Mâide Sûresi 38. Ayet

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ  ٣٨

Yaptıklarına bir karşılık ve Allah’tan caydırıcı bir müeyyide olmak üzere hırsız erkek ile hırsız kadının ellerini kesin. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالسَّارِقُ ve hırsızlık eden erkeğin س ر ق
2 وَالسَّارِقَةُ ve hırsızlık eden kadının س ر ق
3 فَاقْطَعُوا kesin ق ط ع
4 أَيْدِيَهُمَا ellerini ي د ي
5 جَزَاءً bir ceza olarak ج ز ي
6 بِمَا karşılık
7 كَسَبَا yaptıklarına ك س ب
8 نَكَالًا ibret verici ن ك ل
9 مِنَ -tan
10 اللَّهِ Allah-
11 وَاللَّهُ ve Allah
12 عَزِيزٌ daima üstündür ع ز ز
13 حَكِيمٌ hüküm ve hikmet sahibidir ح ك م
 

Önceki âyetlerde (33-34) yol kesme ve yağmalamayı da kapsayan hırâbe suçunun cezası açıklanmıştı. Onun bir devamı olarak burada da hırsızlık suçuna verilecek ceza açıklanmaktadır. İslâm, meşrû kazançtan doğan malın korunmasını dinin temel hedeflerinden saymış ve telef olmaması için her türlü tedbiri almıştır. Bu cümleden olmak üzere kişinin haksız olarak başkasının malına el uzatmasını da kendi malını saçıp savurmasını ve israf etmesini de haram kılmıştır. Şu halde hırsıza verilen ceza sadece hukuk düzenini korumayı değil, aynı zamanda ilâhî emirlerin yani din ve ahlâk kurallarının yaşatılmasını da amaçlar. 

 Hırsızlık, “başkasına ait bir malın, muhafaza edildiği yerden sahibinin rızâsı olmaksızın ve sahiplenmek kastıyla gizlice alınması” demektir. Bu fiili işleyen kimseye de hırsız denir. İslâm hukukçuları arasında hırsızlık suçunun unsurları ve cezalandırılma şartlarına ilişkin ayrıntılarda görüş ayrılıkları bulunmakla beraber, genel kabule göre hırsıza el kesme cezasının (had) verilebilmesi aşağıdaki şartların varlığına bağlıdır:

 a) Hırsızın cezaî ehliyetinin bulunması yani temyiz gücüne sahip ve ergenlik çağına ulaşmış olması. 

b) Hırsızlığın haram olduğunu bilmesi. Hırsızlığın haram olduğunu bilmeyen yeni müslüman olmuş bir kimseye bu ceza uygulanmaz. 

 c) Hırsızlık suçunun kasıtlı olarak işlenmesi, yani hırsızın başkasına ait olduğunu bildiği bir malı sahiplenmek maksadıyla bilinçli bir şekilde ve isteyerek alması. 

d) Çalınan malın eylem esnasında başkasına ait olması, bu malda hırsızın mülkiyet cinsinden bir hakkının veya hak şüphesinin bulunmaması.

 e) Malın, muhafaza edildiği yerden gizlice alınmış olması. Malın zorla alınması veya emanet malın geri verilmemesi –haksız fiil olmakla birlikte– gizlice alma sayılmadığından hırsızlık değildir. Hz. Peygamber emanete hıyaneti hırsızlık saymamış ve bu suçu işleyenin elinin kesilmesini uygun bulmamıştır (Nesâî, “Sârik”, 5).

 f) Malın menkul ve mütekavvim (hukuken korunan iktisadî değere sahip mal) olması. Suçlunun fiiliyle taşınabilen her mal menkul sayılır. Mütekavvim olmayan mallar haklara konu teşkil etmediği için mülkiyeti de korunmaz. Meyve, sebze gibi kısa sürede bozulan şeylerin çalınmasında da el kesme cezası uygulanmaz (Nesâî, “Sârik”, 10-13). 

 g) Malın korunmuş iken alınmış olması. Açıkta bırakılan veya koruma altında bulunmayan bir malın alınması had cezasını gerektiren hırsızlık suçunu oluşturmaz.

 h) Çalınan malın değerinin belirli bir miktara (nisab) ulaşmış olması. Örfün müsamaha ettiği miktarın açıkça alınmasına gasp denilmediği gibi habersiz alınmasına da hırsızlık denilmemektedir (Elmalılı, III, 1672). Nisab miktarıyla ilgili olarak Hz. Peygamber’den rivayet edilen hadisler ve uygulamalar arasında farklılıklar bulunması sebebiyle İslâm hukukçuları bu konuda farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Hanefîler’e göre sikkeli, halis 10 dirhem veya bu değerde bir şeydir; Şâfiî ve Mâlikîler’e göre dinarın dörtte biri; Hanbelîler’e göre 3 dirhem veya dörtte bir dinardır. Bunlardan her birinin sünnetten delilleri vardır. Hz. Peygamber değeri bir kalkandan daha az olan bir malı çalanın elinin kesilmeyeceğini belirtmiştir (Nesâî, “Sârik”, 8, 10). O zamandaki bir kalkanın fiyatının 10 dirhem, 5 dirhem, dinarın dörtte biri veya 3 dirhem olduğuna dair farklı rivayetler mezhepler arasındaki görüş ayrılığına sebep olmuştur (farklı rivayetler için bk. Nesâî, “Sârik”, 8-10).

 ı) Açlık, zaruret ve zorlama gibi hırsızlık suçunu işlemeyi kısmen veya tamamen mâzur gösterecek bir mazeretin bulunmaması.

 Hırsız bu suçu ilk defa işlemişse fakihlerin çoğunluğuna göre sağ eli bileğinden kesilir. Suçun tekrarı halinde verilecek ceza konusunda hukukçular farklı görüşlere sahiptirler: Hz. Ali, Hz. Ömer ve Ebû Hanîfe’ye göre suçu ikinci defa işleyen hırsızı te’dip için hapis ve sopa cezası uygulanır fakat eli veya ayağı kesilmez. Çoğunluğa göre ise ikincisinde sol ayağı kesilir (İbn Âşûr, VI, 192).

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 267-269

 

Riyazus Salihin, 652 Nolu Hadis

Hz. Âişe’den rivayet edildiğine göre, Mahzûm kabilesinden hırsızlık yapan  bir kadının durumu Kureyşlileri pek üzmüştü. Bunun üzerine:

– Bu konuyu Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile kim görüşebilir? diye kendi aralarında konuştular. Bazıları:

– Buna Resûlullah’ın sevgilisi Üsâme İbni Zeyd’den başka kimse cesaret edemez, dediler.

Üsâme de onların istekleri doğrultusunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile konuştu.

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Üsâme’ye:

– “Allah’ın koyduğu cezalardan birinin uygulanmaması için aracılık mı yapıyorsun?” buyurduktan sonra kalkıp bir konuşma yaptı ve şunları söyledi:

“Sizden önceki milletlerin yok olmasına sebep, içlerinden soylu biri hırsızlık yapınca ona dokunmayıp, zayıf ve kimsesiz biri hırsızlık yapınca ona cezasını vermeleriydi. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı, onun da elini keserdim.”

Buhârî, Enbiyâ 54, Megâzî 53, Hudûd 11, 12; Müslim, Hudûd 8, 9. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Hudûd 4; Tirmizî, Hudûd 6; Nesâî, Sârık 6; İbni Mâce, Hudûd 6

 

 

سرق Kişinin alma hakkına sahip olmadığı bir şeyi gizlice alması(çalması)dır. Kuran-ı Kerim’de de geçen  إسْتَرَقَ السَّمْع deyimi (Hicr/18) gizlice kulak verdi (kulak hırsızlığı yaptı) demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli sirkat (hırsızlık)tır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِنَ اللّٰهِۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  السَّارِقُ  mübteda olup damme ile merfûdur.  السَّارِقَةُ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. فَاقْطَعُٓوا  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

فَ  harfi zaiddir.  اقْطَعُٓوا  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَيْدِيَهُمَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَزَٓاءً  sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. مَا  masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel,  بِ  harf-i ceriyle  جَزَٓاءً ’e mütealliktir.  

 

كَسَبَا  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. نَكَالًا  sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur.  مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  نَكَالًا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. 

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

السَّارِقُ ; sülâsi mücerredi  سرق  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَز۪يزٌ  haber olup damme ile merfûdur.  حَك۪يمٌ۟  ikinci haber olup damme ile merfûdur. 

عَز۪يزٌ - حَك۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِنَ اللّٰهِۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

السَّارِقُ  mübtedadır. Haber,   فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِنَ اللّٰهِۜ  şeklindeki zaid  فَ  harfinin dahil olduğu emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.

Veya haber mahzuftur. Takdiri  حكم السارق (Hırsızın hükmü) şeklindedir. …فَاقْطَعُٓوا  cümlesi de istînâfî beyanî olur. 

السَّارِقَةُ  kelimesi temasül nedeniyle mübtedaya atfedilmiştir. 

Mübteda konumundaki  السَّارِقُ - السَّارِقَةُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Burada önce hırsız erkeğin zikredilmesi, bu işi daha çok onların yapıyor olması dolayısıyladır. 

جَزَٓاءً  mef’ûlün lieclih olarak mansubdur. Veya جازاهما جزاء  şeklinde takdir edilen mahzuf bir fiilin mef’ûlu mutlakıdır.  Mef’ûlü mutlakın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا  ve akabindeki  كَسَبَا نَكَالًا مِنَ اللّٰهِ  cümlesi, masdar tevilinde olup  جَزَٓاءً ’e mütealliktir. Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مِنَ اللّٰهِۜ  car-mecruru, نَكَالًا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

جَزَٓاءً  ve  نَكَالًا  kelimelerindeki nekrelik tazim ifade etmiştir. Kelimeler arasında muvazene sanatı vardır.

كَسَبَا - فَاقْطَعُٓوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Hırsızlık (sirkat), başkasının malını gizlice almaktır. Sirkat (hırsızlık), ancak muhafaza altına alınmış bir malın çalınması çalınan malın, en az on dirhem değerinde olması yerinde tafsilatıyla açıklanan diğer bazı şartlarla el kesmeyi gerektirir. Hırsızlığın cezası olarak kesilecek ellerden maksad, sağ ellerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا  ayeti ile murad; sadece bileğin kesilmesidir. Ancak elin tümü zikredilmiştir. Bundan dolayı ayette cüz - kül alakasıyla mecazı mürsel vardır. (https://tafsir.app / aljadwal/5/38)  

Kitap ile sünnette bilinen yöntem, erkekler hakkında varid olan hükümlere kadınların da delalet yoluyla (bi tariki’d-delale) dahil edilmeleri iken bu konunun beyanına fazla itina gösterildiği ve ziyadesiyle caydırıcı olması için kadınlar tarafından gerçekleştirilen hırsızlık da burada sarahatle zikredilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اَيْدِيَ  (el) kelimesi, sadece parmakları da ifade edebilen bir kelimedir. Bu, hem parmaklarla birlikte avuç içini de ifade eden bir kelimedir. Yine bu kelime parmakları, avuç içini ve dirseklere kadar kolu da topluca ifade edebilir. Yine bu kelime, omuzdan parmak uçlarına kadar bütün kolu da ifade edebilir. يَد (el) kelimesi, bütün bu manaları muhtemil bir kelime olunca ve ayette bu manalardan birisi tayin edilip açıkça belirtilmeyince ayet mücmel olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

بِمَا كَسَبَا  ayetteki “o irtikâp ettiklerine bir karşılık” ifadesindeki  بِ  harf-i ceri, el kesme cezasının, ancak hırsızlık etme sebebine bağlı olduğu hususunda açık bir işarettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

 

وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması hükmün illetini bildirmek, ikazı artırmak ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. Zamir makamında zahir isim zikredilerek tekrarlanmış, hükmün illeti konunun önemi vurgulanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

عَز۪يزٌ - حَك۪يمٌ۟  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf  sanatıdır.

Haber olan iki vasfın arasında  و  olmaması Allah Teâlâda ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın  عَز۪يزٌ ve  حَك۪يمٌ۟  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

عَز۪يزٌ  ve  حَك۪يمٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekit için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

عَز۪يزٌ [Aziz] çok ihtiyaç duyulur, zor ulaşılır, alternatifi yok demektir. (İmam Gazali).

Önce gelen  عَز۪يزُ  ismini  حَك۪يمُ  isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebût/26)

[Allah Azîz’dir] yani öyle bir hükümranlığa sahiptir ki istediği kişiye istediği gibi azap etmekte O’na kimse karşı koyamaz. Şöyle de denilmiştir: Allah Azîz’dir yani herkese galiptir, hiç kimse O’na mani olamaz. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Hak Teâlâ’nın  وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ  buyruğu, “O, intikam alma hususunda Azîz (kudretli), şeriat ve mükellefiyetleri hususunda da Hakîm (hikmetli)dir.” manasınadır. Esma’î şöyle der: “Maide Suresi’ni okurken yanımda bir bedevi Arap bulunuyordu. Bu ayeti yanlışlıkla  وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمُ  ‘Allah, gafur ve rahimdir.’ şeklinde okudum. Bunun üzerine bedevî, ‘Bu kimin sözüdür?’ deyince ben, ‘Allah’ın sözü’ dedim. O, ‘Bir daha oku’ deyince ben de tekrar aynı yanlışlığı yapıp  وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمُ  dedim ve hemen yanlışlığımın farkına vararak  وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ  diye okudum. Bundan sonra bedevî, ‘İşte şimdi düzelttin.’dedi. Ona, bunu nasıl anladığını sorunca, ‘Ey be adam, O (Allah) Azîz ve Hakîm olduğu için elin kesilmesini emretmiştir. O, mağfiret ve rahmeti ile elin kesilmesini emretmez.’ diye cevap verdi.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Böyle ifadeler çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.