مَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ ٩٩
“Peygamber’in görevi, tebliğ etmekten ibarettir” buyrulması onun peygamberlik dışında bir işinin ve sıfatının bulunmadığı anlamında olmayıp, bu bildirimden sonra insanların sorumluluk konusunda diyecek bir şeylerinin kalmayacağına vurgu içindir. Nitekim Nisâ sûresinde (4/165) peygamberlerin niçin gönderildiğine değinilirken, insanların Allah’a karşı bir mazeret ileri sürmelerine imkân bırakmama hususu açıkça ifade edilmiş, Gaşiye sûresinde (88/22) Hz. Peygamber’in sadece bir uyarıcı olduğu ve insanlar üzerinde baskı kurarak onları dinin icaplarına zorla uydurma gibi bir görevinin bulunmadığı hatırlatılmıştır. Âyetin devamında “Allah açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilir” buyrulması da, bildirimden sonra sorumluluğun insanların omuzlarında olduğunu anlatmaktadır. Resûlullah’ın peygamberlik vazifesinin yanında bir kul olarak yükümlü olduğu ve yerine getirdiği görevlerinin bulunduğu; yine, devlet başkanı, yargıç, kumandan, eğitimci vb. sıfatlarla önemli toplumsal işler yaptığı ise hem âyet ve hadislerde belirtilmiştir hem de tarihen sabittir. Öte yandan, onun ilâhî iradeyi açıklamak üzere Kur’an’da yer alan veya almayan hükümler bildirmiş olması da tebliğ görevinin kapsamı dışında değildir. Bu hükümlere ise topluca sünnet adı verilir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 345-346
مَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُۜ
İsim cümlesidir. مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. عَلَى الرَّسُولِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اِلَّا hasr edatıdır. الْبَلَاغُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مَا müşterek ism-i mevsûl يَعْلَمُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تُبْدُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تُبْدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا ism-i mevsûl atıf harfi وَ ’la ilk ism-i mevsûle matuftur.
تَكْتُمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
تُبْدُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بدو ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetin ilk cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. عَلَى الرَّسُولِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْبَلَاغُ muahhar mübtedadır.
مَا ve اِلَّا ile oluşan kasr mübteda ve haber arasındadır. عَلَى الرَّسُولِ maksûr/sıfat, الْبَلَاغُ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Görev; tebliğe hasredilmiştir.
Mecrur şeklindeki haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husul ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, isim cümlesi ve kasırla tekit edilen bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mübalağa için tebliğ yerine الْبَلَاغُ kelimesi gelmiştir.
الْبَلَاغُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
لِ veya benzeri bir harf yerine عَلَى harf-i cerinin kullanılması bir şeyin reddedildiğini ilan eder ki bu da Cenab-ı Hakk’ın mesajını getirdiğini iddia eden Resulullah’ın (s.a.v) reddedildiğini vehmettirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki kasr, kasr-ı mevsûf ale’l-sıfat şeklinde olup izâfîdir. Habere müteallık olan عَلَى الرَّسُولِ, mübteda olan الْبَلَاغُۜ ‘ya kasredilmiştir. Ayette Peygamber Efendimizin vazifesi sadece tebliğe kasredilmiştir. Yani hesap görmek ona düşmez. Başkaları da tebliğ yapabileceği için izafî iddiaî kasır olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu kelam, Allah Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmenin zorunluğunu daha da pekiştirir. Yani Resulullah (s.a.v), vazifesi olan tebliği ziyadesiyle yapmış; hüccet, sizin aleyhinize sabit ve size itaat vacip olmuştur. Artık bundan sonra hiçbir özrünüz kalmamıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
Kasr üsluplarından إن - اِلَّا ve مَا - اِلَّا farkı; إن hemzeli olduğu için daha zor durumlar için kullanılmıştır.
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Lafza-ı celal, müsnedün ileyh, يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ cümlesi müsneddir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu,Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedin muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan تُبْدُونَ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İkinci ism-i mevsûl ve aynı üslupta gelen sılası, tezat sebebiyle birinciye atfedilmiştir.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah, sizin açıkladığınızı da, gizlediğinizi de bilir] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
تُبْدُونَ - تَكْتُمُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
وَمَا تَكْتُمُونَ cümlesiyle, مَا تُبْدُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Ayet, önceki hükümlerden sonra gelen tezyîl cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ cümlesi, اِعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ cümlesine atfedilmiştir. Onların zahiri ve batını amellerinin hiçbirinin O’ndan gizli olmadığını hatırlatarak vaat ve tehdidi ile tariz için tetmîmdir. Müsnedün ileyhin fiil olan habere takdimi bu konuda peygamberlik makamını tahsis etmek için değil, hükmü takviye etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)