16 Ağustos 2024
Mâide Sûresi 109-113 (125. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Mâide Sûresi 109. Ayet

يَوْمَ يَجْمَعُ اللّٰهُ الرُّسُلَ فَيَقُولُ مَاذَٓا اُجِبْتُمْۜ قَالُوا لَا عِلْمَ لَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ  ١٠٩


Allah’ın, peygamberleri toplayıp “siz(den sonra davetiniz)e ne derece uyuldu?” diyeceği, onların da, “Bizim hiçbir bilgimiz yok. Gaybleri hakkıyla bilen ancak sensin” diyecekleri günü hatırlayın.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَوْمَ gün ي و م
2 يَجْمَعُ toplayacağı ج م ع
3 اللَّهُ Allah
4 الرُّسُلَ Elçileri ر س ل
5 فَيَقُولُ derler ق و ل
6 مَاذَا ne?
7 أُجِبْتُمْ size cevap verildi ج و ب
8 قَالُوا derler ق و ل
9 لَا
10 عِلْمَ bilgimiz yok ع ل م
11 لَنَا bizim
12 إِنَّكَ yalnız sensin
13 أَنْتَ sen
14 عَلَّامُ bilen ع ل م
15 الْغُيُوبِ gizlileri غ ي ب

Burada, 110-120. âyetlerde Hz. Îsâ’nın tanıklığından hareketle yer verilecek olan hakikatlerin anlatımına geçiş yapılmaktadır. Yeni bir konuya başlanmakla beraber, önceki âyetlerin içeriği onlarla bu ve müteakip âyetler arasında şöyle bir fikrî bağ bulunduğunu düşündürmektedir: Önceki âyetlerde insanların vasiyetleri hakkında titizlik gösterilmesi ve bu konudaki tanıklığın önemi üzerinde durulmuştu. Burada ise yüce Allah’ın emir ve tavsiyeleri hakkında peygamberlerin tanıklık etmesi konusuna geçilmektedir. Nitekim Kur’an’da dinî hükümler Allah Teâlâ’nın “vasiyetleri” (emir ve tavsiyeleri) olarak (Şûrâ 42/13), peygamberler de “şahitler” şeklinde (Nisâ 4/41) nitelendirilmiştir (İbn Âşûr, VII, 98).

 Öte yandan, tefsirlerde bu âyetle önceki âyet arasında gramer açısından da şöyle bir bağ kurulur: Bu âyet, 108. âyetteki “Allah’a âsi olmaktan sakının” ifadesini açıklamaktadır; “Allah’ın peygamberleri toplayıp da onlara ‘Size ne cevap verildi?’ diye soracağı günden sakının” demektir (Zemahşerî, I, 370).

 Peygamberlerin Cenâb-ı Allah’ın sorusuna “Bizim bir bilgimiz yok. Bütün gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin” diye cevap vermeleri, genellikle kıyamet gününün dehşeti karşısında duydukları ürpermenin etkisiyle veya Allah Teâlâ’ya gösterilen mutlak tâzim ve saygı ile izah edilmiştir. Bazı müfessirlerin kanaatine göre ise bu ifadeyi gerçek anlamıyla yorumlamak gerekir; bu sözleriyle peygamberler Allah katından getirdikleri buyruk ve yasaklara kendilerinden sonra insanlar tarafından nasıl bir tepki gösterildiği hususunda yeterli bilgiye sahip olmadıklarını ve bütün gerçekleri bilenin sadece Allah olduğunu belirtmiş olmaktadırlar (Taberî, VII, 125-126; İbn Âşûr, VII, 100).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 259-260  

Riyazus Salihin, 167 Nolu Hadis

İbni Abbâs   radıyallahu anhümâ  şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, va’z etmek üzere aramızda doğrulup ayağa kalktı ve şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Şüphesiz ki siz yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak Allah’ın huzuruna toplanacaksınız. ‘İlk defa yoktan var ettiğimiz gibi yeniden yaratacağız, bu va’dimizdir. Biz gerçekten bunu yapmaya muktediriz’ [Enbiyâ sûresi (21), 104]. Haberiniz olsun! Kıyamet günü insanların ilk giydirileni İbrahim aleyhisselâm’dır. Haberiniz olsun! Ümmetimden bir takım kimseler getirilip sol tarafa, cehennem tarafına sevk edileceklerdir. Ben:

– Ey Rabbim! Bunlar benim ashâbım, benim ümmetim, derim. Bunun üzerine:

 

– Sen, bunların senden sonra ne bid’atler ortaya çıkarıp ne kötülükler yaptıklarını bilmezsin, denir. Bunun üzerine ben, sâlih kul İsâ aleyhisselâm’ın dediği gibi derim:

“Ben aralarında bulunduğum sürece durumlarını gözettim; fakat sen beni öldürüp aralarından alınca, onların denetleyicisi ve gözetleyeni sadece sen oldun. Sen her şeye hakkıyla şâhitsin. Onları cezalandıracaksan şüphesiz ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlayacaksan, mutlak güçlü ve hikmet sahibi ancak sensin” [Mâide sûresi (5), 117-118].

Bunun üzerine bana şöyle denilir:

Gerçekten onlar, sen kendilerinden ayrıldığından beri, topukları üzerinde geri dönüp, dindarlıktan dinsizliğe yönelmeye devam ettiler.”

Buhârî, Enbiyâ 8, Rikâk 45; Müslim, Cennet 58. Ayrıca bk, Tirmizî, Kıyâmet 3; Nesâî, Cenâiz 119

يَوْمَ يَجْمَعُ اللّٰهُ الرُّسُلَ فَيَقُولُ مَاذَٓا اُجِبْتُمْۜ

 

 

Zaman zarfı  يَوْمَ , takdiri أذكر  olan mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Veya  قَالُوا  fiiline mütealliktir. يَجْمَعُ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

يَجْمَعُ  damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الرُّسُلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.

مَا  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur.  İsm-i mevsûl  ذَا  haber olarak mahallen merfûdur. Ya da her ikisi birlikte istifham ismi olarak mübtedadır. İsm-i mevsulun sılası  اُجِبْتُمْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اُجِبْتُمْ  sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. 

اُجِبْتُمْۜ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  جوب ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


 قَالُوا لَا عِلْمَ لَنَاۜ 

 

Fiil cümlesidir. قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli,  لَا عِلْمَ لَنَا ’dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder. 

عِلْمَ  kelimesi  لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir. لَنَا  car mecruru  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.


 اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

كَ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَنْتَ  fasıl zamiridir.

عَلَّامُ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْغُيُوبِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ  ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَلَّامُ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَوْمَ يَجْمَعُ اللّٰهُ الرُّسُلَ فَيَقُولُ مَاذَٓا اُجِبْتُمْۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetin başındaki zaman zarfı  يَوْمَ , takdiri  اذكر (Zikret, an) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Muzâfun ileyh olarak mahallen mecrur olan  يَجْمَعُ اللّٰهُ الرُّسُلَ   cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَوْمَ  ’nin önceki ayetteki  يَهْدِي  fiiline müteallik olması da caizdir.

Müsnedün ileyhin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi mehabet ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهَ  isminin zikri tecrîd sanatıdır.

Aynı üsluptaki  فَيَقُولُ مَاذَٓا اُجِبْتُمْ  cümlesi, bu cümleye matuftur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

يَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَاذَٓا اُجِبْتُمْ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, soru anlamında değildir. Vaz edildiği anlamdan çıkarak uyarı, örnek verme ve korkutma anlamına gelmesi nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Allah Teâlâ’nın soru sorup cevap beklemesi muhal olduğundan istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Böyle sorular; örnek verme, azarlama, hayranlık uyandırma, kendinden geçme, sevinç esnasında duyulan heyecanın ifadesi, kınama ve neşelendirme amaçlı sorulur. Bu ayette de peygamberlere itiraz eden ümmetleri kınamak için gelmiştir.

Tefsirlerde bu ayetle önceki ayet arasında gramer açısından da şöyle bir bağ kurulur: Bu ayet, 108. ayetteki “Allah’a asi olmaktan sakının!” ifadesini açıklamaktadır: “Allah’ın peygamberleri toplayıp da onlara ‘Size ne cevap verildi?’ diye soracağı günden sakının.” demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

O gün vaki olacak genel afet ve musibetin korkunçluğunun sınırsız oluğunu bildirir. Sanki şöyle denir: “O gün, Allah, bütün peygamberleri bir araya toplayacak öyle korkunç haller ve afetler olacak ki sözler onları anlatmaya yeterli değildir.”

Zamir makamında ismin  zahir olarak zikredilmesi, mehabeti arttırmak ve korkunçluğu ağırlaştırmak içindir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayette yalnız peygamberlerin toplanmasının zikredilmesi, onların şeref ve asaletini belirtmek, ümmetlerin onlara tâbi olması nedeniyle ayrıca o hususta bir sarahate gerek olmadığını bildirmek, ümmetlerin derecelerinin peygamberlerden aşağı olduğunu, onların peygamberlerle birlikte zikre layık olmadığını göstermek içindir. Elbette böyledir. Çünkü peygamberler, ihtiramla toplanırlar. Ümmetlerinden bazıları ise boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde yüzüstü toplanma mahalline sürüklenirler. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


 قَالُوا لَا عِلْمَ لَنَاۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَا عِلْمَ لَنَا  cümlesi, cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. عِلْمَ  kelimesi  لَا ’nın ismidir.  لَا ’nın haberi mahzuftur. لَنَٓا  car-mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.

عِلْمَ kelimesinde irsâd sanatı vardır.

قَالُوا - يَقُولُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu istinaf cümlesi, kelamın siyakından doğan bir sualin cevabıdır. Sanki “O zaman peygamberler ne diyecekler?” suali böyle cevaplandırılmıştır. Burada قَالُوا [dediler] şeklinde dili geçmiş (mazi) kipinin kullanılması, bunların kesin olarak gerçekleşeceğine delalet eder.(Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’ s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.  كَ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’ nin ismi,  عَلَّامُ الْغُيُوبِ  haberidir.  اَنْتَ , fasıl zamiridir.

Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak muktezayı zahirin hilafına, dua manasına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir.

Fasıl zamiri, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da kendisinden sonra gelen kelimenin sıfat değil haber olmasıdır. Haber, cümlede sıfattan daha kuvvetli bir rükundur.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isim cümlesi, fasıl zamiri olmak üzere birden fazla unsurla tekid edilen bu gibi cümleler çok muhkem cümlelerdir.

عَلَّامُ  kelimesi, فعّال  vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

عَلَّامُ - الْغُيُوبِ  kelimeleri arasında  tıbâk-ı hafiy sanatı vardır. 

عَلَّامُ - عِلْمَ  kelime grupları arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Muttasıl zamirden sonra munfasıl zamirin zikredilmesi, haberi yerleştirmek ve tekid etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Mâide Sûresi 110. Ayet

اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ اذْكُرْ نِعْمَت۪ي عَلَيْكَ وَعَلٰى وَالِدَتِكَۢ اِذْ اَيَّدْتُكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ تُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاًۚ وَاِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۚ وَاِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطّ۪ينِ كَـهَيْـَٔةِ الطَّيْرِ بِاِذْن۪ي فَتَنْفُخُ ف۪يهَا فَتَكُونُ طَيْراً بِاِذْن۪ي وَتُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ بِاِذْن۪يۚ وَاِذْ تُخْرِجُ الْمَوْتٰى بِاِذْن۪يۚ وَاِذْ كَفَفْتُ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ عَنْكَ اِذْ جِئْتَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ  ١١٠


O gün Allah, şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Senin üzerindeki ve annen üzerindeki nimetimi düşün. Hani, seni Ruhu’l-Kudüs (Cebrail) ile desteklemiştim. Beşikte iken de, yetişkin iken de insanlara konuşuyordun.Hani, sana kitabı, hikmeti, Tevrat’ı, İncil’i de öğretmiştim. Hani iznimle çamurdan kuş şekline benzer bir şey yapıyordun da içine üflüyordun, benim iznimle hemen bir kuş oluyordu. Yine benim iznimle doğuştan körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Hani benim iznimle ölüleri de (hayata) çıkarıyordun. Hani sen, İsrailoğullarına açık mucizeler getirdiğin zaman, ben seni onlardan kurtarmıştım da onlardan inkâr edenler, “Bu, ancak açık bir büyüdür” demişlerdi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِذْ hani
2 قَالَ demişti ki ق و ل
3 اللَّهُ Allah
4 يَا عِيسَى Îsa
5 ابْنَ oğlu ب ن ي
6 مَرْيَمَ Meryem
7 اذْكُرْ hatırla ذ ك ر
8 نِعْمَتِي ni’metimi ن ع م
9 عَلَيْكَ sana olan
10 وَعَلَىٰ ve olan
11 وَالِدَتِكَ annene و ل د
12 إِذْ hani
13 أَيَّدْتُكَ seni desteklemiştim ا ي د
14 بِرُوحِ Ruh ile ر و ح
15 الْقُدُسِ l-Kudüs ق د س
16 تُكَلِّمُ konuşuyordun ك ل م
17 النَّاسَ insanlarla ن و س
18 فِي
19 الْمَهْدِ beşikte iken م ه د
20 وَكَهْلًا ve yetişkin iken ك ه ل
21 وَإِذْ hani
22 عَلَّمْتُكَ sana öğrettim ع ل م
23 الْكِتَابَ Kitabı ك ت ب
24 وَالْحِكْمَةَ ve hikmeti ح ك م
25 وَالتَّوْرَاةَ ve Tevrat’ı
26 وَالْإِنْجِيلَ ve İncil’i
27 وَإِذْ hani
28 تَخْلُقُ yaratıyor خ ل ق
29 مِنَ -dan
30 الطِّينِ çamur- ط ي ن
31 كَهَيْئَةِ şeklinde bir şey ه ي ا
32 الطَّيْرِ kuş ط ي ر
33 بِإِذْنِي benim iznimle ا ذ ن
34 فَتَنْفُخُ üflüyordun ن ف خ
35 فِيهَا içine
36 فَتَكُونُ oluyordu ك و ن
37 طَيْرًا kuş ط ي ر
38 بِإِذْنِي benim iznimle ا ذ ن
39 وَتُبْرِئُ ve iyileştiriyordun ب ر ا
40 الْأَكْمَهَ anadan doğma körü ك م ه
41 وَالْأَبْرَصَ ve alacalıyı ب ر ص
42 بِإِذْنِي benim iznimle ا ذ ن
43 وَإِذْ ve hani
44 تُخْرِجُ çıkarıyordun خ ر ج
45 الْمَوْتَىٰ ölüleri م و ت
46 بِإِذْنِي benim iznimle ا ذ ن
47 وَإِذْ ve hani
48 كَفَفْتُ savmıştım ك ف ف
49 بَنِي oğullarını ب ن ي
50 إِسْرَائِيلَ İsrail
51 عَنْكَ senden
52 إِذْ zaman
53 جِئْتَهُمْ sen onlara getirdiğin ج ي ا
54 بِالْبَيِّنَاتِ açık deliller ب ي ن
55 فَقَالَ demişti ق و ل
56 الَّذِينَ kimseler
57 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
58 مِنْهُمْ içlerinden
59 إِنْ
60 هَٰذَا bu
61 إِلَّا başka bir şey değil
62 سِحْرٌ bir büyüden س ح ر
63 مُبِينٌ apaçık ب ي ن

Kur’ân-ı Kerîm’de adı Îsâ İbn Meryem ve Mesîh olarak geçen Hz. Îsâ, Hz. Meryem’in oğludur; Allah’ın Meryem’e ilka ettiği kelimesidir (Nisâ 4/171). Kendisine İncil verilmiş (Hadîd 57/27) ve İsrâiloğulları’na peygamber olarak gönderilmiştir (Saf 61/6; Hz. Îsâ hakkında geniş bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/45; Nisâ 4/157-158).

 

 İslâm inancında Rûhulkudüs’ten maksat Cebrâil’dir. Bütün peygamberlerin bu melekle desteklenmesi söz konusu olmakla birlikte, Hz. Îsâ’nın dünyaya gelişinde Allah tarafından ona ayrı bir görev verilmiş olması dolayısıyla Hz. Îsâ konusunda Cebrâil’in vahiy meleği olmanın ötesinde özel bir önemi vardır (bu konuda bilgi için bk. Bakara 2/87, 253). Hıristiyanlar’da ise Rûhulkudüs inancı iki yönlüdür: Birincisi Hz. Îsâ’nın Hz. Meryem’den doğmasında ve bedene bürünmesinde etkili olan, diğeri âhir zamanda çıkacak olan Rûhulkudüs. İkincisine “Rûhulhak olan Rûhulkudüs” derler. Esasen bu bir “son peygamber” inancıdır; fakat hıristiyanlar bunun Hz. Muhammed olduğunu kabul etmekten kaçınmışlardır (Elmalılı, III, 1841; Yuhanna İncili’ndeki “hakikat ruhu” ve “Rûhulkudüs” ile ilgili ifadeler için bk. 14/15-16, 26, 15/26, 16/13; bu konuda bilgi ve değerlendirme için bk. Mehmet Aydın, “Faraklit”, DİA, XII, 165-166).

 Hz. Îsâ’nın beşikte iken konuşması olağan üstü bir olay olmakla beraber, yetişkinlik çağında konuşması doğal bir durum olduğu halde âyet-i kerîmede bunun da söz konusu edilmesinin sebebi hakkında değişik açıklamalar yapılmıştır (bk. Âl-i İmrân 3/46). Müfessirlerin genel kanısına göre, “yazma” diye çevirdiğimiz “kitâb” kelimesiyle kastedilen anlam, Hz. Îsâ’ya “yazı yazma”nın öğretilecek olmasıdır (Râzî, VIII, 54). Bazı müfessirler bunu genel olarak “ilâhî kitaplar” şeklinde açıklamışlardır (Kåsımî, IV, 846). Burada Allah tarafından indirilen fakat belirli olmayan bir kitaba işaret bulunduğu yorumuna değinen İbn Atıyye bunun dayanaktan yoksun bir iddia olduğunu kaydeder (I, 438; “Tevrat” ve “İncil” hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/3-4; “hikmet” hakkında bilgi için bk. Bakara 2/269).

 Hz. Îsâ tarafından gösterilmekte olduğu bildirilen mûcizelerin Hz. Îsâ’nın muhatapları açısından önem taşımasının yanı sıra, daha sonra Hıristiyanlık’ta bunlara bağlanan sonuçlar bu dinin mensuplarını ona tanrılık izâfe etmek gibi tehlikeli bir mecraya sevketmiş olduğundan gerek burada gerekse Âl-i İmrân sûresinde, bunların yüce Allah’ın iznine bağlı olduğuna sık sık dikkat çekilmiştir (bu konuda bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/49).

 Hz. Îsâ’nın ilâhî vahyi tebliğ etmesi karşısında İsrâiloğulları ona saygı duyup destek vermek şöyle dursun, tuzak kurup hayatına kastetmek istemişlerdi. Bunu farkeden Hz. Îsâ kendisine sadakatle bağlanıp destek verecek bir çekirdek kadro ile (havâriler) tebliğ faaliyetini sürdürmeye çalıştı (yahudilerin tutumu ve Hz. Îsâ’nın havârileri hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/45, 52-54).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 360-361   

كَهْل Saçına aklık ya da kırlık düşen kimsedir. Yani orta yaşlı demektir.  (Müfredat)  Kuran’ı Kerim’de sadece bu ayette geçtiği kalıpta ve yalnızca 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli küheylandır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

طِين Birbirine karıştırılmış toprak ve sudur (çamur). Bazen suyun etkisi gitse bile kalan toprak  böyle isimlendirilebilmektedir. (Müfredat)  Kuran’ı Kerim’de sadece طِين şeklinde 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri tıynet (yaratılış, huy), titandır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

تَقْدِيس, İlahi temizlemedir,  gözle görülen necaseti giderme anlamına gelen  تَطْهِير den daha üstündür. Kuran-ı Kerim’de Cebrail (as) için zikredilen Ruhu-l Kuds ifadesi nefislerimizi kendileriyle pakladığı Kuran, hikmet ve ilahi feyzi indirmiş olması itibarıyladır.  (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 10 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri kutsal, Kudüs, mukaddes ve takdisdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

طير tayera: الطَّائِر Havada uçan, yolculuk eden bütün kanatlılardır. تَطَيَّرَ  fiili kuşları uğurlu saymak anlamına gelirken daha sonra uğurlu ve uğursuz sayılan her türlü şeyle ilgili kullanılmıştır. (Yasin/18)  (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 29 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)  Türkçede kullanılan şekli tayyaredir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ اذْكُرْ نِعْمَت۪ي عَلَيْكَ وَعَلٰى وَالِدَتِكَۢ

 

Zaman zarfı  اِذْ,  takdiri أذكر  olan mahzuf fiilin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. قَالَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l-kavli  يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ ’dir.  قَالَ  fiilinin mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir.  ع۪يسٰٓى  münadadır. Müfred alem olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. ابْنِ  kelimesi  ع۪يسَى ’nın sıfatı veya bedeli olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرْيَمَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Nidanın cevabı  اذْكُرْ نِعْمَت۪ي ’dur.  

اذْكُرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. نِعْمَت۪ي  mef‘ûlun bih olup mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’sı muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

عَلَيْكَ  car mecruru  نِعْمَت۪ي ’nin mahzuf haline mütealliktir. عَلٰى وَالِدَتِكَ  atıf harfi  وَ ’la  عَلَيْكَ’ye matuftur. 

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.

a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.

b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.

c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.

d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَالِدَتِ  kelimesi sülâsî mücerredi  ولد  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِذْ اَيَّدْتُكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ تُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاًۚ


اِذْ  zaman zarfı olup  نِعْمَت۪ي ’ye mütealliktir.  اَيَّدْتُكَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَيَّدْتُكَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

بِرُوحِ الْقُدُسِ  car mecruru  اَيَّدْتُكَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْقُدُسِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. تُكَلِّمُ النَّاسَ  cümlesi,  اَيَّدْتُكَ ‘deki  كَ ’nin hali olarak mahallen mansubdur.

تُكَلِّمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.  النَّاسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي الْمَهْدِ  car mecruru  تُكَلِّمُ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri;  صغيرا (Küçükken) şeklindedir.  كَهْلًاۚ  atıf harfi  وَ  ile mahzuf hale mütealliktir.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تُكَلِّمُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi كلم ’dir. 

اَيَّدْتُكَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi  أيد ‘dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.  

كَهْلًاۚ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  وَاِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۚ 


اِذْ  zaman zarfı, atıf harfi وَ  ile birinci  اِذْ ‘e matuf olup  نِعْمَت۪ي ’ye mütealliktir.  عَلَّمْتُكَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

عَلَّمْتُكَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

الْكِتَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ  kelimeleri atıf harfi  وَ ’la  الْكِتَابَ ’ye matuftur.

عَلَّمْتُكَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi  علم’dir. 


وَاِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطّ۪ينِ كَـهَيْـَٔةِ الطَّيْرِ بِاِذْن۪ي فَتَنْفُخُ ف۪يهَا فَتَكُونُ طَيْراً بِاِذْن۪ي وَتُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ بِاِذْن۪يۚ


اِذْ  zaman zarfı, atıf harfi وَ  ile birinci  اِذْ ‘e matuf olup  نِعْمَت۪ي ’ye mütealliktir. تَخْلُقُ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

تَخْلُقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. مِنَ الطّ۪ينِ  car mecruru  تَخْلُقُ  fiiline mütealliktir.  كَ  harf-i cerdir.  مثل  manasındadır.  تَخْلُقُ  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen  mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. الطَّيْرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. بِاِذْن۪ي  car mecruru  تَخْلُقُ   fiiline mütealliktir.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَنْفُخُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.  ف۪يهَا  car mecruru  تَنْفُخُ  fiiline mütealliktir. تَكُونُ  atıf harfi  فَ  ile  تَخْلُقُ  fiiline matuftur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

تَكُونُ  nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. تَكُونُ  ’nin ismi, müstetir olup takdiri هى ’dir.  طَيْرًا  kelimesi  تَكُونُ ’nun haberi olup fetha ile mansubdur.

بِاِذْن۪ي  car mecruru  طَيْرًا ‘nın mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. تُبْرِئُ  fiili atıf harfi  وَ  ile  تَخْلُقُ  fiiline matuftur. 

تُبْرِئُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. الْاَكْمَهَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْاَبْرَصَ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

بِاِذْن۪ي  car mecruru  تُبْرِئُ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

تُبْرِئُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’âl babındandır. Sülâsîsi  برأ ’dir. 

İf’al babı fiille, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.   

 وَاِذْ تُخْرِجُ الْمَوْتٰى بِاِذْن۪يۚ 

 

اِذْ  zaman zarfı, atıf harfi وَ  ile birinci  اِذْ ‘e matuf olup  نِعْمَت۪ي ’ye mütealliktir. تُخْرِجُ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

تُخْرِجُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.  الْمَوْتٰى  mef’ûlu bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.

بِاِذْن۪ي  car mecruru  تُخْرِجُ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

تُخْرِجُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’âl babındandır. Sülâsîsi  خرج ‘dir.


  وَاِذْ كَفَفْتُ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ عَنْكَ اِذْ جِئْتَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ

 

اِذْ  zaman zarfı, atıf harfi وَ  ile birinci  اِذْ ‘e matuf olup  نِعْمَت۪ي ’ye mütealliktir. كَفَفْتُ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

كَفَفْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. بَن۪ٓي mef’ûlun bih olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti  ى dir. İzafetten dolayı  ن  harfi mahzuftur.  اِسْرَٓاء۪يلَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır.  عَنْكَ  car mecruru  كَفَفْتُ  fiiline mütealliktir.

اِذْ  zaman zarfı olup  كَفَفْتُ  fiiline mütealliktir.  جِئْتَهُمْ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

جِئْتَهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِالْبَيِّنَاتِ  car mecruru  جِئْتَهُمْ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir.  

فَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  istînâfiyyedir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا مِنْهُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُمْ  car mecruru  كَفَرُوا ’deki failin mahzuf haline mütealliktir.

اِنْ  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. 

اِلَّا  hasr edatıdır.  سِحْرٌ  haber olup damme ile merfûdur.  مُب۪ينٌ  kelimesi  سِحْرٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُب۪ينٌ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir. 

اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ اذْكُرْ نِعْمَت۪ي عَلَيْكَ وَعَلٰى وَالِدَتِكَۢ اِذْ اَيَّدْتُكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ تُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاًۚ

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

اِذْ  zaman zarfı, takdiri  اذكر (Hatırla, an) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyhin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve örnek verme amacına matuftur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهَ  isminin zikri tecrîd sanatıdır. 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ  cümlesi, nida üslubunda talebi inşâî isnaddır.

Nidanın cevabı olan  اذْكُرْ نِعْمَت۪ي عَلَيْكَ وَعَلٰى وَالِدَتِكَۢ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Hz.İsa’nın hatırlaması istenen nimetlerin kendisine ve annesine şeklinde açıklanması taksim sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  نِعْمَتِيَ  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  نِعْمَتِ , tazim ve şeref kazanmıştır.

Ayetin başındaki ism-i celâlden  نِعْمَت۪ي ‘yle mütekellim zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.

عَلَيْكَ ‘ye matuf olan  عَلٰى وَالِدَتِكَۢ  car-mecrurunun atıf sebebi temâsüldür.

وَالِدَتِكَۢ  izafeti de muzâfın şanı içindir.

Mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

…اِذْ قَالَ اللّٰهُ  ibaresinde ahirette gerçekleşecek bir olayın muzari yerine mazi ile anlatılması muktezâ-i halin hilafına kelamdır. İki nükteyi içerir: 

1. İleride bu hitabın muhakkak olacağından dolayı kesinlik ifadesi 

2. İlahi kelamın ezeli olduğuna, Allah’a nispet edilen fiillerde zamanın söz konusu olmadığına işaret eder. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an) 

Burada da zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, daha önce geçtiği gibi mehabeti arttırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اِذْ اَيَّدْتُكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ تُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاًۚ  cümlesine dahil olan  اِذْ  zaman zarfı, نِعْمَت۪ي ’ye mütealliktir. Müspet mazi fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَيَّدْتُكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir. 

تُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ  cümlesi  اَيَّدْتُكَ ‘deki mef’ûlun halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فِي الْمَهْدِ  car mecruru  تُكَلِّمُ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri;  صغيرا (Küçükken) şeklindedir.

كَهْلًاۚ , tezayüf nedeniyle  الْمَهْدِ ‘ye atfedilmiştir. 

الْمَهْدِ - كَهْلًاۚ  kelimeleri arasında tıbak-ı hafî sanatı vardır.

Bu istinaf cümlesi, İsa’nın nasıl desteklendiğini bildirir. İsa’nın yetişkin iken konuşması bir mucize olmadığı halde bahse konu edilmesi, onun her iki haldeki konuşmasının, aynı tertip ve düzen üzere (a’lâ nesak li vahid), mükemmel bir akıl (kemal-akl), sağlam bir re’y ve tedbir ve garip bir üslup ile sadır olduğunu beyan etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayette ruhtan hangi mana murad edilirse edilsin bu ruh, İsa ile annesine büyük bir ilahî nimettir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


  وَاِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۚ

 

اِذْ  zaman zarfı, önceki zaman zarfına matuftur. Müspet mazi fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelam olan  عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir. 

الْكِتَابَ - الْحِكْمَةَ - التَّوْرٰيةَ - الْاِنْج۪يلَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Kitap ve hikmetten sonra İncil ve Tevrat’ın zikredilmesi, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.

Bazı müfessirler kitap ve hikmetin; aklî ve ilmî bir şekilde gerçeğe ulaşma yolları ya da genel olarak vahiy, doğruyu yanlıştan ayırt etme kabiliyeti olduğu görüşündedir.

Burada kitap ve hikmetten murad, kitap ve hikmet cinsidir. Buna göre Tevrat ile İncil de kitap ve hikmet kapsamı içinde olduğuna göre ayrıca zikredilmeleri, onların şerefini göstermek içindir. Diğer bir görüşe göre ise burada kitaptan murad, okuyup yazmaktır. Hikmetten murad da muhkem ve doğru kelamdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَاِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطّ۪ينِ كَـهَيْـَٔةِ الطَّيْرِ بِاِذْن۪ي فَتَنْفُخُ ف۪يهَا فَتَكُونُ طَيْراً بِاِذْن۪ي وَتُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ بِاِذْن۪يۚ


اِذْ  zaman zarfı, önceki zaman zarfına matuftur. Müspet muzari fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelam olan  تَخْلُقُ مِنَ الطّ۪ينِ كَـهَيْـَٔةِ الطَّيْرِ بِاِذْن۪ي  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir. Muzari fiil, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir.

كَـهَيْـَٔةِ الطَّيْرِ  izafetine dahil olan  كَ  teşbih harfi, misli manasında mef’ûldür.

Aynı üsluptaki  فَتَنْفُخُ ف۪يهَا  cümlesi,... تَخْلُقُ ‘ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.  

فَتَكُونُ طَيْراً بِاِذْن۪ي  cümlesi atıf harfi  فَ  ile  فَتَنْفُخُ ف۪يهَا  cümlesine atfedilmiştir. Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

بِاِذْن۪ي  car-mecruru, طَيْراً ’ın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَتُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ بِاِذْن۪ي  cümlesi, …  تَخْلُقُ  cümlesine  وَ ‘la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Birbirine temasül nedeniyle atfedilen  الْاَكْمَهَ - الْاَبْرَصَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Veciz ifade kastına matuf  بِاِذْن۪ي  izafetinde, Allah Teâlâ’ya  ait zamire muzâf olan اِذْن۪ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

بِاِذْن۪ي  car-mecruru, وَتُبْرِئُ ’nun failinden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Burada  تَخْلُقُ  [yaratma], sebeplere başvurma anlamındadır. Yaratmak hakikatte Allah Teâlâ’ya aittir. Fakat sebeplere baş vurulması halinde bunun İsa’nın (a.s.) eliyle ortaya çıkması da elbette mümkündür. Nitekim  فَتَنْفُخُ ف۪يهَا فَتَكُونُ طَيْرًا بِاِذْن۪ي   [Ona üflüyordun da iznimle o hemen bir kuş oluyordu.] ifadesi de bunu bildirir. Ayette kuşun tekevvünü ifadesinde de  بِاِذْن۪ي  [Benim iznimle]’nin tekrar edilmesi, gerek tasvirin, gerekse üflemenin ayrı ayrı birer büyük ve harika iş olup ancak Allah Teâlâ’nın izniyle gerçekleşebileceklerine dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)


 وَاِذْ تُخْرِجُ الْمَوْتٰى بِاِذْن۪يۚ

 

اِذْ  zaman zarfı, önceki zaman zarfına matuftur.  تُخْرِجُ الْمَوْتٰى بِاِذْن۪يۚ  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir. Müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

بِاِذْن۪ي  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait olan mütekellim zamirine muzâf olan  اِذْن۪ , şan ve şeref kazanmıştır.

بِاِذْن۪ي  car-mecruru, تُخْرِجُ ’nun failinden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

بِاِذْن۪ي  ibaresinin ayette dört kez gelerek tekrarlanması, İsa peygamberin ilâh olmadığını vurgular. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Bu ayetin dört yerinde  بِاِذْن۪يۚ  [Benim iznimle] ifadesinin tekrar edilmesi, hakkın tespitine önem verildiği içindir. Çünkü o harikalar, İsa (a.s.) tarafından yaratılmış değildir. Fakat Allah Teâlâ, o mucizeleri ona tahsis ettiği bir nimet olarak onun eliyle göstermiştir. Âl-i İmran Suresinde iki kere zikredilmesi, oranın haber verme makamı olmasındandır. Burası ise nimetleri tatma makamıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu cümlenin başında  اِذْ  [hani]  kelimesi tekrar edilmiştir. Çünkü ölüleri, - özellikle çürüdükten sonra - mezarlarından çıkarıp hayata döndürmek, hatırlatılmaya layık pek açık bir mucize ve büyük bir nimettir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَاِذْ كَفَفْتُ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ عَنْكَ اِذْ جِئْتَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ

 

اِذْ  zaman zarfı, önceki zaman zarfına matuftur. Müspet mazi fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelam olan  كَفَفْتُ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ عَنْكَ  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir. 

ابْنَ - بَن۪ٓي  ve  مُب۪ينٌ - بِالْبَيِّنَاتِ  kelime grupları arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

كَفَفْتُ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ عَنْكَ  cümlesine dahil olan  اِذْ  zaman zarfı, كَفَفْتُ  fiiline mütealliktir. Muzafun ileyh olan cümle müspet mazi fiil sıygasında, lâzım-ı  faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  بِالْبَيِّنَاتِ  kelimesinde irsâd sanatı vardır. 

Geldi manasındaki  جاء  fiili   بِ  harfiyle kullanıldığında getirdi anlamına gelir. 

Nimetlerin önemine vurgu yapmak için her cümlenin başında zikredilen zaman zarfı اِذْ  ‘in tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Hz.İsa'ya verilen nimetlerin sıralanmasında taksim sanatı vardır.

اِذْ جِئْتَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ  [Kendilerine apaçık mucizeler getirdiğin zaman…]  ifadesi ile yukarıda geçen mucizelerin kastedilmiş olması muhtemeldir. Buna göre الْبَيِّنَاتِ  kelimesinin başındaki elif lâm, “ahd” (malum manası) ifade eder. Bunun, beyyinat cinsini ifade eden (yani cins için olan) elif-lâm olması da muhtemeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

فَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ

فَ  istînâfiyyedir. 

Müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  كَفَرُوا مِنْهُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.

مِنْهُمْ  car-mecruru,  كَفَرُوا ’nun failinden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümleye dahil olan  اِنْ  nefy, اِلَّا  istisna harfidir. 

هٰذَٓا  mübteda,  سِحْرٌ  haberdir.  اِنْ  ve اِلَّا  ile oluşan kasr mübteda ve haber arasındadır. هٰذَٓا  maksur/mevsûf,  سِحْرٌ  maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasrı mevsuf ales sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.  

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, mütekellimin amacının, müşarun ileyhi tahkir olduğunu gösterir. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi net bir şekilde gösterip onu göz önüne koymuştur. İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  هٰذَٓا  ile vahye işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, isim cümlesinin kasırla tekit edilmesi sebebiyle bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

مُب۪ينٌ  kelimesi  سِحْرٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

مُب۪ينٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

مُب۪ينٌ - الْبَيِّنَاتِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مُب۪ينٌ  kelimesi  أبانَ  fiilinden ism-i fail kalıbındadır ve  بانَ  fiilinin manasını mübalağalı olarak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yasin/60) 

اِذْ  zaman zarfı, önceki zaman zarfına matuftur.  تُخْرِجُ الْمَوْتٰى بِاِذْن۪يۚ  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir. Müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

بِاِذْن۪ي  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait olan mütekellim zamirine muzâf olan  اِذْن۪ , şan ve şeref kazanmıştır.

بِاِذْن۪ي  car-mecruru, تُخْرِجُ ’nun failinden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

بِاِذْن۪ي  ibaresinin ayette dört kez gelerek tekrarlanması, İsa peygamberin ilâh olmadığını vurgular. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Bu ayetin dört yerinde  بِاِذْن۪يۚ  [Benim iznimle] ifadesinin tekrar edilmesi, hakkın tespitine önem verildiği içindir. Çünkü o harikalar, İsa (a.s.) tarafından yaratılmış değildir. Fakat Allah Teâlâ, o mucizeleri ona tahsis ettiği bir nimet olarak onun eliyle göstermiştir. Âl-i İmran Suresinde iki kere zikredilmesi, oranın haber verme makamı olmasındandır. Burası ise nimetleri tatma makamıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu cümlenin başında  اِذْ  [hani]  kelimesi tekrar edilmiştir. Çünkü ölüleri, - özellikle çürüdükten sonra - mezarlarından çıkarıp hayata döndürmek, hatırlatılmaya layık pek açık bir mucize ve büyük bir nimettir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Mâide Sûresi 111. Ayet

وَاِذْ اَوْحَيْتُ اِلَى الْحَوَارِيّ۪نَ اَنْ اٰمِنُوا ب۪ي وَبِرَسُول۪يۚ قَالُٓوا اٰمَنَّا وَاشْهَدْ بِاَنَّـنَا مُسْلِمُونَ  ١١١


Hani bir de, “Bana ve Peygamberime iman edin” diye havarilere ilham etmiştim. Onlar da “İman ettik. Bizim müslüman olduğumuza sen de şahit ol” demişlerdi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذْ ve hani
2 أَوْحَيْتُ vahyetmiştim و ح ي
3 إِلَى
4 الْحَوَارِيِّينَ Havarilere ح و ر
5 أَنْ
6 امِنُوا inanmalarını ا م ن
7 بِي bana
8 وَبِرَسُولِي ve elçime ر س ل
9 قَالُوا demişlerdi ق و ل
10 امَنَّا inandık ا م ن
11 وَاشْهَدْ şahid ol ش ه د
12 بِأَنَّنَا bizim
13 مُسْلِمُونَ müslümanlar olduğumuza س ل م

وَاِذْ اَوْحَيْتُ اِلَى الْحَوَارِيّ۪نَ اَنْ اٰمِنُوا ب۪ي وَبِرَسُول۪يۚ


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Zaman zarfı  اِذْ, takdiri أذكر  olan mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. اَوْحَيْتُ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَوْحَيْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. اِلَى الْحَوَارِيّ۪نَ  car mecruru  اَوْحَيْتُ  fiiline müteallik olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  اَوْحَيْتُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

اٰمِنُوا  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ب۪ي car  mecruru  اٰمِنُوا  fiiline mütealliktir.  بِرَسُول۪ي  car mecruru atıf harfi وَ  ile makabline matuftur. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوْحَيْتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi وحي ’dir. 

اٰمِنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


 قَالُٓوا اٰمَنَّا وَاشْهَدْ بِاَنَّـنَا مُسْلِمُونَ

 

Fiil cümlesidir.  قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl  اٰمَنَّا ’dır. قَالُٓوا  fiilinin mef'ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.  

اٰمَنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. 

وَ  atıf harfidir.  اشْهَدْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.  أَنَّ  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  اشْهَدْ  fiiline müteallik olup, mahallen mecrurdur.  

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

نَا  mütekellim zamiri  أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  مُسْلِمُونَ  kelimesi  أَنَّ ’nin haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

اٰمَنَّا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ‘dir.

مُسْلِمُونَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِذْ اَوْحَيْتُ اِلَى الْحَوَارِيّ۪نَ اَنْ اٰمِنُوا ب۪ي وَبِرَسُول۪يۚ


اِذْ  zaman zarfı, önceki ayetteki zaman zarfına matuftur. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَوْحَيْتُ اِلَى الْحَوَارِيّ۪نَ  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Tefsiriyye harfi  اَنْ  ve akabindeki  اٰمِنُوا ب۪ي وَبِرَسُول۪ي  cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Masdar-ı müevvel  اَوْحَيْتُ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

بِرَسُول۪ي  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait olan mütekellim zamirine muzâf olan  رَسُول۪, şan ve şeref kazanmıştır.

İsa’nın (a.s.) resul unvanıyla zikredilmesi, ona iman edilmesinin keyfiyetine dikkat çekmek içindir. Yani “İlâh ve Rabb olarak yalnız Bana ve resulümün de risaletine iman edin. Onu makamından aşağı da indirmeyin, yukarı da çıkarmayın!” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


قَالُٓوا اٰمَنَّا وَاشْهَدْ بِاَنَّـنَا مُسْلِمُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan,  اٰمَنَّا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan  وَاشْهَدْ بِاَنَّنَا مُسْلِمُونَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Haber cümlesinin dua manasında olması bu atfı mümkün kılmıştır.

Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manasında olduğu için mecâz-ı mürsel mürekkebtir.

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ  ve akabindeki  بِاَنَّـنَا مُسْلِمُونَ  cümlesi masdar tevilinde, harf-i cerle birlikte   اشْهَدْ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsned olan  مُسْلِمُونَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

اٰمِنُوا - اٰمَنَّا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اٰمَنَّا - مُسْلِمُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bu cümle, kelamın siyakından doğan bir suale cevap mahiyetindedir. Sanki 

- Kendilerine öyle vahyedilince onlar ne dediler? denmiş de onlar da: 

- Biz inandık, iman ettik; Sen şahit ol! Biz gerçekten samimiyiz, demişlerdir. İsa’ya (a.s.) lütfedilen diğer nimetler gibi bu da büyük bir nimettir. Bütün bunlar, İsa’nın (a.s.) validesi için de nimettir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Mâide Sûresi 112. Ayet

اِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَط۪يعُ رَبُّكَ اَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِۜ قَالَ اتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ  ١١٢


Hani havariler de, “Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” demişlerdi. İsa da, “Eğer mü’minler iseniz, Allah’a karşı gelmekten sakının” demişti.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِذْ hani
2 قَالَ demişlerdi ki ق و ل
3 الْحَوَارِيُّونَ Havariler ح و ر
4 يَا عِيسَى Îsa
5 ابْنَ oğlu ب ن ي
6 مَرْيَمَ Meryem
7 هَلْ -mi?
8 يَسْتَطِيعُ gücü yeter- ط و ع
9 رَبُّكَ Rabbinin ر ب ب
10 أَنْ
11 يُنَزِّلَ indirmeye ن ز ل
12 عَلَيْنَا bize
13 مَائِدَةً bir sofra م ي د
14 مِنَ -ten
15 السَّمَاءِ gök- س م و
16 قَالَ (Îsa) dedi ق و ل
17 اتَّقُوا korkun و ق ي
18 اللَّهَ Allah’tan
19 إِنْ eğer
20 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
21 مُؤْمِنِينَ inanıyor ا م ن

Havârilerin “Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” şeklindeki sorusunu “Rabbinin buna gücü yeter mi?” anlamında düşünen müfessirler, o esnada havârilerin henüz tam bir teslimiyet içinde olmadıkları ve imanlarında zaaf bulunduğu yorumunu yapmışlardır. İslâm bilginlerinin çoğunluğuna göre ise bu sorudaki yardımcı fiili “güç yetirme” anlamına göre düşünmemek gerekir. Zira onların bu talebi –müteakip âyette ifade edildiği üzere– olumlu amaçlara yöneliktir. Şu halde bu soruyu, –Arap dilindeki örneklerin ışığında– “Rabbin bize gökten bir sofra indirir mi, indirmesi O’nun hikmetine uygun olurmu; Allah’ın âdetine (sünnetullah) göre bu olabilir mi; sen rabbinden bize gökten bir sofra indirmesini isteyebilir misin, istersen rabbin buna rızâ gösterir mi veya isteğini yerine getirir mi?” gibi mânalarda anlamak daha uygun olur. 111. âyette onlardan “İman ettik, şahit ol ki bizler yürekten teslimiyet içindeyiz, demişlerdi” şeklinde söz edilmiş olması da bu anlayışı desteklemektedir. Gerçi Hz. Îsâ “Eğer iman etmiş kimseler iseniz Allah’a saygılı olun” cevabını vererek, onları Allah hakkındaki düşünce ve ifadelerinde daha saygılı olmaları gerektiği yönünde uyarmış ve mûcize talep etmenin gönülden inanmış insanlara yaraşmayacağını hatırlatmıştır. Fakat konuşmanın akışı dikkate alınırsa bu, onları itham etme niteliğinde değil, bilâkis onların neyi amaçladıklarını açıklamalarına imkân veren bir cevaptır. Nitekim havârilerin niçin böyle bir istekte bulunduklarını açıklamaları üzerine Hz. Îsâ onları reddetmeyip isteklerini yüce Allah’a arzetmiştir.

(Kuran yolu/Diyanet tefsiri   - )

اِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَط۪يعُ رَبُّكَ اَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِۜ

 

Zaman zarfı  اِذْ, takdiri أذكر  olan mahzuf fiilin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. قَالَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  الْحَوَارِيُّونَ  fail olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Mekulü’l kavli,  يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ ’dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir.  ع۪يسٰٓى  münadadır. Müfred alem olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. ابْنِ  kelimesi  ع۪يسَى ’nın sıfatı veya bedeli olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  مَرْيَمَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Nidanın cevabı  هَلْ يَسْتَط۪يعُ رَبُّكَ ’dir. 

هَلْ  istifham harfidir.  يَسْتَط۪يعُ  damme ile merfû muzari fiildir.  رَبُّكَ  fail olup damme ile merfûdur.  Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يُنَزِّلَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.  عَلَيْنَا  car mecruru  يُنَزِّلَ  fiiline mütealliktir. مَٓائِدَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru  يُنَزِّلَ  fiiline mütealliktir.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَسْتَط۪يعُ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır.  Sülâsî fiili  طوع ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar. 

يُنَزِّلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 قَالَ اتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

 

Fiil cümlesidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Mekulü’l kavli,  اتَّقُوا اللّٰهَ ’dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اتَّقُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’un dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. 

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi  كُنْتُمْ ’ün haberi olup nasb alameti  ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri; إن كنتم مؤمنين بقدرة الله فاتقوا الله في هذا الطلب (Allah'ın kudretine inanıyorsanız, bu isteğiniz sebebiyle Allah'tan korkun.) şeklindedir. 

اتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

مُؤْمِن۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَط۪يعُ رَبُّكَ اَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِۜ

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

اِذْ  zaman zarfı, takdiri  اذكر  olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ  cümlesi, nida üslubunda talebi inşâî isnaddır.

Nidanın cevabı olan  هَلْ يَسْتَط۪يعُ رَبُّكَ اَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِۜ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّكَ  izafetinde, Hz. İsa’ya ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması İsa Peygambere tazim ve teşrif içindir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِ  cümlesi, masdar teviliyle  يَسْتَط۪يعُ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  عَلَيْنَا , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için, mef’ûl olan  مَٓائِدَةً ‘e takdim edilmiştir.

مَٓائِدَةً ’deki tenvin, nev ve tazim ifade eder.

مِنَ السَّمَٓاءِۜ  car-mecruru, مَٓائِدَةً ‘den mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

يَسْتَط۪يعُ  fiili bir şeyin kendisini değil de lâzımını ifade etmek kabilinden bir sual olup “İndirebilir mi?” değil, “İndirir mi?” demektir.  Bazılarına göre kudretin gereği olarak değil, hikmet ve iradenin gereği olarak yapabilmek demektir. Bazılarına göre ise itaat anlamında olup “Rabbin sana icabet eder mi?” manasındadır.

Bu istînâfi kelam, İsa ile kavmi arasında cereyan eden bazı olayları beyan eder. Bu kelam, makabline bağlı değildir. Nitekim zamir makamında “havariler” kelimesinin zahir olarak zikredilmesi de, bunu teyid eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اِذْ  [Hani hatırla o zamanı ki] kelimesi, geçmiş hitabı renklendirmek (değiştirmek) içindir ve iltifat yolu ile peygambere hitap eden gizli bir fiilin zarfıdır. Sanki burada havarilerin, İsa’ya (a.s.) lütfedilen nimetlerle sözleri hikâye edildikten sonra Peygamberimize hitaben: “Havarîlerin o sözleri söyledikleri vakti insanlara hatırlat!” buyurulmuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


قَالَ اتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اتَّقُوا اللّٰهَ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Istînâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.

Vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıf durumlarda kullanılan şart harfi  اِنْ  ve nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu şart cümlesi  اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Şartın, takdiri  فاتقوا الله في  هذا الطلب  (Bu isteğiniz sebebiyle Allah’tan korkun.) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

كَان ’nin haberi olan  مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, Tevbe Suresi, 120-121, s. 80)

Şart edatı  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Eğer şartın öncesinde cevabın anlaşılmasını sağlayan bir ifade yer alırsa cevap hazfedilir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

“Eğer müminler iseniz Allah’tan korkun, takvalı olun.” sözüyle böyle bir şey istemek ne haddinize, bu isteğinizden vazgeçin, manası kastedilmiştir. Hz. Musa’ya da Rabbini bize açıkça göster, demişlerdi. O bundan daha da cüretkâr ve küstahça bir istek idi.

Şayet “Peki, iman etmiş, ihlaslı samimi kimseler olmalarına rağmen havariler nasıl olur da ‘Senin Rabbin yapabilir mi?’ diyebilirler?” dersen şöyle derim: Bir kere Allah Teâlâ onları iman ve ihlas ile vasıflamadı, aksine onların kendi iddialarını dile getirdi sonra da  اِذْ قَالَ  ِbuyurarak söze devam etti. Şu halde onların iman ve ihlas iddiaları batıl idi ve onlar şüphe içinde idiler. [Senin Rabbin yapabilir mi?] ifadesi öyle bir sözdür ki onun Rabbini tazim eden imanlı kimselerden sadır olması düşünülemez. Aynı şekilde İsa’nın (a.s.) onlar hakkındaki sözü de şu manadaydı: “Bir kere Allah’tan sakının ve O’nun güç ve kudretinden asla şüphe etmeyin, O’na olur olmaz taleplerde bulunmayın, heva ve heveslerinizin peşine düşerek olmayacak türden mucizeler istemeyin sonra onların gerçekleşmesinin ardından isyan etmeniz halinde helâk olursunuz!” (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Mâide Sûresi 113. Ayet

قَالُوا نُر۪يدُ اَنْ نَأْكُلَ مِنْهَا وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا وَنَعْلَمَ اَنْ قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِد۪ينَ  ١١٣


Onlar, "İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz yatışsın. Senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona, (gözü ile) görmüş şahitlerden olalım" demişlerdi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالُوا dediler ق و ل
2 نُرِيدُ istiyoruz ر و د
3 أَنْ
4 نَأْكُلَ yemeyi ا ك ل
5 مِنْهَا ondan
6 وَتَطْمَئِنَّ ve iyice yatışmasını ط مأ ن
7 قُلُوبُنَا kalblerimizin ق ل ب
8 وَنَعْلَمَ ve bilmeyi ع ل م
9 أَنْ
10 قَدْ kesinlikle
11 صَدَقْتَنَا bize doğru söylediğini ص د ق
12 وَنَكُونَ ve olmayı ك و ن
13 عَلَيْهَا buna
14 مِنَ
15 الشَّاهِدِينَ bizzat şahit ش ه د

Havâriler gökten sofra indirilmesini istemelerinin sebeplerini şöyle açıklamışlardı: “İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz güvenle dolsun, bize doğru söylediğini bilelim ve buna tanık olalım.” Böylece onlar buna hem kendi ihtiyaçlarının bulunduğunu hem de Hz. Îsâ’nın tebliğini sonraki nesillere aktarmada bunun önemli bir role sahip olacağını ifade etmiş oluyorlardı. Onların buna ihtiyaç duyması, o esnada aç oldukları şeklinde açıklandığı gibi, böyle kutlu bir sofradan yiyerek mânevî hazza erişme arzusu olarak da anlaşılmıştır. “Kalplerinin güvenle dolmasını” istemeleri ise Hz. İbrâhim’in Bakara sûresinin 260. âyetinde aktarılan konuşmada geçen isteğine benzetilmiştir. Bu konuşma şöyle cereyan etmiştir: İbrâhim, “Rabbim! Ölüleri nasıl diriltiyorsun, bana göster!” deyince rabbi, “Yoksa inanmıyor musun?” demişti. O, “Hayır inanıyorum, fakat kalbim tam kanaat getirsin diye” cevabını verdi. Bunun üzerine yüce Allah onu mûcizevî bir olaya tanık kılarak kalbinin güvenle dolmasını sağladı. Havâriler bu taleplerinin yerine getirilmesiyle, Hz. Îsâ’nın doğru söylediğinden, önce kendileri emin olacaklar, gözleriyle görüp tanık olunca onun öğretilerini tebliğ ederken bu tanıklıklarını tekrar tekrar ifade edip bundan güç alacaklardı. Hz. Îsâ’nın duasında yer alan ve “ziyafet” diye çevirdiğimiz îd kelimesi “dinî, millî, yöresel bayramlar veya belirli münasebetlerle yapılan toplantılar ve sevinçlerin paylaşıldığı özel günler” anlamındadır. Bazı müfessirler Hz. Îsâ’nın “Bize gökten öyle bir sofra indir ki, ilk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir ziyafet … olsun” ifadesini “ki o günü ibadet ederek kutlayalım, biz ve bizden sonrakiler onu tâzim edelim” şeklinde açıklamışlardır. Aynı duadaki “Senden bir işaret olsun” ifadesi, “Benim peygamberliğime ve söylediklerimin doğruluğuna kanıt (mûcize) olsun” demektir; fakat burada “senden” kaydı konarak asıl kudret sahibinin Allah Teâlâ olduğuna ve hıristiyanların Hz. Îsâ’yı rab olarak nitelemelerinin yanlışlığına dikkat çekilmiş olmaktadır.

 (Kuran yolu/Diyanet tefsiri -  )

قَالُوا نُر۪يدُ اَنْ نَأْكُلَ مِنْهَا وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا

 

Fiil cümlesidir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli,  نُر۪يدُ اَنْ نَأْكُلَ ’dir. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

نُر۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.   

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

نَأْكُلَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. مِنْهَا  car mecruru  نَأْكُلَ  fiiline mütealliktir. تَطْمَئِنَّ  atıf harfi  وَ  ile  نَأْكُلَ  fiiline matuftur.

تَطْمَئِنَّ  fetha ile mansub muzari fiildir.  قُلُوبُنَا  fail olup damme ile merfûdur. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نُر۪يدُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

تَطْمَئِنَّ  fiili rubâî mücerrede iki harf ilave edilerek fiilin başına bir elif, sonuna da lâme’l-fiili cinsinden bir harf ilavesiyle yapılan  افْعَلَلَّ  babındandır.


 وَنَعْلَمَ اَنْ قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِد۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَعْلَمَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur.

اَنْ  tekid ifade eden muhaffefe  اِنَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri;  أنه  şeklindedir. قَدْ صَدَقْتَنَا  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  صَدَقْتَنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamir  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

نَكُونَ  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. نَكُونَ ’nun ismi müstetir olup takdiri نحن ‘dur. عَلَيْهَا  car mecruru  الشَّاهِد۪ينَ ’ye mütealliktir. مِنَ الشَّاهِد۪ينَ  car mecruru  نَكُونَ ’nin mahzuf haberine müteallik olup cer alameti ی ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الشَّاهِد۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  شهد  olan fiilin ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 قَالُوا نُر۪يدُ اَنْ نَأْكُلَ مِنْهَا وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا وَنَعْلَمَ اَنْ قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِد۪ينَ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  نُر۪يدُ اَنْ نَأْكُلَ مِنْهَا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  نَأْكُلَ مِنْهَا  cümlesi, masdar teviliyle  نُر۪يدُ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَ ’la gelen  وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا  cümlesi, masdar-ı müevvele matuftur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Havarilerin sofra isteme sebeplerini sıralaması taksim sanatıdır. 

وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا  [Kalplerimiz yatışsın.] ibaresinde alete isnat kabilinden mecaz-ı mürsel vardır, aynı zamanda tecrîddir.

نَأْكُلَ مِنْهَا  [Ondan yiyelim.] derken mahal olan sofra söylenmiş, hal olan yiyecekler kastedilmiştir, mecaz-ı mürseldir. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)

وَنَعْلَمَ اَنْ قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِد۪ينَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la, … نَأْكُلَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اَنْ  harfi, اَنَّ ‘den muhaffefedir. Şan zamirinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. 

أنّ’ nin haberi olan  قَدْ صَدَقْتَنَا  cümlesinde  قَدْ  tahkik harfidir. Tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Masdar-ı müevvele matuf olan  وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِد۪ينَ  cümlesi nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  كانَ ’nin haberi mahzuftur. Cümledeki car-mecrurlar bu mahzuf habere mütealliktir.

عَلَيْهَا  car-mecruru  مِنَ الشَّاهِد۪ينَ ‘ye, مِنَ الشَّاهِد۪ينَ  ise mahzuf habere mütealliktir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur  عَلَيْهَا , fasılaya riayet için, amiline takdim edilmiştir.

الشَّاهِد۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

قَالُوا - قُلُوبُنَا  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.(Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Günün Mesajı
Gaybleri çok iyi bilen manasındaki "allâmu'l guyûb" tabiri kur'an-ı Kerim'de 4 kere geçer. 2 si 109 ve 116. ayet olmak üzere bu sûrededir. Diğerleri Tevbe/78 ve Sebe/48. ayetleridir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Bir zamanlar, unutulmuş bir şehrin, unutulmuş yerlileri, yuvalarından gitmeye hazırlanan yavrularını belli eğitimlerden geçiriyorlardı. Eğitimin son aşamasının konusu, insanlardı. Yerliler, bilgeliğe giden yolda, İslam’la terbiye edilmemişlerin hallerinden ibret alınması gerektiğine inanıyorlardı. Anlatılanların bir kısmı şöyleydi:

İnsan.. Biraz şımarık, biraz da ukalaydı. Gözünü dünyaya açınca, kendini bir şey sandı. Cahilliğiyle korkaklığını ve onlardan doğan hatalarını itiraf etmekten hoşlanmadı. Her şeyi bildiğini düşündü. Bildikleriyle yetinme hatasını yaptı. Alkışlandığı her şey için böbürlendi. Kabiliyetlerinin, kendisinden ayrılmaz birer parça olduğuna inandı. Sahip olduğu dünyalıklarla övünme gafletine düştü.  Biraz çaba gösterince, karşılığını bekledi. Çalışmadan gelene, yine hakkıymış gibi muamele etti. Kendince, kendisinden daha şansız olanlara bakıp; aklını, zekasını ve yeteneklerini örnek gösterdi. Halbuki, kimin kimden daha şanslı olduğu, insan gözüyle anlaşılacak bir şey değildi.

İnsan.. Bolluk ve ferahlık dönemlerinde unuttu. Darlık dönemlerinde, kendini nereye atacağını şaşırdı. Unuttuğu; sebepler aleminin her zerresinde hatırlatılandı: Her şey Allah’tandır. Her şey, yalnız O’nun izniyle gerçekleşmekteydi. Kendisini diğerlerinden üstün kılan özellikler, gönlüne huzur veren nimetler, kalbini ısıtan dostluklar, dünyada kazandıran kabiliyetler ve işlerini kolaylaştıran yetenekler. Hepsi Allah’tandı. Hiçbir üstünlüğünün sebebi ne kendisinde, ne de bir maharetinde gizliydi. Hepsi, Allah’ın dilemesiyle yaratılandı. Kişiye belki nimetti, belki imtihandı, belki de ikisi birdendi. İnsan, gözünü açık tutması için yaratılmıştı ama içlerinden çoğu kapatmayı seçmişti.

Allahım! Her şeyin, Senin izninle gerçekleştiğine inanarak ve itiraf ederek; Halden hale bürünen nefsimizle ve merhametine muhtaç halimizle huzuruna geldik. Bize, rahmetinle muamele et. Bizi; her halinde, Seni hatırlayanlardan, Sana şükredenlerden, Senin dostluğuna sığınanlardan, Senden isteyenlerden ve her daim İslam’ın sağlamlaştırdığı adımlarla Sana koşanlardan eyle. 

Allahım! Dünya denen şu köprüyü; kalbimiz ve gözümüz daima açık, Senin rızana ve sevgine layık, hayırla ve huzurla, zarar görmeden ve gaflete düşmeden, iki cihanda da kazançlı çıkacak şekilde geçmemizi nasip et. 

Amin.

***

Her an Allah’ı anmak ve şükür hali içinde olmak için çaba göstermek gerekir. Belki de birçoğumuz için her anı, bu şekilde yani mükemmel ya da istikrarlı anlamda değerlendirmek mümkün değildir. Ancak dili ve kalbi, zikirle ve Allah’ın kelamıyla meşgul olanın işi kolaylaşır. Böylece dünyevi nimetlerle ve heveslerle beslenen nefsin karşısına, Allah’ı anarak güçlenen bir kalp çıkar. O zaman kişinin nefsiyle kalbi arasındaki çekişme adilleşir ve lezzetlenir. Nefsinin anlık duygu ve düşüncelerine dalması karşısında, gözü açık bir şekilde bekleyen kalp hemen müdahale eder ve kişiyi gerçeğe döndürür.

İnsan, hatırlamaya ve hatırlatılmaya muhtaçtır. Zira, o nankörlüğe ve unutkanlığa meyillidir. Gözlerinin önündekine, ellerinin altındakine ve kapasitesine göre tepki verir. Şifanın, lezzetin, müthiş anların ve insana huzur veren her türlü güzelliğin Allah’tan geldiğini hatırlamak yerine vesile kılınanlarla meşgul olur. Halbuki gördüklerinden, işittiklerinden ve dokunduklarından ötesine sahip bir alemde yaşamaktadır. Şüphesiz ki lezzet almayı, tebessüm etmeyi, huzurla dolmayı, güzellikleri farketmeyi, ilaçlarla iyileşmeyi, sağlıklı yaşlanmayı ve anı değerlendirmeyi yaratan ve nasip eden Allah’tır.

Kur’an-ı Kerim’deki kimi ayetler, insanın bu tür hatırlatmalara muhtaç olduğunu vurgular. Maide Suresinin son sayfalarındaki ayetlerde de, hz. İsa’nın gösterdiği mucizelerin hepsinin Allah’tan olduğu yani Allah’ın izniyle gerçekleştiği ifade edilir. Zira, hz. İsa’nın zamanında iman edenlerin dışında kalan bir kısım, mucizelere sihir yakıştırması yapıp önemsememeyi tercih ederken; diğer kısım, hem hz. İsa’ya, hem de annesine ilahlık vasıfları yakıştırmıştır. Halbuki hz. İsa’nın ve annesi Meryem’in ve hz. İsa’nın gösterdiği mucizelerin sahibi Allah’tır. 

Ey Allahım! Şüphesiz ki her şeyin sahibi Sensin ve her şeye gücü yetensin. Bizi her anında ve her halinde, Seni anmaya çalışan kullarından eyle. İmanın ile kalplerimizi güçlendir ve nefsimizle olan mücadelelerde yenen taraf eyle. Hakikat alametleriyle karşılaştığımız zaman, yanlış detayların peşine düşerek yanlış yorumlamalar yapmaktan muhafaza buyur ve doğru şekilde hakikate iman edenlerden eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji