَعَلَ الظُّلُمَاتِ cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.
جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الظُّلُمَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. النُّورَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
ثُمَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ
İsim cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِرَبِّهِمْ car mecruru كَفَرُوا veya يَعْدِلُونَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَعْدِلُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَعْدِلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَۜ
Ayet ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir.
Surenin ilk ayeti beraat-i istihlâl sanatına uygun olarak, surenin konusuyla alakalı bir cümleyle başlamıştır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiştir. Ayrıca cümle hüsn-i ibtidâ sanatının güzel bir örneğidir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur لِلّٰهِ , mahzuf habere mütealliktir. اَلْحَمْدُ müsnedün ileyhtir. Müsnedün ileyhin cins ifade eden el takısıyla gelmesi kasr ifade etmiştir.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ifadesinin manası; bütün hamdleri Allah’tan başka kimsenin hak etmediğidir. Bu izafî kasrdır. Onlara lütuf ve zafer verdiğini, musibetleri hafiflettiğini vehmettikleri putları öven müşrikleri reddiyedir. Kemal manayı ifade ederek hakiki kasr olması da caizdir. Nimet verici olarak Allah’tan gayrını övmek hoşgörü nedeniyledir. Çünkü hakikatte Allah’ın nimetinin birisine ulaşması konusunda o kişi bir vasıtadır. Maksat yine Allah Teâlâ’dır. Müşriklere reddiyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t -Tenvîr)
İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. اَلْحَمْدُ , maksur/mevsûf, لِلّٰهِ , maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t -Tenvîr, Şuarâ/113)
İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meani İlmi)
Has ism-i mevsûl الَّذ۪ي , lafza-i celâl için sıfattır. Sıfatlar anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Mevsûlün sılası olan خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Aynı üsluptaki وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ cümlesi atıf harfi وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
السَّمٰوَاتِ ’a tezat nedeniyle atfedilen الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْض ve الظُّلُمَاتِ - النُّورَۜ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ ve خَلَقَ - جَعَلَ kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Halk edilenlerin semavat, yeryüzü, karanlık ve aydınlık şeklindeki belirtilmesi taksim sanatıdır.
الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَۜ [Karanlık ve nûr] yokluk ve varlık diye tefsir edildiği gibi, hidayet ve zıddı olarak da tefsir edilir. Karanlığın önce zikredilmesi; eşyanın yokluğunun varlığından önce olması sebebiyledir.
Kur'an'da beş sure hamd kelimesi ile başlamıştır. Birincisi Fatiha'da "Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur." İkincisi bu surede "Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve nuru var eden Allah'a mahsustur." Üçüncüsü Kehf suresinde "Hamd, kuluna Kitap indiren Allah'a mahsustur". Dördüncüsü Sebe suresinde "Hamd, göklerde ve yerde bulunanların hepsi kendisinin olan Allah'a mahsustur". Beşincisi Fâtır sûresinde,"Hamd gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer ,dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur". (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Medh, hamd ve şükür kelimeleri arasında mana farkı vardır. Medh, hamdden; hamd de, şükürden daha umumi bir manadadır.
Medhin, hamd kelimesinden daha umumi oluşu medhin (övme), hem akıl sahibi varlıklar, hem de aklı olmayan varlıklar (cansızlar, hayvanlar) için yapılabilir olmasıdır.
Hamd ise ancak, kendisinden sadır olan nimetlere karşılık, Fail-i Muhtar (yapıp yapmaması iradesine bağlı) olan Allah'a yapılabilir. Böylece medhin, hamd kelimesinden daha umumi manaya geldiği sabit olur. Hamdin, şükür kelimesinden daha umumi manada olması ise hamd nimeti sebebiyle Fail-i Muhtar'a tazim etmekten ibarettir.
Şükür ise sadece sana ulaşan ve sende hasıl olan nimetten ötürü nimet sahibini tazim etmendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ifadesinde özellikle göklerin ve yerin yaratılmasından bahsedilmesi, göklerin ve yerin bütün ulvî ve süflî eserleri, tekmil açık ve gizli nimetleri ihtiva etmesindendir. Bu nimetlerin en büyüğü, var olma nimetidir. Var olma nimeti, her insana hamdi vâcip kılmak için başlı başına yeterli bir nimettir. Şu halde varoluş nimetinin devamı olarak, insanların dünyevî ve uhrevî işlerinin bağlı bulunduğu enfüsî (dahilî) ve afakî (haricî) nimetlerin nasıl hamdi mûcib olmaz? Allah Teâlâ, basiret sahiplerinin gönül gözünü açmak, onlara ibret alınacak misaller vermek için gökleri ve yeri, bunların içlerindeki sayısız güzellikleri, akılları hayrette bırakan gariplik ve tuhaflıkları barındıran bu harika nizamı yaratmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Göklerin السَّمٰوَاتِ şeklinde çoğul olarak vürudu, tabakalarının müteaddit, eserlerinin ve hareketlerinin değişik olmasındandır. Yine göklerin yerden önce zikri, şerefinden, mekânının yüksekliğinden ve yerden önce yaratılmış olmasındandır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
جَعَلَ fiili, َ ُّوَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَۜ ayetindeki gibi, احدث (var etti) ve انشئ (meydana getirdi) anlamları taşıdığı zaman bir mef'ûl alırken, وَجَعَلُوا الْمَلٰٓئِكَةَ الَّذ۪ينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمٰنِ اِنَاثاًۜ [Rahman’ın kulları olan melekleri dişi haline çevirdiler.] (Zuhruf, 43/19) ayetindeki gibi, صيّر (çevirme, başkalaştırma) anlamına geldiğinde, iki mef'ûl alır. خَلَقَ ile جَعَلَ arasındaki fark şudur: خَلَقَ lafzında, takdir (ölçüp biçme, belirleme) anlamı bulunurken, جَعَلَ kelimesinde tazmin (içine katma) anlamı vardır. Tıpkı, bir şeyden bir şeyi meydana getirmek veya halden hale sokmak yahut bir yerden bir yere nakletmek gibi. Bu ayette bu anlamlar vardır. Çünkü karanlıklar, iç içe geçmiş yoğun varlıklardır; nûr ise ateşten meydana gelmiştir. Nûr kelimesiyle cins anlamı kastedildiğinden ya da karanlıklar çok olduğundan tekil kullanılmıştır. Çünkü varlıklar içinde bulunan her bir cinsin bir gölgesi vardır ve onun gölgesi bir karanlıktır. Nûr ise böyle değildir. Çünkü nûr tek bir cinsten meydana gelmiştir ki o da ateştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ثُمَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ
Cümle, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümlesine terahî ve استبعاد istib’âd (uzaklık, ihtimal dışı) ifade eden ثُمَّ harfi ile atfedilmiştir.
Buradaki ثُمَّ ‘sonra’ manasında değil, şirki anlamsız kılan bunca delile rağmen şirke koşanları yadırgamak için gelmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ثُمَّ [sonra] demesinin anlamı; Kudretinin belirtileri açığa çıktıktan sonra, onların Yüce Allah’a ortak koşmalarının imkânsız olduğu anlamını vurgulamaktadır. [Böyleyken siz şüphe ediyorsunuz!] (En‘âm 6/2) ayetinde de aynı anlamdadır. Onların, kendilerine hayat veren, öldüren ve tekrar diriltenin Allah Teâlâ olduğu kesinlik kazandıktan sonra, O’nun hakkında şüphe etmeleri imkânsız görülmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , mübteda, يَعْدِلُونَ cümlesi haberdir.
Mevsûlün sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek ve bahsedilen kişilerin bilinen bir grup olduğunu belirtmesi yanında bu kişilere tahkir ifade eder.
يَعْدِلُونَ cümlesi الَّذ۪ينَ ‘nin haberidir. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِرَبِّهِمْ car-mecruru ihtimam için, amili olan يَعْدِلُونَ ‘ye takdim edilmiştir. Ayrıca fasılaya da uyum sağlanmıştır.
بِرَبِّهِمْ izafetinde kâfirlere ait zamire Rab isminin muzaf olması, onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ve Allah’ın onlar üzerindeki rububiyet vasfını hatırlatmak içindir.
Burada ism-i celâlden sonra, zamir makamında Rab isminin zahir olarak zikredilmesi, yapılanın ne kadar nankörce olduğunu vurgular.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr, Allah isminden Rab ismine geçilmesinde iltifat sanatı vardır.
يَعْدِلُونَ fiilinin mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümlede kâfirlerin neyi denk tuttukları söylenmemiştir. Putlar, mallar, çocuklar '' vs.'' her şey düşünülebilir.
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Bu cümle, bundan önce hamdin ve ibadetin Allah Teâlâ'ya tahsisini gerektiren muazzam yaratılışı ve nimetleri anlatan cümleye atıftır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Kâfirlerin rablerine başka şeyleri denk tutmalarının sürekliliğini belirtmek için isim cümlesi gelmiştir. Zira isim cümlesi devamlılık ifade eder.
بِرَبِّهِمْ şeklindeki izafet kâfirleri tahkir içindir. Zamir makamında Rab isminin zikri, onların halini daha da çirkin göstermek maksadıyladır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ ط۪ينٍ ثُمَّ قَضٰٓى اَجَلاًۜ وَاَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ ثُمَّ اَنْتُمْ تَمْتَرُونَ ٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | هُوَ | O |
|
| 2 | الَّذِي | ki |
|
| 3 | خَلَقَكُمْ | sizi yaratıp |
|
| 4 | مِنْ | -dan |
|
| 5 | طِينٍ | çamur- |
|
| 6 | ثُمَّ | sonra |
|
| 7 | قَضَىٰ | koymuştur |
|
| 8 | أَجَلًا | bir süre |
|
| 9 | وَأَجَلٌ | ve bir süre |
|
| 10 | مُسَمًّى | belirli |
|
| 11 | عِنْدَهُ | kendi katından |
|
| 12 | ثُمَّ | böyle iken |
|
| 13 | أَنْتُمْ | siz hala |
|
| 14 | تَمْتَرُونَ | kuşkulanıyorsunuz |
|
Varlığının başlangıcından sonuna kadar insanın da yüce Allah’ın yaratma, takdir ve tasarrufunda bulunduğu ifade edilmek üzere “Sizi bir çamurdan yaratan O’dur” buyurulduktan sonra iki ayrı “ecel”den söz edilmektedir.
Müfessirler insanın “çamurdan” yaratılmasına iki değişik yorum getirmişlerdir:
a) Bütün insanların atası olan Hz. Âdem çamurdan yani topraktan yaratıldığına göre onun soyu da esas itibariyle topraktan gelmektedir.
b) Her insanın oluşumu, alınan besinler yoluyla toprağa dayanır. Çünkü hayatın temel ögesi olan kan besinlerden, besinler de doğrudan veya dolaylı yollarla topraktan gelmektedir.
İnsanın yaratılmasına dikkat çekilmesinin sebebi, ba‘si (yeniden dirilme) inkâr eden müşriklere, insanı topraktan yaratan yüce kudretin onu ölümünden sonra tekrar döndüğü bu aslî varlığından yeniden yaratmaya da muktedir olduğunu bildirmektir. Âyetin diğer bir önemli yönü de topraktan canlıların en mükemmeli olan insanın yaratılmasındaki hârikulâde olaya işaret edilmesidir. Arz yaratıldığı zaman üzerinde “hayat”tan eser yoktu. Yok kendi kendini var edemez. Toprakta canı var eden ve onu “insan” yapan; insanda ruhu, aklı, irfanı yaratan yüce Allah’tır. Çünkü gelişmenin her safhasında O alîm, hakîm ve rahîm olan Allah’ın yaratma fiili bulunmaktadır. Bu sebeple yoktan varlığın, basitten bileşiğin, cansızdan canlının, şuursuz tabiattan zekânın kendiliğinden ortaya çıktığına inanmaktan daha bâtıl bir inanç olamaz.
Gerek bu gerek diğer ilgili âyetlerde Allah’ın varlığını ve birliğini, eşsiz kudret ve hikmetli yaratışını ispatlamak için insanın yaratılışına dikkat çekilmesi son derece önemlidir. Zira bütün evrenin bilebildiğimiz en büyük olayı hayatın ortaya çıkışıdır. Bütün varlıklar içinde akıl sahibi tek canlı insan olduğu için o, evrenin göz bebeğidir. Eğer bilim kâinatta dünyadakinden başka bir canlı ve akıllı varlık keşfederse, hiç kuşkusuz ki bu, bütün keşiflerin en muhteşemi olacaktır. Halen bilinen gezegenlerin hiçbirinde canlı ve akıllı varlığa rastlanmadığı için dünyamız değerini ve eşsizliğini korumaktadır. Bu değer, canlılardan özellikle de insandan gelmektedir. Fakat bu canlılar ve insan nasıl oluştu? Neden dünyaya en yakın olan ve –Kur’ân-ı Kerîm’de de işaret buyurulduğu gibi (Enbiyâ 21/30)– bir zamanlar dünyamızla bitişikken sonradan ayrılan diğer semavî kürelerde hayat yok da dünyada var? Bunlara verilebilecek her ilmî cevap yeni sorularla karşılaşır. İlletsiz hiçbir hadise meydana gelemeyeceğine göre, kendi kendine üreme, oluşma (génération spontanée) imkânsız bulunduğuna göre yaratılış illetinin, tabiatın dışında ve üstünde bir güç olması gerektiği, yine yaratılış eşsiz bir düzen ve anlam taşıdığına göre onu yaratanın da mükemmel, sonsuz, ilim ve hikmet sahibi olması gerektiği, mutlak bir gerçektir ve bütün yaratılmışlar, özellikle de hayat, akıl ve zekâ sahibi insanın varlığı, her bir insanın baştan sona yaratılışı, gelişmesi bunun en kesin ve açık delilidir. Diğer canlılar gibi insan da çamurdan, yani topraktan meydana gelmiştir. Bunun nasıl olduğunu, hangi gücün tesiriyle meydana geldiğini deneysel olarak bilemiyorsak da kutsal kitabımız bunun hakiki fâilini, yapıp yaratanını bize bildirmekte; aklımız da bâtıllardan arındığında bu gerçeği açık seçik kavrayabilmektedir.
2. âyette iki defa zikredilen ecel kelimesi sözlükte “bir sürenin sonu” anlamına gelir. Âyetteki iki ecelden nelerin kastedildiği hususunda müfessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunlardan bazıları şöyledir:
a) İlk ecel ölüm vakti, ikinci ecel kıyamet vakti.
b) İlk ecel yaratılışla ölüm arası, ikinci ecel ölümle ba‘s arasındaki süre (berzah) veya bu sürenin sonu.
c) İlk ecel ömrünün süresi kesin olanların ve bu sürenin sonunda ölenlerin eceli, ikinci ecel sıla-i rahim (akraba ziyaretleri), sadaka gibi bazı hayırlı işler yaptıkları için ömürleri uzatılacak olanların eceli.
d) İlk ecel insanın normal olarak yaşayıp ömrünün dolmasıyla hayatının sona ermesi (tabii ecel), ikincisi vücut fonksiyonlarının tamamı henüz sağlıklı ve yaşamaya elverişli iken boğulma, yangın gibi kazalar ve dış sebeplerle hayatın son bulması (ihtiramî ecel).
Fahreddin er-Râzî’nin filozoflara nisbet ettiği (XII, 153-154) bu son görüş, M. Hamdi Yazır’ın da belirttiği gibi, sağlığa önem vermeyi, gerektiğinde tedavi olmayı, tehlikelerden korunmayı öngörmesi açısından yararlı olmakla birlikte, buradan, bir insanın ölümüyle ilgili iki farklı ecel bulunduğu sonucunu çıkarmak doğru değildir. Olsa olsa bir insanın, ya tabii veya ihtiramî olmak üzere bir tek ecelinin olduğu söylenebilir. Bunlardan hangisi vuku bulmuşsa Allah’ın takdir ettiği ecel odur; dolayısıyla diğerinin vuku bulması imkânsızdır.
Zemahşerî (II, 3), yukarıda sıralanan ecelle ilgili görüşlerden ilkini; Şevkânî (II, 114), İbn Âşûr (IV, 130-131), M. Hamdi Yazır (III, 1874-1877) gibi bazı müfessirler de ikincisini tercih etmişlerdir. İbn Âşûr, bunun gerekçesini âyette, ikinci ecelle ilgili olarak, bu ecelin “Allah katında belirlenmiş” olduğu, yani insanlar tarafından bilinemeyeceği şeklindeki kayda dayandırır. Buna göre ilk ecel her bir insanın ömrüdür; çünkü kişi öldüğünde insanlar onun ne kadar süre yaşadığını bilirler. İkinci ecel, yani insanların ölümüyle ba‘s arasında geçen sürenin miktarını ne dünyada ne de kıyamet gününde Allah’tan başka kim bilebilir? 2. âyetin sonunda “Siz hâlâ şüphe ediyorsunuz” ifadesiyle müşriklere hitap edilmiştir. Çünkü bu ifadede bir tenkit ve tehdit vardır; müminler âyetlerde bildirilen gerçeklere inandıklarından böyle bir itham ve tehdide mâruz kalmaları düşünülemez.
Burada insanın yaratılışının semâvat ve arzın yaratılışıyla ilgili ifadelerden sonra zikredilmesi, önce İslâm düşünürlerinin deyimiyle “büyük âlem”in, ardından da “küçük âlem”in yaratıldığını belirtmek içindir. Bu şekilde insanın yaratılışına dikkat çekilmesinin sebebi, kâfirlerin ba‘si inkâr etmeleri onlara, müşahede ettikleri, bildikleri bu gerçeği göz önüne alarak ba‘sin mümkün olduğunu ispatlamaktır. İbn Âşûr, ilk yaratılışa inanan müşriklerin ikinci yaratılışa da (ba‘s) inanmalarının aklen gerekli olduğunu hatırlatmaktadır. Âyette “Sizi çamurdan yaratan yalnız O’dur” buyurulmakla Allah’ın yaratmada hiçbir ortağının bulunmadığı vurgulanmıştır. Burada insanların “çamurdan” yaratıldığı özellikle belirtilmiş ve böylece “İnsan toprak olduktan sonra tekrar insan olarak yaratılması imkânsızdır” şeklinde ileri sürdükleri delil çürütülmek istenmiştir. Zira müşrikler insanın öldükten sonra toprağa düştüğünü kabul ediyorlar; ayrıca topraktan yaratıldığını da benimsiyorlar; şu halde ikinci defa yine topraktan yaratılması neden imkânsız olsun?
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 371-374
Riyazus Salihin, 926 Nolu Hadis
Üsâme İbni Zeyd radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
Resûlullah’ın kızlarından biri (Zeynep), Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e adam göndererek, çocuğunun (veya oğlunun) ölmek üzere olduğunu haber verdi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem haber getiren kimseye:
–“Ona dön ve şunu bildir ki, alan da veren de Allah’tır. Onun katında her şeyin belli bir eceli vardır. Sabretsin ve ecrini Allah’tan beklesin” buyurdu.
Râvi hadisin tamamını nakletti.
Buhârî, Cenâiz 33, Müslim, Cenâiz, 9,11. Ayrıca bk. Buhârî, Eymân 9, Merdâ 9, Tevhîd 25; Ebû Dâvûd, Cenâiz 24, Edeb 58; Nesâî, Cenâiz 22; İbni Mâce, Cenâiz 53
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ ط۪ينٍ ثُمَّ قَضٰٓى اَجَلاًۜ وَاَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası خَلَقَكُمْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
خَلَقَكُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ ط۪ينٍ car mecruru خَلَقَكُمْ fiiline mütealliktir.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. قَضٰٓى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اَجَلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَجَلٌ mübteda olup damme ile merfûdur. مُسَمًّى kelimesi اَجَلٌ ‘in sıfatı olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur.
عِنْدَهُ mekân zarfı mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُسَمًّى kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.
ثُمَّ اَنْتُمْ تَمْتَرُونَ
İsim cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. تَمْتَرُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
تَمْتَرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
تَمْتَرُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi مري ’dır.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ ط۪ينٍ ثُمَّ قَضٰٓى اَجَلاًۜ وَاَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
İki taraf da, yani mübteda da haber de marife olduğu için kasr ifade eder. خَلَقَكُمْ sözünde hitap küfredenlere yöneliktir. Tevbih kastı ile gaipten muhataba iltifat yapılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. هُوَ maksûr/mevsûf, الَّـذ۪ٓي sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Yani o sizin yaradanınızdır, başkası değil. Hitap kâfirleredir. Önceki ayetteki gaib zamirden bu cümlede muhatap zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
Bir mevsufu vasıflamak konusunda kasr-ı mevsûf ale’s sıfat daha beliğ, ekmel ve daha akvâdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Haber konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi olan خَلَقَكُمْ مِنْ ط۪ينٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi, haberin önemini vurgulamak, tazim ve gelen habere dikkat çekmek içindir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan قَضٰٓى اَجَلاً cümlesi, rütbe olarak terahî ifade eden ثُمَّ ile makabline atfedilmiştir.
وَاَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ cümlesi de, atıf harfi وَ ‘la sılaya atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mekan zarfı عِنْدَهُ , mahzuf habere mütealliktir.
Az sözle çok anlam ifade eden عِندَهُ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عِندَ şan ve şeref kazanmıştır.
Mübteda olan اَجَلٌ ’deki nekrelik cins ve tazim ifade eder.
اَجَلٌ için sıfat olan مُسَمًّى , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Beyzâvî, bu ayeti tefsir ederken şunları kaydeder: اَجَلٌ mübtedası, sıfatla (مُسَمًّى ) tahsis edilmiş nekre bir kelimedir. Bundan dolayı haberin takdimine gerek kalmamıştır. Söze onunla başlanması da onu tazim içindir. Bunun için de اَجَلٌ lafzı nekre kılınmış, مُسَمًّى ile nitelenmiştir yani (o vakit) sabit ve bellidir, değişimi kabul etmez demektir. Ayette اَجَلٌ مُسَمًّى mübteda, عِنْدَهُ haberdir. Mübteda nekre, haber şibih cümle olduğunda haberin, mübtedanın önüne geçmesi vâciptir. Ancak müfessirimizin zikrettiği bu nükteden dolayı, yani nekre olan mübteda sıfatla tahsis edildiği için bu kuralın dışına çıkılmıştır. Zira Zemahşerî’nin beyanına göre nekre bir lafzın sıfatla tahsis edilmesi, onu marifeye yaklaştırır. Bundan dolayı burada mübtedanın haberden sonra zikredilmesine gerek kalmamıştır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanış)
ثُمَّ اَنْتُمْ تَمْتَرُونَ
Cümle, tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ harfiyle istînâfa atfedilmiştir.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ثُمَّ - اَجَلٌ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ماَر : dalgalandı demektir. İki düşünce arasında gidip gelmek demektir. Siz kendinizin neyden yaratıldığınızı biliyorsunuz, bir eceliniz olduğunu da biliyorsunuz yine de şüpheleniyorsunuz. الظُّلُمَاتِ ve النُّورَ arasında gidip gelmek için kullanılmıştır.
Müşrikler kesin olarak ahirete inanmıyorlardı ve bu inkârlarını ısrarla sürdürüyorlardı. Gerçek böyleyken müşriklerin şüphe ile vasıflandırılmaları onların inançlarının, inkârda ne mertebe ileri olduğunu göstermek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
تَمْتَرُونَ İftiâl babındadır. Bu bab, şüphelenmenin sonradan olan ve kabul edilen bir durum olduğuna ve değişebileceğini işaret eder.
Ayet mantık yollu kelamdır.
وَهُوَ اللّٰهُ فِي السَّمٰوَاتِ وَفِي الْاَرْضِۜ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ ٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَهُوَ | ve O |
|
| 2 | اللَّهُ | (tek) Allah’tır |
|
| 3 | فِي |
|
|
| 4 | السَّمَاوَاتِ | göklerde de |
|
| 5 | وَفِي | ve |
|
| 6 | الْأَرْضِ | yerde |
|
| 7 | يَعْلَمُ | bilir |
|
| 8 | سِرَّكُمْ | sizin gizlinizi |
|
| 9 | وَجَهْرَكُمْ | ve açığınızı |
|
| 10 | وَيَعْلَمُ | ve bilir |
|
| 11 | مَا | ne |
|
| 12 | تَكْسِبُونَ | kazandığınızı |
|
Allah, göklerin de yerin de mutlak hâkimi, yaratıcısı ve yöneticisidir. O, hem ilâhtır hem de rabdir; yani her şeyi yapıp yönettiği gibi bütün evren ve evrendekiler O’nun yasalarına boyun eğer, bu suretle farkında olarak veya olmayarak O’na kulluk ve itaat eder; aslında inkâr edenler bile O’nun yasalarının dışına çıkamazlar. İlm-i ilâhîsi ile de O her şeyi kuşattığı gibi, –bilmeli ve dikkatli olmalıyız ki– bizim gizlimizi açığımızı, ne yapıp ne ettiğimizi de hep bilmektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 374
وَهُوَ اللّٰهُ فِي السَّمٰوَاتِ وَفِي الْاَرْضِۜ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اللّٰهُ lafza-i celâl haber olup damme ile merfûdur. فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru المعبود manasını tazammun eden lafza-i celâle mütealliktir. فِي الْاَرْضِ car mecruru atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. سِرَّكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَهْرَكُمْ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
وَ atıf harfidir. يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَكْسِبُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَكْسِبُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَهُوَ اللّٰهُ فِي السَّمٰوَاتِ وَفِي الْاَرْضِۜ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ
Ayet, atıf harfi وَ ‘ la önceki ayetteki istînâfa matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. هُوَ mübteda, اللّٰهُ haberdir. فِي السَّمٰوَاتِ car-mecruru المعبود manasını tazammun eden lafza-i celâle mütealliktir.
وَفِي الْاَرْضِۜ car-mecruru, فِي السَّمٰوَاتِ ‘ye tezat nedeniyle atfedilmiştir. Bu atıf, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır. Ayrıca bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Müsnedin lafza-i celâlle gelmesi O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır.
Cümlede her iki rüknün de marife olması kasr ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. هُوَ maksûr/mevsûf, اللّٰهُ sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Yani o yerde ve gökte her yerde sizin mabudunuzdur, başkası değil. Hitap kâfirleredir.
Bir mevsufu vasıflamak konusunda kasr-ı mevsûf ale’s sıfat daha beliğ, ekmel ve daha akvâdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hasr kastedilerek bu iki isim marife olarak gelmiştir. Sadece Allah Teâlâ bu iki vasıfta kemâl derecededir. Bu iki vasıfta kemâl dereceye sahip olan Allah Teâlâ’dan başka hiçbir varlık yoktur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 24)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هُوَ zamiri mübteda olup اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ sözündeki ismi celâl’e aittir. Fasıl zamiri değildir. Fasıl zamiri atıf harfinden sonra gelmez. اللّٰهُ lafzı mübtedanın haberidir. Mübteda Allah ismine ait zamir olduğunda yaratan ve hükmeden Allah olduğundan maksat haber vermek olmaz. Çünkü O, yaratan ve hükmedendir. Bu mana; zamirin ait olduğu kelimeden anlaşılır. O halde bu haberi vermekten yani ‘’onun Allah olduğunu’’ söylemekten maksat makamı ifade etmektir.Ve bu adeta 1. Ayette اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي خَلَقَ "Yaratan Allah'a hamd olsun" sözüyle başlayarak verilen haberlerin neticesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ cümlesi هُوَ için ikinci haberdir. Muzari fiil istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَجَهْرَكُمْ , mef’ûl olan سِرَّكُمْ ‘e tezat nedeniyle atfedilmiştir.
وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ cümlesi atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَعْلَمُ fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan تَكْسِبُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ [Sizin ne kazandığınızı bilir.] cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Bu ifadeyle Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Cümle; kötü şey yaparsan cezasını, iyi şey yaparsan mükafatını vereceğim manasını taşır.
Cümlede cem' ma’at-taksim sanatı vardır.
الْاَرْضِ - السَّمٰوَاتِ ve سِرَّكُمْ - جَهْرَكُمْ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
يَعْلَمُ fiilinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كْسِبُ insanın bizzat çalışıp kazandığıdır. Amelden daha farklıdır. İnsana mahsustur. Tasarlayarak yapmak demektir.
Burada umumdan hususa doğru bir derecelendirme vardır. Gizlinizi ve açığınızı buyrulduktan sonra bir de kazandığınızı buyurulmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Ayette geçen سِرَّ ‘dan murad, kalplerde bulunan bir şeyi yapmaya ve yapmamaya götüren sebepler, niyetler ve düşüncelerdir. جَهْرَ (açık, sır olmayan) sözü ile de, insanın uzuvlarının yaptığı şeyler kastedilmiştir. Allah Teâlâ, ayette سِرَّ kelimesini جَهْرَ ‘den önce zikretmiştir. Çünkü işlerin yapılmasında müessir olan; sebepler ve bu iki gücün toplamıdır. O halde sırlardan sayılan sebep, "cehr" diye adlandırılan zahirî amellerde müessir olan şeydir. Sebebi bilmenin, bunun neticesini bilmeye sebep olduğu sabit olmuştur. Sebep ise neticeden öncedir. O halde aslında önce olanın, lafız bakımından da önce zikredilmesi gerekir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَا تَأْت۪يهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ ٤
Burada geçen âyet, bilhassa Allah’ın tek tanrı olduğuna delâlet eden kanıtlar, Hz. Peygamber’in verdiği haberlerin, özellikle vahdâniyetle (Allah’ın birliği) ilgili bilgilerin doğruluğunu gösteren ve müşrikleri, fesahat ve belâgatta bir örneğini ortaya koymaktan âciz bırakan Kur’an âyetleri veya Resûlullah’ın Kur’an dışındaki mûcizeleri şeklinde tefsir edilmiş; “âyetlerden yüz çevirme” ise Mekke putperestlerinin göze hitap eden mûcizeleri reddetmeleri, Kur’ân-ı Kerîm’i dinlemeye tahammül edemeyip ona kulak vermekten veya onu dinledikleri halde sırf inat ve kibirlerinden ötürü onun bir mûcize ve gerçek olduğunu itiraftan kaçınmaları şeklinde açıklanmıştır. “Alay ettikleri şeyin haberleri” ise, kıyametin vukuu ve âhiret azabı veya İslâm’ın doğması ve isminin yükselmesi sırasında şirkin ve küfrün çöküşü ya da inkârcıların müslümanlar karşısındaki hezimetleriyle ilgili olarak Kur’an’ın verdiği haberlerdir. Bu bilgiler ışığında bu âyetler şu şekilde açıklanmıştır:
O müşriklere ve inkârcılara, üzerinde düşünüp taşınmaları gereken bir âyet, bir delil veya mûcize geldiğinde muhakkak surette rablerinden gelen bu türlü âyetlerden yüz çevirirler; onların doğru olup olmadığı hususunda ciddi ve samimi olarak zihin yormadan, akıllarını kullanarak düşünüp taşınmadan hemen red ve inkâr ederler. İşte böylece onlar bütün âyetlerin, delil ve mûcizelerin en yücesi ve en şereflisi olan hak yani Kur’an kendilerine geldiği zaman onu da yalanlayıp inkâr etmişlerdir. Ancak böyle yalanladıkları, üstelik bir de alaya aldıkları Kur’an’ın bildirdiği haberler, yani kıyamet ve âhiret azabını ya da İslâm’ın doğuşu ve onun adının yükselişi sırasında inkârcıların başlarına gelecek azap ve yıkımı, müslümanlar karşısında uğrayacakları hezimeti görünce ne ile alay ettiklerinin farkına varacaklardır!
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 375
وَمَا تَأْت۪يهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَأْت۪يهِمْ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur.
مِنْ harf-i ceri zaiddir. اٰيَةٍ lafzen mecrur, fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ اٰيَاتِ car mecruru اٰيَةٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّهِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِلَّا hasr edatıdır. كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ cümlesi, تَأْت۪ي ‘deki failin veya mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. عَنْهَا car mecruru مُعْرِض۪ينَ ’ye mütealliktir. مُعْرِض۪ينَ kelimesi كَانُوا ‘nun haberi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler kelimeler harf ile irablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُعْرِض۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا تَأْت۪يهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ
وَ istînâfiyye, مَا nafiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Ayet, kasr ve zaid harf olmak üzere iki unsurla tekid edilmiştir.
Önceki ayetteki muhatap zamirinden gaib zamire geçişte iltifat sanatı vardır.
مِنْ اٰيَةٍ , lafzen mecrur mahallen merfû olarak تَأْت۪يهِمْ fiilinin failidir. مِنْ tekid ifade eden zaid harftir.
اٰيَةٍ ‘deki nekrelik, herhangi bir manasında muayyen olmayan nev ifade eder.
مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ car-mecruru, اٰيَةٍ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
رَبِّهِمْۚ izafetinde Rab isminin inanmayanlara ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.
Veciz ifade kastına matuf اٰيَاتِ رَبِّهِمْ izafetinde Rab ismine muzaf olmasıyla اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır. Rab isminin ayetlerden yüz çevirenlere ait olan zamire muzâf olması, onun otoritesi, terbiyesi ve idaresi altında olduklarını haber verdiği gibi, yaptıklarının ne kadar yanlış olduğuna da işaret etmiştir.
تَأْت۪يهِمْ fiilinin اٰيَةٍ ‘e nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan gelmek fiili ayetlere isnad edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır.
اٰيَةٍ - اٰيَاتِ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مِنْ harfinin tekrarında reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır.
كَانُ ’nin dahil olduğu كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ cümlesi, fiilin mef’ûlünden haldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَنْهَا önemine binaen amili olan مُعْرِض۪ينَ ‘ye takdim edilmiştir.
كَانُ ’nin haberi olan مُعْرِض۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
مَا ve اِلَّا ile oluşan kasr, mef’ûlle, hali arasındadır. تَأْت۪يهِمْ fiilindeki هِمْ zamiri maksûr/mevsûf, hal maksurun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
كَانَ ’nin haberinin ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsufa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
İsm-i fail kişinin elinde olan fiillerden yapılır. İrade dışında olan fiillerden ism-i fail yapılmaz. Bu tür fiilierin ism-i failini sıfat-ı müşebbehe üstlenir. (Yrd.Doç.Dr. M.Akif Özdoğan, KSÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55 - 90 Arapçada İsm-i Fail Ve İşlevleri)
اٰيَةٍ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ٍمِنْ اٰيَةٍ (Herhangi bir ayet) ifadesindeki ْمِنْ istiğrâk, ْمِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ (Rablerinin ayetlerinden) ifadesindeki ْْمِنْ ise teb‘îz anlamı taşır, “onların önüne çıkan, incelenmesi, delil olarak kullanılması ve dikkate alınması gereken delillerden herhangi biri” demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اٰيَاتِ kelimesinin رَبِّ kelimesine ve رَبِّ ‘ın da, هِمْ zamirine izafe edilmesi, ayetlerin şanını yüceltmek amacına matuftur. O halde onların bu ayetler hakkında işlemeye cüret ettikleri suç pek büyüktür. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayet-i kerimede, hitaptan gıyabî ifadeye geçilmesi (siz değil, onlar denmesi), onların çirkinliklerinin zikri ve zemm ve takbih edilmeleri gerektiği içindir.(Ebüssuûd ,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۜ فَسَوْفَ يَأْت۪يهِمْ اَنْبٰٓـؤُ۬ا مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَقَدْ | işte elbette |
|
| 2 | كَذَّبُوا | yalanladılar |
|
| 3 | بِالْحَقِّ | hakkı |
|
| 4 | لَمَّا | ne zaman ki |
|
| 5 | جَاءَهُمْ | kendilerine geldi |
|
| 6 | فَسَوْفَ | fakat yakında |
|
| 7 | يَأْتِيهِمْ | kendilerine gelecektir |
|
| 8 | أَنْبَاءُ | haberleri |
|
| 9 | مَا | şeyin |
|
| 10 | كَانُوا |
|
|
| 11 | بِهِ | onunla |
|
| 12 | يَسْتَهْزِئُونَ | alay ettikleri |
|
فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْ
فَ ta’liliyyedir. Veya mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن كانوا معرضين عن الآيات فلا تعجب فقد كذبوا بالحقّ (Ayetlerden yüz çevirirlerse şaşırmayın, çünkü onlar hakkı yalanladılar.) şeklindedir. قَدِ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
كَذَّبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْحَقِّ car mecruru كَذَّبُوا fiiline mütealliktir.
لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfı olup, cevaba mütealliktir. Cümleye muzâf olur. جَٓاءَهُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَهُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef'ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
كَذَّبُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
فَسَوْفَ يَأْت۪يهِمْ اَنْبٰٓـؤُ۬ا مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن كانوا معرضين عن الآيات فلا تعجب فقد كذبوا بالحقّ (Ayetlerden yüz çevirirlerse şaşırmayın, çünkü onlar hakkı yalanladılar.) şeklindedir.
سَوْفَ gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif -erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.
يَأْت۪يهِمْ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَنْبٰٓـؤُ۬ا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamiridir, mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru يَسْتَهْزِؤُ۫نَ fiiline mütealliktir. يَسْتَهْزِؤُ۫نَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَسْتَهْزِؤُ۫نَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَسْتَهْزِؤُ۫نَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsî هزأ ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۜ
فَ , ta’lîliyye veya istînâfiyedir. Fasiha olduğu da söylenmiştir.
فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ cümlesi, tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş faide-i haber talebî kelamdır.
Şart üslubunda gelen لَمَّا جَٓاءَهُمْ terkibinde, cümleye muzâf olan şart manalı zaman zarfı لَمَّا , şartiyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan جَٓاءَهُمْ şart cümlesi olup aynı zamanda لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Mûsa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
Şartın cevabı, öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir.
Şartın cevabının hazfi, icaz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar.
Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümleye daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
كَذَّبُوا fiili, تفعيل babındadır. Bu babın fiile kattığı en belirgin anlam, kesrettir.
Ayetin başındaki فَ harfi, mabadi (kendisinden sonraki) nin makabline terettüp ettiğini beyan eder. Bu, lâzımın melzûma terettübü kabilindendir. Amaç, işi daha korkunç göstermektir. Hakkı tekzib, haktan yüz çevirmekten çirkin olduğu için batıl olduğu apaçık bir şey onun lâzımı derecesine çıkarılmış ve فَ harfi ile ona bağlanmıştır. Sonra o, düşünmeden (ayet gelir gelmez tekzib) kaydı ile takyid edilmiştir. Bu, hem onun kötülüğünü tekid hem de onların tekzib ettiği şeyin, mutlaka başlarına gelecek büyük sonuçları olacağını belirtmeye hazırlık içindir.
(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَمَّا [o anda] kelimesi, onların ayetleri yalanlamak konusunda acele ettiklerini bildirir.
Kur’an'ın حَقِّ olarak ifadesi, onların tekzibinin son derece çirkin bir iş olduğunu gösterir. Çünkü hakkın tekzibi, hiç kimseden beklenmeyen bir şeydir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَسَوْفَ يَأْت۪يهِمْ اَنْبٰٓـؤُ۬ا مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
Cümle, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mazi sıygadan, muzari sıygaya iltifat sanatı vardır.
سَوْفَ ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
س harfi ile dünyada gerçekleşecek olayları, سوف harfi ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri)
İstikbal bildiren سَوْفَ tehdit makamında tekid ifade eder. Yani onların, akıbetlerini hiç düşünmeden yalanladıkları şeylerin doğru olduğunu gösteren deliller, mutlaka onların başlarına gelecektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
نبئ kelimesinin çoğulu olan اَنْبٰٓـؤُ۬ا , önemli haber demektir. Sıradan haberler için kullanılmaz.
اَنْبٰٓـؤُ۬ا ’nun muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ cümlesi, كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Onlara gelecek haberler, dünyada uğrayacakları azap veya cezalardır. Bunların اَنْبٰٓـؤُ۬ا [haberler] olarak ifade edilmesi, cezaların son derece ağır olduğunu bildirmek içindir. Çünkü نبأ kelimesi, yalnız büyük hadiseler için kullanılır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
كَان ’nin haberi olan يَسْتَهْزِؤُ۫نَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِه۪ car mecruru önemine binaen amili olan يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ’ye takdim edilmiştir.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَلَمْ يَرَوْا كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وَاَرْسَلْنَا السَّمَٓاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَاراًۖ وَجَعَلْنَا الْاَنْهَارَ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمْ فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَاَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْناً اٰخَر۪ينَ ٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَمْ |
|
|
| 2 | يَرَوْا | görmediler mi |
|
| 3 | كَمْ | nicesini |
|
| 4 | أَهْلَكْنَا | yok ettik |
|
| 5 | مِنْ |
|
|
| 6 | قَبْلِهِمْ | onlardan önce |
|
| 7 | مِنْ | -den |
|
| 8 | قَرْنٍ | nesiller- |
|
| 9 | مَكَّنَّاهُمْ | onlara imkanlar vermiştik |
|
| 10 | فِي |
|
|
| 11 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 12 | مَا | ne varsa |
|
| 13 | لَمْ |
|
|
| 14 | نُمَكِّنْ | vermediğimiz imkanları |
|
| 15 | لَكُمْ | size |
|
| 16 | وَأَرْسَلْنَا | ve boşaltmıştık |
|
| 17 | السَّمَاءَ | göğü de |
|
| 18 | عَلَيْهِمْ | üzerlerine |
|
| 19 | مِدْرَارًا | bol bol |
|
| 20 | وَجَعَلْنَا | ve kılmıştık |
|
| 21 | الْأَنْهَارَ | ırmakları |
|
| 22 | تَجْرِي | akar |
|
| 23 | مِنْ |
|
|
| 24 | تَحْتِهِمْ | (ayaklarının) altından |
|
| 25 | فَأَهْلَكْنَاهُمْ | fakat onları helak ettik |
|
| 26 | بِذُنُوبِهِمْ | günahlarından ötürü |
|
| 27 | وَأَنْشَأْنَا | ve yarattık |
|
| 28 | مِنْ |
|
|
| 29 | بَعْدِهِمْ | onların ardından |
|
| 30 | قَرْنًا | bir nesil |
|
| 31 | اخَرِينَ | başka |
|
Başka âyetlerde de geçen ve “nesiller” diye çevirdiğimiz karn kelimesinin iki anlamı vardır: a) Bir dönemde yaşamış millet, kavim, nesil, kuşak. b) Uzun bir süreyi kapsayan dönem, asır, yüzyıl. Kelime bu âyette ilk anlamıyla kullanılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber’in “Nesillerin (kurûn) en hayırlısı benim neslim (karn), sonra bunları izleyenler, sonra da bu sonuncuları izleyen nesildir” mânasındaki hadisinde de karn bu ilk anlamında geçmektedir (Buhârî, “Şehâdât”, 9; Tirmizî, “Fiten”, 45). Bazı tefsirlerde gök anlamındaki sema kelimesinin bu âyette “yağmur” mânasına geldiği belirtilmiştir (meselâ bk. İbn Âşûr, VII, 139).
Bu âyette özel olarak müşrik Araplar’a hitap edilmekle birlikte umumiyetle bâtıl inançlara sapan, kötülüklere dalan ve bu suretle topyekün helâke müstahak olan her millet için bir tehdit ve uyarı olmak üzere şöyle buyurulmuş olmaktadır: O kendi güçlerine güvenerek inkârcılıkta, haksızlık ve bâtılda direnenler, geçmiş milletlerin kalıntılarını, tarihî izlerini inceleyip öğrenerek, bizim (sonsuz kudret sahibi yüce Allah) nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Biz onlara, yeryüzünde size verdiğimizden daha fazlasını vermiş; onları bol yağmuruyla, bolluk ve bereketiyle cennet gibi ülkelere sahip kılmıştık; onlar bu ülkeleri vatan tutup medeniyetler kurmuşlardı. Sonra da günahları yüzünden onları helâk ettik ve onların ardından başka nesiller, nice milletler meydana getirdik. Şimdi, sizden daha güçlü olan bu milletleri tarihten silen yüce kudretin sizi helâk etmeyeceğini mi düşünüyorsunuz?
Âyet-i kerîme güçlerine, servetlerine, sahip oldukları diğer bedenî ve maddî imkânlara aldanarak Allah’a âsi olan, şımaran, ellerindeki her şeyi kendisine borçlu bulundukları rablerini unutarak dalâlete sapıp azgınlaşan, günahlara boğulan toplumlara karşı genel bir tehdit ve uyarıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de bu tarihî tecrübeye büyük önem verilmiş; çeşitli vesilelerle eski milletlerin hayatları ve âkıbetleri anlatılırken özellikle kötülük ve zulümleri, azgınlaşıp isyan etmeleri yüzünden helâk edildikleri ve böylece tarih sahnesinden silindikleri anlatılarak insanların bu tarihî gerçekten ibret alıp sünnetullahı daima göz önünde tutmaları, şimdi sahip oldukları imkânların kendilerini felâketlerden koruyamayacağını iyi bilmeleri ve hayatlarını buna göre düzenlemeleri istenmiştir. Âd, Semûd gibi çok eski dönemlerde yaşamış kavimler yanında, daha yakın çağlardaki birçok devletin, imparatorluğun çöküşü veya tarihten silinişinin temelinde de aynı olumsuz sebeplerin yattığında kuşku yoktur. Buna karşılık, inançta, ahlâk ve fazilette, idare ve siyasette doğru yoldan gittiği, hak ve adalet üzere bulunduğu halde helâk olmuş tek bir milletin varlığı bilinmemektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 376-377
درر Ayetlerdeki مِدْرَارٌ sözcüğünün aslı süt anlamındaki دَرٌّ ve دِرَّةٌ kökünden gelmektedir. Bu kelime yağmur için istiare edilmektedir. Yine alışverişi çok çarşı ve bereketli, hayırlı iş anlamlarında da müstear olarak kullanılmaktadır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri idrar ve Düriye’dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَلَمْ يَرَوْا كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وَاَرْسَلْنَا السَّمَٓاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَاراًۖ
Hemze istifham harfidir. لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَرَوْ fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يَرَوْ bilmek anlamında kalp fiillerindendir.
كَمْ soru harfi haberiyye olup, اَهْلَكْنَا fiilinin mukaddem mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur. اَهْلَكْنَا cümlesi يَرَوْا fiilinin iki mefulü yerinde olarak mahallen mansubdur.
اَهْلَكْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلِهِمْ car mecruru اَهْلَكْنَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ قَرْنٍ car mecruru كَمْ ’in temyizidir.
مَكَّنَّاهُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru مَكَّنَّاهُمْ fiiline mütealliktir.
مَا nekra-i mevsufedir. Veya مَا müşterek ism-i mevsûl, amili مَكَّنَّاهُمْ ‘nın ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَمْ نُمَكِّنْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
نُمَكِّنْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. لَكُمْ car mecruru نُمَكِّنْ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. اَرْسَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. السَّمَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَلَيْهِمْ car mecruru اَرْسَلْنَا fiiline mütealliktir. مِدْرَاراً hal olup fetha ile mansubdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar.
2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَمْ ‘i Haberiyye: Herhangi bir kavramın çok miktarda olduğunu belirtmek için kullanılan كَمْ ’dir. “Nice, ne, ne kadar çok” gibi anlamlara gelir. Çokluktan kinaye için kullanılır.
كَمْ ’i haberiyyenin temyizi 2 şekilde gelebilir:
1. Müfred mecrur veya cemi mecrur olarak gelir.
2. مِنْ harfi ceri ile müfred mecrur veya cemi mecrur gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) اَهْلَكْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi هلك ’dir.
اَرْسَلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
نُمَكِّنْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi مكن ‘dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَجَعَلْنَا الْاَنْهَارَ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمْ فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَاَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْناً اٰخَر۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. الْاَنْهَارَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. تَجْر۪ي cümlesi, amili جَعَلْنَا ‘nın ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
تَجْر۪ي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. مِنْ تَحْتِهِمْ car mecruru تَجْرِي fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri; من تحت مساكنهم şeklindedir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَهْلَكْنَاهُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِذُنُوبِهِمْ car mecruru اَهْلَكْنَاهُمْ fiiline mütealliktir. بِ harf-i ceri sebebiyyedir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. اَنْشَأْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ بَعْدِ car mecruru اَنْشَأْنَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَرْناً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰخَر۪ينَ kelimesi قَرْناً in sıfatı olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْشَأْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi نشأ ’dir.
اَهْلَكْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi هلك ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَلَمْ يَرَوْا كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وَاَرْسَلْنَا السَّمَٓاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَاراًۖ وَجَعَلْنَا الْاَنْهَارَ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمْ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze, inkari istifham anlamındadır. Yani böyle bir şey olamaz, görmemiş olman mümkün değil anlamındadır. Soru anlamı dışında, inkâr ve Allah’ın sonsuz güç ve kudretini görünür kılma amacı için gelen bu cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
اَلَمْ يَرَوْا , dikkat çekme ve azarlama ifadesidir. Burada يَرَوْا (görmek) kelimesi, ‘bilmek’ anlamındadır.
رأي fiilinin ilim manasında kullanılmasında, sebep-müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rüyet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilirsiniz; manevi, akli ve görünmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konuldu. (Ruveyni, Teemmülat fî Sûreti Meryem, Meryem/77)
كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ cümlesi, يَرَوْا fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. كَمْ , istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyle amili olan اَهْلَكْنَا fiiline takdim edilmiştir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede مِنْ قَرْنٍ , mukaddem mef’ûl كَمْ ‘in temyizidir. قَرْنٍ ’deki nekrelik nev ve kesret ifade eder.
Bu cümledeki قَرْنٍ ’ın helak olması ifadesinde istiare vardır. Helak olan قَرْنٍ değil, o zamanda yaşayanlardır. Bu uslup, o helakın ne kadar korkunç olduğuna ve şiddetine mübalağa yoluyla delalet eden mecazi bir üsluptur.
قرون lafzı, قرن (Yüzyıl) kelimesinin çoğuludur. Bununla ümmetler kastedilmiştir
قرن ; bir zamanda bir araya gelen birlikte yaşamış olan insanlardır. İçinde bir topluluğun bir araya geldiği ve ölümle birbirinden ayrıldığı zamana karn, nesil ve asır denir. Akran kelimesi de bu köktendir. Bu kelimede sebbebiyet alakası ile mecaz-ı mürsel vardır.
قبلهم ve من قبلهم ibarelerine gelince, من harfi ibtidaî gayedir ve direk olarak zamirden hemen önceki ve daha önceki zamanı ifade eder. قبلهم ise malum olduğu üzere hem yakın hem uzak zamanı ifade eder.
مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ cümlesi, قَرْنٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. فِي الْاَرْضِ car-mecruru ihtimam için, ikinci mef’ûle takdim edilmiştir.
فِي الْاَرْضِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. Ayette dünya hayatı, içi olan bir şeye benzetilerek istiare yapılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu istiareyle, içinde bulundukları imkanların onları kapalı bir mekân gibi tamamen kuşattığı, mübalağalı bir şekilde ifade edilerek vurgulanmıştır.
مَكَّنَّاهُمْ fiilinin ikinci mef’ûlü konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ cümlesi, menfi meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَكَّنَّاهُمْ - لَمْ نُمَكِّنْ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s - sadr sanatları vardır.
مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ cümlesiyle لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
وَاَرْسَلْنَا السَّمَٓاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَاراً cümlesi, atıf harfi وَ ‘la مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَاَرْسَلْنَا السَّمَٓاءَ ifadesi hal mahal alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.
مِدْرَاراً kelimesi السَّمَٓاءَ ’nin halidir. Hal anlamı açıklamak için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مِدْرَاراً kelimesi mübalağa sıygasıdır. Çokluğa delalet eder.
مِدْرَاراً lafzı aşırılık ifade eder, yani “çok çok yağar” manasındadır.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir , Nuh/11)
وَجَعَلْنَا الْاَنْهَارَ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمْ cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la مَكَّنَّاهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمْ cümlesi جَعَلْنَا fiilinin ikinci mef’ûlü yerindedir. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْاَنْهَارَ تَجْر۪ي [Akan nehirler] tabirinde akan nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekânına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecâzî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَجَعَلْنَا الْاَنْهَارَ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمْ [altlarından akan ırmaklar var etmiştik] cümlesi bu ırmakların kendilerinin emrine musahhar kılındığını ve sürekli olarak aktıklarına delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm)
الْاَرْضِ - السَّمَٓاءَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Bu istinafî kelam, bundan önce ceza vaîdi olarak geçen haberlerden neyin kastedildiğini ve onun geleceğini şahit ikamesi yoluyla açıklar. Buradaki istifham-ı inkârî, rü'yet (gözle müşahede) suretiyle değil, irfanî olarak kalben görme anlamındadır. قَرْنٍ , ‘bir asrın insanları’ demektir. Bu insanlar, uzun bir zaman dilimi içinde yaşadıkları için böyle ifade edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
كم أهلكنا من قبلهم [Biz onlardan evvel nice nesiller helak ettik] ibaresindeki tehdit, قبلهم ibaresinde olandan daha büyüktür. Çünkü yakın zamanda meydana gelen helak, uzak zamandaki helaktan daha ibret ve öğüt vericidir ve vicdanlardaki etkisi daha büyüktür. Yakın zamandaki helakın etkisi elbetteki eski zamanlardaki helaktan daha büyüktür. İşte bu yüzden tehdidin ve korkutmanın daha şiddetli olduğu yerlerde من قبلهم ibaresi kullanılmıştır. قبلهم şeklindeki zarfın القرون kelimesine takdimi veya tehirine gelince, müşriklerin tehdidiyle alakalı olduğu görülür.
Müşrikleri tehdit kastı varsa zarf takdim edilmiştir. Böyle bir şeyden bahsedilmediği yerlerde ise zarf tehir edilmiştir.
Zarftan sonra gelen zamirin tekil veya çoğul oluşu da bir maksada binaendir.
Tekil oluşu; bu kavmin bir sıfatının, bir halinin zikredilmesi ya da siyakın gerektirdiği başka bir sebeptir. Bunların dışında umum ifade edilmek istendiğinde helâk olmuş bu kavimleri rablerinin yeniden diriltip bir araya getireceğini beyan etmek veya siyakın gerektirdiği başka bir sebep varsa çoğul zamir gelir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 157)
Allah Teâlâ geçmiş nesilleri şu üç sıfat ile tavsif etmiştir:
Birinci sıfat: "Biz onlara yeryüzünde size vermediğimiz imkânları verdik" ayetinin ifade ettiği sıfattır. Buna göre mana, "Biz, Âd, Semûd ve benzeri kavimlere nasip ettiğimiz iri cüsseli olma ve zenginlik imkânlarını ve dünyevî sebeplerle güç kuvvet elde etme hususlarını Mekkelilere vermedik" şeklinde olur demiştir.
İkinci sıfat, Cenab-ı Hakk'ın, "Gökten üstlerine bol bol yağmur gönderdik" ifadesinin belirttiği husustur. Cenab-ı Hak bu ifadeyle yağmuru murad etmiştir. Üçüncü sıfat, ‘’altlarından akan ırmaklar yaptık..." ayetinin ifade ettiği husustur ki bununla bağ ve bahçelerin, bostanların çokluğu murad edilmiştir. Cenab-ı Hakk'ın bu vasıfları burada zikretmesinin maksadı şudur: "Geçmiş kavimler, dünya menfaatlerini, Mekkelilerden daha çok bulmuş, elde etmişlerdir." Daha sonra Allah, onların bu dünyada, bu sayılan şeyler, nüfuslarının çokluğu, malî kudretlerinin fazlalığı ve iri cüsseli olmaları sebebiyle, bu kadar izzet sahibi olduklarını, sonra da küfretmeleri sebebiyle sizin (Mekkelilerin) duymuş olduğunuz şeylerin, onların başına geldiğini beyan buyurmuştur. İşte böyle oluş, gaflet ve cehalet uykusundan uyanmayı icab ettirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
وَاَرْسَلْنَا السَّمَٓاءَ [Semayı gönderdik] ifadesindeki sema kelimesiyle yağmur kastedildiği için mahalliyet veya müsebbebiyet alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Yağmurun مِدْرَاراً ile vasfedilmesi mecaz-ı aklîdir. مِدْرَاراً bulut demektir. Bu sıyga müzekker ve müennes için aynıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَاَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْناً اٰخَر۪ينَ
فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ cümlesi, atıf harfi فَ ile takdiri كفروا (küfrettiler) olan istînâfa atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetin, aynı üslupta gelen son cümlesi وَاَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْناً اٰخَر۪ينَ , makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
اٰخَر۪ينَ kelimesi قَرْناً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنْ بَعْدِهِمْ car-mecruru ihtimam için, mef’ûl olan قَرْناً ‘e takdim edilmiştir.
قَرْناً ‘deki nekrelik tazim ifade eder.
اَنْشَأْ yoktan yaratma manasında bir fiildir. خلق fiilinden farklıdır. Kur’an’da geçen خلق fiilinden sonra çoğunlukla yaratmada kullanılan madde zikredilmiştir. (تُرَاب ,طِين, عَلَق vs)
Ayetteki azamet zamirine isnad edilen bütün fiiller, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ cümlesi ile وَاَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْناً اٰخَر۪ينَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
اَهْلَكْنَاهُمْ - اَنْشَأْنَا ve بَعْدِهِمْ - قَبْلِهِمْ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
قَرْناً - اَهْلَكْنَا - مِنْ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Ayette, cem mea taksim sanatı vardır. Helak olmada cem edilenlere verilen nimetlerin sayılmasıyla taksim sanatı yapılmıştır.
Ayette mazi ve muzarinin bir arada kullanımı, istimrar ve istikrar arasındaki uyum, dikkat çekici beyanî bir güzelliktir. (Halidî, Vakafat, s. 114)
وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَاباً ف۪ي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِاَيْد۪يهِمْ لَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ ٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَوْ | ve eğer |
|
| 2 | نَزَّلْنَا | indirmiş olsaydık |
|
| 3 | عَلَيْكَ | sana |
|
| 4 | كِتَابًا | bir Kitap |
|
| 5 | فِي |
|
|
| 6 | قِرْطَاسٍ | kağıt üzerine yazılı |
|
| 7 | فَلَمَسُوهُ | onu tutsalardı |
|
| 8 | بِأَيْدِيهِمْ | elleriyle |
|
| 9 | لَقَالَ | yine derlerdi |
|
| 10 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 11 | كَفَرُوا | inkar eden(ler) |
|
| 12 | إِنْ |
|
|
| 13 | هَٰذَا | bu |
|
| 14 | إِلَّا | ancak |
|
| 15 | سِحْرٌ | bir büyüdür |
|
| 16 | مُبِينٌ | apaçık |
|
Kur’ân-ı Kerîm’in başka yerlerinde de belirtildiği üzere müşrikler, Hz. Peygamber’in ilâhî kelâmı kendilerine okuyup duyurmasını yeterli bulmamış, gökten kendilerine okuyacakları bir kitap (İsrâ 17/93) veya “açılmış sahîfeler” (Müddessir 74/52) indirilmesini istemişlerdi. Aslında onlar bu istekleriyle güya Hz. Peygamber’i zor durumda bırakmayı amaçladıklarından, âyette, onların bu tür istekleri yerine getirilse ve kendilerine kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirilse bile, yine de inanmayacakları, bunun apaçık bir büyü olduğunu iddia edecekleri açıklanarak gerçek niyetleri yüzlerine vurulmaktadır. Zira Hz. Hatice, Ebû Bekir, Ömer ve diğer samimi insanlar Resûlullah’ın dürüstlüğünü, Kur’an âyetlerinin ihtiva ettiği açık seçik gerçekleri dikkate alarak iman etmişler; buna karşılık nefislerinin gururuna kapılan, Kur’an’ın getirdiği ilkelerin, kendilerinin veya kabilelerinin çıkarlarını zedeleyeceğini düşünen ve Câhiliye taassubunda direnen inatçı kimseler ise çeşitli bahaneler ileri sürerek, sonunda hiçbir mantıkî gerekçe bulamadıkları için Kur’an’ın “bir büyü” (En‘âm 6/7), Hz. Peygamber’in de “bir kâhin veya mecnun” (Tûr 52/29) olduğu yönünde hakikatten uzak ithamlarda bulunmuşlardır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 378-379
قرطس İçine yazı yazılan şey demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli kırtasiyedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
لمس Dokunmak gibidir ve dış deriyle bir şeyi algılamak anlamına gelir. Ayrıca araştırmak ve aramak manalarında da kullanılır. لَمَسَ ve لامَسَ fiillerini hem dokunmaya hem de cimâya hamleden müfessirler olmuştur. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli iltimastır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَاباً ف۪ي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِاَيْد۪يهِمْ لَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ
وَ istînâfiyyedir. لَوْ gayri cazim şart harfidir. نَزَّلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْكَ car mecruru نَزَّلْنَا fiiline mütealliktir. كِتَاباً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ف۪ي قِرْطَاسٍ car mecruru كِتَاباً ’e mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَسُوهُ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِاَيْد۪يهِمْ car mecruru لَمَسُوهُ fiiline müteallik olup ي üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi لَوْ ’ in cevabının başına gelen rabıtadır.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِنْ nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. İşaret ismi هٰذَا mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. سِحْرٌ haber olup damme ile merfûdur. مُب۪ينٌ kelimesi سِحْرٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُب۪ينٌ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَاباً ف۪ي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِاَيْد۪يهِمْ لَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte لَوْ cezmetmeyen şart harfidir. Şartın geçmiş zamanda gerçekleşmediği durumunda kullanılır.
Müspet mazi fiil sıygasındaki نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَاباً ف۪ي قِرْطَاسٍ cümlesi şarttır.
نَزَّلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur عَلَيْكَ , ihtimam için, mef’ûl olan كِتَاباً ‘e takdim edilmiştir.
كِتَاباً ‘deki nekrelik muayyen olmayan cins ve tazim ifade eder.
كِتَاباً - قِرْطَاسٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
قِرْطَاسٍ; kamıştan mamul kâğıt tomarlar demektir. Türkçemizdeki kırtasiye kelimesi bu kelimeden gelir.
فَلَمَسُوهُ بِاَيْد۪يهِمْ cümlesi, ف ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Dokunmak anlamındaki فَلَمَسُوهُ fiilinden sonra بِاَيْد۪يهِمْ kelimesinin zikredilmesi, tekmil ve ihtiras ıtnâbıdır.
لَمَسُ [dokunma], normal şartlarda ancak elle olduğu halde buradaki tahsiste ellerin sarahaten zikredilmesi, tayin etmek ve mecaz ihtimalini ortadan kaldırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
لَ karinesiyle gelen şartın cevap cümlesi لَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, sonradan gelecek habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir içindir.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. هٰذَٓا mübteda, سِحْرٌ haberdir. Cümle kasr üslubuyla tekit edilmiştir.
Nefy harfi اِنْ ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. هٰذَٓا maksur/mevsûf, سِحْرٌ maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, mütekellimin amacının, müşarun ileyhi tahkir olduğunu gösterir. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi net bir şekilde gösterip onu göz önüne koymuştur. İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ifade eden هٰذَٓا ile vahye işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
مُب۪ينٌ kelimesi سِحْرٌ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
مُب۪ينٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
مُب۪ينٌ kelimesi أبانَ fiilinden ism-i fail kalıbındadır ve بانَ fiilinin manasını mübalağalı olarak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yasin/60)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, isim cümlesinin kasırla tekit edilmesi sebebiyle bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Bundan önce ayetlerin ve hakkın gelmesi, onlara nispet edildiği halde burada kitabın indirilmesinin Peygamber (s.a.v)’e nispet edilmesi, onların nazil olan ayetlere vaki itirazlarının, Peygamberimiz (s.a.v)’in risalet ve nübüvvetini de zımnen kapsadığını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَقَالُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌۜ وَلَوْ اَنْزَلْنَا مَلَكاً لَقُضِيَ الْاَمْرُ ثُمَّ لَا يُنْظَرُونَ ٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَالُوا | ve dediler |
|
| 2 | لَوْلَا | değil miydi? |
|
| 3 | أُنْزِلَ | indirilmeli |
|
| 4 | عَلَيْهِ | O’na |
|
| 5 | مَلَكٌ | bir melek |
|
| 6 | وَلَوْ | ve eğer |
|
| 7 | أَنْزَلْنَا | indirseydik |
|
| 8 | مَلَكًا | bir melek |
|
| 9 | لَقُضِيَ | bitirilmiş olurdu |
|
| 10 | الْأَمْرُ | iş |
|
| 11 | ثُمَّ | artık |
|
| 12 | لَا |
|
|
| 13 | يُنْظَرُونَ | hiç göz açtırılmazdı |
|
Müşrikler görünüşte ilâhî vahyin geliş tarzını inandırıcı bulmadıkları için, hakikatte ise sırf inat ve taassuplarından dolayı başka bir istekte bulunmuşlar, Hz. Muhammed’i kastederek, “Ona bir melek inseydi ya!” demişlerdir. Aslında Hz. Peygamber’e melek inmekle birlikte, müşrikler onun hakiki suretinde gelip Hz. Peygamber’le dolaşmasını ve bunu gözleriyle görmeyi istiyorlardı. Âyetin devamında yüce Allah “Eğer biz (istedikleri şekilde) bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine mühlet verilmezdi” buyurarak onların bu talebini de reddetmiştir. Tefsirlerde âyetin bu kısmıyla ilgili olarak çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Şöyle ki:
a) Zemahşerî “iş bitirilirdi” ifadesini “Onlar helâk edilirlerdi” şeklinde yorumlamakta ve bunu da şu gerekçeye bağlamaktadır: Meleği görmelerinden sonra –âyette de belirtildiği gibi– artık onlara mühlet verilmezdi; ya meleğin kendi suretinde Resûlullah’a geldiğini ayan beyan gördükleri halde yine de iman etmeyecekleri için veya melek gelip de artık her şey apaçık kesinlik kazanınca yükümlülüğün esası olan ihtiyar (seçme özgürlüğü) ortadan kalkacağı için helâk edilmeleri gerekli olurdu; ya da meleği kendi suretinde gördükleri anda, gördüklerinin verdiği dehşetten dolayı ruhları bedenlerinden ayrılır, yani ölüverirlerdi. Çünkü “şiddetin âniden zuhuru, şiddetin kendisinden daha dehşet vericidir” (II, 4-5).
b) Şevkânî’ye göre müşrikler “Ona bir melek indirilseydi ya!” derken meleğin aslî suretiyle gelerek kendileriyle konuşur, Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğunu kendilerine bildirirse ona inanıp tâbi olacaklarını açıklıyorlardı. Oysa Allah biliyordu ki, onlara böyle bir melek gelmiş olsa yine de iman etmeyecekler ve bunun sonucunda derhal helâk edilmeye müstahak olacaklardı (II, 117).
c) Elmalılı M. Hamdi’ye göre eğer melek kendi suretinde gelip de hakikat itiraza mahal kalmayacak şekilde apaçık ortaya çıksaydı, artık Hz. Peygamber’in haber verdiği azap hemen uygulanırdı. Özellikle vahiy meleği Cebrâil’i, sıradan insanlar şöyle dursun, peygamberlerden bile pek azı asıl varlığıyla görebilmiştir (III, 1880-1881; ayrıca bk. Necm 53/1-18; Buhârî, “Tefsîr”, 53/1-2). Ayrıca Hz. Muhammed’in dahi vahiy esnasında büyük bir dehşet ve sıkıntı hali yaşadığına ilişkin hadisler vardır (Buhârî, “Bed’ü’l-vahy”, 2-3) .
Hz. Peygamber’in özellikle ilk vahyi aldığı sırada yaşadığı olağan üstü sarsıntıya Kur’ân-ı Kerîm de işaret etmektedir (Müzzemmil 73/1; Müddessir 74/1).
d) İbn Âşûr ise “İş bitirilmiş olurdu” ifadesini “Tehdit edildikleri azap gerçekleştirilirdi” anlamında açıklamıştır. Zira Allah’ın gazabına uğrayan bir topluma melekler ancak azap getirmek için inerler. Nitekim Lût kavminin durumu bunu göstermektedir (A‘râf 7/80-84). Muhtemelen Allah Teâlâ melekleri hak uğruna müsamahasız bir sertlik ve öfke tabiatında yaratmıştır (IV, 145). Aynı müfessir ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın müşriklerin, aslında mahvolmalarına yol açacak olan bu taleplerini karşılıksız bırakmasını, O’nun inkârcılara karşı bir rahmeti şeklinde yorumlamamak gerektiğini savunuyorsa da bu görüşün isabetli olduğu kanaatinde değiliz. Zira âyette de dolaylı olarak belirtildiği gibi Allah onlara mühlet vermiş ve bu sayede daha sonra bazıları İslâm’ı kabul etme şerefine ermişlerdir ki, bunlar arasında bu sûrenin 7. âyetinin inmesine sebep olduğu rivayet edilen Abdullah b. Ebû Ümeyye de vardır. Hatta bu zat daha sonra Tâif’te şehid düşmüştür (Elmalılı, III, 1180).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 378-380
وَقَالُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ ‘dir. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَوْلَٓا cezm etmeyen şart edatıdır. Tahdid için هلا yani “değil mi” manasındadır.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. عَلَيْهِ car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. مَلَكٌ naib- fail olup damme ile merfûdur.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
اُنْزِلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَوْ اَنْزَلْنَا مَلَكاً لَقُضِيَ الْاَمْرُ ثُمَّ لَا يُنْظَرُونَ
وَ istînâfiyyedir. لَوْ gayr-ı cazim şart harfidir. اَنْزَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. مَلَكاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi لَوْ ’ in cevabının başına gelen rabıtadır.
قُضِيَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. الْاَمْرُ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُنْظَرُونَ fiili, نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَقَالُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Kâfirlerin sözlerinden oluşan قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ , müspet mazi fiil sıygasında gelmiştir. لَوْلَٓا tahdid (تحضيض ) harfidir.
لَوْلَٓا burada tahdid (bir şeyin yapılmasını sertçe istemek) manasındadır. Bu mana sözün gelişinden anlaşılır. Bu harften sonra fiil gelir.
اُنْزِلَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهِ , durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
مَلَكٌ ‘deki nekrelik, muayyen olmayan cins ve tazim ifade eder.
لَوْلاَ ‘-meli/-malı, değil mi? ...olsaydı ya’ manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak teşvik anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir’. Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)
لَوْلَٓا harfi burada temenni manasında gelmiştir. Asıl manası tahdid, yani teşviktir. Tahdid, temenni manasında kullanılmıştır. Çünkü temenni hırsı gerektirir. Hırs da tahdide davetiye çıkarır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Muhammed/20)
لَوْلَٓا , burada ‘’değil miydi?” anlamında olup kendisinden sonra bir fiil geldiğinde bu manada kullanılması çoktur. Ama bunun peşinden isim geldiğinde bu manaya gelmez. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَوْ اَنْزَلْنَا مَلَكاً لَقُضِيَ الْاَمْرُ ثُمَّ لَا يُنْظَرُونَ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte لَوْ cezmetmeyen şart harfidir. Şartın geçmiş zamanda gerçekleşmediği durumunda kullanılır. Müspet mazi fiil sıygasındaki اَنْزَلْنَا مَلَكاً cümlesi şarttır.
مَلَكاً ‘deki nekrelik, muayyen olmayan cins ifade eder.
اَنْزَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
لَ karinesiyle gelen şartın cevap cümlesi لَقُضِيَ الْاَمْرُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
ثُمَّ لَا يُنْظَرُونَ cümlesi tertip ifade eden atıf harfi ثُمَّ ile şartın cevabına atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasından menfî muzari fiil sıygasına iltifat sanatı vardır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مَلَكاً - لَوْ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اُنْزِلَ - اَنْزَلْنَا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Şartın cevabı olan ve لَ karinesiyle gelen قُضِيَ الْاَمْرُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لَقُضِيَ الْاَمْرُ [O zaman iş bitirilmiş olurdu.] ifadesi, helâklerine dair buyruk verilmiş olurdu, melek indirilmesinden sonra onlara göz açıp kapama süresi dahi tanınmazdı.
Buradaki ثُمَّ kendi manası için değildir. İşin bitirilmesi ile mühlet verilmemesinin ayrı şeyler olduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ثُمَّ [Sonra] demenin anlamı, iki şey -yani işin bitirilmesi ile süre tanınmaması- arasındaki uzaklıktır. Süre tanınmaması, işin bitirilmesinden daha etkili (bir ceza) sayılmıştır. Çünkü şiddetin ansızın gelmesi, şiddetin kendisinden daha etkilidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Geçen ay, katarakt ameliyatı olan dede, gözleri torununun meraklı bakışlarıyla çarpışınca gülümsedi. Birbirleriyle sohbet etmeyi seviyorlardı. Torunu dedesine, gözlerinin nasıl olduğunu ve ne düşündüğünü sordu:
Elhamdulillah. Şu renklerin canlılığına ve gökyüzünün berraklığına bak. Ameliyat olduktan sonra görmemin ne kadar bozulduğunu farkettim ve çok şaşırdım. Gözlerimin bu haline şahit olmak, bana başka şeyleri düşündürdü.
Allah, bize günahın büyüğünden ve küçüğünden uzak durmamızı emrediyor. Çünkü her yaklaştığımızda kalbimizin üzerinde bir perde beliriyor. İşlemeye alıştığımızda ve günahlarımızda ısrar ettiğimizde, o perde yavaş yavaş kalınlaşıyor. Gözlerdeki katarakt gibi o kadar sinsi ilerliyor ki, sen havanın puslu, renklerin ise solgun olduğunu sanıyorsun. Yani hakikati ne kadar göremediğini, doğru yoldan ne kadar uzaklaştığını anlamıyorsun bile. İnsan nefsi, kusurunu sahiplenmektense, suçu başkalarına atar. Israrla vazgeçmediği günahlarından beslenen perdenin ardından bakar ve kusurun, iman edenlerin mükemmelliğine yemin ettiği hakikatte olduğunu iddia eder.
Bu ameliyattan sonra; kalbi küfürden perdelenmişlerin, hakikati ellerinin arasında tutsalar dahi neden inanmayacaklarını ve müslüman olduktan sonra kalbi aydınlananların, hallerindeki muazzam değişikliği daha net idrak ettim.
Rabbim! Kaldır kalbimizin üzerindeki perdeleri. Hakikat nuruyla yıka yüreklerimizi. İmanın serinliğiyle ferahlandır gönüllerimizi.
Allah’ın rahmetine sığınarak ve istiğfar ederek, kalbimizdeki kataraktan arınanlardan olmak duasıyla.
Amin.
***
Allah’ın kulları için yarattığı nimetler arasında ‘şükür etmek’ yer alır. Kıymeti anlaşılan veya güzelliği farkedilen nimetlerin lezzeti bir başkadır. Ancak, üzülen ya da sıkılan bir insanın, kendisini mutsuzluğa hapsedip orada tutması çok kolaydır. Böylelikle gözlerine bir perde iner ve etrafındaki şükredilesi nice nimeti görememeye başlar. Ne kadar acı çektiğini belki kendisine, belki de yanındakilere kanıtlamak istercesine görmekten kaçar.
Şükretmek veya iyilik yapmak veya yeni bir işe başlamak için doğru şartların bir araya gelmesini beklemek özellikle de zaman kaybına sebep olduğu için hatalı bir davranıştır. Şükretmek, Allah’tan bir rahmettir çünkü sevincimizi çoğaltır ve üzüntümüzü ise azaltır. Zorluklardaki rahmeti ve çirkinliklerin yerine güzellikleri görmeyi kolaylaştırır.
Her şey bir kenara, Allah’a teslim olan bir kul için yaşananların hepsi, kendisini Allah’a ulaştıracak yeni bir basamaktır. Şükretmeyi ve Allah’a sığınmayı, diline ve kalbine dolayan kişi; Allah’ın yardımıyla beraber yaşadığı anı, Allah’ın rızasına uygun bir şekilde değerlendirmeye çalışır. Yani dünyalık yaşantılara kapılıp gitmekten koruyan uhrevi bir hedefin peşindedir.
Dili ne söylemeye ve zihni nasıl düşünmeye alıştırırsanız; etrafınızdaki benzer düşünce ve duygu kalıplarını çağrıştıran nesneleri-söylemleri-insanları farkedersiniz. Bu belki de biraz sosyal medyanın meşhur algoritmalarını andırır. Bir ürünü araştırmanız üzerine benzer reklamların çıkması veya bir hesabı takip ettiğinizde aynı tarz hesapların tavsiye edilmesi gibidir. Yani insan beyni ve nefsi, doğru hedef ve niyetle, terbiye edilmek ve hatta değişmek için uygundur.
Ey Allahım! Bizi sahip olduğumuz nimetlerin kıymetini bilenlerden, yarattığın güzellikleri görenlerden ve karşısına çıkan doğru fırsatları, doğru değerlendirenlerden eyle. Gelip geçici yaşantılara saplanıp kalmaktan ve devamlı şikayet ederek bulunduğumuz hali zorlaştırmaktan muhafaza buyur. Senin rahmetine, ilmine ve kudretine güvenenlerden ve kendisini Sana emanet edenlerden eyle. Gönüllerimize şükrü sevdir ve bizden faydasız şikayet halini uzaklaştır. Bizi takva sahibi şükür ehlinden eyle.
Besmelenin ardından hamd ile başlayan Kur’an-ı Kerim’in ışığında, günlerimize ve işlerimize Allah’a hamd ederek başlamak duasıyla.
Amin.