22 Ağustos 2024
En'âm Sûresi 19-27 (129. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

En'âm Sûresi 19. Ayet

قُلْ اَيُّ شَيْءٍ اَكْبَرُ شَهَادَةًۜ قُلِ اللّٰهُ شَه۪يدٌ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ وَاُو۫حِيَ اِلَيَّ هٰذَا الْقُرْاٰنُ لِاُنْذِرَكُمْ بِه۪ وَمَنْ بَلَغَۜ اَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ اَنَّ مَعَ اللّٰهِ اٰلِهَةً اُخْرٰىۜ قُلْ لَٓا اَشْهَدُۚ قُلْ اِنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ وَاِنَّن۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَۢ  ١٩


De ki: “Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Allah benimle sizin aranızda şahittir. İşte bu Kur’an bana, onunla sizi ve eriştiği herkesi uyarayım diye vahyolundu. Gerçekten siz mi Allah ile beraber başka ilâhlar olduğuna şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben şahitlik etmem.” De ki: “O, ancak tek bir ilâhtır ve şüphesiz ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 أَيُّ hangi
3 شَيْءٍ şey ش ي ا
4 أَكْبَرُ daha büyüktür ك ب ر
5 شَهَادَةً şahidlik bakımından ش ه د
6 قُلِ de ki ق و ل
7 اللَّهُ Allah
8 شَهِيدٌ şahiddir ش ه د
9 بَيْنِي benimle ب ي ن
10 وَبَيْنَكُمْ sizin aranızda ب ي ن
11 وَأُوحِيَ ve vahyolundu و ح ي
12 إِلَيَّ bana
13 هَٰذَا bu
14 الْقُرْانُ Kur’an ق ر ا
15 لِأُنْذِرَكُمْ sizi uyarayım ن ذ ر
16 بِهِ onunla
17 وَمَنْ ve herkesi
18 بَلَغَ ulaştığı ب ل غ
19 أَئِنَّكُمْ siz
20 لَتَشْهَدُونَ şahidlik ediyor musunuz? ش ه د
21 أَنَّ gerçekten
22 مَعَ ile beraber
23 اللَّهِ Allah
24 الِهَةً ilahlar olduğuna ا ل ه
25 أُخْرَىٰ başka ا خ ر
26 قُلْ de ki ق و ل
27 لَا
28 أَشْهَدُ ben şahidlik etmem ش ه د
29 قُلْ de ki ق و ل
30 إِنَّمَا ancak
31 هُوَ O
32 إِلَٰهٌ İlahtır ا ل ه
33 وَاحِدٌ tek bir و ح د
34 وَإِنَّنِي şüphesiz ben
35 بَرِيءٌ uzağım ب ر ا
36 مِمَّا şeylerden
37 تُشْرِكُونَ sizin ortak koştuğunuz ش ر ك

İlk cümlenin harfî tercümesi “Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?” şeklindedir. Ancak biz, Zemahşerî’nin getirdiği yorumu (II, 7) esas alarak anlamayı kolaylaştırmak için söz konusu cümleyi “Hangi şahidin şahitliği daha güvenilirdir?” şeklinde çevirmeyi uygun bulduk. Bundan önceki âyetlerde ağırlıklı olarak Allah Teâlâ’nın zât ve sıfatlarıyla ilgili deliller üzerinde durulmuştu. Bu âyette ise Hz. Muhammed’in risâletinin ispatına geçilerek bu hususta en büyük şahidin kim olduğu sorusuna –cevabın açıklığından dolayı– hemen “Benimle sizin aranızda Allah şahittir” cevabı verilmiştir. Vâhidî’nin, bu âyetin inmesine sebep olduğunu kaydettiği bir rivayete göre (Esbâbü’n-nüzûl, s. 160; el-Vecîz, I, 347) Mekke ileri gelenleri Resûlullah’a hitaben “Ey Muhammed, söylediklerinle ilgili olarak hiç kimsenin seni tasdik ettiğini görmedik. Hatta yahudilere ve hıristiyanlara sorduk; onlar, senin ismin veya niteliklerinle ilgili olarak kendi kitaplarında ve dinlerinde herhangi bir bilgi olmadığını söylüyorlar. Bize, senin Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik edecek birini göster” demişler; bunun üzerine yukarıdaki âyet nâzil olmuştur. 

“Bu Kur’an bana, hem sizi hem de ulaştığı herkesi onunla uyarmam için vahyedildi” meâlindeki ifade, Hz. Peygamber’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in bütün insanlığa gönderildiğini, dolayısıyla İslâm’ın evrensel bir din olduğunu göstermektedir. Bu âyet, insanları hem Allah’ın birliğine hem de Hz. Muhammed’in peygamberliğine şehadet etmeye çağırdığından, kelime-i şehâdeti anlam olarak ihtiva etmektedir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 385-386    

قُلْ اَيُّ شَيْءٍ اَكْبَرُ شَهَادَةًۜ 

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  اَيُّ شَيْءٍ اَكْبَرُ شَهَادَةً ’dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَيُّ  istifham ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur.  شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَكْبَرُ  haber olup damme ile merfûdur.  شَهَادَةً  temyiz olup fetha ile mansubdur. 

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَكْبَرُ  kelimesi ism-i tafdildir.İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


قُلِ اللّٰهُ شَه۪يدٌ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ وَاُو۫حِيَ اِلَيَّ هٰذَا الْقُرْاٰنُ لِاُنْذِرَكُمْ بِه۪ وَمَنْ بَلَغَۜ


Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  اللّٰهُ شَه۪يدٌ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. شَه۪يدٌ  haber olup damme ile merfûdur.  بَيْن۪ي  mekân zarfı, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri  ى  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  بَيْنَكُمْ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُو۫حِيَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  اِلَيَّ  car mecruru  اُو۫حِيَ  fiiline mütealliktir. İsaret ismi  هٰذَا  naib-i fail olarak mahallen merfûdur. الْقُرْاٰنُ  kelimesi  ذَا ’dan bedel veya onun atf-ı beyanı olup damme ile merfûdur.

لِ  harfi,  اُنْذِرَكُمْ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  اُو۫حِيَ  fiiline mütealliktir.

اُنْذِرَكُمْ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بِه۪  car mecruru  اُنْذِرَكُمْ  fiiline mütealliktir. 

مَنْ  müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ  ile   اُنْذِرَكُمْ ’deki hitap zamirine matuf olup, mahallen  mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  بَلَغَ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamiri mahzuftur. Takdiri, بلغه القرآن  şeklindedir.

بَلَغَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Yani Kur’an’dır. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُو۫حِيَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  وحي’dir. 

اُنْذِرَكُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نذر ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

 اَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ اَنَّ مَعَ اللّٰهِ اٰلِهَةً اُخْرٰىۜ

 

İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

كُمْ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.

تَشْهَدُونَ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

تَشْهَدُونَ  fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel amili  تَشْهَدُونَ  ‘nün mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

مَعَ  mekân zarfı  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  اٰلِهَةً  kelimesi  اَنَّ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur. اُخْرٰى kelimesi  اٰلِهَةً ’in sıfatı olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 قُلْ لَٓا اَشْهَدُۚ قُلْ اِنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ وَاِنَّن۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَۢ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  لَٓا اَشْهَدُ ’dur.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

لَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اَشْهَدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdir  انا ’dir.

قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  اِنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ ’dur.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّمَا  kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki  مَا harfidir,  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اِنَّ’nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir.

Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلٰهٌ  haber olup damme ile merfûdur. وَاحِدٌ  kelimesi  اِلٰهٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

وَ  atıf harfidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

ن۪  vikayedir. ي  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. بَر۪ٓيءٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. 

مَا  müşterek ism-i mevsûlu  مِنْ  harf-i ceriyle  بَر۪ٓيءٌ ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تُشْرِكُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

تُشْرِكُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org 

تُشْرِكُونَۢ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  شرك ‘dir.

İf’al babı fiile, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

قُلْ اَيُّ شَيْءٍ اَكْبَرُ شَهَادَةًۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

Hz. Peygamberden şahit isteyenleri red için sevk olunmuş müstenefe cümlesidir. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an) 

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَيُّ شَيْءٍ اَكْبَرُ شَهَادَةًۜ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle vaz edildiği soru anlamından çıkarak kınama ve takrir anlamı kazandığı için mecazı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu için tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde  شَيْءٍ ‘e muzaf olan istifham ismi  اَيُّ , mübteda, اَكْبَرُ  haberdir.  شَهَادَةًۜ , temyizdir.

Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

اَكْبَرُ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

شَيْءٍ ‘deki nekrelik, cins ifade eder.

Burada أكْبَرُ  kelimesi  أقْوى  manasındadır. Şehadetin cinsini ifade etmek için daha uygundur. Bu; kelimenin delalet ettiği şey yerine kullanılmasıdır. Burada zatın büyüklüğü, mananın büyüklüğü için kullanılmıştır.  شَهادَةً  kelimesi büyüklüğün bir şeye nispeti için temyiz olarak gelmiştir. Yani bu temyizle tasdik edilen şey şehadettir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


قُلِ اللّٰهُ شَه۪يدٌ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Soruyu açıklama sadedindedir.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلِ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اللّٰهُ شَه۪يدٌ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ  cümlesi sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

قُلِ  emri, konunun önemini vurgulamak için tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir.

Müsned olan  شَه۪يدٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

بَيْن۪ي  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi )

قُلِ  [de ki] emirlerinin gösterdiği üzere zorlayıcı bir hak ortaya koyma, bir özel yaratılış olarak Allah Teala’nın gözle görünür bir emri ve şahitliğidir. Hz. Muhammed’e (s.a.v) ait peygamberlik de her şeyden önce Allah Teâlâ’nın kendi zatındaki ilmi ve Hz. Muhammed’in (s.a.v) kalbindeki şahitliği ile sabittir. Hz. Muhammed’in (s.a.v) Allah’ın Resulü olduğunu ve bu davada doğru kişi olduğunu henüz hiç kimse bilmez, hiç kimse şahitlik etmezse de Allah şahittir. Onu, Muhammedî kalpteki şahitliğiyle ispat eden Allah, dilerse bütün içlerde ve dışlarda da kendisine şahitlik ettiği sayısız ve hesapsız şahitler yaratarak ispat eder ve nitekim etmiştir. İyi bilmek gerekir ki peygamberlik vahyi sadece bir ilham almak değil, ilâhî zorlama ile bir ilâhî şahitliği almak ve aldığını kesin zorlama ile gözle görürcesine bilmektir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Bu ayetten muradın, Allah’ın şehadetinin, Hz. Muhammed’in (s.a.v) nübüvvetinin kesin ve sabit olduğu hususunda bulunması mümkün olacağı gibi bu şehadetin Allah’ın birliğinin kesin ve sübut bulmuş olduğu hususunda olması da mümkündür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَاُو۫حِيَ اِلَيَّ هٰذَا الْقُرْاٰنُ لِاُنْذِرَكُمْ بِه۪ وَمَنْ بَلَغَۜ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

اُو۫حِيَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naibu fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin  bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

هٰذَا  naib-i fail, الْقُرْاٰنُ , ism-i işaretten bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müsnedün ileyhin, هٰذَا  ile işaret edilmesi tazim içindir. 

Sebep bildiren harf-i cer  لِ  ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِاُنْذِرَكُمْ بِه۪ وَمَنْ بَلَغَۜ  cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle birlikte  اُو۫حِيَ  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لِاُنْذِرَكُمْ  fiilindeki  كُمْ  zamirine matuf olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  ‘in sılası olan  بَلَغَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Sıla cümlesinde ait zamir mahzuftur.

الْقُرْاٰنُ - اُو۫حِيَ  ve  اللّٰهِ - اٰلِهَةً  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وأُوحِيَ إلَيَّ هَذا القُرْآنُ  şeklindeki atıf, hususinin umuma atfı babındadır. Vahyedenin Allah olduğu bilindiği için fail hazfedilmiş ve fiil meçhul olarak gelmiştir. هَذا  ile Kur’an’a işaret edilmiştir. Bu mana mütekellimin ve bu vahyi işitenin zihninde hazırdır. Burada Kur’an’ın müjdeleyici olduğu zikredilmemiş, uyarıcı olduğunun zikriyle yetinilmiştir. Çünkü muhataplar mütekebbirdir. Burada Kur’an’ın müjdeleyici olduğunun zikri münasip değildir. Dolayısıyla Kur’an’ın gayesi onları uyarmaktır. Bunun için  لِأُنْذِرَكم بِهِ  buyurularak fiille birlikte onlara ait zamir de özellikle zikredilmiştir. Her ne kadar bu ibarenin atfedildiği kişiler hem müjdelenen hem de uyarılan kişiler olsa da  لِأُنْذِرَ بِهِ  buyurulmamıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَمَنْ بَلَغَ  ifadesi  كُمْ  zamiri üzerine atfedilmiştir. Yani “Bu Kur’an ile hem sizi hem de Arabı ve Acemi, Kur’an’ın kendisine ulaştığı herkesi inzar ederim.” demektir. Denildi ki bu, “Cinlerden ve insanlardan, kendisine Kur’an erişen herkesi...” veya “Kıyamete kadar kendisine Kur’an erişen herkesi...” manasındadır. Said İbn-i Cübeyr’in, bunu “Kur’an’ın eriştiği herkes” manasında aldığı rivayet edilmiştir. Buna göre Kur’an kendisine ulaşan her kişi sanki Hz. Peygamberi (s.a.v) görmüş gibi olur. Bu izaha göre ayette bir hazif bulunup, takdiri de  وَاُوحِىَ اِلَیَّ هٰذَا الْقُرْاٰنُ لِاُنْذِرَكُمْ بِهٖ وَمَنْ بَلَغَهُ هٰذَا الْقُرْاٰنُ (Bu Kur’an bana, kendisi ile sizi ve kendisine Kur’an’ın ulaştığı herkesi inzar edeyim diye vahyolundu.) şeklindedir. Fakat sözden anlaşıldığı için bu hazfedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ اَنَّ مَعَ اللّٰهِ اٰلِهَةً اُخْرٰىۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. إنّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olsa da gerçek manada soru olmayıp tevbih ve azarlama manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

Hemze inkârî istifham harfidir. Soru mütekellimin bilmediği veya cevap istediği bir konu olmadığı için cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَتَشْهَدُونَ اَنَّ مَعَ اللّٰهِ اٰلِهَةً اُخْرٰىۜ  cümlesi  إِنًّ ’nin haberidir. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. 

Masdar ve tekit harfi  اَنَّ  ve akabindeki cümlesi, masdar teviliyle  لَتَشْهَدُونَ  fiilinin iki mef’ûlü  yerindedir. Masdar-ı müevvel olan cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. مَعَ اللّٰهِ  mekan zarfı,  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  اٰلِهَةً , muahhar ismidir. 

اُخْرٰى  kelimesi  اٰلِهَةً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Ayette lafza-ı celâlin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اٰلِهَةً ‘deki nekrelik cins ve tahkir ifade eder.

قُلْ لَٓا اَشْهَدُۚ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَٓا اَشْهَدُ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

شَهَادَةًۜ - شَه۪يدٌ - لَتَشْهَدُونَ - اَشْهَدُۚ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَٓا اَشْهَدُۚ - لَتَشْهَدُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.


قُلْ اِنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلِ  emri, konunun önemini vurgulamak için ayette 4 kez tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavl olan  اِنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle  اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiştir. 

Kasr mübteda ve haber arasındadır. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. 

وَاحِدٌ  kelimesi,  اِلٰهٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِلٰهٌ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap, konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Ancak bunun aksi durumlarda da  اِنَّمَا  ile kasrın yapıldığı görülmektedir. Yani, muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak  اِنَّمَا  ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi Fatma Serap Karamollaoğlu)

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)


 وَاِنَّن۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَۢ

 

Ayetin son cümlesi makabline matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.

Mahallen mansub olan mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi,  بَر۪ٓيءٌ  ise  اِنَّ ’nin haberidir. 

Mecrur mahaldeki  مَا  müşterek ism-i mevsûlü,  مِنْ  harfiyle birlikte   بَر۪ٓيءٌ ‘e mütealliktir. Sılası olan  تُشْرِكُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Buradaki  مَّا ‘ nın masdariyye olması da caizdir. Yani  مِن إشْراكِكم (şirk koştuklarınızdan) demektir. Ancak mevsûl manası daha açıktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

En'âm Sûresi 20. Ayet

اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۢ اَلَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ۟  ٢٠


Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (Peygamberi) kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini ziyana sokanlar var ya, işte onlar inanmazlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ kendilerine
2 اتَيْنَاهُمُ verdiklerimiz ا ت ي
3 الْكِتَابَ Kitap ك ت ب
4 يَعْرِفُونَهُ onu tanırlar ع ر ف
5 كَمَا gibi
6 يَعْرِفُونَ tanıdıkları ع ر ف
7 أَبْنَاءَهُمُ oğullarını ب ن ي
8 الَّذِينَ kimseler
9 خَسِرُوا ziyana sokan(lar) خ س ر
10 أَنْفُسَهُمْ kendilerini ن ف س
11 فَهُمْ onlar
12 لَا
13 يُؤْمِنُونَ inanmazlar ا م ن

اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۢ

 

İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰتَيْنَاهُمُ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰتَيْنَاهُمُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْكِتَابَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَعْرِفُونَهُ  cümlesi, اَلَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَعْرِفُونَهُ  fiili  نَ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur.

ما  ve masdar-ı müevvel,  كَ  harf-i ceriyle mahzuf mef'ûlu mutlaka mütealliktir.Takdiri, يعرفون عرفانا كعرفانهم أبناءهم (Çocuklarını tanır gibi bir irfanla tanıdılar.) şeklindedir. 

يَعْرِفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَبْنَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


اَلَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ۟

  

Cümle, istînâf cümlesinden bedeldir. İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.

خَسِرُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْفُسَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  zaid harftir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يُؤْمِنُونَ  cümlesi,  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır.   Sülâsîsi  أمن ’dir. 

İf’al babı fiile, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۢ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mübteda konumundaki has ism-i mevsûlun sılası olan  اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اٰتَيْنَاهُمُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olmasının yanında o kişilere tahkir ifade eder. Ayrıca ism-i mevsûl, sonradan gelecek habere dikkat çeker.

يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۢ  cümlesi  اَلَّذ۪ينَ ’nin haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberin muzari fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye, hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Önceki ayetteki Hz.Peygambere hitaptan, bu ayette ona ait gaib zamire dönülmesinde iltifat sanatı vardır.

Teşbih harfinin dahil olduğu masdar harfi  مَا  ve akabindeki  يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْ  cümlesi, masdar tevilinde harfi cerle birlikte mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Mef’ûlü mutlakın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Müfredin müfrede benzetildiği teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. Müşebbeh oğullarını tanımak, müşebbehe bih Hz.Peygamberi tanımalarıdır.

يَعْرِفُونَ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Kitap ehlinin Nebi (s.a.v)’i tanımalarının, kendi sulbleri olan öz oğullarını tanımaları gibi kesin ve net olduğunu ifade eder. Teşbihi mürseldir. Aralarındaki benzerlik dolayısıyla semavi kitaplara muttali olmakla elde edilen akli bilgi, hissi bilgiye benzetilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveynî, Min Ğarîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru;1172)

عرِف  fiili çoğunlukla zat ve beş duyuyla algılanan şeyler için kullanılır.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Dolayısıyla buradaki  هُ  zamiri kitaba değil, Peygamber Efendimize (s.a.v) aittir. Zaten kitap ile çocukları karşılaştırmak, ona benzetmek münasip değildir. Ayrıca onların kitabında Peygamber Efendimiz (s.a.v) ile ilgili özellikler anlatılmıştır. 

Şayet “Niçin burada özellikle oğullar zikredilmiştir?” ayet dersen şöyle derim: Çünkü daha meşhur, daha tanınan, babaların sohbetine daha çok devam eden ve onların gönüllerinde daha çok yer tutan erkek evlatlardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Kendilerine kitap verdiklerimiz, Peygamber hakkındaki bilgiyi, bu bilginin sebebi olan vahyi, Kur’an’ı ve kıble tahvilini elbette bilirler. Ancak ayetin “kendi oğullarını tanırcasına veya tanır gibi” bölümü, birinci manayı teyit eder. Yani onlar, Peygamberi kendi kitaplarında yazılı olduğu gibi o üstün vasıfları ile bilirler ve oğullarının nesebi hakkında nasıl şüpheleri yoksa bunda da şüpheleri yoktur demektir. Zahirin yalnız oğullara hasr ve tahsis edilmesi kızların bunun dışında bırakılması Yahudi ve Hristiyanların kendi oğullarını kızlarından daha çok sevdikleri ve dolayısıyla onları daha fazla tanıdıkları içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayrıca burada iltifat sanatı vardır. Önceki ayette Efendimizden (قُلْ /söyle), انت (sen) zamiriyle bahsedilmişti. Burada  هُ  (o) zamiriyle bahsedilmiştir.

Ayette muhatabtan gaibe iltifat edilmesinde amaç; ehli kitap nezdinde çok ünlü ve bilinir olsa bile Peygamber Efendimizin şöhretini tekid etmektir. İsmini ve sıfatını izhar etmeye gerek yoktur.(Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveynî, Min Ğarîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru;1170)

اَلَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ۟

 

Cümle, önceki cümleden bedel olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. 

Müşriklerin kararlılığı ve ısrarlarının büyüklüğünü izah için gelmiş bir istînâf cümlesidir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir içindir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sıla cümlesi olan  خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ  cümlesindeki  ف  zaiddir. Cümle  اَلَّذ۪ينَ ‘ nin haberidir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Menfi fiil cümlesi formunda gelen müsned  لَا يُؤْمِنُونَ , faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesinde olayı canlandırarak onun dikkatini uyanık tutmayı sağlar.

خَسِرُٓوا - لَا يُؤْمِنُونَ۟  kelimeleri arasında mürâat-ı nazîr sanatı vardır. 

اَلَّذٖينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ  ifadesindeki  اَلَّذٖينَ  kelimesi ayetin başındaki  اَلَّذٖينَ ’nin sıfatıdır. Buna göre her ikisinin de âmili tektir. Bunların maksadı da Hz. Muhammed’in (s.a.v) peygamberliğini bildiği halde inkâr eden inatçı kimseleri tehdittir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

En'âm Sûresi 21. Ayet

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ  ٢١


Kim Allah’a karşı yalan uydurandan, ya da O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalimdir? Şüphesiz ki, zalimler kurtuluşa eremez.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَنْ ve kim olabilir?
2 أَظْلَمُ daha zalim ظ ل م
3 مِمَّنِ edenlerden
4 افْتَرَىٰ iftira ف ر ي
5 عَلَى karşı
6 اللَّهِ Allah’a
7 كَذِبًا yalanı ك ذ ب
8 أَوْ ya da
9 كَذَّبَ yalanlayandan ك ذ ب
10 بِايَاتِهِ O’nun ayetlerini ا ي ي
11 إِنَّهُ şüphesiz
12 لَا
13 يُفْلِحُ kurtuluş yüzü görmezler ف ل ح
14 الظَّالِمُونَ zalimler ظ ل م

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ

 

وَ  istînâfiyyedir.  مَنْ  istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. اَظْلَمُ  haber olup damme ile merfûdur. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  اَظْلَمُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

افْتَرٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  افْتَرٰى  fiiline mütealliktir.  الْكَذِبَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder.  كَذَّبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  بِاٰيَاتِه۪  car mecruru  كَذَّبَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَذَّبَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi  كذب ’dir. 

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir.

افْتَرٰى  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi فري’dır. 

İftial babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

اَظْلَمُ  kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh” denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ

 

İsim cümlesidir.  إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُ  muttasıl zamiri  إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَا يُفْلِحُ cümlesi, إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُفْلِحُ  damme ile merfû muzari fiildir. الظَّالِمُونَ  fail olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

يُفْلِحُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi فلح ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

الظَّالِمُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

مَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnad olup, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formundadır.

İstifham ismi  مَنْ , mübteda konumundadır. İnkârî manadadır.

Mecrur mahaldeki ikinci müşterek ism-i mevsûl  مِمَّنِ , başındaki harf-i cerle  اَظْلَمُ ‘ya mütealliktir. Sılası olan  افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Önceki ayetteki azamet zamirinden lafza-ı celâle geçişte iltifat sanatı vardır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  كَذِباً ‘deki nekrelik, nev ve tahkir ifade eder.

Müsned olan  اَظْلَمُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kelimede irsâd sanatı vardır.

Ayetteki istifham, Allah’a yalan iftira etmekle zulmeden bu kişilerin başına gelecek felaketi haber veren büyük bir tehdit, tevbih ve inkâri anlamda mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olduğu için istifhamda tecâhül-i ârif sanatı, lafza-i celâlin zikrinde tecrîd sanatı vardır.

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَوْ  atıf harfiyle sıla cümlesine atfedilen  كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Bu atıf, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  بِاٰيَاتِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan ayetler şan ve şeref kazanmıştır.

İstifham ismi olan  مَنْ  ile ism-i mevsûl olan  مَنْ  arasında tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَظْلَمُ - افْتَرٰى - كَذِباً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

كَذَّبَ  fiili umumi olarak yalanlamak demektir, ancak Kur’an-ı Kerim’de sadece Allah’ı, ahireti, dini yalanlamak konularında kullanılmıştır.

مَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً  ibaresi Kur’an’da 8 kere geçer. Bunların üçü bu surededir. Diğer ikisi 93 ve 144 ayetlerdedir.

Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Allah’a karşı yalan uyduran ve hakkı yalanlayandan daha zalim bir grubun varlığı hakkında bir soru ile onların içerisinde bulundukları elim durumun ortaya konulması, dinleyicilerin zihinlerinde o kimselerden daha zalim bir topluluğun gerçekten olup olmadığını sorgulamayı sağlayacaktır. (Âşûr, Ankebut/68) 

اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. اِنَّهُ ’deki şan zamiri , اِنَّ ’nin ismidir.

اِنَّ ’nin haberi olan  لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ, isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

Söz konusu kişilerin ayetin sonunda zamir yerine zahir isimle zalimler olarak zikredilmeleri, onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu belirten, tahkiri ve tehdidi artıran ıtnâb sanatıdır. 

الظَّالِمُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.

Ayet-i kerimenin başında ve sonunda aynı kökten kelimeler geldiği için, ayette teşâbüh-i etrâf sanatı vardır.

اَظْلَمُ - الظَّالِمُونَ  ve  كَذِباً - كَذَّبَ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mercii olmayan şan zamiri, ancak  اِنَّ  ile gelir ve kelama zerafet kazandırır. Bilindiği gibi müennesine de kıssa zamiri denir. Bunların genel adı ise iş zamiridir. Müsnedün ileyh; şan zamiri olarak da gelebilir. Bu durumda, garabete delalet eder. Bu durumda muhatap bundan sonra gelen şeyi merak eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Buradaki  إنَّ , mahzuf bir cümlenin illeti manasındadır. Onunla birlikte gelen şan zamiri bu haberin önemine delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

En'âm Sûresi 22. Ayet

وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاً ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ اَشْرَكُٓوا اَيْنَ شُرَكَٓاؤُ۬كُمُ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ  ٢٢


Onları tümüyle (mahşere) toplayıp da Allah’a ortak koşanlara, “Nerede, ilâh olduklarını iddia ettiğiniz ortaklarınız?” diyeceğimiz günü hatırla.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَوْمَ ve gün ي و م
2 نَحْشُرُهُمْ topladığımız ح ش ر
3 جَمِيعًا hepsini ج م ع
4 ثُمَّ sonra
5 نَقُولُ dediğimiz ق و ل
6 لِلَّذِينَ kimselere
7 أَشْرَكُوا ortak koşan(lara) ش ر ك
8 أَيْنَ hani nerede?
9 شُرَكَاؤُكُمُ ortaklarınız ش ر ك
10 الَّذِينَ kimseler
11 كُنْتُمْ olduğunuz ك و ن
12 تَزْعُمُونَ zannetmekte ز ع م

İnsanlar ölüp ruhlar bedenlerden ayrıldıktan veya insanlar yeniden diriltildikten sonra Allah Teâlâ kendisine putları ortak koşmak ve bu suretle İslâm’ın tevhid akîdesine karşı mücadele bayrağını açmak gibi büyük bir suçun vebalini yüklenmiş olan müşriklere, dünyadaki alelâde varlıklara yahut kişilere tanrı gibi taparcasına bağlanarak hakiki mâbudlarını inkâr edenlere “Hani o bana ortak koştuğunuz putlarınız; sözde tanrılarınız nerede?” anlamında olmak üzere “Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız?” diye soracaktır. Sonra onlar bu fitnelerinin, bu inkârlarının neticesi olarak, Allah’ın her hallerine vâkıf olduğunu bile bile, “Rabbimiz Allah’a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” diyerek şaşkınlık ve çaresizlik yüzünden yalan söyleyecekler; böylece kendi kendilerine karşı, yani söylediklerinin asılsız olduğunu bizzat kendileri de bile bile yalan söyleme gereğini duyacaklardır. Üstelik dünyadayken, uydurma bir inançla, akıllı ve güçlü olduğunu, kendilerine şefaat edeceğini sandıkları putları –sözde tanrıları– kendilerinden uzaklaşmıştır.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 388

وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاً ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ اَشْرَكُٓوا اَيْنَ شُرَكَٓاؤُ۬كُمُ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Zaman zarfı  يَوْمَ , takdiri أذكر  olan mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri,  اذكر أو اتقوا أو احذروا  (Zikret veya takvalı ol veya uyanık ol) şeklindedir. نَحْشُرُهُمْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

نَحْشُرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  جَم۪يعاً  kelimesi  نَحْشُرُهُمْ’ deki mef’ûlun hali olup fetha ile mansubdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. نَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Mekulü’l kavli, اَيْنَ شُرَكَٓاؤُ۬كُمُ  ‘dir. نَقُولُ  fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَلَّذ۪ين  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  نَقُولُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اَشْرَكُٓوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اَشْرَكُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. İstifham ismi  اَيْنَ mekân zarfı olarak mahzuf mukaddem habere müteallikdir.  شُرَكَٓاؤُ۬كُمُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, شُرَكَٓاؤُ۬كُمُ  ‘ün sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsmi mevsûlun sılası  كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كُنْتُمْ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamir  كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَزْعُمُونَ  cümlesi,  كُنْتُمْ ’ün haberi olarak mahallen mansubdur. 

تَزْعُمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. İki mef’ûlun bihde mahzuftur. Takdiri, تزعمونهم شركاء. şeklindedir.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

اَشْرَكُٓوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi شرك ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاً ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ اَشْرَكُٓوا اَيْنَ شُرَكَٓاؤُ۬كُمُ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ

 

وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Ayetin başındaki zaman zarfı  يَوْمَ , takdiri  اذكر أو اتقوا أو احذروا  (Zikret veya takvalı ol veya uyanık ol) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Muzâfun ileyh olarak mahallen mecrur olan  نَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاً  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

جَم۪يعاً  kelimesi  هُمْ  zamirinden haldir. Hal, anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Aynı  üsluptaki  نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ اَشْرَكُٓوا اَيْنَ شُرَكَٓاؤُ۬كُمُ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ  cümlesi, rütbe ve terahî ifade eden  ثُمَّ  ile muzâfun ileyhe atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette azamet zamirine geçişte, iltifat sanatı vardır.

نَحْشُرُهُمْ ve نَقُولُ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , başındaki  لِ  harf-i ceriyle  نَقُولُ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  اَشْرَكُٓوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

نَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli olan اَيْنَ شُرَكَٓاؤُ۬كُمُ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ  cümlesi istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İsim cümlesi formunda gelen cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Soru manası olan mekân zarfı  اَيْنَ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  شُرَكَٓاؤُ۬كُمُ  izafeti, muahhar mübtedadır.

İstifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp azarlama, kınama ve cahillikle suçlama manaları taşıdığı için cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

شُرَكَٓاؤُ۬كُمُ  izafeti, kısaca izah ve muzâfı tahkir içindir.

Muahhar mübteda  شُرَكَٓاؤُ۬كُمُ  için sıfat konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  ‘nin sıla cümlesi olan  كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ , nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَان ’nin haberi olan  تَزْعُمُونَ  ‘nin, muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade eder. 

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder.  (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103) 

نَحْشُرُهُمْ - جَم۪يعاً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الَّذ۪ينَ ’lerin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

اَشْرَكُٓوا - شُرَكَٓاؤُ۬كُمُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

زعم  fiili, dördü bu surede olmak üzere Kur’an’da 14 kere geçmiştir.

يَوْمَ  kelimesini nasb eden âmil mahzuf olup, takdiri de  وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ كَانَ كَيْتَ وَ كَيْتَ  (Onları hep birden toplayacağımız gün, şöyle şöyle oldu) şeklindedir. Böylece bu ifade, korkutmada daha etkili olan müphem bir hal üzere kalsın diye açıkça zikredilmemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Aynı üsluptaki … نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ  cümlesi,  ثُمَّ  ile muzâfun ileyhe atfedilmiştir. Bunun sebebi bu konuşmanın haşrdan çok sonra olduğunu ifade etme kastıdır ki bu üslup mücrimlerin başlarına gelecekleri beklemelerini daha şiddetli olarak ifade eder. Ayrıca bu esnada ihmal edildiklerini ifade eder ki bu da onları tahkir içindir. Ayrıca bu harf rütbe olarak da terahi ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

يَوْمَ  (o gün) kelimesi gelecek gizli bir fiilin zarfıdır. O fiilin hazfedilmesi izahı ve beyanı için ibarenin yetersiz olduğunu zımnen bildirmek ve dinleyicilerin o gün vuku bulacak pek büyük afet ve belaları dinlemeye bile dayanamayacaklarına işaret etmek içindir. 

Sanki şöyle söylenmiştir: O gün onların hepsini bir araya toplayacağız sonra da onlara söyleyeceklerimizi söyleyeceğiz. Öyle korkunç haller meydana gelecek ki onlar dil ile ifade edilemez. Diğer bir görüşe göre ise bu kelime kendisinden önce takdir edilen gizli bir fiilin mef’ûlüdür. Yani onları korkutup sakındırmak için kendilerini bir araya toplayacağımız günü hatırlat demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm,Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bir kişinin yapması istenen amel hakkındaki soru  أيْنَ  kelimesiyle sorulmuştur. Zamanı geldiğinde kişi bu fiili yapmazsa bu kelime kullanılır. Sanki soruyu soran kişi onun amelini bir yerde aramış ve bulamamıştır. Burada Allah Teâlâ muhatapları kendisinin ortağı olduğunu iddia ettikleri putları sormuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu soru Allah’ın yanında kendilerine şefaat edeceğini veya ihtiyaç anında kendilerine yardım edeceğini iddia ettikleri putlar dolayısıyla müşrikleri azarlamak kastıyladır.  الزَّعْمُ; yalan söylemeye, hata yapmaya veya garipliği dolayısıyla sahibini suçlamaya meyilli bir zan demektir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

[Sonra Allah’a şirk koşanlara, “Nerede boş yere iddia ettiğiniz ortaklarınız diyeceğiz.”] buyruğundan maksat, bir soru değil, onları tehdit edip susturmaktır. Bu sorunun, “O ortakların kendileri nerede?” manasında olabileceği gibi “Onların size şefaat etmeleri ve sizin onlardan istifadeniz nerede?” manasında da olabilir. Her iki manaya göre de bu soru, ancak bir azarlama, bir tehdit ve onların umduklarından ümitsiz kalışlarını onlara iyice anlatmadır. Böylece bu, dünyada iken yollarının yanlış olduğuna dikkatlerini çekmedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

En'âm Sûresi 23. Ayet

ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا وَاللّٰهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِك۪ينَ  ٢٣


Sonunda onların manevraları, “Rabbimiz Allah’a andolsun ki biz (O’na) ortak koşanlar değildik” demelerinden başka bir şey olmayacaktır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ثُمَّ sonra
2 لَمْ
3 تَكُنْ kalmadığı ك و ن
4 فِتْنَتُهُمْ onların çareleri ف ت ن
5 إِلَّا başka
6 أَنْ
7 قَالُوا demelerinden ق و ل
8 وَاللَّهِ Allah’a andolsun ki ا ل ه
9 رَبِّنَا Rabbimiz ر ب ب
10 مَا
11 كُنَّا biz değildik ك و ن
12 مُشْرِكِينَ ortak koşanlar ش ر ك

Resul-i Ekrem’in açıkladığına göre ise; insanın ağzına mühür vurulup organlarına söz verilecek, organlar da onun neler yaptığını anlatarak yalanlarını birer birer çürütecektir. 

 

(Müslim ,Zühd 16)(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’AN-I KERİM MEALİ PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)

ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا وَاللّٰهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِك۪ينَ

 

Fiil cümlesidir.  ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

تَكُنْ  nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir.  فِتْنَتُهُمْ  kelimesi  تَكُنْ ’un ismi olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلَّٓا  hasr edatıdır. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  تَكُنْ ’un haberi olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  masdariyyedir. قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  وَاللّٰهِ رَبِّنَا ‘dir. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

وَ  harfi cer olup, kasem harfidir. وَاللّٰهِ  car mecruru mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, نقسم (Yemin ederiz) şeklindedir. رَبِّنَا  lafza-i celâlin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Kasemin cevabı  مَا كُنَّا مُشْرِك۪ينَ ‘dir.

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كُنَّا  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. نَّا  mütekellim zamir  كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur.  مُشْرِك۪ينَ  kelimesi  كُنَّا ’nın haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُشْرِك۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا وَاللّٰهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِك۪ينَ


Ayet, tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  harfiyle … نَقُولُ  cümlesine atfedilmiştir. Menfi muzari sıygada gelen nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اَنْ قَالُوا وَاللّٰهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِك۪ينَ  cümlesi, masdar teviliyle  كَانَ ’nin  muahhar ismidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nefy harfi  لَمْ  ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşan kasr  كَان ’nin ismi ve haberi arasındadır. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.  فِتْنَتُهُمْ  sıfat/maksûr, اَنْ قَالُوا وَاللّٰهِ رَبِّنَا  mevsuf/maksûrun aleyhtir. 

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  وَاللّٰهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِك۪ينَ  cümlesine dahil olan vav, kasem harfidir. Takdiri, نقسم  (Yemin ederiz) olan kasem fiiliyle birlikte, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.  Kasem fiilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

رَبِّنَا , muksemun aleyh olan lafz-ı celâlden bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır.

Veciz ifade kastına matuf  رَبَّنَا  izafetinde, inanmayanların Rab ismini kendilerine ait zamire muzâf yapmalarında, Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteklerine işaret vardır. 

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır.  اللّٰهَ  ve  رَبّ۪  isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Menfi  كَان ’nin dahil olduğu  مَا كُنَّا مُشْرِك۪ينَ  cümlesi, kasemin cevabıdır. Menfî nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مَا كَان ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)

كَان ’nin haberi, isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Mûsâ , Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124) 

Müsned olan  مُشْرِك۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

اللّٰهِ - رَبِّنَا  ve  فِتْنَتُهُمْ - مُشْرِك۪ينَ  kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayet, medhe benzer zemmi, tekiddir. 

تَكُنْ - كُنَّا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Fitne kelimesi mazeret, çare uyduracakları tek cevap olarak tercüme edilmiştir. Bunun başında “cevap” şeklinde bir muzâf hazfolunmuştur. Yani ayetin takdiri,  ثُمَّ لَمْ تَكُنْ جوابُ فتنتِهم  şeklindedir. Ya da onların küfrüdür ve bundan küfrün akıbeti kastedilir. Yani onlar ömürleri boyunca bağlı kaldıkları ve iftihar ettikleri küfürlerini “Rabbimiz Vallahi biz Sana ortak koşmadık.” diyerek inkâr eder ve ondan uzaklaşırlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Allah Teâlâ’yı  رَبِّنَا  olarak vasıflandırmaları onların şirkten uzaklaştıklarını mübalağa ile belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Fitne, kelimesi “denemek” demektir. Altının içindeki yabancı maddelerden arındırılması için kullanılır. Dayanılamayacak bir korkudan husule gelen görüş, fikir bozukluğu, kaos için kullanılır. Çünkü böyle bir şey onu elde edenin sabır derecesini gösterir. Bu; yaşarken buğz ve sevgi hallerinde, itikat, fikir ve kargaşada ortaya çıkabilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

En'âm Sûresi 24. Ayet

اُنْظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ  ٢٤


Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve iftira edip durdukları şeyler (uydurma ilâhları) onları nasıl yüzüstü bırakıp kayboluverdi?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 انْظُرْ bak ن ظ ر
2 كَيْفَ nasıl ك ي ف
3 كَذَبُوا yalan söylediler ك ذ ب
4 عَلَىٰ karşı
5 أَنْفُسِهِمْ kendilerine ن ف س
6 وَضَلَّ ve sapıp gitti ض ل ل
7 عَنْهُمْ kendilerinden
8 مَا şeyler
9 كَانُوا oldukları ك و ن
10 يَفْتَرُونَ uydurduruyor(lar) ف ر ي

اُنْظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ

 

Fiil cümlesidir. اُنْظُرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. كَيْفَ  istifham ismi, amili  كَذَبُوا  ‘nin hali olarak mahallen mansubdur.  

كَذَبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ car mecruru كَذَبُو  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir.  ضَلَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  عَنْهُمْ  car mecruru  ضَلَّ  fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَانُوا يَفْتَرُونَ  ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَفْتَرُونَ  cümlesi,  كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَفْتَرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَفْتَرُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındandır. Sülâsîsi  فري ’dir. 

İftial  babı fiille mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. 

اُنْظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Müspet mazi fiil sıygasındaki  كَيْفَ كَذَبُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ  cümlesi, اُنْظُرْ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Soru ismi  كَيْفَ , amili  كَذَبُوا  olan mukaddem haldir. Aslında bütün mamullerin cümledeki yeri, amilinden sonra gelmesidir. Bu takdim, soru isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.

İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak taaccüb ve uyarı anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir. Ayrıca tecahülü arif sanatı söz konusudur.

Aynı üsluptaki  وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ  cümlesi atıf harfi  وَ ’la  كَذَبُوا  fiiline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

ضَلَّ  fiilinin faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sıla cümlesi olan  كَانُوا يَفْتَرُونَ , nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.  

كان ’nin haberi olan  يَفْتَرُونَ  ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Fiil muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

كَذَبُوا - يَفْتَرُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

Ahiretten yani gelecekten bahsedilirken mazi fiil kullanılması anlatılanların kesinlikle vuku bulacağına delalet eder. 

[Bak, kendileri aleyhine nasıl yalan söylediler] ayetinden murad, kendilerinin müşrik olduklarını kabul etmemeleridir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

En'âm Sûresi 25. Ayet

وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ اِلَيْكَۚ وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫كَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ  ٢٥


İçlerinden, (Kur’an okurken) seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler (gereriz), kulaklarına ağırlık koyarız. Her türlü mucizeyi görseler de onlara inanmazlar. Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkâr edenler, “Bu (Kur’an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil” derler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمِنْهُمْ içlerinden vardır
2 مَنْ kimseler
3 يَسْتَمِعُ dinleyen س م ع
4 إِلَيْكَ seni
5 وَجَعَلْنَا fakat biz koyduk ج ع ل
6 عَلَىٰ üstüne
7 قُلُوبِهِمْ kalblerinin ق ل ب
8 أَكِنَّةً perdeler ك ن ن
9 أَنْ
10 يَفْقَهُوهُ onu anlamalarına engel ف ق ه
11 وَفِي ve içine
12 اذَانِهِمْ kulaklarının ا ذ ن
13 وَقْرًا ağırlık و ق ر
14 وَإِنْ ve eğer
15 يَرَوْا görseler de ر ا ي
16 كُلَّ her ك ل ل
17 ايَةٍ mu’cizeyi ا ي ي
18 لَا asla
19 يُؤْمِنُوا inanmazlar ا م ن
20 بِهَا ona
21 حَتَّىٰ hatta
22 إِذَا zaman
23 جَاءُوكَ sana geldikleri ج ي ا
24 يُجَادِلُونَكَ seninle tartışırlar ج د ل
25 يَقُولُ derler ق و ل
26 الَّذِينَ kimseler
27 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
28 إِنْ
29 هَٰذَا bu
30 إِلَّا başka değildir
31 أَسَاطِيرُ masallarından س ط ر
32 الْأَوَّلِينَ eskilerin ا و ل

Bu âyetler İslâm’a karşı ilk düşmanlık ve engelleme hareketini başlatan müşriklerin tutumlarını ve bu tutumlarının doğuracağı sonuçları anlatmaktadır. Buna göre müşriklerin bazıları Kur’an’ı dinliyorlardı; ancak Kur’an’ın neler bildirdiğini, bunların doğru olup olmadığını merak ettikleri, samimiyetle öğrenmek, anlamak ve eğer doğru bulurlarsa onu tasdik etmek niyetiyle değil; itiraz etmek, karşı çıkmak, alay ve hakaret etmek için bahaneler bulmak amacıyla dinliyorlardı. Gurur, kibir, bencillik, ihtiras gibi kötü huylarla, sihir, hurafe, şirk gibi bâtıl inançlarla ruhları kirlenmiş; fıtrî tabiatları bozulmuştu. Bu şekilde ruhları kararmış insanların, zihin disiplinlerini, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırma yeteneklerini de kaybetmeleri ilâhî bir kanundur. Bu sebepledir ki 25. âyette onlardan bir kısmının Resûlullah’ı dinlediği, fakat kalpleri üzerinde Kur’an’ı anlamalarını engelleyen örtüler, kulaklarında da sağırlık meydana getirildiği için ondan istifade edemedikleri ifade buyurulmuştur. Ehl-i sünnet âlimleri bu vb. âyetlerden hareketle prensip olarak Allah’ın, dilediği kimselerin iman etmelerini engelleyeceğini savunmuşlar; Mu‘tezile ulemâsı ise bu görüşe karşı çıkarak söz konusu âyetleri kendi adalet ve hürriyet anlayışları istikametinde te’vil etmişlerdir. Bu teorik tartışmalar bir yana, yaratılış itibariyle insan fıtratı, gerçeği kabule elverişli olmakla birlikte, bazı iç ve dış etkenler insanın psikolojisini, akıl ve düşünme melekelerini etkilemektedir. Müşrikler de gerek atalarından ve çevrelerinden aldıkları telkinler, gerekse çeşitli olumsuz duygu ve davranışlarının tesiriyle inanmaya yatkın olmaktan çıktıkları için kalpleri perdelenmiş, kulakları ağırlaşmış, yani gerçek karşısında duyarsız kalmışlardır. Şu halde onların inkârları, ilâhî kanun uyarınca kalplerinin perdelenmesi kendi tutum ve davranışlarının, bencil duygularının, ön yargılarının, taassup ve inatlarının bir sonucudur; bundan dolayı da yanlış inançlarından ve kötü fiillerinden sorumludurlar. 

 25. âyette geçen esâtîr kelimesinin tekili olan ustûre, büyük ihtimalle “hikâye, kıssa, tarih” anlamına gelen Grekçe historia kelimesinden Arapçalaştırılmış olup Arapça’da daha çok eğlence ve şenliklerde hoşça vakit geçirmek için anlatılan, eski dönemlere ait abartılı veya asılsız hikâyeler, masallar için kullanılır. Müşrikler Kur’ân-ı Kerîm’in inanılırlığına gölge düşürmek için sık sık onun eskilerin masalları olduğunu ileri sürerlerdi. Vâhidî’nin İbn Abbas’tan naklettiği bir rivayete göre (Esbâbü’nnüzûl, s. 160) Ebû Süfyân, Ebû Cehil, Utbe b. Rebî‘ ve kardeşi Şeybe, Velîd b. Mugîre, Nadr b. Hâris gibi müşriklerin önde gelenlerinden bazıları birlikte Hz. Peygamber’in yanına giderek bir müddet Kur’an’ı dinledikten sonra, Kureyşliler’e Acem kıssaları anlatmakla tanınan Nadr b. Hâris’e Resûlullah hakkındaki fikrini sormuşlar; o da “Söylediklerinden bir şey anlamıyorum; sadece dudaklarını hareket ettirdiğini görüyorum. Söylediği sözler, tıpkı benim size geçmiş devirlerle ilgili olarak anlattıklarım gibi eskilerin masallarından başka bir şey değildir” demiştir. Müşrikler bu tür sözleriyle hem başkalarını Kur’an’dan uzaklaştırırlar hem de bizzat kendileri ondan uzak dururlar ve bu suretle ebedî geleceklerini mahvederlerdi; üstelik bunun farkında da değillerdi. Allah Teâlâ, inkârcıların Hz. Peygamber ve Kur’an karşısındaki bu tavırlarından dolayı âhirette duyacakları pişmanlıklarını aşağıda bildirmektedir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 389-390  

وقر vekara: وَقْر kulaktaki ağır işitmedir. وِقْر eşek ve katırın taşıdığı yüktür. وَقَار sukûnet, ağırbaşlılık, sâkin ve halim olmak manalarında kullanılır. وَقِير büyük bir koyun sürüsüdür. Bu kullanımda sanki çoklukları ve gidişatının yavaşlığı sebebiyle onda bir vakar olduğu söylenmek istenir. (Müfredat) 

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) 

 

Türkçede kullanılan şekilleri vakar ve vakûrdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

سَطْرٌ ve سَطَرٌ yazılan yazıdan, dikilen ağaçtan ve ayakta duran insanlardan oluşan saftır. أساطِير a gelince o bâtıl bir zanna dayanarak başkasına yazdırılan yalan şey demektir. مَسْطُورٌ  satır satır yazılmış yani sağlam korunmuş demektir. مُسَيْطِرٌ sözcüğü koruyucu ve muhafız demektir. (Müfredat) 

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 16 ayette geçmiştir.   (Mucemul Müfehres) 

Türkçede kullanılan şekilleri satır ve esâtirdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

كِنٌّ Bir nesnenin içinde muhafaza edildiği şeydir ve çoğulu أكْنان dır.  Bu şey çadır,ev, elbise, bez ya da başka herhangi bir cisim de olabilir. Bu kökten başka bir bab olan أكَنَّ fiili ise daha çok içte/nefiste saklanan şeylerle ilgili kullanılır.  Kocasının muhafazasından dolayı bir kinnin içinde olması sebebiyle evli kadına da كَنَّة denmiştir. كِنانٌ Bir nesnenin onun içinde saklandığı örtüdür. Çoğulu أكِنَّة şeklinde gelir.  (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

 Türkçede kullanılan şekli kındır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ اِلَيْكَۚ


İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مِنْهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَسْتَمِعُ اِلَيْكَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَسْتَمِعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلَيْكَ  car mecruru  يَسْتَمِعُ  fiiline mütealliktir.

يَسْتَمِعُ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi  سمع ’dır. 

Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.

 

وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ

 

وَ  atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir.  جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى قُلُوبِهِمْ  car mecruru  اَكِنَّةً ‘in mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَعَلْنَا  değiştirme anlamında kalp fiillerindendir.

اَكِنَّةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olarak mahallen mansubdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdir, كراهة أن يفقهوه (anlamayı kerih görerek) şeklindedir.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَفْقَهُوهُ  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ  car mecruru  اَكِنَّةً ‘in mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَقْراً  atıf harfi  وَ ‘la  اَكِنَّةً ‘e matuf olup, fetha ile mansubdur.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.

2 tür kullanımı vardır: 1) Harfi cersiz kullanımı. 2) Harfi cerli kullanımı

1) Harfi cersiz kullanımı:

Harfi cersiz olması için şu şartlar gereklidir:

a) Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır.

b) Nekre (belirsiz) olmalıdır.

c) Mef’ûlün leh olacak mastarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.

d) Fiilin faili ile mef’ulün faili aynı olmalıdır.

e) Fiilin oluş zamanı ile mef’ulün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır.

Mef’ûlün lehin harfi cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir:

1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek  

2. Bir halden başka bir hale geçmek 

3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۜ


وَ  atıf harfidir.  اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَرَوْا  şart fiili olup,  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يَرَوْا  bilmek anlamında kalp fiillerindendir. كُلَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اٰيَةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۜ  cümlesi şartın cevabıdır.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُوا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا  car mecruru  يُؤْمِنُوا  fiiline mütealliktir.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.

Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُؤْمِنُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir. 

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫كَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ

 

حَتّٰٓى  ibtida (başlangıç) harfidir.حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اِذَا  şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاؤُ۫كَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

جَٓاؤُ۫كَ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. يُجَادِلُونَكَ  cümlesi, جَٓاؤُ۫كَ ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.  

يُجَادِلُونَكَ  fiili, نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  يَقُولُ الَّذ۪ينَ  cümlesi şartın cevabıdır.

يَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُٓو ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُٓو  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l - kavli,  اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ ’dir.  يَقُولُ  fiilinin mef’ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. 

اِلَّا  hasr edatıdır.  اَسَاط۪يرُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاَوَّل۪ينَ  kelimesi muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُجَادِلُونَكَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  جدل ’dur. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ اِلَيْكَۚ  وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  مِنْهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan  يَسْتَمِعُ اِلَيْكَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنَ  müşriklere ait olup teb'iziyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

يَسْتَمِعُ  fiili, افتعال  babındadır. Dinlemeye uğraşırlar, kendilerini dinlemeye zorlarlar manasını taşır. 

وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ اِلَيْكَ  [İçlerinden sana kulak verip de dinleyenler vardır] buyurmuş, böylece fiili tekil; daha sonra da  عَلٰى قُلُوبِهِمْ buyurarak, ifadeyi çoğul sıygasında getirmiştir. Bu, yerinde ve güzeldir. Zira  من  kelimesi, lafız bakımından müfred, mana bakımından ise çoğuldur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ  cümlesi mevsûlden haldir. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَكِنَّةً  ‘in, mukaddem mahzuf haline müteallik olan car-mecrur  عَلٰى قُلُوبِهِمْ , konudaki önemine binaen, mef’ûle takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

 وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ  ibaresi, aynı üslupta gelerek  عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً  ibaresine atfedilmiştir.

Mef’ûl olan  اَكِنَّةً  ve  وَقْراً  kelimelerindeki nekrelik kesret ve nev ifade eder. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَفْقَهُوهُ  cümlesi, masdar teviliyle mef’ûlün lieclih konumundadır. Masdar-ı müevvel, takdiri  كراهة  (Kerih görerek) olan mahzuf muzâfın, muzâfun ileyhidir. Muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

قُلُوبِهِمْ - اٰذَانِهِمْ  ve  اٰذَانِهِمْ - يَسْتَمِعُ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً  ve  ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ  ifadelerinde istiare vardır. Çünkü burada gerçek manada kalp üzerinde perde, kulakta da ağırlık yoktur. Anlatılmak istenen şudur: Allah Teâlâ Peygamberine (s.a.v), onlara duyurup dinletmek üzere Kur'an’ı okumasını emredince, Kur'an’ı dinlemeyi katlanılmaz bir şey olarak bulmuşlar; bu sebeple de kalpleri üzerinde onu öğrenmeye mani bir perde, kulaklarında da onu anlamaya engel bir ağırlık bulunan kimseler gibi olmuşlardır. Şu var ki; bütün bunları onlar, bizzat kendileri yapmış ve seçimleri sebebiyle sorumlu duruma düşmüşlerdir. Durum böyle olmasaydı Kur'an’a sırt döndükleri için yerilmezler, onu dinlemekten kaçınmaları hususunda mazur sayılırlardı. (Şerîf er-Râdî, Kur'an Mecazları , İsra/46, Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi, İsra/46)

عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً [Kalplerinin üzerindeki örtüler.]  ifadesinde istiare vardır. Kalbin İslam’ı kabul etmemesi, perdenin altında kalarak etkilenmeyen bir şeye benzetilmiştir. Aynı şekilde  وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراً  [kulaklarının içindeki ağırlıklar]  ifadesi de mecazî anlamdadır.

“Onların kalplerinin üzerinde anlamalarına engel olan perdeler yaptık ve onların kulaklarında da ağırlık vardır.” ibaresi bu ayetin dışında İsra/46, Kehf/57 ve Fussilet/5’te olmak üzere Kur’an’da 4 kere geçer. Kalplerinin katılığını, kulaklarının da gerçeğe kapalı olduğunu açıklayan bir temsildir.

Kalbimizdeki şehvetler, arzu ve istekler ne kadar kuvvetliyse Allah kelamının manaları o kadar perdelenir. Kalp ayna gibidir. Şehvetler de pas gibidir. Kur’an’ın manaları aynada görülen suretler gibidir.

[Kalplerinin üzerindeki örtüler.] ve [kulaklarının içindeki ağırlıklar] ifadeleri inkârcıların kalp ve kulaklarının, Kur’an’ı kabulden ve onun doğruluğuna inanmaktan son derece uzak olması anlamında bir benzetmedir. Yoksa anlamalarını bizzat Allah engelliyor değildir. جَعَلْنَا [Koyduk] fiilinin Allah Teâlâ’nın zatına isnat edilme amacı, söz konusu hükmün -sanki fıtratlarına yerleşmiş gibi- onlar hakkında kesin olduğunu ve onları terk etmeyeceğini göstermektir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Fıkıh, bir şeyi, bir sözü sebep ve hikmetiyle zevkine vararak anlamak ve hatta tatbik edecek şekilde anlamaktır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

اَكِنَّةً  kelimesi, كِنَانْ  kelimesinin çoğuludur ki “kat kat örtüler” demektir. Herkesin tanımadığı garip ve çirkin örtüler manasını ifade eder. Yani biz de kalplerine kat kat ve görülmedik örtüler koymuşuzdur ki dinledikleri Kur’an’ı fıkhî zevkle anlamalarına engeldir. Ve hatta kulaklarında bir ağırlık vardır, dinlediklerini iyice duymazlar bile. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu cümle, ya istinaf olup kalplerin mühürlendiğini, ya da gizlice Kur’an dinleyenlerin hallerini beyan eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۜ 

 

Şart üslubundaki terkip atıf harfi  وَ ’la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Bu inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

Şart cümlesi olan  يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  لَا يُؤْمِنُوا بِهَا , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اٰيَةٍ ’deki nekrelik nev, kesret ve tazim içindir.

يَرَوْا - يَسْتَمِعُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Buradaki  كُلَّ  kelimesi mecazen  الكَثْرَةِ  manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫كَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ


İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkipte  حَتّٰٓى , ibtidaiyedir. اِذَا  cümleye muzâf olan, şart manalı zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir. اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundaki terkip  جَٓاؤُ۫كَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ  , şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi olan  جَٓاؤُ۫كَ يُجَادِلُونَكَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.106.) 

يُجَادِلُونَكَ  cümlesi  جَٓاؤُ۫كَ  ‘deki failin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  يَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur. 

يَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ  cümlesi, kasrla tekid edilmiş menfi isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Nefy harfi  اِنْ  ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşan kasr mübteda ve haber arasındadır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.  هٰذَٓا  mevsuf/maksûr,  اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ  sıfat/maksûrun aleyhtir.

Müsnedün ileyhin işaret ismi ile gelmesi, işaret edilene tahkir kastı taşımaktadır. Ayrıca işaret isminde tecessüm sanatı vardır.

Müsnedin izafetle gelmesi az sözle çok anlam ifadesi içindir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İşaret isminde istiare vardır. Müşrikler, هٰذَٓا  ile vahye işaret etmişlerdir 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ  tabiri; müşriklerin Kur’an-ı Kerim hakkındaki sözleri olarak 9 kere geçmiştir.

Cem’ ma’at-taksim vardır. Kâfirlerin imansızlığı ve kalplerindeki hali dallandırarak anlatılmıştır. 

Nefy ve istisna şeklindeki kasrlar, muhatabın kabul etmediği veya kuşku duyduğu konularda tercih edilir.

كَفَرُٓوا - يُؤْمِنُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫كَ  ifadesindeki  حَتّٰٓى  üstelik anlamındadır. حَتّٰٓى  harf-i cer olarak,  اِذَا  جَٓاؤُ۫كَِ cümlesinin mecrûr mahallinde bulunması da mümkündür, mana “onların  tartışmak için yanına gelme vaktine kadar” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu ayet müşriklerin, Kur’an’ın eskilerin masallarına çağırdığını söyleyerek şiddetle inkâr etmelerini reddetmektedir. Müşrikler; inatları ve cidalleriyle risaleti ve sahibini helak ettiklerine inanıyorlardı. Dolayısıyla kasr, nefy ve istisna harfiyle gelmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi )

 وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ


وَ  atıf veya haliyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar harfi  اَنْ ’i takip eden  يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراً  cümlesi, masdar teviliyle mef’ûlün lieclih konumundadır. 

عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً [Kalplerinin üzerindeki örtüler.]  ifadesinde istiare vardır. Kalbin İslam’ı kabul etmemesi, perdenin altında kalarak etkilenmeyen bir şeye benzetilmiştir. Aynı şekilde  وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراً  [kulaklarının içindeki ağırlıklar]  ifadesi de mecazî anlamdadır.

اَكِنَّةً  ve  وَقْراً  kelimelerindeki tenvin, nev ve tahkir ifade eder. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

“Onların kalplerinin üzerinde anlamalarına engel olan perdeler yaptık ve onların kulaklarında da ağırlık vardır.” ibaresi bu ayetin dışında İsra Suresi 46, Kehf Suresi 57 ve Fussilet Suresi 5’te olmak üzere Kur’an’da 4 kere geçer. Kalplerinin katılığını, kulaklarının da gerçeğe kapalı olduğunu açıklayan bir temsildir.

Kalbimizdeki şehvetler, arzu ve istekler ne kadar kuvvetliyse Allah kelamının manaları o kadar perdelenir. Kalp ayna gibidir. Şehvetler de pas gibidir. Kur’an’ın manaları aynada görülen suretler gibidir.

[Kalplerinin üzerindeki örtüler.] ve [kulaklarının içindeki ağırlıklar] ifadeleri inkârcıların kalp ve kulaklarının, Kur’an’ı kabulden ve onun doğruluğuna inanmaktan son derece uzak olması anlamında bir benzetmedir. Yoksa anlamalarını bizzat Allah engelliyor değildir. جَعَلْنَا [Koyduk] fiilinin Allah Teâlâ’nın zatına isnat edilme amacı, söz konusu hükmün -sanki fıtratlarına yerleşmiş gibi- onlar hakkında kesin olduğunu ve onları terk etmeyeceğini göstermektir. (Keşşâf)

Fıkıh, bir şeyi, bir sözü sebep ve hikmetiyle zevkine vararak anlamak ve hatta tatbik edecek şekilde anlamaktır. (Elmalılı Hamdi Yazır)

اَكِنَّةً  kelimesi, كِنَانْ  kelimesinin çoğuludur ki “kat kat örtüler” demektir. Herkesin tanımadığı garip ve çirkin örtüler manasını ifade eder. Yani biz de kalplerine kat kat ve görülmedik örtüler koymuşuzdur ki dinledikleri Kur’an’ı fıkhî zevkle anlamalarına engeldir. Ve hatta kulaklarında bir ağırlık vardır, dinlediklerini iyice duymazlar bile. (Elmalılı Hamdi Yazır, Âşûr)

Bu cümle: 

- ya istinaf olup kalplerin mühürlendiğini,

- ya da gizlice Kur’an dinleyenlerin hallerini beyan eder (Ebüssuûd)


En'âm Sûresi 26. Ayet

وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَيَنْـَٔوْنَ عَنْهُۚ وَاِنْ يُهْلِكُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ  ٢٦


Onlar başkalarını ondan (Kur’an’dan) alıkoyarlar, hem de kendileri ondan uzak kalırlar. Onlar farkına varmaksızın, ancak kendilerini helâk ediyorlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَهُمْ ve onlar
2 يَنْهَوْنَ hem menederler ن ه ي
3 عَنْهُ ondan
4 وَيَنْأَوْنَ hem de uzak dururlar ن ا ي
5 عَنْهُ ondan
6 وَإِنْ ve böylece
7 يُهْلِكُونَ mahvediyorlar ه ل ك
8 إِلَّا yalnız
9 أَنْفُسَهُمْ kendilerini ن ف س
10 وَمَا değiller
11 يَشْعُرُونَ farkında ش ع ر

وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَيَنْـَٔوْنَ عَنْهُۚ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  يَنْهَوْنَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَنْهَوْنَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْهُ  car mecruru  يَنْهَوْنَ  fiiline mütealliktir. Mef’ûlu mahzuftur. Takdiri, ينهون الناس (İnsanlara engel olan) şeklindedir.

وَ  atıf harfidir. يَنْـَٔوْنَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْهُ  car mecruru  يَنْـَٔوْنَ  fiiline mütealliktir. 


وَاِنْ يُهْلِكُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُهْلِكُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اِلَّٓا  hasr edatıdır.  اَنْفُسَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  haliyyedir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَشْعُرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

يُهْلِكُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  هلك ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَيَنْـَٔوْنَ عَنْهُۚ

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki istînâfa matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Aynı üslupta gelen  وَيَنْـَٔوْنَ عَنْهُ  cümlesi,  atıf harfi  وَ ‘la  يَنْهَوْنَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

نأي : uzak durmak,  نهَيُ: yasaklamak demektir. Bu iki kelime arasında bir harflerinin nevinin farklı olması sebebiyle cinâs-ı muzari, ayrıca mürâât-ı nazîr ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

عَنْهُ ’daki  هُ  zamirinin hem Kur’an’a hem Peygamber Efendimize ait olma ihtimali dolayısıyla tevcih vardır. 

النَّأْيُ; uzak olmak demektir. Bu fiil sadece bir harfle bir mef'ûl alabilir.

Bu cümlede olduğu gibi müsnedün ileyhi takdim edilmiş terkibin müspet olması ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; Sa’d ve Dr. Fadıl Hasan Abbas’a göre yine tahsis ifade eder. Ancak Sekkakî bunun tahsis ifade etmediği görüşündedir.  (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Bu ayetten önce hem Kur’an’dan hem de Hz. Muhammed’den bahsedilmiştir. Zamirin çoğul olması, onun çevresine şümulü itibariyledir. Çünkü Ebu Tâlib, Kureyşlileri, Peygambere (s.a.v) zarar vermek veya dokunmaktan men ediyordu. Fakat kendisi de uzak duruyor ve iman etmiyordu. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetteki  عَنْهُ  zamiri, hem Kur’an’a hem de Hz. Muhammed’e (s.a.v) raci olabilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) Dolayısıyla  tevcih vardır.

  وَاِنْ يُهْلِكُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelam olan cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Nefy harfi  اِنْ  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan kasr, fiille mef’ûlü arasındadır. يُهْلِكُونَ  maksur-sıfat, اَنْفُسَهُمْ  maksurun aleyh-mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.

Bu ayette müşriklerin, eskilerin masallarına çağırdığı şeklindeki şiddetli inkârı reddedilmektedir. Müşrikler; inatları ve cidalleriyle risaleti ve sahibini helak ettiklerine inanıyorlardı. Dolayısıyla kasr nefy ve istisna harfiyle gelmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Bu kasr; izafi kalp kasrıdır. Onlar Kur’an’dan uzak duracaklarını ve insanların O’na tabi olmaması için Peygambere zarar vereceklerini zannediyorlardı. Halbuki onlar dalalette olmaya devam etmekle ve insanları saptırmakla sadece kendilerini tehlikeye attılar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَمَا يَشْعُرُونَ  cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Nefy ve istisna şeklindeki kasrlar, muhatabın kabul etmediği veya kuşku duyduğu konularda tercih edilir

İhlâk kelimesinin kullanılması, onların başına gelecek şeyin mutlak zarar değil, helak olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

En'âm Sûresi 27. Ayet

وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلَا نُكَذِّبَ بِاٰيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ  ٢٧


Ateşin karşısında durdurulup da, “Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve mü’minlerden olsak” dedikleri vakit (hâllerini) bir görsen!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ ve eğer
2 تَرَىٰ bir görsen ر ا ي
3 إِذْ iken
4 وُقِفُوا durdurulmuş و ق ف
5 عَلَى başında
6 النَّارِ ateşin ن و ر
7 فَقَالُوا dediklerini ق و ل
8 يَا لَيْتَنَا keşke biz
9 نُرَدُّ geri döndürülseydik ر د د
10 وَلَا ve
11 نُكَذِّبَ yalanlamasaydık ك ذ ب
12 بِايَاتِ ayetlerini ا ي ي
13 رَبِّنَا Rabbimizin ر ب ب
14 وَنَكُونَ ve olsaydık ك و ن
15 مِنَ -dan
16 الْمُؤْمِنِينَ inananlar- ا م ن

İnkârcılar âhirette cehenneme götürülüp ateşle karşı karşıya geldiklerinde, daha önce inanmaya yanaşmadıkları âkıbetleriyle yüz yüze gelince büyük bir ıstırap içinde hissettikleri pişmanlığı “Ne olur, dünyaya geri gönderilelim de rabbimizin âyetlerini bir daha yalanlamayalım; biz de inananlardan olalım!” şeklindeki temennileriyle ifade edeceklerdir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 391

وَقْف  Bu terim durmak ve durdurmak anlamına gelir. وَقَفْتُ الدّاَرِ istiare yoluyla Allah yolunda  evi vakfettim demektir. مَوْقِفٌ ise durulan yerdir. (Müfredat) 

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) 

Türkçede kullanılan şekilleri vakıf, vukûf, evkaf, tevkif etmek, mevkuf, tevakkuf, vakfedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلَا نُكَذِّبَ بِاٰيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ

 

وَ  istînâfiyyedir. لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. تَرٰٓى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. تَرٰٓى  bilmek anlamında kalp fiillerindendir. Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri,  لرأيت أمرا عظيما (Büyük bir şey görürdün.) şeklindedir. 

اِذْ  zaman zarfı  تَرٰٓى  fiiline mütealliktir.  وُقِفُوا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وُقِفُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى النَّارِ car mecruru  وُقِفُوا  fiiline mütealliktir.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli,  يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ’ dir. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

يَا  tenbih edatıdır. لَيْتَ  temenni harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref yapar. Hasıl olması arzu edilen, sevilen ama bunun imkansız ya da çok zor olduğu durumlarda kullanılır. 

نَا  mütekellim zamiri  لَيْتَ ’nin ismi olup, mahallen mansubdur. نُرَدُّ  cümlesi, لَيْتَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

نُرَدُّ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.

وَ  vav-ı maiyye (beraberlik vavı)’dir.  نُكَذِّبَ  muzari fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, önceki kelama matuftur. Takdiri, ليت لنا ردّا وإنفاء تكذيب بآيات ربنا وكوننا من المؤمنين (Keşke Rabbimizin ayetlerini ret ve inkâr etmeseydik de Müminlerden olsaydık.) şeklindedir. 

Muzari fiili gizli bir  اَنْ ’le nasb etmesi için kendisinden önce nefy (olumsuzluk) veya talep (emir, nehiy ve istifham..) bulunmalıdır.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. نُكَذِّبَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. بِاٰيَاتِ  car mecruru  نُكَذِّبَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّنَا  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.نَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ  cümlesi, atıf harfi وَ ’la  نُكَذِّبَ  fiiline matuftur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

نَكُونَ  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. نَكُونَ ’nin ismi müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru  نَكُونَ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ی ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.

a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.

b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.

c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.

d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

نُكَذِّبَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir. 

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

الْمُؤْمِن۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلَا نُكَذِّبَ بِاٰيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. 

Şart cümlesi olan  تَرٰٓى اِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّار , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Ayrıca tecessüm özelliğiyle muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek onu etkiler. 

Takdiri  لرأيت أمرا عظيما  (Büyük bir durum görürdün) olan cevap cümlesi mahzuftur.

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

وُقِفُوا عَلَى النَّار  cümlesi,  تَرٰٓى  fiiline müteallik olan zaman zarfı  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Buradaki  عَلى  harfinin istila manası hakiki değil mecazîdir. Mekâna şiddetle temas etmek manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcaz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ  cümlesi atıf harfi  فَ  ile muzafun ileyh olan  وُقِفُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Kıyamet günüyle ilgili gelen mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

Bu ayetin benzeri Kur’an’da çoktur. Muzari yerine mazi fiil gelmesi (yani mazi menzilesine konması) kesinlik ifadesi içindir. Zira Allah’ın sözünde asla değişiklik olmaz.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ  cümlesinde nida harfi tenbih manasındadır.  لَيْتَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden bu isim cümlesi, talebî inşâî isnaddır.  لَيْتَ  nevasıhtandır.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref yapar. Temenni harfidir. Hasıl olması arzu edilen, sevilen ama bunun imkansız ya da çok zor olduğu durumlarda kullanılır. 

لَيْتَ ‘ nin haberi olan  نُرَدُّ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi teceddüt, istimrar ve tecessümle birlikte hükmü takviye de ifade etmiştir. 

وُقِفُوا  ve  نُرَدُّ  fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

وَلَا نُكَذِّبَ بِاٰيَاتِ رَبِّنَا  cümlesine dahil olan  وَ , vav-ı maiyyedir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle, masdar tevilindedir. Masdar-ı müevvel, önceki cümledeki masdar manasına matuftur. 

Veciz ifade kastına matuf  بِاٰيَاتِ رَبِّنَا  izafetinde müşrikler, kendilerine ait zamiri Rab ismine izafe ederek, pişmanlıklarını dile getirmiş ve Allah’ın Rububiyet sıfatına sığınmak istemişlerdir. Bu izafet Rab ismine muzaf olan ayetler için tazim ifade eder.

Ayetin son son cümlesi olan  وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ , makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru  كانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

الْمُؤْمِن۪ينَ - نُكَذِّبَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

Nida harfi nida edilen kişinin uzak olduğuna delalet eder. Burada tahassür manasında kullanılmıştır. Çünkü arzu ettikleri şey kendilerinden uzaklaşmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu şart cümlesinin cevabı, belli ve tafsilatı ibareye sığmadığı için hazfolunmuştur. Yani, bunun anlamı şudur “Eğer onların, ateşle karşı karşıya geldikleri yahut altlarındaki ateşe yakından baktıkları yahut ateşe girip de o azap tattıkları ve artık kurtuluş ümidi olmadığını anladıkları zaman: ‘Ah, ne olurdu, dünyaya geri gönderilseydik, Rabbimizin ayetlerini yalan saymasaydık ve onlara inansaydık, gereklerini yerine getirseydik de bu korkunç duruma düşmeseydik ve kurtuluşa eren müminler arasında olsaydık.’ dediklerini bir göreydin!” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Günün Mesajı
Tarih boyunca iman hakikatleri karşısında direnenlerin tavrı her zaman aynı olmuştur: Alay, bu hakikatlerin hurafe olduğu, müminlerin akletmekten yoksun avam tabakası, ikinci, üçüncü sınıf insan, gerici olduğu iddiaları ve iman gerçeklerini dinlememek,başkalarının dinlemesine mani olmak ve bunu dile getirenlerei susturmak, olmuyorsa hapis, sürgün öldürme vesaire şeklinde güç kullanmak. Bütün bunlar; bu gerçeklere ilmen, fikren karşı koyamayanların başvurdukları birer silahtan ibarettir ve esasen inanmayanların, müşriklerin zaafını cehaletini, salim düşünce, muhakeme ve tefekkürden mahrum olduklarını gösteren apaçık delillerdir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Dünya üzerinde de dönüşü olmayan yollar vardır. Söylenen sözler geri alınamaz. Yapılan yanlışların izi silinemez. Kaybedilen zamanlar geri kazanılamaz. Kendimize unuttursak da, bazı insanlar unutmaz. İnsanların hepsini kandırsak da, şahitler unutmaz.

Ancak, Allah’ın merhametiyle, dönüşü olmayan her yolun üzerinde, çıkış olarak, bir çok tövbe kapısı açılmıştır. Son nefese kadar kula, telafi etme fırsatı verilmiştir. Kul, yeter ki değerlendirsin. Yeter ki, istesin.

Belki yaşananlar geri sarılamaz ama Allah katında ve dünyada, hataların üzerini örtmesi umulan hayırlar eklenebilir. Belki ‘geçmiş’ bir daha gelemez ama ‘şimdi’ elinden geldiğince değerlendirilebilir. Her yeni nefes, bir nasiptir. Her yeni gün, bir umuttur.

Kul, kendisini ancak geri dönüşü olmayan yollardan tövbeyle çıktığında geliştirebilir ve Allah yolunda ilerleyebilir. Çünkü Allah hatasız bir kul değil, gerektiğinde tövbe edecek bilince sahip ve O’nun rızası için elinden geleni yapan bir kul olmamızı istemiştir.

Ey Rabbim! Zalimlere, cehennem ateşinden kaçamayanlara, gazabın karşısında umudu kalmayanlara ve faydasız pişmanlıklarıyla keşkeleri içinde boğulanlara benzemekten Sana sığınırız. Gidecek başka bir kapımız olmadığına iman ederek; azabından rahmetine, gazabından rızana, cezandan affına ve Senden Sana sığınırız.
Verdiğin her nefesimiz, yaşattığın her günümüz için hamd olsun. Senin rızana uygun şekilde yaşayanlardan olmamızda yar ve yardımcımız ol. Hayırlı, bereketli ve iki cihanımızı da kazandıracak bir ömür yaşayanlardan olmak duasıyla.

Amin.

***

Geçmişten günümüze, toplumlar ve insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemek, istikrarı sağlamak veya hakları karşılıklı korumak adına çeşitli antlaşmalar yapılmıştır. Bunların kimisi yazılı, kimisi ise konuşulmamasına rağmen kabul görmüş kurallar şeklinde gerçekleşmiştir. 

Antlaşmanın kabul edilip uygulamaya konması için taraflar arasında uzlaşma şarttır. Bazen tarafların çeşitli tavizlerde bulunması gerekir. Özellikle de bir tarafın daha güçlü olduğu antlaşmalarda, zayıf kalan tarafın fedakarlık yapması istenen konular daha fazla olur.

Batı ülkelerine sığınan ya da göçeden azınlıkların imzaladığı antlaşmalar ise yazıya dökülmeyenler yani sessiz uzlaşmalar sınıfına aittir. Fakat, kişi farklı bir ırka ya da dine ait olduğunu gösteren gözle farkedilir özelliklere sahipse eğer, ortama karışması o kadar zorlaştırılır.

Ne yazık ki, kimi üstün sınıflara girebilmek için birçok tavizler verir. Kendi kültürünü ve inançlarını aşağılama derecesine ulaşan kıyılarda dolaşır ve üstün sınıfların kabul ettiği kültürel ve dini unsurları hayatına katar. Karışıklıklar çıktığı zaman ise onlar tarafından kabul görmediğini anlar.

Dünyevi fedakarlıklar bir tarafa, uhrevi tavizlerin ardı arkası kesilmeden devamı gelir. Tavizlerinden dolayı istediklerini elde edemediği gibi maddi ve manevi kayıplar yaşar. Yıllar içerisinde, nereden geldiğini söylemeyen ve özünde bir yere ait olamayan kararsız ve huzursuz nesiller yetişir.

Ey Allahım! Bizi, dünyalık kazançlar uğruna inançlarından taviz verenlere benzemekten muhafaza buyur. Senin yolunda, kalplerimizdeki imanı ve attığımız adımları sağlamlaştır. Kendisini üstün gören ve ilan edenlerin zulmünden muhafaza buyur. Senin yolunda, Senin rızana uygun şekilde yaşayıp ölenlerden ve iki cihanda da huzura kavuşturduklarından eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji