بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكاً لَجَعَلْنَاهُ رَجُلاً وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ ٩
Eğer Allah onlara gönderdiği elçiyi bir melek yapsaydı ya da beşer yerine bir meleği elçi gönderseydi yine onu melek suretinde değil insan görünümünde, hem de –müşriklerin, meleklerin dişi olduğu şeklindeki bâtıl inançlarının aksine– onu “adam sûretinde” göndereceği, bunun sonucu olarak yine onları, bu gelenin gerçekten melek mi yoksa insan mı olduğu hususunda şaşkınlığa düşüreceği bildirilmektedir. Nitekim başka bir âyette ifade edildiği üzere, onlar Kur’ân-ı Kerîm için “Bu, insan sözünden başka bir şey değildir” (Müddessir 74/25) demişlerdi. Halbuki tamamen ruhanî varlıklar olan meleklerin insanlara görünmesi ve onlara hitap edebilmesi, ancak cismanî bir görünüme bürünmeleriyle mümkündür. Bu durumda vahyin doğruluğunu, ihtiva ettiği yüksek hakikatlere göre değerlendirmek yerine, onu kendilerine tebliğ edenin melek olmasında arayanlar, bu cismanî görünümlü varlığın insan olduğunu ileri sürerek yine inkâra sapacaklar, şimdi olduğu gibi yine şüphe edeceklerdi.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 380-381
وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكاً لَجَعَلْنَاهُ رَجُلاً وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ gayri cazim şart harfidir. جَعَلْنَاهُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûun bih olarak mahallen mansubdur. مَلَكاً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. جَعَلْنَا fiili değiştirme anlamında kalp fiillerindendir.
لَ harfi لَوْ ’ in cevabının başına gelen rabıtadır.
جَعَلْنَاهُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. رَجُلاً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ atıf harfi وَ ’la şartın cevabına matuftur.
لَ harfi لَوْ ’ in cevabının başına gelen rabıtadır.
لَبَسْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru لَبَسْنَا fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَلْبِسُونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَلْبِسُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir:
1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek
2. Bir halden başka bir hale geçmek
3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكاً لَجَعَلْنَاهُ رَجُلاً وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ
Ayet, önceki ayetteki وَلَوْ اَنْزَلْنَا مَلَكاً cümlesine وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart üslubunda gelen terkipte لَوْ , cezmetmeyen şart harfidir. Şartın geçmiş zamanda gerçekleşmediği durumunda kullanılır. Müspet mazi fiil sıygasındaki جَعَلْنَاهُ مَلَكاً cümlesi şarttır.
مَلَكاً ‘deki nekrelik, muayyen olmayan cins ifade eder.
لَ karinesiyle gelen şartın cevap cümlesi olan لَجَعَلْنَاهُ رَجُلاً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
رَجُلاً ‘deki nekrelik, muayyen olmayan cinse işaret eder.
Aynı üsluptaki وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ cümlesi atıf harfi وَ ‘la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
جَعَلْنَاهُ ve لَلَبَسْنَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَيْهِمْ car mecruru ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan يَلْبِسُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah onlara göndereceği meleğin de kendi suretlerinde bir insan olması gerekliliğini izanlarına sunmuş, mantıklı bir insan için bunun anlaşılmasının daha kolay olduğu ifade edilmiştir. Bu üslup mezheb-i kelamî sanatıdır.
لَبَسْنَا - يَلْبِسُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. جَعَلْنَاهُ fiilinin tekrarında itnab ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Bunun bir mecaz olmadığını ifade etmek için وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ [Onlara sizin giydiğinizi giydirirdik] buyurulmuştur.
لَبِسُ fiilinde ‘karıştırmak’ anlamı da vardır.
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Ayette kadın veya erkek için beşer kelimesinin değil de, erkek kelimesinin zikredilmesi anlatılan ifadenin hakikati değiştirmek için değil, temsil kabilinden olduğunu gösterir.
“Mutlaka onu bir erkek şekline koyup gönderirdik.” buyurulması dikkate şayandır. Bununla meleğin, kadın şeklinde gönderilmesi ihtimali bulunmadığı -özellikle- anlatılmıştır. Zira bu kafirler, melekleri kadın şeklinde hayal ediyorlardı. Bu gibi batıl inançlardan yasaklamak ve çekindirmek için gönderileceği bahis konusu olan meleğin kadın şeklinde gönderilmesi ise o kanaatı desteklemek demek olacağından, hikmetin zıddı fiili bir çelişki olurdu. Melekler gerçekte onların hayalleri gibi dilber kızlar değildir. Hatta onlara karşı kadın şeklinde görünmeleri bile muhtemel değildir. Buna işaret edilerek buyurulmuştur ki: Peygamber'i melek gönderecek olsaydık, herhalde bir erkek şekline kor da gönderirdik. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
لَجَعَلْنَاهُ رَجُلاً [Onu erkek görünümlü yapardık] ifadesi, onu bir adam sûretinde gönderirdik demektir. Nitekim Cebrail (a.s), Peygamber (s.a.v)’e genellikle Dihye (v. 50/670) suretinde iniyordu (Buhārî, “Salât”, 11). Çünkü insanlar melekleri gerçek sûretlerinde görerek canlı kalamazlar. [Düştükleri şüpheye onları yine şüpheye düşürürdük] yani, birbirlerinin başına dolamaya -aklını çelmeye- çalıştıkları şeyi onların başına dolardık. Zira meleği insan sûretinde görünce “Bu insandır, melek değil” derlerdi, şayet melek onlara “Benim melek olduğumun delili, mucize olan Kur’an’ı getirmemdir. O, benim, insan değil melek olduğumu söylemektedir” dese Muhammed (s.a.v)’i yalanladıkları gibi onu da yalanlarlardı. Bunu yaptıklarında da şu an yüzüstü ortada kaldıkları gibi ortada kalırlardı. İşte, Yüce Allah’ın onların kafasını karıştırması budur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذ۪ينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ ١٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَقَدِ | ve muhakkak |
|
| 2 | اسْتُهْزِئَ | alay edilmişti |
|
| 3 | بِرُسُلٍ | peygamberlerle |
|
| 4 | مِنْ |
|
|
| 5 | قَبْلِكَ | senden önce de |
|
| 6 | فَحَاقَ | fakat kuşatıverdi |
|
| 7 | بِالَّذِينَ | kimseleri |
|
| 8 | سَخِرُوا | alay edenleri |
|
| 9 | مِنْهُمْ | onlarla |
|
| 10 | مَا | şey |
|
| 11 | كَانُوا |
|
|
| 12 | بِهِ | onunla |
|
| 13 | يَسْتَهْزِئُونَ | alay ettikleri |
|
Müşrikler, gerçeği daha yakından kavramak gibi iyi niyete dayalı sebeplerle değil, sırf Hz. Peygamber’e karşı çıkmak, onunla alay etmek, acze düşürüp itibarını yıkmak maksadıyla bu tür teklifler ileri sürdükleri için 10. âyette Resûlullah’a, kendisinden önceki peygamberlerin de böyle alayla karşılandıkları hatırlatılmakta, fakat başlarına gelen felâketler sonunda alay ettikleri haberlerin ne kadar kesin gerçekler olduğunu acı şekilde anladıkları bildirilmekte; 11. âyette Mekke müşriklerine, dolayısıyla peygamberlik ve vahiy gerçeğinden kuşkuya düşüp inkâr eden, alaya alan herkese, dünyayı gezip dolaşmaları, eskilerin izlerini, kalıntılarını inceleyerek ilâhî hakikatleri yalanlayanların âkıbetlerinin ne olduğunu görmeleri tavsiye edilmektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 381
وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذ۪ينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟
وَ istînâfiyyedir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
اسْتُهْزِئَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. بِرُسُلٍ car mecruru naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلِكَ car mecruru رُسُلٍ’ nün mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir.
حَاقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الَّذ۪ينَ müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle حَاقَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası سَخِرُوا مِنْهُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
سَخِرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُمْ car mecruru سَخِرُوا fiiline mütealliktir.
مَا müşterek ism-i mevsûl حَاقَ fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا damme üzere mebni nakıs fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamiridir, mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru يَسْتَهْزِؤُ۫نَ fiiline mütealliktir. يَسْتَهْزِؤُ۫نَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَسْتَهْزِؤُ۫نَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَسْتَهْزِؤُ۫نَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi هزأ ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذ۪ينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟
وَ , istinâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Kasem üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiili mahzuftur. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş kasemin cevabı olan اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اسْتُهْزِئَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
مِنْ قَبْلِكَ car mecruru رُسُلٍ kelimesinin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فَحَاقَ بِالَّذ۪ينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ cümlesi, atıf harfi فَ ile kasemin cevabına atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , başındaki بِ harf-i ceriyle birlikte حَاقَ fiiline mütealliktir. Sılası olan سَخِرُوا مِنْهُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِالَّذ۪ينَ car mecruru durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri, onları tahkir içindir.
حَاقَ fiilinin faili konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ cümlesi, كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِه۪ car-mecruru ihtimam için, amili olan يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ‘e takdim edilmiştir.
كَان ’nin haberi olan يَسْتَهْزِؤُ۫نَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
…فَحَاقَ بِالَّذ۪ينَ ifadesinde aklî mecaz vardır. حَاقَ fiilinin faili, alay etmiş oldukları gerçektir. Mecaz yoluyla helakı hak edenlerin helakı Allah’tan başkasına isnad edilmiş olmaktadır.
اسْتُهْزِئَ - يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Ayrıca bu fiil dolayısıyla cümlede teşâbüh-i etrâf vardır.
سَخِرُوا - يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
[Gerçek şu ki alay edilmişti…] ifadesi Peygamber (s.a.v)’i kavmi tarafından karşılaştığı zorluklara karşı teselli etmektedir. …فَحَاقَ بِ , [alay ettikleri şey, yani hak onları kuşattı.] demektir, hak ile alay ettikleri için helak olmuşlardır. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Bu ayetin başında bulunan حَاقَ fiilinin ne manaya geldiği hususunda dilcilerin pek çok açıklaması vardır ki, bu açıklamaların hepsi de mana bakımından birbirine yakındırlar. Mesela; en-Nadr, "onlara vâcip oldu" manasını verirken; Leys: ’’ الحَيْقُ kelimesi, yapmış olduğu bir kötülük, tuzak sebebiyle, insanın başına gelen; bu sebeple ona inen musibet... demektir, demiştir. Nitekim, اَحَاقَ اللهُ بِهِمْ مَكْرَهُمْ وَ حَاقَ بِهِمْ مَكْرُهُمْ (Allah tuzaklarını başlarına çevirdi ve, tuzakları başlarına geçti, çevrildi…) denir" demiştir. Ferrâ da: حَاقَ بِهِمْ tabirinin manasının, "onlara tekrar geldi, döndü" şeklinde olduğunu söylemiştir. حَاقَ بِهِمْ deyiminin "bu, onların başına geldi, çöktü" anlamına geldiği de söylenmiştir. Zeccâc: حَاقَ fiilinin اَحَاطَ (kuşattı, ihata etti) manasına geldiğini söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ ١١
قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l kavli, س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
س۪يرُوا fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru س۪يرُوا fiiline mütealliktir.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. انْظُرُوا fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَيْفَ istifham ismi, كَانَ ’nin mukaddem haberi olarak mahallen mansubdur. عَاقِبَةُ kelimesi كَانَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُكَذِّب۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُكَذِّب۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ cümlesi de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فِي الْاَرْضِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. Ayette dünya hayatı, içi olan bir şeye benzetilerek istiare yapılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu istiareyle, dünya hayatındaki serbestlikleri, kapalı bir kutuya benzetilerek, mübalağalı bir şekilde ifade edilmiştir.
Aynı üsluptaki ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ cümlesi tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ harfiyle mekulü’l- kavle atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi olan كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ , emir sıygasındaki انْظُرْ fiilinin mef’ûlü konumundadır. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.
كَيْفَ istifham ismi, كَانَ ’nin mukaddem haberidir. Bu takdim istifham isimlerinin sadaret hakkı sebebiyledir.
Veciz ifade kastına matuf olarak izafet formunda gelen عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ۟ , nakıs fiil كَانَ ’nin muahhar ismidir. الْمُكَذِّب۪ينَ [yalancılar] peygamberleri inkâr eden kavimlerden kinayedir.
Sübut ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp tehdit ve azarlama manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca tehdit ifade eden cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Muzâfun ileyh olan الْمُكَذِّب۪ينَ۟ ‘in تفعيل babının ism-i fail kalıbıyla gelmesi bu özelliğin onlarda sübut, istimrar ve çokluğa işaret etmiştir. تفعيل babının cümleye kattığı en belirgin anlam fiil, fail veya mef’ûldeki ziyadeliktir.
عَاقِبَةُ için müzekker fiil kullanılmış, كَانَتْ buyurulmamıştır. Çünkü buradaki akibet azap manasındadır. Eğer müennes geldiyse cennet manasında olur. Müenneslik ve müzekkerliğin manaya göre gelmesi makamı gözetmenin hoş misallerindendir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Meânî’n Nahvi, c. 2, S. 52)
كَانَ ’nin haberi soru isimleri veya haber ifade eden كَمْ gibi başta gelmesi zorunlu isimlerden olursa bu durumda haber كَانَ ’den ve isminden önce gelir. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا ifadesi; gezip tefekkür etmeyi teşvik için gelmiştir. Bu emir irşad içindir.
عَاقِبَةُ kelimesinin sonundaki yuvarlak ةُ müenneslik alameti değildir. Bu kelimenin müennesliği mecazîdir.
كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ [Akıbeti nasıl oldu] cümlesinde kinaye vardır. Sonlarının kötü olduğunu gösterir. Kinaye tasrihden eblağdır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
س۪يرُوا - انْظُرُوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Yeryüzünde gezip dolaşın da, sonra bakın hakkı yalanlayanların sonu nasıl ve ne imiş? Allah, onları nasıl yerlere geçirmiş görünüz de ibret alınız.
Bu emirlerle gösteriliyor ki, önce mekânla ilgili hareket; ikinci olarak, bunun altındaki zamanla ilgili hareket ile olayların niteliği, yeri ve mertebelerinde olduğu gibi müşahede; üçüncü olarak, bu müşahedede baştan sona gelen veya sondan başa giden bir tertip akımı içinden sonun niteliğinde durmakla onu almak ve idrak etmek; dördüncü olarak, buna kıyas ile görünenden görünmeyene geçiş ve bakış, fikrin, itibarın asli şartlarındandır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
"Hak Teâlâ'nın فَانْظُرُوا ifadesiyle ثُمَّ انْظُرُوا ifadesi arasında ne fark vardır?"
Cenab-ı Hakk'ın فَانْظُرُوا ifadesi, O'nun, bunu yeryüzünde yürümenin sebebi kıldığına delalet etmektedir. Binaenaleyh, sanki "ibret almak için yeryüzünde gezin dolaşın.. Gafil kimselerin gezip dolaşması gibi dolaşmayın..." denilmek istenmiştir.
Hak Teâlâ'nın, س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا "Yerde gezip dolaşın, sonra da bakın ki..." buyruğunun manası, "yeryüzünde ticaret etmek, bunun dışında kalan faydaları elde etmenin mübah; helak olanların eserlerine bakmanın vâcip olduğunu" ifade eder. Daha sonra Cenab-ı Hak, vâcip ile mübah olan arasındaki uzaklıktan dolayı bu farka ثُمَّ kelimesiyle dikkat çekmiştir. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Dolaşmaktan maksat, inkârcıların akıbetlerini müşahede etmektir. Bunun س۪يرُوا [Dolaşın] emrinden sonra gelmesi, daha üst bir mertebedeki fiil olduğu içindir. Çünkü bakmak düşünmeyi ve gözünde canlandırmayı gerektirdiği için dolaşmaktan daha önemlidir. Buradaki ‘bakmak’ ise hem gözle hemde kalp ile bakmak manasını içerir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلْ لِلّٰهِۜ كَتَبَ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَۜ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ اَلَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ١٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | لِمَنْ | kimindir? |
|
| 3 | مَا | olanlar |
|
| 4 | فِي |
|
|
| 5 | السَّمَاوَاتِ | göklerde |
|
| 6 | وَالْأَرْضِ | ve yerde |
|
| 7 | قُلْ | de ki |
|
| 8 | لِلَّهِ | Allah’ındır |
|
| 9 | كَتَبَ | O yazmıştır |
|
| 10 | عَلَىٰ | üstüne |
|
| 11 | نَفْسِهِ | kendi |
|
| 12 | الرَّحْمَةَ | rahmet etmeyi |
|
| 13 | لَيَجْمَعَنَّكُمْ | sizi elbette toplayacaktır |
|
| 14 | إِلَىٰ |
|
|
| 15 | يَوْمِ | gününde |
|
| 16 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 17 | لَا |
|
|
| 18 | رَيْبَ | şüphe olmayan |
|
| 19 | فِيهِ | varlığında |
|
| 20 | الَّذِينَ | ama kimseler |
|
| 21 | خَسِرُوا | ziyana sokan(lar) |
|
| 22 | أَنْفُسَهُمْ | kendilerini |
|
| 23 | فَهُمْ | onlar |
|
| 24 | لَا |
|
|
| 25 | يُؤْمِنُونَ | inanmazlar |
|
Bu sûrenin ilk âyetinde gökleri ve yeri Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı, 3. âyetinde göklerde ve yerde hükümran olan tek Tanrı’nın O olduğu belirtilmişti. Burada ise göklerde ve yerde bulunanların yalnızca O’nun mülkü olduğu, dolayısıyla rubûbiyyette olduğu gibi mâbûdiyyette de O’nun ortağı bulunmadığı, yalnız O’nun rab olarak bilinmesi ve yalnız O’na ibadet edilmesi gerektiği soru-cevap şeklinde bir üslûpla vurgulanmaktadır. Sorunun tek ve kesin bir cevabı olduğu için hemen arkasından kısa ve net bir şekilde “Allah’ındır” şeklinde cevap verilmesi istenmiştir. Bütün varlıkların yaratıcısı, mâlik ve sahibi Allah olduğuna ve esasen müşrikler de buna inandıklarına göre, bu varlıklar içinde yükümlü tutulanları yani insanları hesaba çekme yetkisi de O’na ait bulunduğu için âyette, kesin olarak vuku bulacak olan kıyamet gününde Allah’ın muhakkak surette insanları hesaba çekmek üzere bir araya toplayacağı bildirilmiştir. Burada ayrıca, bir bakıma varlıkların mebdei (başlangıcı) ve meâdıyla (âkıbeti) ilgili iki bölümün arasına “O kendi üzerine (kulları için) rahmeti yazmıştır” şeklinde bir kayıt konulması özellikle ilgi çekicidir. Bu suretle sanki insanlara şöyle bir uyarıda bulunulmuştur: Diğer bütün varlıklar gibi sizi de Allah yarattı; kıyamet vuku bulup da O’nun huzurunda hesap vermek için toplanmadan önce, hayatta iken Allah’ın kesin olan rahmetinden yararlanmaya bakınız; inanıp hayırlı işler yapınız; bu geniş rahmete nâil olmak için günahlarınızdan tövbe ediniz. Açık seçik delillere rağmen, müşriklerin yaptığı gibi, Hz. Peygamber’in tebliğlerini yalanlamak için türlü bahaneler ileri sürmek yerine, Allah’ın rahmetinin üzerinizdeki eserlerinden olan aklınızı kullanarak Hz. Peygamber’in doğruluğunu tasdik ediniz. Bunun aksine, geçici menfaatlerine, mânasız inatlarına ve benlik iddialarına kapılarak gerçeği kabule yanaşmayanlar, böylece kendilerini ziyana sokanlar artık iman etmekten de mahrum kalırlar ve sonuçta Allah’ın çok geniş olan rahmetinden yararlanma fırsatını kaçırmış, kendi kendilerine yazık etmiş olurlar.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 382-383
Riyazus Salihin, 420 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah varlıkları yarattığı zaman, kendi katında arşın üstünde bulunan kitabına, “Rahmetim gerçekten gadabıma gâlibtir” diye yazmıştır.”
Bir rivâyette (Buhârî, Bed’ü’l-halk 1) “Rahmetim gadabıma üstün geldi”; bir başka rivayette de (Buhârî, Tevhid 22, 28, 55; Müslim, Tevbe 15) “Rahmetim gadabımı aştı“ ifadeleri yer almıştır.
Buhârî, Tevhîd 15, 22, 28, 55, Bed’ü’l-halk 1; Müslim, Tevbe l4-l6. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 35
Riyazus Salihin, 421 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre “Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinle-dim” demiştir:
“Allah, rahmetini yüz parçaya ayırmıştır. Doksan dokuz parçasını kendi katında alıkoymuş, birini yeryüzüne indirmiştir. İşte varlıklar bu bir parça rahmet sebebiyle biribirlerine acırlar. Hatta hayvanlar, yavrusunun üzerine basacağı endişesiyle ayağını çekip kaldırır.”
Bir başka rivâyette (Müslim, Tevbe 19) şöyle buyurulmuştur:
“Allah Teâlâ’nın yüz rahmeti vardır. Bunlardan birini insanlar, cinler, hayvanlar ve böcekler arasına indirmiştir. Onlar bu sebeple birbirlerini sever ve birbirlerine acırlar. Yabani hayvan yavrusuna bu sebeple şefkat gösterir. Allah, o doksan dokuz rahmeti kıyamet günü kullarına merhamet etmek için yanında alıkoymuştur.”
Buhârî, Edeb 19; Müslim, Tevbe 17, 19. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 99; İbni Mâce, Zühd 35
قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l kavli, لِمَنْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَنْ istifham ismi, لِ harf-i ceriyle mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. الْاَرْضِ atıf harfi وَ’la makabline matuftur.
قُلْ لِلّٰهِۜ كَتَبَ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l kavli, لِلّٰهِ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لِلّٰهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Önceki cümlenin delaletiyle takdiri, مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ şeklindedir.
كَتَبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلٰى نَفْسِهِ car mecruru كَتَبَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الرَّحْمَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
يَجْمَعَنَّكُمْ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakîledir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِلٰى يَوْمِ car mecruru يَجْمَعَنَّكُمْ fiiline mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَا رَيْبَ ف۪يهِ cümlesi, يَوْمِ الْقِيٰمَةِ ’in hali olarak mahallen mansubdur.
لَا harfi, cinsini nefyeden olumsuzluktur. اِنَّ gibi ismini nasb, haberini ref eder.
رَيْبَ kelimesi, لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. ف۪يهِ car mecruru لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası خَسِرُٓوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
خَسِرُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْفُسَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ zaid harftir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يُؤْمِنُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
Ayet, istînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşai isnaddır.
قُلْ fiilinin mef’ûlü olan mekulü’l-kavl cümlesi لِمَنْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ şeklinde istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham, gerçek manada soru olmayıp, ikaz ve azarlama manasına geldiğinden cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Cevabı malum bu istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Mecrur mahaldeki istifham ismi, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın, îrabdan mahalli olmayan sıla cümlesi mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. الْاَرْضِ , car-mecrur فِي السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i câmia tezattır.
السَّمٰوَاتِ ’tan sonra الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır.
فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf, عَلَيْ yerine kullanılmıştır. Çünkü semavat ve dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Gökyüzünde ve yeryüzünde bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
İstifham, takrir manasında mecaz olarak kullanılmıştır. Burada takrir ile mananın lâzımı kastedilmiştir. Bu da müşriklerin azarlanması ve onların şirk inançlarının geçersizliğini ikrar etmeleridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette geçen, "Deki: "Göklerde ve yerde olan herşey kimin?" cümlesi bir sorudur; "De ki: "Allah'ındır" ifadesi de bir cevaptır. Allah, peygamberine önce soru sormasını emretmiş, sonra da bu şekilde cevap vermesini söylemiştir. Bu cevap, hiçbir münkirin inkâr edemeyeceği ve hiçbir müdafinin savunamayacağı (karşı çıkamayacağı) şekilde, son derece açık olduğu zaman, güzel ve yerinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
”De ki: Göklerde ve yerde olan kimindir?” sorusuyla surenin başına dönülmüştür. Reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Soru, azarlama manasında gelmiştir. Maksat muhatabı düşünmeye sevk etmektir.
مَا ism-i mevsûlu Allah indinde bütün mahlukatın akılsız hükmünde olduğuna tariz için gelmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
قُلْ لِلّٰهِۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşai isnaddır. قُلْ fiilinin mef’ûlü olan mekulü’l-kavl olan لِلّٰهِ cümlesinde îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لِلّٰهِ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Takdiri; önceki cümlenin delaletiyle مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ (yeryüzü ve gökyüzünde olan şeyler) şeklindedir.
قُلْ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لِلّٰهِ kelimesindeki لِ harf-i ceri mülkiyet manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كَتَبَ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَۜ
İstînafiyye olarak fasılla gelen cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Âşûr bu cümlenin itiraziyye olduğunu söylemiştir. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلٰى نَفْسِهِ car-mecruru ihtimam için, mef’ûl olan الرَّحْمَةَۜ ‘e takdim edilmiştir
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Veciz ifade kastına matuf نَفْسِهِ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan نَفْسِ , şan ve şeref kazanmıştır. Bu ifadede tecrîd sanatı vardır.
كَتَبَ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَۜ ifadesinde istiâre vardır. Burada yazma [ كَتَبَ ] ile kastedilen, hüküm vermek, gerekli kılmaktır. Allah Teâla, bu hükmü, yazılı şeylerin kalıcılığı gibi sabit ve kalıcı olmasıyla nitelemekte mübalağa yapmak için yazmayı, hükmetmek yerine zikretmiştir.
Müminleri müjdelemek ve müşrikleri tehdit etmeye tariz için Allah’ın rahmeti zikredilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كَتَبَ fiili burada ‘irade etti’ anlamındadır.
كَتَبَ fiili Allah’ın iradesi manasında kullanılmıştır. Rahmetini bizzat kendisi için sıfat olarak kullanmıştır. Bu sıfat; zaman ve cihet açısından hususi olsa da mahlukatıyla alakalı sabit ve değişmez bir sıfattır. Bunun sabit oluşu bağlayıcılık açısından iradesine benzetilmiştir. Bu mana için كَتَبَ fiili istiare edilmiştir. Bu fiil aslında zorunluluk, yükümlülük ifade eder. Karine, makamın ilahi olması veya bunu kendisine gerekli kılmasıdır. Çünkü kişi kendisini bir şeye mecbur kılmaz. Sadece tercih ederek yapar. Ancak başkalarını bir şeye zorlar, mecbur bırakır. Bundan maksat yazılı, zorunlu bir emir gibi yerine getirilmesidir. Çünkü insanlar bir vaadi veya anlaşmayı tekid etmek istediklerinde onu yazarlar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Alimler bu ayette geçen "rahmet" kelimesi ile ne kastedildiği hususunda ihtilaf etmişler, bazıları: "Bu rahmet, Allah Teâlâ'nın ömürleri boyunca onlara mühlet verip, onlar üzerinden "köklerini kazıma" azabını kaldırıp, onlara bu dünyada peşin ceza vermemesidir" demişlerdir. Bundan muradın, "Allah, peygamberlerini tekzib etmeyi bırakıp tövbe eden, o peygamberleri tasdik eden ve şeriatlarını kabul eden kimseler için, rahmeti kendisine yazıp farz kıldı" manası olması da söylenmiştir. Selman (ra)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah Teâlâ gökleri ve yeri yaratınca, yüz tane de rahmet yaratmıştır. Her bir rahmet gök ile yer arasını dolduracak kadardır. Allah'ın kendi katında doksan dokuz rahmeti vardır. Allah, mahlukatı arasında rahmetin bir cüzünü paylaştırmıştır ki bu rahmet sayesinde mahlukat birbirine şefkat ve merhamet eder. Bunun en sonunda arta kalanını da sadece müttakilere vermiştir." (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ
Fasılla gelen لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
Muksemun bih, mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cinsini nefyeden لَا ’ nın dahil olduğu لَا رَيْبَ ف۪يهِ cümlesi يَوْمِ الْقِيٰمَةِ ‘nin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ف۪يهِ car mecruru لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. لَا ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu cümlede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Andolsun sizi mutlaka kıyamet gününe toplayacak.] ifadesinde Allah Teâlâ, herkesi huzuruna toplayacağını beyan ederken, bunun içine herkesin hak ettiği karşılığı bulacağı manasını idmâc etmiştir. Hem ümit hem tehdit anlamı taşıyan bu cümlede lazım melzum alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن harfi, fiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Ayette geçen, "De ki: "Göklerde ve yerde olan her şey kimindir?" De ki: "Allah'ındır." sözü, gaib sıygası ile gelmiş bir ifadedir. "(O), hepinizi kıyamet gününde toplayacaktır" cümlesi ise muhatap sıygası bulunan bir sözdür. Bu iki cümlenin bu şekilde getirilmelerindeki gaye, tehdid-i ilâhiyi kuvvetlendirmek içindir. Sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Sizler, göklerde ve yerde olan herşeyin Allah'a ait ve O'nun mülkü olduğunu, hakim olan melik'in idare ettiği kimselerin işini ihmal etmeyeceğini, hikmeti açısından, kendisine itaat edenle isyan edeni, hizmetine koşan ile yüz çevireni eşit tutmasının caiz olmayacağını anlayınca, keşke O'nun, kıyameti ikame edeceğini, bütün mahlukatı huzurunda toplayıp hepsini hesaba çekeceğini de anlasaydınız.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Kasem lamı ve tekid nûnunun gelmesi tehdidin gerçekleşeceğini ifade etmek içindir. Toplamaktan murad; tüm insanların tek tek ve cüzler halinde ayrı ayrı olanların toplanmasıdır. اِلٰى harf-i ceri ile gelmesi ‘sevk etme’ manası içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ ibaresinde nefy cins لَا ‘sı dolayısıyla şüphenin her çeşidi nefyedilmiştir.
“Kıyamet gününde” şeklinde في harf-i ceri ile değil de [Kıyamet gününe] şeklinde اِلٰى harf-i cerinin gelmesinde istiare-i tebeiyye vardır. İki manaya gelir:
1- O, sizi ölümde veya kabirlerinizde Kıyamet gününe kadar toplar, demektir.
2- O, sizi kıyamet gününe ulaştırıp toplayacak, o günde sizi bir araya getirmek suretiyle, sizinle o günü birbirine kavuşturacaktır. َ اِلٰى intihâ-i gaye harfiyle Hz. Âdem’den, belki daha öncesinden kıyamete kadar gelip geçenleri toprak altında cem edip biriktirdiğini, bir gün sıranın size de geleceğini belirten bir tarizdir. Zamanın uzaması sizi aldatmasın, Allah imhal eder ihmal etmez, demektir. Allah sizi kıyamet gününde cem edecektir; Vasıtalı kinayedir. Sizi cem edecek, mizanda hesaplarınızı tartacak, ona göre mükafat veya cezanızı verecektir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
Sonra, bakıp incelemeyi ihmal etmelerine ve hiçbir şey yaratamayan ‘şey’leri O’na ortak koşmalarına karşı, “hakkında şüphe olmayan kıyamet günü hepinizi mutlaka bir araya getirecek ve şirkinizden dolayı sizi cezalandıracaktır”, sözüyle onları tehdit etmiştir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ayette de Hak Teâlâ, kendi hükmüne ve hikmetine uygun düşenin, gelmiş geçmiş herkesi kıyamet meydanında toplamak olduğunu beyan etmiştir. Şüphe yok ki bu, şiddetli bir tehdittir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَلَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sıla cümlesi olan خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir içindir.
خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ cümlesinin manası tüccarın sermayesini zayi etmesi gibi kendilerini zayi etmeleridir. Hüsran; fayda sağlaması gereken şeyi kaybetmek manasında müsteardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ cümlesindeki ف sebebiyyedir. Cümle اَلَّذ۪ينَ ‘nin haberidir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Menfi fiil cümlesi formunda gelen müsned olan لَا يُؤْمِنُونَ , faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesinde olayı canlandırarak onun dikkatini uyanık tutmayı sağlar.
Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Kuran Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ cümlesindeki فَ harfi tefrî’ ve sebep içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Son cümlede كُمْ (siz) zamirinden هُمْ (onlar) zamirine dönüldüğü için iltifat vardır.
Bu kelam, şart ile cevabı gibidir. Yani onların iman etmemeleri, hüsranları sebebiyledir. Zira hislere, vehme uymak, taklide dalmak ve tefekkür etmede gafil davranmak, onların küfürde ısrar ve imandan uzaklaşmalarına sebep olmuştur.
Bu cümle, daha önce geçen قُلْ [De ki] emrine dahil olmayıp onların halini kınamak için doğrudan doğruya Allah Teâlâ tarafından ifade buyurulmuş bir tezyîl mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي الَّيْلِ وَالنَّهَارِۜ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ١٣
Bu âyette de Allah’ın hükümranlığı teyit edilerek göklerde ve yerde bulunanlar gibi gece ile gündüzde barınan her şeyin yani bütün zaman kategorisine giren varlıkların da Allah’ın mülkünden olduğu; Allah’ın, ister gecenin karanlığında, ister gündüzün aydınlığında olsun, her varlığı, her olup biteni kesin olarak duyup bildiği ifade edilmiştir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 383
وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي الَّيْلِ وَالنَّهَارِۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا , muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası سَكَنَ فِي الَّيْلِ وَالنَّهَارِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
سَكَنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. فِي الَّيْلِ car mecruru سَكَنَ fiiline mütealliktir. النَّهَارِ kelimesi, atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
فِي harf-i ceri mecruruna, mekân zarfı, zaman zarfı, söz ve görüş konusu olarak, vardır/mevcuttur, hal, sebep, mukayese, karşılaştırma gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. السَّم۪يعُ haber olup damme ile merfûdur. الْعَل۪يمُ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
السَّم۪يعُ - الْعَل۪يمُ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي الَّيْلِ وَالنَّهَارِۜ
وَ istinâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan سَكَنَ فِي الَّيْلِ وَالنَّهَارِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, sonraki habere dikkat çekme ve tazim amacına matuftur.
Gece ve gündüz kelimeleri bütün zamanlardan kinayedir.
Birbirine tezat nedeniyle atfedilmiş الَّيْلِ - النَّهَارِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Cer mecrurun takdimi hasr içindir. فِي harf-i ceri zaman zarfı içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لَهُ , maksurun aleyh/sıfat, مَا سَكَنَ maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Şuarâ/113)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden iki tekit hükmündeki kasrla tekit edilen bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الَّيْلِ ; zikir için tahsis edilmiştir. Çünkü bu vakitte olanın gizliliği çoktur. النَّهَارِ ise kapsamı genişletmek için geceye atfedilmiştir. Böylece, gece zikredilince ehemmiyeti dolayısıyla gecede saklı olan şeyleri bilmenin kastedildiği ve gündüz olanları bilmenin kastedilmediği anlaşılmasın diye gündüz de zikredilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
و istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin الْ takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında وَ olmadan gelmesi, bu vasıfların ikisinin birden O’nda mevcudiyetini gösterir.
السَّم۪يعُ - الْعَل۪يمُ sıfatlarının ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki kelimenin arasındaki vezin uyumu muvazene sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır. Her ikisi de mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Cümlede idmâc sanatı vardır. “Allah Teâlâ bilir, işitir.” anlamının yanında “bilmekle ve işitmekle kalmaz, gereken karşılığı verir” manası da taşımaktadır. Lâzım zikredilmiş melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayetin bu son cümlesi, Kur'an’da altı ayette aynen tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
O semî’ ve alîmdir. Bu isimler onların “Yahudi olun” gibi bütün konuşmalarını Allah'ın işittiğine ve bildiğine ta’rizdir.
السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ Bu iki kelime mübalağa sıygalarındandır. Manası: Allah'ın işitmesi ve bilgisi her şeyi kuşatmıştır, demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
Sıfat-ı müşebbehe sübut (devamlılık ve süreklilik) ifade eder.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
Ayet, Allah Teâlâ'nın iki sıfatının zikriyle şöyle bitmiştir: وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ [O, hakkıyla işitici, kemâliyle bilicidir] Burada Allah Teâlâ'nın السَّمِيعُ الْعَلِيمُ sıfatları zikredilmiştir. Bunun sebebi, ayet-i kerimede işitilecek ve bilinecek şeylerin zikredilmiş olmasıdır. İnatlaşma ve muhalefet içinde olanlar söz ya da eylemle müdahalede bulunuyorlardı. Dolayısıyla ayet bu iki yüce sıfatla sona ermiştir.
Ve O, Semi' ve Alîm’dir: Bütün duyulanları tamamıyla işitir ve her şeyi tamamıyla bilir. O'ndan gizli kalacak ne bir söz vardır, ne de bir fiil. Şu halde öfkeden önce, rahmeti kendine yazmış ve bundan dolayı rahmeti, öfkesini geçmiş olan Allah'tan başlangıç olarak öfke, gazap gelmiyor diye, sonuç olarak da gelmez, nefislerin kötü kullanılmasının hiç sorumluluğu olmaz sanıp da nefislere zarar vermemeli, ahirete inanmalı ve o gün için çalışmalıdır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
قُلْ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَتَّخِذُ وَلِياًّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُۜ قُلْ اِنّ۪ٓي اُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ اَوَّلَ مَنْ اَسْلَمَ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ١٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | أَغَيْرَ | başkasını mı? |
|
| 3 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 4 | أَتَّخِذُ | edineyim |
|
| 5 | وَلِيًّا | dost |
|
| 6 | فَاطِرِ | yoktan var eden |
|
| 7 | السَّمَاوَاتِ | gökleri |
|
| 8 | وَالْأَرْضِ | ve yeri |
|
| 9 | وَهُوَ | ve kendisi |
|
| 10 | يُطْعِمُ | besleyen |
|
| 11 | وَلَا |
|
|
| 12 | يُطْعَمُ | fakat beslenmeyen |
|
| 13 | قُلْ | de ki |
|
| 14 | إِنِّي | bana |
|
| 15 | أُمِرْتُ | emrederdi |
|
| 16 | أَنْ |
|
|
| 17 | أَكُونَ | olmam |
|
| 18 | أَوَّلَ | ilki |
|
| 19 | مَنْ | olanların |
|
| 20 | أَسْلَمَ | İslam |
|
| 21 | وَلَا | ve sakın |
|
| 22 | تَكُونَنَّ | olma |
|
| 23 | مِنَ |
|
|
| 24 | الْمُشْرِكِينَ | ortak koşanlardan |
|
“Dost” diye çevirdiğimiz velî ve “yoktan var eden” diye çevirdiğimiz fâtır, esmâ-i hüsnâdan olup ilki Allah’ın yönetici, yardımcı ve dost olduğunu; ikincisi de yapıp yaratan, yokluktan varlık sahnesine çıkaran olduğunu ifade eder. Bu âyette yüce Allah kısaca “yediren ama yedirilmekten münezzeh olan” şeklinde tavsif edilerek bütün varlıkların rızıklarını, ihtiyaçlarını karşılarken kendisinin yedirilmekten, ihtiyaçtan münezzeh olduğu ifade buyurulmuştur. Çünkü bütün uydurma tanrılar aslında birer hiç olup kendi bağlılarınca beslendikleri, desteklendikleri, büyültüldükleri, ululandıkları halde beslenmeye muhtaç olmayan, her şeye kendisi değer kazandırıp hiçbir kimsenin ve hiçbir şeyin kendisine değer katmasına, destek vermesine muhtaç olmayan, dolayısıyla gerçek anlamıyla ulûhiyyete lâyık olan tek varlık O’dur.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 384
قُلْ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَتَّخِذُ وَلِياًّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, اَتَّخِذُ وَلِياًّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. غَيْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda istisna harfidir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اَتَّخِذُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ‘dir. وَلِياًّ ikinci mefûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَتَّخِذُ fiili değiştirme manasında kalp fiillerindendir.
فَاطِرِ lafza-i celâlden bedel olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ atıf harfi وَ ’la السَّمٰوَاتِ ‘ye matuftur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يُطْعِمُ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. لَا يُطْعَمُ cümlesi atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُطْعَمُ damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir. İstisnanın kısımları üçe ayrılır:
1. Muttasıl istisna 2. Munkatı’ istisna 3. Müferrağ istisna
غَيْرَ nahiv alimlerinin çoğunluğuna göre اِلَّا gibi istisna olarak kullanılmaktadır. Ancak غَيْرَ ’nın اِلَّا ’dan farkı, cümledeki konumuna göre îrab almasıdır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar.
2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zü’l hal” veya “sahibu’l hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.Hal, sahibu’l hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır.
Hal üçe ayrılır: 1) Müfred olan hal (Müştak veya camid) 2) Cümle olan hal (İsim veya fiil) 3) Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُطْعَمُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi طعم ‘dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَتَّخِذُ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
فَاطِرِ kelimesi, sülâsi mücerredi فطر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ اِنّ۪ٓي اُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ اَوَّلَ مَنْ اَسْلَمَ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l kavli, ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اُمِرْتُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اُمِرْتُ sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mahzuf ب harf-i ceri ile اُمِرْتُ fiiline mütealliktir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. اَكُونَ ’nin ismi, müstetir olup takdir انا ’dir. اَوَّلَ kelimesi اَكُونَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ , muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اَسْلَمَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اَسْلَمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ cümlesi mukadder sözün mekulü’l kavlidir. Takdiri; قيل لي : لا تكوننّ (Bana ‘’sakın olma’’ denildi.) şeklindedir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُونَنَّ nakıs, fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Fiilin sonundaki نَّ ,tekid ifade eden nûn-u sakiledir. تَكُونَنَّ ’nin ismi müstetir olup takdiri أنت dir. مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ car mecruru تَكُونَنَّ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
مِنْ harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel/karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Burada ba’z (yani bir kısmı) manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَسْلَمَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi سلم ’dir.
الْمُشْرِك۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَتَّخِذُ وَلِياًّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayet emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَغَيْرَ اللّٰهِ اَتَّخِذُ وَلِياًّ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda gelen bu cümle soru manasından çıkıp, kınama ve tenkit anlamına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. اَتَّخِذُ fiilinin mef’ûlü konumundaki غَيْرَ اللّٰهِ izafeti, ihtimam için, amiline takdim edilmiştir.
غَيْرَ اللّٰهِ izafeti غَيْرَ ’nın tahkiri içindir. غَيْرَ istisna harfidir. Mana [Allah’ın dışında veya yanında] şeklindedir.
İkinci mef’ûl وَلِياًّ , ilk mef’ûl غَيْرَ اللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir. Kelimedeki nekrelik herhangi bir manasında cins ve kıllet ifade eder.
فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , lafza-ı celâlden bedel veya onun sıfatıdır.
وَالْاَرْضِ , tezat nedeniyle muzafun ileyh olan السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir. Semavat yeryüzünü, gökyüzünü kapsadığı halde semavattan sonra الْاَرْضِ ‘nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.
فَاطِرِ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Hal وَ ’ıyla gelen وَهُوَ يُطْعِمُ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Tezat sebebiyle makabline atfedilen وَلَا يُطْعَمُ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
يُطْعِمُ - لَا يُطْعَمُۜ fiilleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Ayrıca bu cümleler arasında mukabele sanatı vardır.
Söylenen sözün önemi sebebiyle قُلْ emri tekrar edilmiştir. İstifham inkâr içindir. Birinci mef’ûl, istifhama yakın olması için اَتَّخِذُ fiili ve failine takdim edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
"De ki: Allah'tan başkasını mı ben veli (tanrı) edinecekmişim?" buyurmuştur. Bil ki Allah Teâlâ, Allah'tan başkasını mı ben veli edinecekmişim?" denilmesi ile, Allah'tan başkasını veli edinir miyim?" denilmesi arasında bir fark bulunduğunu göstermiştir. Çünkü istifham-ı inkâri (menfi manayı tekid için gelen soru), veli edinme hususunda değil, Allah'tan başkasını veli edinme hususundadır. Halbuki sen onların, daha ehem olanı, daha az ehem olana takdim ettiklerini biliyorsun. O halde, Cenab-ı Hakk'ın ["Allah'tan başkasını mı ben Tanrı edinecekmişim!"] buyruğu, ikinci ibareden daha evla olur. Bunun bir benzeri de, ["Siz, ey cahiller, bana Allah'tan başkasına mı tapmamı emrediyorsunuz?"] (Zümer, 64) ayetiyle, ["Allah mı size izin verdi?"] (Yunus, 59) ayetleridir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ayetteki inkârî istifhâm “Allah dışında veli edinilebilecek şey var mıdır? Akıllı bir kişi böyle yapar mı? Bundan daha büyük bir körlük ve cahillik olabilir mi? '' manalarındadır. Eğer ayet ''قُلْ اَتَّخِذُ اَغَيْرَ اللّٰهِ وَلِياًّ '' şeklinde gelseydi, inkâr sadece fiilin gerçekleşmesine yönelik olurdu ve bu manaları ifade etmezdi. Hemze; inkârî istifham içindir ve ondan sonra gelen kelime de inkâr mahallindedir; yani inkâr edilen şeydir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Zemde mübalağa, mantık yollu kelam olduğu söylenebilir.
غَيْرَ اللّٰهِ ibaresi inkâr makamında olduğu için takdim edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi).
غَيْرَ kelimesi ism-i celâle muzâftır. Allah’tan başka her şey manasında umumi bir ifadedir. Allah manası mef’ûlun lafzından anlaşılır. Allah’ı dost edinmeyi inkâr etmeyi ifade eder. Çünkü Allah’tan başkasını dost edinmeyince geriye sadece Allah’ı dost edinmek kalır. Bu terkip kasr manasındadır. الوَلِيُّ kelimesi yardım eden ve yöneten demektir. İlim ve kudret manası vardır.
(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ yani, [herkesi rızıklandıran ama hiç kimse tarafından rızıklandırılmayan] demektir. Mana, “bütün menfaatler O’nun katındandır ve bunlardan O’nun faydalanması söz konusu değildir.” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Burada yemeğin zikredilmesi, ona şiddetle ihtiyaç duyulduğu yahut rızıklandırılana en çok ulaşan şey o olduğu içindir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَاطِرْ kelimesi, فَطْر kökünden ism-i faildir ki, فِطْرَة bunun bina-i nev'i veya hasıl-ı masdarıdır. Fıtrat, bir öncül ilim ile takdir etmek manasını da içine almış olan خَلْق (yaratma) anlamının ikinci cüzüdür. Ve bu itibar iledir ki, yaratmak (خَلْق) ve (خِلْقَة) yaratılış, فَطْر ve فِطْرَة eş anlamlı olarak kullanılır. Yoktan yaratılış böyle olduğu gibi, bir asli maddeden yaratılış da böyledir. Bir maddeden diğer bir cismin, bir varlığın ortaya çıkması ilk önce böyle bir yarılma ile başlar. Bir yarılma ki, hem önceki maddeyi, hem de fezayı yarmıştır. Bir varlıktan, diğer bir varlığın kopması; bir tohumdan bir çimenin çıkması; bir hücreden bir hücrenin doğması hep bir yarılmadır. Bu yarılma, önceki maddeye göre bir yıkım ve bozulma, fakat ondan çıkan yeni varlığa göre de bir ıslah yarılması ve varlıktır. İlk yokluğu yarıp maddeyi çıkarışta ise hiçbir bozma manası yoktur. O, sırf iyi olan bir ayırmadır. İşte ilk önce mekanlıkta açık olan bu mana dolayısıyla, herhangi bir şeyin madde ile gerek geçmiş olsun ve gerek olmasın bilfiil olan ilk icat ve var etmeye فَطْر ve ilk varlığına ait durumuna فِطْرَة adı verilmiştir ki, bu fıtratın devamı içindeki uyuma da “tabiat” ismi verilir. Bunun için fıtrat, tabiattan öncedir. Tabiatın manası, fıtrat halinin devamı ve tekrarı mertebesinden başlayan bir uydusudur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
قُلْ اِنّ۪ٓي اُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ اَوَّلَ مَنْ اَسْلَمَ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Muhatap yine Hz. Peygamberdir. قُلْ fiilinin tekrar edilmesi konunun önemini vurgulamaktadır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنّ۪ٓي اُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ اَوَّلَ مَنْ اَسْلَمَ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ اَوَّلَ مَنْ اَسْلَمَ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberidir. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
اُمِرْتُ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَنْ اَكُونَ اَوَّلَ مَنْ اَسْلَمَ cümlesi, mahzuf ب harf-i ceriyle اُمِرْتُ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كاَنَ ’nin haberi olan اَوَّلَ ’nin muzâfun ileyhi konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sılası olan اَسْلَمَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedin izafetle gelmesi veciz anlatım amacına matuftur.
İlk müslüman olandan maksat İslam’a çağrılanlar arasından Müslüman olan kişi olduğu gibi İslamda kuvvet ve imkândan kinaye olması da caizdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı Kadr/1.)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin son cümlesi olan وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ cümlesi, takdiri قيل لي (Bana dendi ki) olan fiilin mekulü’l kavlidir. Mahzufla birlikte cümle, istînafiye veya makabline matuftur.
Mekulü’l kavl cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ car mecruru كَانَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
تَكُونَنَّ fiilinin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir.
اَكُونَ - لَا تَكُونَنَّ fiilleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَكُونَ اَوَّلَ مَنْ اَسْلَمَ cümlesiyle لَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
اَسْلَمَ - الْمُشْرِك۪ينَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Ayette mezheb-i kelâmî sanatı vardır. Allah’ın Peygamberi ondan başka bir ilâhı kabul edemeyeceğini mantıkî bir çerçevede izah etmektedir.
Bu ayet-i kerimedeki iltifat vaîd/tehdit ifade eder. Şirkten sakındırmak içindir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنّ۪ٓي ‘deki mütekellim zamirinden تَكُونَنَّ ‘deki muhatap zamirine iltifat yapılmıştır.
اِنّ۪ٓي اُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ اَوَّلَ مَنْ اَسْلَمَ [Ben, O’na teslimiyet gösterenlerin ilki olmakla emrolundum…] Müslümanların ilki Peygamber (s.a.v), Müslümanlık konusunda da ümmetinin en önde olanıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
مِنَ harf-i ceri teb’iz içindir. Yani ‘ortak koşanlardan bir kısmı’ manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)
قُلْ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ١٥
“Büyük gün”den maksat âhiret günüdür. Âyete göre Hz. Peygamber bile tebliğ ettiği dinin hükümlerinden istisna edilmiş değildir. Aksine günah işleyen –farzımuhal– bizzat peygamber bile olsa, o da âhirette günahının cezasını çekecektir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 384
قُلْ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, اِنّ۪ٓي اَخَافُ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَخَافُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَخَافُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdir انا ’dir.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَصَيْتُ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. رَبّ۪ي mef’ûlun bih olup mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
عَذَابَ amili اَخَافُ ‘nin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. يَوْمٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَظ۪يمٍ kelimesi يَوْمٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ اِنّ۪ٓي اَخَافُ
Ayet istînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşai isnaddır.
Bu öncesindeki manayı tekrar eden istînâf cümlesidir. Bu mana; şirk koşan kişiyi ceza ile tehdit, şirki terk edene de rahmet vaadi arasındaki ortak hedefte bir derecelendirmedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنّ۪ٓي اَخَافُ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَخَافُ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberidir.
Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı Kadr/1.)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ
İtiraziyye olarak fasılla gelmiş olan terkipte, عَصَيْتُ رَبّ۪ي cümlesi, şarttır. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
عَصَيْتُ fiilinin mef’ûlü olan rabbi izafetinde Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Peygamberimizin, Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işarettir.
Şart cümlesinin cevabı öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri; نالني العذاب (Bana azap gelir.) olan cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre mezkur şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübâlağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Az sözle çok anlam ifade etmiş olan عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ izafeti, اَخَافُ fiilinin mef’ûlüdür.
عَظ۪يمٍ , muzâfun ileyh olan يَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
يَوْمٍ ‘deki nekrelik tazim içindir.
عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ [azim günün azabı ibaresinde] mecâzî isnad vardır. Azap etme fiili, mecâz-ı aklî yoluyla gün kelimesine isnad edilmiştir. Aslında azap sebebi gün değil, o günde yaşananlardır. Bu üslup, o gündeki azabın korkunçluğunu vurgulamak için sebep müsebbep alakasıyla yapılan mecazî isnad sanatıdır. Maksad hakiki fail olan Allah Teâlâ’nın azabıdır. Allah Teâlâ hakiki faildir ama fiili, o gün işlemektedir. Dolayısıyla hakiki fail ile zaman ifade eden kelime arasında bir mülâbese vardır.
İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâbtır. Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi)
İtiraz cümleleri tetmim ıtnâbı babındandır. Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Beyzâvî ayeti şu şekilde tefsir eder: “Bu ayet onların umutlarını kesmek için mübalağa ifade ettiği gibi, onların azabı hak eden asiler olduğuna da tarizde bulunmaktadır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanış)
İsm-i celâlden رَبّ۪ي sözüne geçilmesinde Allaha isyanın çirkinliğine ima vardır. Çünkü O, onun Rabbidir, nasıl olur da O'na isyan edebilir? (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu itibarla, azabın büyüklüğünden kinaye olarak azabın azim güne izafe edilmesi güzel olmuştur. Çünkü azim günün azameti, örfen o günde olanların büyüklüğünü gerektirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)
إنِّيَ أخافُ إنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذابَ يَوْمٍ عَظِيم ifadesinden maksat, aksi manayı ispat etmektir. Sanki: "Umarım ki O’na itaat edersem, Rabbim bana merhamet eder, çünkü kimden azap kaldırılırsa, ona merhamet edilir" demiş gibidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
إنِّيَ أخافُ إنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ sözünden maksat, mukabili olan ‘’Eğer O’na itaat edersem Rabbimin bana merhamet edeceğini umuyorum’’ manasıdır. Çünkü azaptan uzaklaştırılan kişi rahmettedir. Bu mana mezheb-i kelamî üslubunda ifade edilmiştir. Bu üslupta medlûlun anlaşılması için delil zikredilir. Bu; bir çeşit kinaye ve bed’i’ bir üsluptur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
مَنْ يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُۜ وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْمُب۪ينُ ١٦
Âhirette azaptan kurtulan kimse rahmet-i ilâhiyyeye nâil olacaktır. Kuşkusuz insan için bundan daha büyük bir kurtuluş yoktur; çünkü ebedî hayattaki mutluluğu bu şekildeki bir kurtuluşa bağlıdır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 384
مَنْ يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُۜ
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُصْرَفْ şart fiili olup, sükun ile meczum meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
عَنْهُ car mecruru يُصْرَفْ fiiline mütealliktir.
يَوْمَئِذٍ zaman zarfı, يُصْرَفْ fiiline mütealliktir. يَوْمَ zaman zarfı, إذ ’e muzaftır. يَوْمَ ref mahallinde feth üzere mebnidir. إذ mukadder sükun ile mebni bir isimdir. Çünkü muzâfun ileyh olarak cer mahallindedir. Aldığı tenvin ise mahzuf bir cümleden avzdır.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
رَحِمَهُ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْمُب۪ينُ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. الْفَوْزُ haber olup damme ile merfûdur. الْمُب۪ينُ kelimesi الْفَوْزُ ‘nün sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra
الْمُب۪ينُ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundaki terkipte sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ , şarttır. Şart ismi مَنْ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُصْرَفْ عَنْهُ cümlesi haberdir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
يَوْمَئِذٍ kelimesi tenvinli olarak gelmiştir. Bu tenvine ivaz tenvini denir. Hazfedilmiş muzâfun ileyh yerine gelmiştir. Muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَقَدْ رَحِمَهُ , tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف‘si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَن يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُ sözü; عَذَابَ kelimesinin sıfatı olarak bir şart-ceza cümlesidir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْمُب۪ينُ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil faide-i haber talebî kelamdır.
Müsnedün ileyhin uzak için kullanılan işaret ism-i ذٰلِكَ ile marife olması, işaret edilenin derecesinin yüceliğini ve şerefini ifade eder. Azaptan kurtuluşa işaret eden ذٰلِكَ ’de istiare sanatı vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
ذَ ٰلِكَ ile müşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)
Ayet, mana olarak önceki ayetin mukabilidir.
Haberin marife oluşu bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmek içindir.
الْفَوْزُ için sıfat olan الْمُب۪ينُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
الْفَوْزُ الْمُب۪ينُ terkibinde, الْفَوْزُ , gözle görünür manasına gelen الْمُب۪ينُ ‘le sıfatlanarak maddi bir varlık mesabesine konmuştur. Bu ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır. Ve مُبِين kelimesi belirmek, açık olmak, gözükmek, görünmek, ortaya çıkmak, meydana çıkmak, zuhur etmek, aşikâr olmak, belli olmak manasındaki اَبانَ fiilinden ism-i faildir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu cümle, istinafî olup azabın korkunçluğunu tekid eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُٓ اِلَّا هُوَۜ وَاِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ١٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 2 | يَمْسَسْكَ | sana dokundursa |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | بِضُرٍّ | bir zarar |
|
| 5 | فَلَا | yoktur |
|
| 6 | كَاشِفَ | açacak |
|
| 7 | لَهُ | onu |
|
| 8 | إِلَّا | başka |
|
| 9 | هُوَ | kendisinden |
|
| 10 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 11 | يَمْسَسْكَ | sana dokundursa |
|
| 12 | بِخَيْرٍ | bir hayır |
|
| 13 | فَهُوَ | kuşkusuz O |
|
| 14 | عَلَىٰ |
|
|
| 15 | كُلِّ | her |
|
| 16 | شَيْءٍ | şeyi |
|
| 17 | قَدِيرٌ | yapabilendir |
|
Hayır ve şerrin Allah’tan olduğu şeklindeki Ehl-i sünnet itikadını destekleyen bu âyetlere göre hastalık, yoksulluk gibi insanlara elem veren ve istenmeyen durumlar da sağlık ve zenginlik gibi arzu edilen durumlar da Allah’ın kudret elinde olup Allah bir kimseye bunlardan birini veya ötekini takdir ederse bunu önleyecek, takdire karşı koyabilecek hiçbir güç yoktur. Allah’tan gelebilecek zararı da faydayı da ancak dilerse yine kendisi önler. İnsanlar ne dilerse dilesin, sonunda yine O’nun dilediği olur. O’nun her şeye gücü yeter ve O kulları üzerinde tam bir hâkimiyete, karşı konulamaz bir kudrete sahiptir. Ayrıca O, tam bir hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olduğu için kimlerin fayda veya zarara müstahak olduğunu bilir; herkesin her halinden haberi olur ve hakîm olmasının bir sonucu olarak herkese, haline münasip ne ise onu verir, dolayısıyla hiç kimseye haksızlık etmez.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 384-385
وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُٓ اِلَّا هُوَۜ
وَ istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَمْسَسْكَ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir كَ mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl muahhar fail olup damme ile merfûdur. بِضُرٍّ car mecruru يَمْسَسْكَ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb, haberini ref eder.
كَاشِفَ kelimesi لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. لَهُٓ car mecruru لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.
اِلَّا istisna edatıdır. هُوَ munfasıl zamiri لَا ‘nın isminden bedel olup mahallen mansubdur.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir. İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:
1. Muttasıl istisna 2. Munkatı’ istisna 3. Müferrağ istisna (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi ve muzari gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Şart cümlesi mazi ve muzari fiille olur. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف‘si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَاشِفَ kelimesi, sülâsi mücerredi كشف olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَمْسَسْكَ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِخَيْرٍ car mecruru يَمْسَسْكَ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ car mecruru قَد۪يرٌ ’e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ haber olup damme ile merfûdur.
عَلَى harf-i ceri mecruruna istila, rağmen, karşı, hal gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف‘si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَد۪يرٌ۟ mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail; bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُٓ اِلَّا هُوَۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi يَمْسَسْكَ اللّٰهُ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi müminleri uyarmak ve emre itaate teşvik amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
بِضُرٍّ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
بِضُرٍّ ‘deki nekrelik muayyen olmayan cinse işaret eder.
مسّ fiilinin بِضُرٍّ ‘e nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan dokunma fiili zarara nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. Sebep-müsebbep alakasıyla mecazı mürseldir.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَلَا كَاشِفَ لَهُٓ اِلَّا هُوَۜ , cinsini nefyeden nefy harfi لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. كَاشِفَ kelimesi لَا ’nın ismidir. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. لَهُٓ ’un müteallakı olan لَا ’nın haberi mahzuftur.
اِلَّا istisna edatı, müstesna olan هُوَۜ ise cinsini nefyeden لَا ‘nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
كَاشِفَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
وَاِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
مسّ fiilinin بِخَيْرٍ ‘ ya nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan dokunma fiili hayra nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. Sebep-müsebbep alakasıyla mecazı mürseldir.
فَ karinesiyle gelen فَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ şeklindeki cevap cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ , ihtimam için amili olan قَد۪يرٌ۟ ‘a takdim edilmiştir.
شَيْءٍ ’deki tenvin kesret, tazim ve nev ifade eder.
قَد۪يرٌ۟ mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ cümlesiyle, يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
بِضُرٍّ - بِخَيْرٍ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يَمْسَسْكَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek yalnız O’nun elindedir.
Allah Teâlâ, zarar ve hayrın dokundurulmasından bahsetmiş fakat zararı (belayı), hayırdan şu iki şey ile ayırmıştır:
a) O, zararı hayırdan önce zikretmiştir ki bu, her zararın peşinden mutlaka bir hayır ve selametin gerçekleşeceğine delalet eder.
b) O, zararın (belanın) dokundurulması ile ilgili olarak, "zararı O’ndan başka giderecek yoktur" buyururken, hayrın dokundurulması ile ilgili olarak "(Bil ki) O, her şeye hakkıyla kādirdir" buyurmuştur. Böylece hayır hususunda, kendisinin her şeye kādir olduğunu ortaya koymuştur ki bu, Allah'ın insanlara hayrı vermeyi dilemesinin, zararı ulaştırmayı dilemesinden daha çok ve fazla olduğunu göstermektedir. Bütün bunlar, Allah'ın iradesinin daha çok rahmet tarafında bulunduğuna delalet etmektedir. Nitekim O (bir hadîs-i kudsîde), سَبَقَتْ رَحْمَتِى غَضَبِى "Rahmetim, gazabımı geçmiştir" buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
المَسُّ ; aslında elini bir şeyin üzerine koymak demektir. Bu, el yerine başka bir şey de olabilir. Bir şeyi başka bir şeye ulaştırmak manasında mecaz olarak kullanılır ve ulaştırmak manasında müstear olur. Çoğunlukla müstear olduğu alet de bununla birlikte zikredilir. Bu kelime de burada olduğu gibi ب harfiyle gelir. Böylece biri fiilde biri harfte olmak üzere iki istiare bir arada olur. Araf Sûresi’nde de böyle bir ayet vardır: ولا تَمَسُّوها بِسُوءٍ [Ona bir kötülük etmeyin.] (Araf/57) Mana şöyledir: Allah sana bir kötülük veya zarar ulaştırırsa…(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
إنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ cümlesi وإنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ cümlesinin daha umumi olarak mukabilidir. Çünkü hayır menfaati de kapsar ki mukabil olarak zikredilmesi için daha uygundur ve hoşlanılmayan ürkülen şeylerden de kurtulmayı da ifade eder. Böylece zarardan daha umumi olduğuna işaret edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ sözü şart için cevap olarak gelmiştir. Çünkü zikredilmiş cevabın ve mahzuf cevabın da illetidir. Takdir şöyledir: وإنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَلا مانِعَ لَهُ لِأنَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٍ في الضُّرِّ والنَّفْعِ (Size bir hayır dokundurursa O’na engel olacak bir şey yoktur. Çünkü O’nun ister hayır ister şer olsun her şeye gücü yeter) Bu umumi manayla arkadan gelen söze de bir hazırlık yapılmıştır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِه۪ۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ ١٨
وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِه۪ۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْقَاهِرُ haber olup damme ile merfûdur.
فَوْقَ mekân zarfı الْقَاهِرُ ’ye mütealliktir. عِبَادِهِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الْقَاهِرُ kelimesi sülâsi mücerredi قهر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْحَكِيمُ haber olup damme ile merfûdur. الْخَبِيرُ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
الْحَكِيمُ - الْخَبِيرُ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِه۪ۜ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsned ve müsnedin ileyhin marife gelmesi kasr ifade eder. Sadece kahhar olan O’dur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Haberin الْ takısıyla marife olması kasr ifadesinin yanında bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir. O, kahhar olmaya tahsis edilmiştir. هُوَ mevsûf/maksûr, الْقَاهِرُ sıfat/ maksûrun aleyh olur. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
قَاهِرُ ; hem galip gelme hem de boyun eğdirmek demektir. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
فَوْقَ mekan zarfı, الْقَاهِرُ ‘ya mütealliktir
Veciz ifade kastına matuf عِبَادِه۪ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması عِبَاد ‘ye şeref kazandırmıştır.
فَوْقَ عِبَادِه۪ۜ izafetinde istiare vardır. فَوْقَ kelimesinin anlamı yeryüzünde görünür şekilde yüksekte olmaktır. Allah’ın yüceliğinin ve gücünün görünür şekilde olduğu hakkında istiare olmuştur.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَوْقَ zarfı القاهِرُ kelimesine mütealliktir. Burada müstear olarak gelmiştir. Kahredenin hali; mağlubu yukarıdan alıp da çare bulamayan ve hareket edemeyen zalime benzetilmiştir. Eşsiz bir temsildir. Araf/127 de وإنّا فَوْقَهم قاهِرُونَ şeklindeki Firavun’un sözü de bunun gibidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
الْقَاهِرُ lafzı kudret ve kuvvetin tam ve mükemmel olduğunu, örtülü bir şekilde ifade etmektedir. Bu lafızdan sonra gelen lafız da Allah'ın عِبَادِهِ (kullarının) lafzıdır. İşte bu lafız da başkasının mülkü olmayı ve kudreti altında bulunmayı örtülü bir şekilde ifade eder. Binaenaleyh, ayette bahsedilen "üstünde bulunma" ifadesini, cihet bakımından olan, üstünde bulunmaya değil de kudret bakımından üstünde bulunma manasına hamletmek gerekir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
فَوْقَ عِبَادِهِ "kullarının üstünde.." lafzı, bu kahr ve kuvvetin herkes hakkında umum ifade ettiğine delalet etmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Kemâl sıfatları, kudret ve ilme tahsis edilmiştir. Kemâl ifade eden sıfatların hakikatinin kudret ve ilim sıfatları olduğu sabittir. Buna göre, ayetteki, "O, Kulların üstünde kahirdir" ifadesi, Allah'ın kudretinin kemâline; "...ve O, Hakîmdir, Habîrdir" ifadesi de, Allah'ın ilminin kemâline işarettir. هُوَ الْقَاهِرُ ifadesi "hasr" ifade eder ve manası da şu şekildedir: "Kudretin ve ilmin kemâliyle mevsuf olan, ancak Hak Subhanehu ve Teâlâ'dır." Buna göre, O'ndan başka kâmil varlık yoktur ve O'nun dışındaki her şey eksiktir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Akıllı olarak yaratılanlara العِبادُ denir. Dolayısıyla hayvanlar için عِبادُ اللَّهِ denmez. Aslında العِبادُ kelimesi عَبْدٍ kelimesinin çoğuludur ve kullanım mahlukata mahsustur. العَبِيدَ kelimesi ise yine عَبْدٍ kelimesinin çoğuludur ama memluk(sahip olunan, köle) manasına tahsis edilmiştir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ
Cümle, makabline وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin الْ takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında, bu iki vasfın Allah Teâlâda kemâl derecede olduğunu da ifade eder.
Haber olan iki vasfın aralarında وَ olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.
الْحَك۪يمُ - الْخَب۪يرُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
الْحَك۪يمُ - الْخَب۪يرُ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan, sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Mübalağalı ism-i fail kalıbı, bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
الخَبِيرُ kelimesi bilmek manasındaki müteaddi olan خَبَرَ fiilinden mübalağalı ism-i faildir.
Bildiği ve denediği zaman, bu konuyu bildi manasında خَبَرَ الأمْرَ denir. Ona الخَبَرِ kelimesinden müştak denmesi, bir şey biliniyorsa ondan bahsetmek mümkün olduğu içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Her insan doğru yol üzerine doğar. Gün gelir doğruyla yanlışın arasındaki farkı gördüğünde, önünde farklı yolların açıldığını farkeder. Artık kendi tercihleriyle hareket etme zamanıdır. Attığı adımlardan, aldığı kararlardan sorumludur. Kimisi tercihlerinden dolayı ana yoldan kopup gider, kimisi kopup gitmemek için yolun sonuna kadar mücadele eder.
Hayat uzayıp giden matematik denklemi gibidir. Yapılan her tercih, önemsenmeyen en ufak karar ve hareket illa ki bu denklemin sonucunu etkiler. Üstelik, asıl sonucu etkiledikleri gibi başka ihtimallerin de kapısını, ya açar ya da kapatır. Ve hepsi insanın karakterini, düşünme şeklini, duygularını ve karşısına çıkan ani ihtimaller karşısındaki tavrını şekillendirir.
Tercihlerinin sona ereceği güne ulaştığında, kimin yerinde olmak ister insan? Yaşadığı hayatta, sahip olduklarıyla elinden geleni yapan mı? Her fırsatta gerçeklerden kaçan mı? Allah katında yükselen mi? Zelil olan mı? Allah’ın rızasını kazanan mı? İki cihanını da kaybeden mi?
Tercihlerini haktan yana yapanlardan ve daima doğru yolda kalanlardan. Yeryüzünde dolaşıp ibret alanlardan. Tarihinin, topraklarının ve şehitlerinin değerini bilenlerden, hepsi için şükredenlerden, hepsine sahip çıkanlardan ve kaybetmekten Allah’a sığınanlardan olmak duasıyla.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji